Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-428-8
13x19.5 cm, 416 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Mary Doria Russell diğer kitapları
Tanrının Çocukları, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Serçe
Özgün adı: The Sparrow
Çeviri: Emil Keyder
Kapak Resmi: El Greco
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2003
2. Basım: Eylül 2015

Serçe, bol ödüllü bir yapıt: İlk yayımlandığı 1996'da Entertainment Weekly dergisi tarafından yılın en iyi on kitabından biri seçildi. 1997'de İngiliz Bilimkurgu Yazarları Kurumu tarafından En İyi Roman ödülüne layık görüldü. Sırasıyla James Tiptree Jr., Arthur Clarke ve John W. Campbell edebiyat ödüllerini de topladı. İyi bilimkurgunun iyi edebiyat olduğunun ve bilimkurgunun yalnızca özel tutkunları tarafından değil, bütün edebiyat okurlarınca severek okunabileceğinin en yakın tarihli kanıtı...

"Herşey uzaydan gelen düzensiz sinyalleri tarayan Arechibo radyo vericisindeki görevlinin şarkıyı fark etmesiyle başladı. Şarkı Rakhat adı verilen bir gezegenden geliyordu ve tek kelimeyle olağanüstüydü. Aralarında üç cizvitin bulunduğu sekiz kişilik mürettebattan oluşan Rakhat misyonunun yola koyulması fazla zaman almadı.

Cizvit bilim adamları dinlerini yaymaya değil, öğrenmeye gidiyorlardı. Tanrının başka çocuklarını tanımak ve sevmek için gidiyorlardı. Cizvitleri keşfedilen yerlerin en uzak sınırlarına götüren hep o aynı nedenle hareket etmişlerdi: Ad majorem Dei gloriam, Tanrının şanını yüceltmek için...

Zarar vermek gibi bir niyetleri yoktu, ta ki... "

OKUMA PARÇASI

s. 234-235

"Çok güzeller," diye fısıldadı Anne ve bu kadar güzel bir ırkın insanları çirkin bulup bulmadığını merak etti. Ne de olsa düz suratlarımız var, çirkiniz, garip yerlerde beyaz, kırmızı, kahverengi, siyah tüylerimiz var, uzun, orta, kısa boyluyuz, sakallı ve çıplak yüzlüyüz, bir de üstüne iki ayrı cinsiyetimiz olduğu hemen anlaşılıyor, diye düşündü. Gerçekten garip hayvanlarız...

Grubun ortasından orta boylu ve cinsiyeti anlaşılmayan biri öne çıktı. Anne, zorlukla soluyarak gruptan ayrılıp onlara doğru ilerlemesini izledi. Marc'ın da benzer bir biyolojik değerlendirme yaptığını anladı, çünkü karşıdaki ilerlerken, alçacık bir sesle, "Gözlerine bak Anne!" diye seslendi. İki gözün her birinde iki göz bebeği vardı, birbirlerinin yanına yatay bir 8 gibi yerleştirilmişlerdi ve ayrı ayrı büyüyüp küçülüyorlardı, mürekkepbalığının gözleri gibi. Bu kadarını daha önce görmüşlerdi. Anne'in dikkatini asıl çeken, gözlerin rengiydi, mora çalan bir lacivert, Chartres Katedrali'nin vitrayları kadar ışıklı ve güzel.

Emilio hareketsiz durmaya devam etti, bir şeyler yapma kararını karşısındaki kişiye bırakmıştı. Sonunda karşısındaki konuştu.

Devamını görmek için bkz.

s. 286

Geleneklere takılıp kalmış, sürekli düzenden bunalmış bir kültürde, Hlavin Kitheri yeni bir incelik, yeni bir güzellik, saf, deneyime dayanan yeni bir sanat yaratmıştı. Daha önce rahatsız eden, dikkate alınmayan şey, sanat ve şarkıya dönüşmüştü: kokunun saklı müziğine. Daha önce bir aile görevi ya da anlamsız fiziksellik olan şey basitleştirilmiş, Rakhat'ta daha önce kimsenin görmediği estetik bir güzelliğe dönüşmüştü. Ve Galatna reshtar'ı, çocuk yapma hakkı olan birçok kişiyi, sanata ve geçici güzelliğin mükemmelliğine çekmişti. Onu duyanların yaşamları tamamen değişiyordu. Ruhunun çocukları olan yeni bir şair nesli oluşmuştu ve onların yazdıkları şarkılar –bazen korolar, bazen sololar, bazen en eski şarkıların seslenme ve cevap düzenine dayanan düetler– uzayda görünmez dalgalarla yayıldı ve hayal edemeyecekleri bir dünyanın çocuklarının kulağına kadar ulaştı. Ve orada da duyanların hayatları değişti.

İşte Supaari VaGayjur'un basit bir kristal cam şişe yolladığı kişi buydu ve bu şişenin içinde o gezegende hiç bilinmeyen bir koku yayan yedi kahverengi çekirdek vardı.

Bu şişeyi açan Kitheri, inanılmaz zenginlikte bir parfümle karşılaştı; kekik ve fesleğenin hafif dürtüsü, çikolataya benzer bir aroma, şekerler, pirazin bileşimleri, hafif bir vanilya havası, karanfil, kereviz tozu ve çok hafif bir yanık kokusu. Ve bunların hepsinin üzerinde kısa karbon zincirlerinden oluşan, çok uzaklarda kalmış bir denizin tuzlu anısı: Emilio Sandoz'un parmaklarındaki ter.

Hlavin Kitheri, bunları ifade edecek kelimeleri öğrenmiş olamazdı. Böyle bir güzelliğin geldiği yeri tahmin etmesi de olanaklı değildi; bildiği tek şey daha fazla öğrenmek istediğiydi. Ve bu yüzden, hayatlar tekrar değişti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erendiz Atasü, “Tanrı ile Serçe”, Cumhuriyet Kitap Eki, 4 Kasım 2004

Bilimkurgu edebiyatının tutkunu, düşlere yelken açmayı sever. Alışkanlıklar düzeninin usandığı dünyasından, ya da öğrenmeye ürktüğü, belirsizliklerle dolu gerçek hayattan çekip alır bilimkurgu onu, düşselliğin şaşırtıcı, gizemli ama emniyetli uzayına yükseltir. Edebiyatın başka hiçbir türü, bilimkurgu denli başaramaz bu işi. Bilimkurgu örneklerinin çoğu gelecekte geçer. Bugünün kötü tohumlarının esinlediği önsezilerle geleceğe uzun bir bakış... Huxley'in karamsar ütopyası Yeni Dünya'yı ve Orwell'in 1984'ünü bilimkurgu olarak sınıflandırabilir miyiz sorusunu edebiyatbilimcilere bırakalım... Gelecek çabucak geçmiş olur ve dünya edebiyatının tartışmasız başyapıtları arasındaki Yeni Dünya ve 1984'teki gerçekleşmiş kehanetler okuru ürpertir! Yazarların, geçmişi ve geleceği kavrayabilen geniş zihinlerine hayranlık duyarız; ve bilime, teknolojiye, tarihe ve siyasete dair, kendi zihinlerimizdeki kalıplaşmış kanılar temellerinden sarsılır. Gerçekte, zamansız yapıtlardır bunlar, daha doğrusu bütün dönemlerde anlamlıdırlar, çünkü insanlık durumuna değgin derin düşünsel çözümlemeler üstüne kurulmuşlardır.

Bilimkurgu başyapıtlarının edebiyatın diğer türlerine kıyasla şansı mı diyelim, üstünlüğü mü, imkânları mı, tam da bu noktada, sıradan okurun beklentilerini aşarak kendini belli eder Bilimkurgu, düşselliğin sürükleyiciliğini hiç zedelemeden -bilimin ufuklarına uzanabilmekten öte- insanlık durumunu geçmişten geleceğe, bir yönden öbür yöne, yerküremizi kapsayarak imgeselleştirebilir.

Bilimkurgu için tehlike çanları tam da bu noktada çalmaya başlar Söz konusu imkân kullanılmazsa veya ziyan edilirse, geniş alanlı düşünsel boyut ihmal edilmişse -çapsız örneklerde görülebileceği gibi- bilimkurgunun ucuz bir laf kalabalığına dönüşme tehlikesi baş gösterir. Piyasayı kaplayan birçok bilimkurgu romanı için geçerli olan bir niteliksizliktir bu. Belki, Ursula K. Le Guin'in yapıtları gibi örneklerin elmas gibi ışıldamasının bir nedeni de piyasadaki bu ucuz kömür örneği ufalanan kalabalık tortudur.

DÜŞSEL MEKÂNLAR

Bilimkurgu, zamanın aşındırmasına karşı durabilmek için, sadece geçmiş/bugün/gelecek imgeleriyle oynamakla yetinmez, düşsel mekânlar yaratır. Başka bir gezegen, başka bir yıldız, bir başka galakside geçecek öykü, ''dünya'' adlı gezegenin içinde yuvarlandığı ''tarih'' adını verdiğimiz zamanın yalanlamasına karşı bağışıktır.

Başka bir mekân, insanlık durumunu büsbütün soyutlayabilme imkânını da birlikte getirir. Le Guin'in yaptığı da budur Le Guin, özellikle Mülksüzler'de dünyadaki fiili siyasi ve ekonomik dizgeleri (kapitalizmi ve komünizmi) eleştirerek imgeselleştirirken, ideal bir düzen de kurgular. Bir tür ütopik özgürlükçü ve barışçıl ortaklaşmacılıktır bu.

Uzun sözün kısası, bilimkurgunun üstün örnekleri, tarihsel ve sosyopsikolojik sorunsalları, aydınlanma çağıyla yaşıt bir sorunun çekiciliğiyle harmanlayarak irdelemektedir Evrende biz insan soyundan baka akıllı canlılar var mıdır? Salt bilimsel meraktan mı doğar bu soru? İnsanın tanrısız bir uzaydaki uçsuz bucaksız yalnızlığına katlanamaması da bu ''acaba?''nın bir kaynağı değil midir? Böylece bilimkurgu, soyumuzun varoluşsal sorunsalına açılan bir kapı yakalar.

Son dönemlerde okuduğum beni en çok heyecanlandıran romanlar arasında, Mary Doria Russell'ın Serçe adlı çeviri bilimkurgu yapıtı da var. Serçe, adını yeni duyuran bir yazarın, Anglosakson edebiyat dünyasında ödüller almış bir verimi; ve dünya bilimkurgu edebiyatının seçkin örneklerini özel bir dizi halinde okurumuza sunan Metis Yayınevi tarafından basılmış. Çok iyi kurgulanmış, inandırıcı karakterleri ince ayrıntılara dek işlenmiş, temposu hiç düşmeyen, sürükleyiciliği eksilmeyen, birçok izleği katmanlaştırabilmiş bu roman, zengin bir düş gücünün, biyoloji ve paleoantropoloji bilimlerini özümsemiş bir zihnin ürünü.

Öykü, 21. yüzyılda dünyamızda ve düşsel Rakhat gezegeninde geçer. Ana konu, tarihteki kâşif Cizvitlerin, beyaz adam için yeni dünyalar sayılan başka kıtalardaki başka kültürlerin insanlarıyla karşılaşmalarının, onlara çektirdiklerinin ve onların elinden çektiklerinin geleceğe ve bir başka galaksiye, iki güneşli bir sistemin düşsel gezegeni Rakhat'a yansıtılmasıdır Cizvit misyonerlerinin karşılaşmadığı hiçbir ölüm ya da şiddet türü yoktur. Londra'da asıldık, parçalara ayrıldık. Etiyopya'da bağırsaklarımız deşildi. Iraquois'lar bizi diri diri yaktılar. Almanya'da zehirlendik, Tayland'da çarmıha gerildik... Japonya'da kafalarımız kesildi.... El Salvador'da kurşuna dizildik. (s. 84)

EKSİKSİZ BİR TAKIM

Cizvit bilim adamları dinlerini yaymaya değil, öğrenmeye gidiyorlardı. Tanrı'nın başka çocuklarını tanımak ve sevmek için gidiyorlardı. Cizvitleri keşfedilen yerlerin en uzak sınırlarına götüren hep aynı nedenle hareket etmişlerdi. Tanrı'nın şanını yüceltmek için...

Zarar vermek gibi bir niyetleri yoktu (s.7)

Roman Cizvitlerin emperyalizme verdikleri hizmeti göz ardı mı ediyor? Yazarla hesaplaşmayı, dilerseniz sonraya bırakalım.

Cizvit din adamı ve dilbilim uzmanı, poliglot rahip Emilio Sandoz'un San Juan'da (Porto Riko), çeşitli uzmanlıkları bir araya toplayan bir dost çevresi vardır. Gruptan Jimmy, görevli olduğu, gelişkin teknolojiyle donatılmış bir uzay sinyalleri tarama üssünde, belirsiz sinyaller arasında tesadüfen bir müzik sesi ayırt eder. Sinyaller Rakhat'tan gelmektedir. Bu bilgiyi dostlarıyla paylaşır. Devlet gibi örgütlü Cizvit Cemiyeti durumdan haberdar olmuştur ve Rakhat gezegenine gizli bir sefer düzenlemeye kararlıdır. Sefere katılacak olanlar, Emilio Sandoz dahil Cizvit bilim adamları -aralarında bir müzikolog da bulunur- ve Emilio Sandoz'un dostları sivil gönüllülerden ibarettir Yani, hekim ve antropololog Ann Edwards ve kocası mühendis George Edwards; yetenekli bir bilgisayar programcısı, Türkiye'nin sürüklendiği iç savaşta yıkılmış bir İstanbul'dan arta kalan Türk Yahudisi Sofia Mendez ve Jimmy. Ekibe eski yaşantısında deneyimli bir savaş pilotu olan bir Cizvit din adamı başkanlık etmektedir. Eksiksiz bir takım!

Serüvenin altyapısı, müthiş bir bilgi birikimi ve teknoloji seferberliğiyle planlanır. En küçük ayrıntılar göz önünde bulundurulur; hiçbir şeyin rastlantıya bırakılmaması için özel çabalar harcanır. Grubun din görevlisi olmayan üyeleri için, Tanrı ve din kavramları fazla bir anlam taşımaz. Ancak, tüm karmaşık hazırlıkların yüce bilinç tarafından tasarlanmış gibi pürüzsüz yürümesi grubu, özellikle şefkatli ve anaç, bilinmezci (agnostik) Ann Edwards'ı etkiler. Olaylara, aşkın büyüsüne pek benzeyen, inancın büyüsü değmiş, Tanrı'nın katkısı hissedilmeye başlanmıştır. Böylece, romanın ana izleklerinden biri karşımıza çıkar İnsanın inanma gereksinimi, inancı rastlantılardan yaratması, sonra da yitirmesi. Trajik bir yitim... Roman kişilerinin yarısı Cizvittir; ancak yapıt, Tanrı'yı arama, bulma ve yitirme süreçlerine herhangi bir dinin özel kutsallarından tümüyle bağımsız yaklaşmayı başarır. Kurallardan ve efsanelerden, ödüllerden ve cezalardan, toplumsal baskıdan soyutlanmış saf Tanrı inancına, bireyin evrenle ilişkisinin penceresinden bakar. Kitabın güzelliği buradadır.

CENNETE DÖNÜŞ

Grup, dünya zamanıyla on yedi yıl süren bir uzay yolculuğunu başarıyla tamamlayıp Rakhat'a varır. Seyrin teknik ayrıntıları elbette düşsel ama inandırıcıdır. Yolculuk sırasındaki insani ilişkiler, dostluklar, şakalar, sıcak, sevecen arkadaşlık ortamı, ara sıra çıkan anlaşmazlıklar, küçük kıskançlıklar, zorlukları birlikte göğüsleme, bekârlık yemini etmiş rahiplerle kadınlar arasındaki hafif gönül yakınlaşmaları ince ince resmedilmiştir.

Olağanüstü güzel bir doğası vardır, ulaştıkları yeni dünyanın. Renk renk bitkiler, çeşit çeşit canlılarla bereketli, cömert bir doğa. Grubumuz önce, akıllı ve nispeten ilkel bir canlı türü olan, dünya ölçütlerine göre sürü yaşantısıyla ilkel kabile düzeni arasında bir evredeki barışcıl Runalarla karşılaşır. Daha sonra, bireyselliğin, iş bölümünün ve örgütlenmenin geliştiği Jana'atalarla. Runalarla hayat, Adem'le Havva'nın kovulduğu o ilksel cennete dönüş gibidir. Grubumuz, Runalarla dostluk ve dayanışma içinde yaşamaya başlar. İşte bunun için doğmuşlardır! Tanrı onları uzayın bir başka ucundaki yaratıcı ile Homo sapiens'in buluşmasını gerçekleştirmeleri için yaratmıştır! Mutluluk ve inanç doruktadır.

Yeni dünyanın ilk tepkisi yeni doğadan gelir. Aralarından biri, belki yediklerinden zehirlenip ölür. Hani insanoğlunun Tanrı'nın diğer şaheseriyle buluşması için doğmuşlardı, bizimkiler! Kederle birlikte, inançta çatlaklar belirir.

Grubumuzun yeni ortama ilk müdahalesi tarımsaldır Kahramanlarımız, dünyadan getirdikleri tohumları ekerek, insan soyunun tanıdığı besinleri üretmeye koyulurlar. Bu iyi niyetli girişimin uzak sonuçlarını öngörebilmek imkânsızdır. Rakhat'a yolculuğu felaketle sonuçlandıracak süreç başlamıştır.

Yazar, Runaların ve Jana'ataların fiziksel görünümlerini ve yaşantılarını, yaratıcı düş gücüyle ve kuşkusuz zooloji ve antropoloji bilgisinin yardımıyla betimler. Özgün yaratıklardır, bunlar; kuyrukludurlar ve akıllıdırlar. Uzay yolculuğunun başlangıcında konu edilen çok gelişmiş teknik dizgelerle, Runaların yalın ve doğal yaşantısının oluşturduğu zıtlık, ezeli-ebedi bir çelişkiyi, teknoloji/doğa karşıtlığını vurgulamaktadır. İnsan bu ikilemin neresindedir?

Romandaki diğer bir ana sorunsal budur işte İçgüdüsel canlıdan akıllı makineye ulanan süreçte insanın konumu nerede ve nasıldır?..

Gelişkin bilgisayar-robot dizgeleriyle insan zekâsı ve ruhu arasındaki ince ama keskin ayırım duygulardadır. Rakhat'a trajik yolculuğu başlatan da onu acıya boğan da duygulardaki dalgalanmalardır. Jimmy işin en başında, duyarlı, dahası efkârlı bir gününde olduğu için, radyo sinyalleriyle gelen uzay şarkısını algılayabilmiştir. Bir robotun atlayabileceği bir sinyaldir, söz konusu olan. Jimmy'nin gönül sızısı, onu şarkı, ses, uyum üstüne düşünmeye yöneltmiş, böylece müziğe duyarlı algısı, geçici ama olağanüstü bir keskinlik kazanmıştır.

RAKHAT'IN SÜRPRİZLERİ...

Bütün ince teknik hesaplamalarla güvenceye alınmış –öyle olduğu sanılan– yolculuğu sekteye uğratan da gene, bunca uzmanlaşmış bir kadroda vuku bulması neredeyse tümüyle olasılık dışı küçük insani hatalardır. Küçük duygusal ihmallerin ters tesadüfler halkasında, grubumuz dünyaya dönme şansını yitirir. Rakhat'ta mahsur kalmışlardır. Bundan böyle, Rakhat'ın sürprizleri kaderleri olacaktır.

Jana'atalarla ilişkiye geçmek felaketlerini hızlandırır.

İnsanla makine arasındaki sınırı çizmek daha kolaydır da, insanla hayvan arasındakini saptamak eni konu çetindir. İnsanın toplumsal varoluşu, bireyin toplum ve doğa karşısında, onların sayesinde ve onlara rağmen varoluşu, elbette dünya edebiyatının ana izlekleri arasındadır. Serçe'nin özelliği, insan soyunun fizyolojik varoluşunu sorgulamasıdır*. Dürüst bir yanıt vermek gerekirse, insanı hayvandan ayıran ince de olsa belirgin bir sınır yoktur! Serçe okuru sarsar! Olsa olsa, bireysel bilinci olan canlı türleriyle diğerleri arasında, çeşitli niteliklerin yoğunlaşa azala birbirine ağdığı bir alandan söz edilebilir. Öyleyse, aklı daha işlek olan canlı türleriyle diğerleri arasındaki denge nasıl kurulup korunacaktır?

Rakhat'ta toplumsal yaşam, Jana'atalarla Runalar arasında, simbioz bir düzene bağlıdır. Herkesin yerinin belli olduğu, kurallara uyuldukça kimsenin beklenmedik zararlara uğramadığı bir işleyiştir, bu. Açlık, yoksulluk yoktur. Ancak, söz konusu olan, elbette bir sömürü düzenidir Jana'atalar yönetici sınıftır. Yönetim onlardadır, yargı ve ticarette de; sanat ve kültürü geliştirmek onların tekelindedir. Runalar akla gelebilecek tüm alt işleri görürler; bazen Jana'ataların izin verdiği ölçüde ticaretle uğraşabilirler.

Rakhat'taki düzenin püf noktası, yumuşak karnı fizyolojiktir ve nüfus oranlarının sabit tutulmasında odaklanır. Bunu sağlamak ve sürdürmek için Jana'atalar kendilerine sıkı ve özel bir doğum denetimi uygularken, Runaların çoğalmasını da denetim ve baskı altında tutarlar. Runa yavrularının fazlası, Jana'ata sofralarına aş olur! Buna karşılık, Jana'ataların elleri bilinçli bir ananeyle sakatlanır ve Jana'ata bireyi pek çok basit işin üstesinden gelebilmek için Runa yardımcıya gereksinim duyar. Jana'ataların ellerinin sakatlanma töreni, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan yönetici sınıf bireyinin en basit ve bir anlamda yaşamsal işlemler için bile alt sınıf insanına muhtaç olmasını imleyen bir metafor gibidir.

Uzay yolculuğundan yıllar ve yıllar sonra dünyamıza dönebilen, grubun hayatta kalmış tek üyesi Emilio Sandoz, Jana'ata/Runa ilişkisini, bu ilişkiyi kabul edilemez derecede vahşi bulan Cizvitlere karşı şöyle savunur

Rakhat'ta dilenci yok. İşsizlik yok. Kalabalık yok. Açlık yok. Doğaya zarar verilmiyor. Genetik hastalık yok. Yaşlılar sürünmüyorlar. Ölümcül hastalıkları olanlar acı çekerek yaşamıyorlar. Bu sistem için korkunç bir bedel ödüyorlar ama biz de ödüyoruz. Çocukların acısıyla ödüyoruz. Biz bu öğlen burada otururken kaç çocuk açlıktan öldü? Onların bedenleri yenmiyor diye Jana'atalardan daha mı iyiyiz? (s. 388)

Dünyadan gelen ekip, Rakhat'taki doğal ve toplumsal dengeyi sarsacaktır

Dünyalıların tarıma müdahalesi, bir süre sonra, Runa gövdelerinde beklenmeyen fizyolojik değişimlere yol açar. Runalar dünyalıların yetiştirdiği bitkilerle beslenmeye alışırlar. Gıda rejimlerindeki değişim, hormon düzenlerini altüst eder. Üreme hızları olağanüstü artmıştır. Rakhat gereğinden çok fazla Runa yavrusuyla dolup taşmaktadır. Dünyalıların etkisi sadece beslenme alışkanlıklarıyla sınırlı değildir, psikolojiktir de. Runalar uysallıklarını yitirirler; yavrularının fazlasını Jana'atalara teslim etmeyi red dederler. Runa'larla yönetici sınıf arasında çıkan kanlı çatışmada herkes felakete uğrayacaktır. 'Cehenneme giden yolun taşları iyi niyetlerle döşenmiştir' özdeyişi bir kez daha haklı çıkmıştır.

DİNSELLİK, CİNSELLİK...

Serçe, bir yandan insanlığın türe özgü, fizyolojik kökenli psikolojisini incelerken, öte yandan bireysel psikolojiyi de irdeler Dinsellik-cinsellik etkileşimini, Rahip Emilio Sandoz'un inanç dünyası aracılığıyla sorgular.

Emilio Sandoz'un kenar mahallelerde geçmiş yeni yetmeliğinde öğrendiği cinsellik, uyuşturucunun sefaletiyle ve şiddetle iç içe geçmiştir. Papazlığa inanç sayesinde değil, sefil hayatında kurtulabilmek için yönelir. Cinsellik, sevgisizliktir, çatışmadır, onun için. Rahiplerin bekâret yemini ise, daha erdemli bir yaşam demektir. Tanrı inanışını, cinselliğini bastırarak yaratır; ya da gövdesini denetim altına almayı öğrendiği bu çetin perhiz onu Tanrı'ya götüren dik yokuştur. İnanç, cinsel sevginin boş kalmış yerini doldurmuştur.

Rakhat'ta dolandığı ters rastlantılar zinciri, Emilio Sandoz'u zorunlu fahişeliğe prangalayacak, cinselliğe bu feci dönüş Tanrı inancının sonu olacaktır.

Roman, Emilio'yu agnostik (bilinmezci) bir süreçte bırakır. Bir Hıristiyan deyişine göre, Tanrı iradesinin dışında tek bir Serçe bile düşemez. Ve serçe düşer... Kişisel bir ilişki, bir aşk gibi yaşadığı Tanrı inancının kırılmasından sonra, kendince bilinen nedenlerden dolayı minicik bir kuşu öldürebilen bir Tanrı'ya, Emilio yeniden inanabilecek midir?.. Bilmiyoruz.

Serçe'yi okumak kişiyi yazar zihninin işleyişi ve sınırları üstüne düşündürmektedir. Aslen, paleoantropolog, kemik biyolojisi ve biyomekanik uzmanı olan yazar (iç kapak yazısı), yaratıcılığını dünyamızda bilmediğimiz akıllı canlılar kurgulayarak sergiler; onların gövdelerini, gövdesel hareketlerini, gövdenin türevi olan zihinlerinin ve zihnin bir üst ürünü olan konuştukları dilin işleyişini ayrıntılarla betimler; ve Jana'ata-Runa uygarlığının ana çelişkisini fizyolojide düğümler.

Öte yandan, yetenekli yazarımızın zihni besbelli Batı uygarlığıyla ve kapitalist düzenle aşırı derecede koşullanmıştır. Rakhat'a giden ekip bir anlamda insanlığın temsilcisidir ama aralarında ne bir tek Asyalı veya Afrikalı veya Müslüman veya örneğin Budist bulunmaktadır!

Mary Doria Russell, günümüzdeki anamalcı düzenin çıkmazlarını görmez değildir; sistemin süratle yeni bir köleci düzene doğru ucubeleştiğinin farkındadır Kahramanlardan Sofia Mendez, bu acımasız yaşamın postmodern kölelerinden biridir, romanın başlangıcında. Ama gene de yazarımız yarattığı düşsel gezegende, dünyadakinden farklı bir toplumsal örgütlenme, farklı bir uygarlık tarzı düşleyemez Jana'ata uygarlığını bireysel atılıma ve ticarete dayandırır. İş, gövde anatomisine ve fizyolojisine gelince, yazarın harikalar yaratan zihni (örneğin ilkel Runaların doğal hayatını çizerken, yazarımız cinsiyete dayalı bir iş bölümü kurgular; bu kurguda, Homo sapiens'in uygarlaşmaya başlarken benimsediği tarz –yani erkek egemenliği– tümüyle tepetaklak edilebilmiştir), iş, uygar toplumun örgütlenmesine gelince duraksamaktadır. Mary Doria Russell, (belki bilinçle, belki art niyetsiz) kapitalist gelişimi uzayın bambaşka bir ucunda da filizlendirerek bu sistemi tam anlamıyla evrenselleştirmekte, kapitalizmin uygarlığa giden tek yol olma iddiasına arka çıkmaktadır.

BATI MERKEZLİ YAKLAŞIM

Russell'ın Serçe'deki bu tutumu, yapıt özellikle Le Guin'in verimiyle kıyaslanınca netleşir. Le Guin de, tıpkı Russell gibi uzayın çeşitli köşelerine yerleştirir kurgularını; ama –herhalde biyoloji ve/veya antropoloji uzmanı olmayan– Le Guin kahramanlarını kurgularken, özgün canlı türleri, özgün anatomiler düşleyemez. Yarattığı karakterler dünyamız insanlarından ne anatomi ne fizyoloji ne de temel psikoloji olarak farklıdırlar. Ama her halde, yapıtlarında yepyeni bir toplumsal örgütlülük hayal edebilen, üstünlüklerini ve yetersizliklerini de sergileyerek özgün uygarlıklar kurgulayabilen Le Guin'in düşgücü kapitalist koşullanmaları aşabilmiştir.

Dikkat çektiğim bu nokta yani Serçe'deki yaklaşımın çok fazla Batı merkezli oluşu bir kusur sayılabilir mi? Yanıt, bakış açımıza bağlıdır Okuru ister istemez koşullandırdığı ve romanın çok daha geniş olabilecek ufkunu –romanda böyle bir geniş açı gizilgücü var– daralttığı için, bu tutum bir kusur sayılabilir. Olay örgüsünün etkileyiciğini, kişilerin inandırıcılığını, inanç sorunsalı ve akıllı canlıların evrendeki konumu gibi felsefi katmanları zedelemediği için, sayılmaya da bilir. Ne olursa olsun, Serçe erdemleri kusurlarını kat kat aşan, olgun, duyarlı, derin bir yapıt. Son yıllarda yayımlanan çeviri romanların en güzellerinden. Özgün metnin dil güzelliği de taşıdığını sanıyorum. Başarılı sayılamayacak çeviriye rağmen, söyleyişteki duyarlılık ve ifade gücü kimi paragraflara yansımış.

Okur, bu seçkin romana kayıtsız kalmamalı.

Devamını görmek için bkz.

Orkun Atilla, "Ama serçe yine de düşer", Karga Mecmua, Mayıs 2015

Mary Doria Russell, 1996 yılında ilk romanı Serçe’yi (The Sparrow) yayınlayınca bilim kurgu fanatikleri başta olmak üzere edebiyat okurları arasında haklı bir beğeni ve popülariteye kavuşur. “İlk temas” konseptindeki eser, ‘97’de İngiliz Bilim Kurgu Yazarları Kurumu tarafından En İyi Roman Ödülü’ne layık görülür ve arka arkaya ödüller alır. Russell ‘98’de serinin ikinci kitabını yayınlar: Children of God. On beş yılı aşkın bir süredir dilimize çevrilmeyi bekleyen bu ikinci kitabın da nihayet Türkçeye çevrileceğini konuşuluyor. Rakhat gezegenine ikinci bir seyahat düzenlendiğini bildiğimiz ikinci kitabın dilimize çevrilmesini beklerken, biz şimdilik ilk sefere odaklanalım: “Sefer mi, misyon mu? Bilimden mi bahsediyoruz, dinden mi?”

Yıl 2059: Peder Emilio Sandoz, 40 yıl önce, Porto Riko’daki radyo teleskobunun dünya dışından gelen bir melodiyi duyması üzerine -“Tanrı’nın sesi!”- Rakhat gezegenine gönderilen Cizvit misyonerlerin öncülüğündeki sekiz kişilik ekipten canlı olarak geri dönen tek elemandır. “Dinlerini yaymaya değil, Tanrı’nın şanını yüceltmek için gidiyorlardı.” Rakhat’ta neler olmuştu? Seyahatin finansörü ve organizatörü Vatikan başta olmak üzere, BM ve dünyanın geri kalanının cevaplanmasını istedikleri sorular vardı. Misyonerlerin lideri baş peder D.W. Yarbrough’un (“ruhumun babası”) Rakhat gezegeninden dünyaya gönderdiği radyo mesajlarından birinde aziz konumuna yüceltilen peder, nasıl olmuştu da hem bir katil hem de fahişe konumuna düşmüştü? “Her şeyi kendisi mi başlatmıştı yoksa Tanrı mı?” İnsanın eti mi daha fazla acırdı, yoksa ruhu mu? Cevaplar için bedeni ve ruhu alevler içindeki Sandoz’un iyileşmesini bekleyecektik. Sandoz iyileştikçe olanları büyük bir ıstırap içinde hatırlar ve anlatmaya başlar...

“Tanrı’yı o mu buldu, yoksa Tanrı gidip onu mu buldu, bilmiyorum.”

Bir Kara Roman örneğini okuduğunuzda suça dair sizi bekleyen 5N1K soruların neredeyse tamamı cevaplanmış olduğundan sizi kitaba bağlayan şey gizem değildir. Bu türdeki kitaplar suçun esrarından ziyade insanın karanlık yüzü ile ilgilenir (meraklısına zımba gibi bir öneri: Leo Malet - Kara Üçleme); kimin yaptığıyla değil olayın psikolojik ve sosyolojik sebeplerine odaklanır. Mary Doria Russell kitabın hemen başında maceranın sonunda olacakları söyleyerek, aslında polisiyenin bir alt türü olan Kara Roman mıntıkasına girerken, ikili anlatım tekniğiyle olayların hem nasıl başladığını hem de nasıl sonuçlandığını yudum yudum ve temposunu artırarak sunuyor. Yetkin olmayan bir kalemden çıktığında okurun ilgisini derhal dağıtacak bu yöntem; Russell’ın derinlikli karakterleri, sabırla işlenen olay örgüsü ve son sözü okura bırakan serin tutumuyla usta işi bir eserin çıkmasını sağlıyor. “Bundan fazlasını bekleme, Tanrı kalbini kırar!”

İkili anlatım tekniğini biraz daha açmak gerekirse, yazar tarih ve rakamlarla bölümlere ayırdığı parçaları iki farklı ton kullanarak kaleme almış. Sandoz’un görevde yaşananları ve kendi açmazlarını aktardığı -duyumsananın anlatıldığı- bölümler hüzünlü ve dramatik bir tınıda sunulurken; sefere gidiş, ekibin birbiriyle tanışması, karakterlerin hikâyelerinin verildiği, daha çok dıştan -görünenin anlatıldığı- bölümler kaygısız ve şen bir dille naklediliyor. Bu ters akıntılar -bir anlamda okuru girdapta bırakarak- öyküye ivme kazandırırken finaldeki yıkımın etkisini de artırıyor.

Serçe; peder, dil bilimci, oğul, âşık, sadık, Tanrı’nın gözdesi Emilio Sandoz’un hikâyesidir. Fakat bu hikâyede iki önemli karakter daha vardır adını anmamız gereken. Bunlardan ilki antropolog ve doktor olan, altmışlarındaki Anne Edwards’dır (“yüreğimin anası”). Anne’in varlığı iki açıdan önemlidir: 1. Dünya ile barışık, zeki, hazırcevap ve nüktedandır. Bu özellikleri ile yukarıda bahsettiğim şen havayı yaratarak, ufak sızıntılarla gerilimli havayı incelterek emniyet supabı işlevini görür. 2. Anne Edwards, agnostik bir bilim insanıdır. Peder Emilio Sandoz ile Tanrı’nın varlığı ve işlevi üzerine yaptıkları sohbetler aracılığıyla dinin “var olma”, bilimin ise “bilimsel kalabilme” mücadelesini ve iki tarafın ürettiği argümanı da dinleme fırsatını buluruz.


(Yazarın Anne Edwards aracılığıyla romana sızdığını düşünenler varsa kısmen haklı olabiliriz. Yazara bunu sorduğumda cevabı sanki Anne Edwards vermişti: “Haklısın, Anne ve ben bir noktaya kadar aynı biyografiyi paylaşıyoruz. Ancak o daha akıllı ve sosyal. Ve o başka bir gezegene gitmeye hevesli iken ben kamp yapmaya bile gitmem!”)

Mary Doria Russell, aslında Chicago’lu eski bir akademisyen. Kemik biyolojisi ve biomekanik konularında uzman bir paleoantropolog. ‘80’lerin sonunda görev yaptığı üniversite, küçülmeye giderek bazı kürsüleri kapatınca başka üniversitelerde şansını dener. Bir sonuç alamayınca tıbbi görüntüleme ekipmanlarının kılavuzlarının teknik yazarlığını yapmaya başlar. Beş yıl boyunca mühendis ve operatörlerle çalışmış olmaktan dolayı çok mutlu olduğunu, onlardan çok şey öğrendiğini söylüyor Russell (Serçe’deki yetenekli mühendis George Edwards karakteri için gerekli bilgiler bu şekilde birikmeye başlamış olmalı!). Bush döneminin sonuna doğru ülkedeki ekonomik durgunluk işlerine yansır ve tekrar işsiz kalır. O yıl Amerika’nın keşfinin 500. yılıdır. Kamuoyunda cereyan eden tartışmaların ana konusu, Avrupalıların yeni kıtaya çıktıkları vakit Amerikan yerlilerine karşı işledikleri suçlar ve günahlardır. Russell, 1492 yılına ilişkin yapılan bu değerlendirmelerde bir hata yapıldığını, beş asır önce ölmüş insanların bugün -20. yy’da- bizlerin bile samimiyetten uzak bir şekilde inanır gibi yaptığımız, kültürel duyarlılığın ve çok çeşitliliğin önemine vakıf olmalarını beklememizin hiç de adil olmadığını düşünür. Ve Serçe’nin yazımı ‘92 yılında işte böyle başlar:

“Akıllı, iyi niyetli, bugünün bilincine sahip günümüz insanlarını alıp onları 15. yüzyılın kâşifleriyle benzer konuma getirecek bir hikâye gerekliydi. Modern insanı Avrupalıların yeni topraklardaki yaşam biçimine dair bilgisizliğiyle (radical ignorance / mutlak cehalet) donatıp bunu nasıl tecrübe edeceklerini görmemizi sağlayacak bir kurgusu olmalıydı. Bence bu durum, kaçınılmaz olarak, trajik sonuçlar doğuracaktı. Çünkü ‘İlk Temas’ı doğru yapmanın sağlıklı bir yolu yok -tek başına dil sorunu bile fazlasıyla tahripkâr hataların doğmasına neden olacaktır. Dünya üzerinde ‘radical ignorance’ı deneyimleyebileceğimiz bir yer olmadığından başka bir gezegene gidilmesi gerekiyordu. Hikâye kendi janrını seçti...”

Kültürlerarası farklılıkların getirdiği sorunlar işlenirken ilave çatışma öğesi olarak Tanrı’nın da eklenmesi ile romandaki yoğunluk artıyor. Sandoz’un Tanrı, Anne’in ise bilim aşkı üzerinden Tanrı’nın sadece varlığı değil, fonksiyonu da sorgulanıyor. “Ya Tanrı sorumlu ya da değil.” Ve finale geldiğimizde besin zincirinin tepesindeki “yaratılmışların en kutsalı” olarak sorgulamaya başlıyoruz: ahlakı, etoburluğu, doğayla olan ilişkimizi, samimiyetimizi, evcilleştirdiğimiz hayvanları ve yarattığımız sistem için ödediğimiz bedeli... Sandoz’un bize tuttuğu aynanın sırrından yansıyanlar o kadar parlak değil...

Kitaptaki diğer önemli karakter ise güzeller güzeli Sefarad Sofia Mendez’dir (“reddedilmiş kadın”). Emilio Sandoz’un biricik aşkı, Tanrı ile kendisi arasında tercih yapmak zorunda kaldığı, varlığıyla hikâyenin sonunda tanık olacağımız trajedinin kıvılcımını çakan, yokluğuyla yürekleri dağlayan, Sandoz’un en insani tarafına seslenen kadın... Mendez vesilesi ile yazardan bir parça daha sızmıştır romana. Katolik olan yazar, Serçe’yi yazmaya başladığı yıllarda -1993’te- sekiz yıllık araştırma ve okumanın sonucunda Yahudi olmaya karar vermiştir. Bu bilgi bize romandaki Yahudi gelenek ve ritüellerindeki hâkimiyetin kaynağını açıklıyor gibi. Sofia Mendez’in hayatını okurken görüntülerin bir ara bu topraklara kayması ise yazarın Türk okurlara ilginç bir sürprizi. ‘90’larda yazılan bir bilimkurgu kitabında İstanbul’da geçen II. Kürt ayaklanmasından bahsetmesi, Kürtlerin bugünün siyasetindeki önemi ve aktif tavrı düşünülecek olursa oldukça dikkat çekici. Russell’a nasıl olabiliyor da yirmi sene öncesinden Kürt halkının siyasette bu kadar aktif olacağını öngördüğünü sorduğumda bana Ortadoğu ile ilgili ufak bir analiz yaptı:

“ ‘90’ların başında, Berlin Duvarı yıkıldığında, bazı sosyal bilimciler bir dönemin sonunun geldiğini söylüyorlardı: ‘Sovyetler ve Birleşik Devletler arasındaki savaş bittiğine göre artık insanlar sadece para kazanmakla ilgilenecekler ve dünyaya barış egemen olacak!’ Ne yazık ki bu bana pek de mümkün görünmüyordu. Ülkeler arasındaki vekaleten savaşlar (proxy wars) bitmişti fakat Fransa ve Britanya’nın haritada çizgiler çekip Ortadoğu’yu oluşturdukları 1921 Kahire Konferansı’ndan beri baskı altında tutulan ulusalcılık gün yüzüne çıkmıştı.

Şimdi ise insanlara şunu diyorum: Haritadaki her bir düz çizgiye dikkatlice bakın. O gördüğünüz yerler sömürgeci güçlerin uydurduğu ülkelerdir ve o suni çizgiler daima etnik sınırlarla kesişir. Amaç güçlü toplulukları bölüp zayıflatmaktı. Böylece olası bir Kürdistan; hayali çizgilerle Suriye, Irak ve Türkiye arasında bölündü. Daha sonra ise bir bütünlük arz etmesinler diye ezeli düşmanları ile biraraya getirildiler. Çoğunlukla Sünni ve Şii olan bu grupların birbirlerine karşı verdikleri mücadele, doğal kaynaklarını sömürmek niyetinde olan emperyalistleri düşman olarak görmelerini engelledi.

Bu plan bir süre gayet iyi işledi fakat artık imparatorlukların hepsi yıkıldı ve zorla dayattıkları sınırlar dağılmaya başladı. O eski nefret söylemlerinin hiç olmadığı kadar şiddetlendiği çok uzun bir çatışma dönemine girdik. Fakat benim tüm yapay sınırların yıkılacağı ve doğal sınırlarına ulaşmış rasyonel ulusların yükseleceğine dair umudum var. Radikal İslamcılara gelince, o kadar akıl almaz dehşet saçıyorlar ki Sünni ve Şii din âlimlerinin ortak bir kararla bunların İslam dışı olduklarını ilan etmelerini bekliyorum. Belki bu sayede Müslümanların ilişkilerini çürüten bu zehirden kurtulurlar. Yakın zamana kadar Avrupa tarihinde de Katolik ve Protestanlar arasında savaş vardı ve o günlerde de kafa kesmelere çok sık rastlanıyordu. Neyse ki -eskiye göre daha az olmakla beraber- Kuzey İrlanda haricinde Avrupa’da kayda değer mezhepsel bir çatışma görülmüyor.”

Radikal İslamcılar ile ilgili beklentisini çok iyimser bulmakla birlikte şunu anlıyoruz ki karşımızda sadece iyi bir yazar değil aynı zamanda dünyadaki siyasi ve politik gelişmeleri takip eden iyi de bir gözlemci var. (Bu arada yazarın Kahire Konferansı’nı temel alan bir de romanı var ve maalesef o da henüz Türkçeye çevrilmiş değil: Dreamers of the Days)

Serçe, hem M.D. Russell ile tanışmak hem de çok iyi kurgulanmış bir romana kavuşmak için iyi bir seçim olabilir...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.