Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-408-0
13x19.5 cm, 288 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Leyla İpekçi, "Arıza çocuğun" romanını yazan kadınlar , Virgül, Sayı 24, Kasım 1999

Kız çocuklarının ilk deneyimleri -belki de ilk suçluluk duygusu- babayla kurdukları ilişkiye dayanır. Bu ilişkide gizli kalan veya ört bas edilen ya da açığa vurulan veya gösterilmek istenen pek çok yön vardır. Ama genç kız için hepsinin altında aynı heves yatar: Babayla kurulacak suç ortaklığı. Pek çok yazar kadın, romanlarında babayla olan ilişkilerini sorgular durur, ama çok azı Bachmann'ın ulaştığı özgünlüktedir.

Kendisine sürekli bağıran, şiddet kullanan, içki içen babasının yanında eli kolu bağlı kalan kadın-ben, çareyi yeniden babasının yanına, "o korkunç dağınıklığın içine" uzanmakta bulur. Bir gün babasının onu seveceğine dair bir umut taşımaktadır. Yoksa umut edecek bir yarını kalmayacaktır. Babasıyla arasında gizlice kurulan bir oyun, bir suç ortaklığıdır bu.

Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann'ın 1971'de 45 yaşındayken yayımladığı Malina ile Amerikalı yazar Joanne Greenberg'in 1946'da 32 yaşındayken yayımladığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adlı "başucu" romanlarımı yedi yıl aradan sonra ikinci kez elime aldığımda, arıza çocuğun romanını anlattığım ilk iki kitabım yayımlanmıştı.

Belki daha çok yazar kadınlara özgüdür; okuyucuya ileriki sayfalarda olacakları, olabilecekleri ya da olması imkânsız gözükenleri vaat etmektense "hemen şimdi" kendinde keşfettiği arızayı yazmakta olduğu romanına katmaya çalışarak ondan soyutlanma ihtiyacı duymak... Bu yüzden romanı yazarken ileriye dönük çalışmaz, oyun kurmayı, ince kurgular yapmayı göz ardı eder. Bunu da kahramanlarının içten olmalarıyla telafi edeceğini sanır. Bir kadın, bir çırpıda çoğunlukla bir erkeğin söyleyeceğinden daha içten şeyler söyleyebilir. Ne var ki çoğumuz ilk elde ortaya çıkıveren içtenliğin roman kahramanlarını oluşturmada yeterli olduğu yanılgısına sahibiz. Ve içtenliği, kolayca kendimizi teşhir etmeye dönüştürürüz.

Bence yazar kadının arızasıyla yüzleşmesinin yolu onu teşhir etme değil, ifade etme başarısından geçer. Greenberg de Bachmann da arızasını ifade etme konusunda kimi yerde son derece sakin ama kimi yerde de sabırsız ve tatminsiz davranmış... O yüzden okuyucuları arasında röntgenciler de bulmuşlardır. Nitekim Greenberg'in kitabının roman olma niteliği uzun süre sorgulanmış, içerdiği otobiyografik unsurlar yüzünden eleştirilmiştir.

Roman kahramanlarına otobiyografik unsurlar ekleme eğilimine rağmen, yaşananın sonradan bir daha birebir yaşanmasının -yazarken bile- mümkün olmadığı gerçeğiyle yeniden yüzleşmemiz gerek. Yaşanan, yazmak suretiyle ikinci kez yaşanamaz. Yazılan da, daima ilk kez yaşanır.

Roman yazması için bir kadının yaşadığı olaylar yüzünden acılar çekmiş olmasına gerek yoktur, ayrıca acı çekmek yeterli bir deneyim değildir. Yazarın kendi acılarından yola çıkması zamanla bir kısırdöngü halini alır: Yazmak için çektiği acıdan beslenir ve beslendikçe daha iyi yazacağını sanır. Oysa acı çekmek kutsanamaz. İç dünya dış etkenlerle oluşur ama, hiçbir dış etken iç dünyayı tek başına temsil edemez. İnsanın benliği sadece başına gelenlerden ibaret değildir.

Yazarın kendindeki arızayı romanları aracılığıyla ifade etme çabalarının karşılığında okuyucu da kendindeki biricikliği keşfeder. Bu biriciklik bir hastalık dahi olsa fark etmez. Bence bir insanı ötekinden ayıran şeylerden biri taşıdığı hastalığıdır. Okuyucunun romandaki kahraman üzerinden kendi biricikliğini yakalaması için onunla özdeşleşmesi de şart değildir. Aksine, roman aracılığıyla okuyucunun hayatta kendi farklılığını belirleyebilmesi bile müthiş bir yaratımdır.

Yazar kadın her koşulda yazan kadındır; çeşitli ruh hallerinin ona ilham vermesini beklemez. Müthiş bir iç disiplin geliştirmiştir. Arada bir durup satırlarda ve satır aralarında kendini seyretmekten tat alır. Bu onun serüvenidir. Greenberg ve Bachmann'a baktığımda onların yalnızlık çeken değil, gerçek anlamda yalnız kadınlar olduğunu görüyorum. (Yalnız olanlar, yalnızlık çekmez.) Çünkü yalnızlık çeken kadın, yazdıkları karşısında gitgide tatminsiz kalır. Yalnız olmayı bilen kadın ise kendini yuvasında hisseder. Yalnızlık çeken, tek başına kaldığında vaktini boşa harcar, yazdığı onca şeye rağmen bir türlü anlaşılamaz. Yalnız olan ise sadece yaratmakla ilgilenir. Yalnız olan kadının anlatacağı öyküler vardır, yalnızlık çekeninse hep o bildik arızası...

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.