Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-719-7
13x19.5 cm, 344 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Erkeklik: İmkânsız İktidar
Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2009
4. Basım: Kasım 2016

Erkek egemen toplumda hangi erkekler egemendir? Bütün erkekler bu erkek egemen düzenden memnun mudur? Reddeden, başarısız olan, farklı olan erkekler ne yapar? Erkekleri değiştiren, "bozan" durumlar nelerdir?

Genç, yaşlı, kentli, köylü, evli, bekâr, boşanmış, Alevi, Sünni, Türk, Kürt, çocuklu, çocuksuz, sağcı, solcu, dindar, ateist, heteroseksüel, gay, zengin ya da yoksul - birbirlerinden çok farklı bu erkekler iktidar, namus, şeref, vatan, iş, ticaret, politika, sağlık, aile, evlilik, kadınlar, çocuklar vb. konularda ne düşünüyor, kendilerine ve toplumdaki yerlerine nasıl bakıyorlar?

"Erkeklik" bugüne kadar, hakkında çok konuşulan, ama politik, ideolojik ve akademik olarak fazla incelenmemiş bir alan oldu. Serpil Sancar araştırmasında Türkiye'deki farklı erkeklik deneyimlerini ele alıyor: Değişik sosyal kesimlerden, farklı yaşam deneyimlerine sahip erkeklerle yapılan yüz yüze görüşmelerden hareketle, farklı erkekliklerin nasıl inşa edildiğine cevap arıyor.

Erkeklik: İmkânsız İktidar, Türkiye'de erkeklik deneyimleri ile toplumsal iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği rotaları, alanları ve tarzları görmeye çalışan, "kaçınılmaz" olduğu iddia edilen ilişkilerin doğasını keşfetmeyi amaçlayan bir kitap.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş

1 Erkekliğin Toplumsal İnşasını Anlamak
2 Aile ve Sınıf Dolayımında Modern Erkekliklerin Oluşumu
3 Küresel Cinsiyet Rejimi
4 Erkeklik Krizi mi?
5 Babalar ve Oğullar: Kuşaktan Kuşağa Erkeklik
6 Askerlik, Militarizm ve Erkeklik
7 Cinsiyet Farklarını ve Cinsiyete Dayalı İktidar İlişkilerini Anlamak
8 Eril Tahakküm ve Habitus Olarak Toplumsal Cinsiyet
9 Erkek Egemenliğine Karşı Erkekler!
10 Sonuç ve Değerlendirme: Türkiye'de Erkek Egemen Cinsiyet Rejimi

Yüz Yüze Görüşme Listesi
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 15-22.

Cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkilerini anlamak için sadece erkekler ve kadınlar arasındaki ezilme-sömürü ilişkilerine bakmakla yetinemeyiz. Toplumsal ilişkilerin taşıdıkları anlamların oluşumu cinsiyet farklarının oluşumu ile birlikte gerçekleşir ve bu sayede cinsiyet farkları diğer toplumsal farklar ile birlikte aynı toplumsallığın farklı boyutları olarak ortaya çıkar. Örneğin, aile hayatı ile evin dışındaki toplumsal yaşamın neden farklı ahlaki, hukuki ve siyasal ilkelerle inşa edildiğini anlamak, aynı zamanda toplumsal olanın dişil ve eril anlamlar taşıdığını görmek ve bunun olanaklı kıldığı eril tahakkümü ve cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini anlamak demektir. Kadın ya da erkeklerin "biyolojik cins" özellikleri ile doğrudan ilişkili olmayan toplumsal ilişkilerin ve alanların nasıl dişil ya da eril anlamlar taşıyarak cinsiyetlendirilmiş toplumsallıklar haline dönüştüğünü bize açıklayacak bir düşünselliğe bu nedenle gereksinmemiz vardır.

Feminist kuramcılar uzun yıllardır cinsiyet hiyerarşilerinin, erkek üstünlüğüne dayalı toplumsal düzenlerin kadınlar açısından yarattığı sonuçları ve bunların çözüm yollarını tartışıyorlar. Öte yandan, erkek egemenliğinin erkekler açısından ne ifade ettiği ve nasıl yaşandığı konusu da meselenin öteki yüzü olarak hâlâ toplumsal araştırmaların çok merak etmediği bir konudur. Aslında kadınların ezilmişliği nasıl yaşadığını anlamak kadar, erkeklerin eril iktidar konumlarını nasıl sürdürdüklerini ve tahakkümü nasıl inşa ettiklerini anlamak da önemli olmalıdır. Kadınların ezilmişliğe nasıl boyun eğdiğini anlamak kadar erkeklerin tahakkümü nasıl gerçekleştirdiklerini de yakından ve "mikro-politik" düzeyde anlamak cinsiyetlendirilmiş iktidarın doğası hakkında daha bütüncül bilgiler elde etmemizi olanaklı kılar. Cinsiyetlendirilmiş toplumsallığın daha bütüncül bir eleştirisini yapmak ancak bu sayede mümkündür.

Erkeklik denen toplumsal konum, bir iktidar analizi içinden bakmadan anlaşılabilir değildir. Cinsiyet konumlarının bir iktidar analizi ile ilişkilendirilmesinde önemli bir düşünür olan Simone de Beauvoir, ünlü yapıtı İkinci Cins'te erkekliğin, kendi cinsiyetinden bahsetmeyip sürekli başkalarının –kadınların, çocukların, yabancıların, eşcinsellerin, siyahların, düşmanların, hainlerin, vb.– cinsiyet özelliklerinden bahsederek kurulan bir iktidar konumu olduğunu söylemişti. Buradan çıkarak, erkeklik, sürekli başka konumların "ne olduğu" hakkında konuşma hakkını kendi elinde tutan ve bu sayede kendi bulunduğu konum sorgulama dışı kalan bir "iktidar konumu"dur. Bu bağlamda temel soru şudur: Erkek egemenliğine karşı çıkacak farklı bir tür erkeklik inşa stratejisi ve politikası gelişebilir mi? Bu soruya anlamlı yanıtlar verebilmek için farklı farklı erkekliklerin nasıl oluştuğunu anlamak, hepsini aynı kefeye koymamak ve erkek egemenliğine karşı farklı bir duruş sergileyecek farklı erkeklik deneyimlerini açığa çıkartacak bir anlayış geliştirmek gerekir. Böyle bir soruyu yanıtlamak için yola çıkan bu çalışma Türkiye'de farklı erkeklik deneyimlerini anlamak için niteliksel veriler kullanıyor ve bu alanda başka ülkelerde yapılmış çalışmaların bulgularından da yararlanarak bu verileri yorumluyor; Türkiye'deki farklı erkeklik deneyimlerinin arkasındaki özgünlükleri açıklayan bir çerçeve sunmaya çalışıyor.

Bu çalışmada değişik toplumsal kesimlerden, farklı farklı yaşam deneyimlerine sahip erkeklerle yapılan yüz yüze görüşmelerden elde edilen anlatılar yorumlandı; dünyada benzer başka erkeklik araştırmalarının sunduğu bilgiler ve bu alanda gelişen kuramsal tartışmaların sunduğu çözümlemeler ilişkilendirilerek farklı erkekliklerin toplumsal inşaları hakkında sözü olan bir kitap ortaya çıktı. Bu kitap Türkiye'de erkeklik deneyimleri ile toplumsal iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği rotaları, alanları ve tarzları görmeye çalışıyor ve eril tahakkümün inşa edildiği iktidar süreçlerini doğallaştıran, "kaçınılmaz" görülen ilişkilerin doğasını keşfetmeyi amaçlıyor. Toplumsal iktidar ilişkileri içinde eril tahakkümün nasıl inşa edildiğini anlamak için sadece ailede ve özel alanda odaklanmış erkek egemenliğini anlamak yetmez. İşgücü piyasasında, kamusal alanlarda derin kökler salmış, sembolikleşmiş, doğallaşmış iktidar ilişkilerini anlamak için buralarda egemen olan eril iktidarı ve onu olanaklı kılan erkeklik tarzlarını da daha yakından anlamaya gereksinmemiz var.

Bugün yirmi yıl öncesine kıyasla erkek egemen toplum kavramı çok daha yaygın kullanılan bir kavram haline geldi. Bu kavram, sınıfsal ve diğer sosyal bağlamları ne olursa olsun, her türlü erkeğin bir biçimde yararlandığı bir toplumsal düzeni anlatır. Bütün erkeklerin, esas olarak hegemonik erkeklik değerlerini temsil eden küçük bir azınlık erkeğin oluşturduğu bir ortak çıkar alanı içinde birbiriyle ilişkilenebildiğini gösterir; birbirinden çok farklı erkeklik tarzlarının ve her tür kadınlık hallerinin, merkezinde erkeklerin olduğu bir iktidar şebekesine eklemlendiği bir düzeni anlatır. Erkeklerin yaşam biçimleri, tercihleri ne olursa olsun, kadınların topyekûn boyun eğdirilmesinden ortak çıkarları olacağı iddiası bu kavram aracılığıyla öne sürülür. Egemen erkeklik değerleri ve bunları ayrıcalıklı kılan kurumsal destekler ve kültürel pratikler etrafında çeşitli mesafelerle yer almış farklı erkekliklerin –aralarındaki her tür çatışmaya rağmen– bir biçimde karşılıklı onay ile işleyen ilişkiler içinde eklemlenmiş bir bütünlük, bir tür "küresel eril ittifak düzeni"ne işaret eder.

Bu tanım yaygın kabul görmekle birlikte, tartışılması gereken birçok sorun içerir. Günümüz toplumlarının erkek egemenliğine dayalı toplumlar olması çok açıkça gözlenebilen bir gerçeklik olmakla birlikte, bu toplumsal dokunun kendi içinde çok çatışmalı, farklı farklı iktidar ilişkilerinin eklemlenmesinden oluşmuş çok katmanlı bir işleyişi olduğunu görmek gerekir. Aslında kadınların topyekûn denetim altında tutulması gibi ortak bir çıkar etrafında kalıcı biçimde eklemlenmiş bir erkek egemenliğinden bahsetmek yerine, çoğul, çatışmalı, birbiriyle uyumsuz, ya da birbiriyle ilişkisiz çok sayıda farklı erkeklik deneyimlerinin yaşanmakta olduğu bir "erkek egemenliği"nden bahsetmek daha doğru olabilir. Erkek egemen toplum kavramı, aynı zamanda, farklı erkeklikler arasındaki hiyerarşi ve iktidar mücadelelerine dikkat çeker ve devlet, ordu, işgücü piyasası gibi kurumlaşmış patriarki alanlarındaki yapılanmış erkek egemenliğine özel vurgu yaparak doğrudan siyasal iktidar ilişkilerine gönderme yapar. Öte yandan, bazı kadınlar, gücü elinde tutan erkeklerle işbirliği yaparak, eril iktidardan pay alabilir ve çıkarlarını diğer ezilen kadınlardan farklılaştırarak egemen erkek çıkarlarıyla eklemlenmiş ilişkiler kurabilirler. Bu açıdan bakıldığında, farklı kadınlık konumları arasında da çıkar çatışmaları olabileceğini görürüz, dolayısıyla bu farklı kadınlık tanımlarını da anlamak için eril iktidar kavramı işlevsel olacaktır.

Bu çalışma, modern iktidar ilişkilerinin vazgeçilmez temellerinden biri olan eril tahakkümün işleyişini anlamak için erkekler arasında bir ortak çıkar alanı aramaktan ziyade, iktidar ilişkilerinin oluşumunda "düğüm noktası" olan en stratejik habitus'ların, eril "imge"lerin, patriarkal kurum politikalarının erkeklik adına neleri ürettiğine bakarak bunların ilişkilenme biçimlerini anlamayı amaçlıyor. Örneğin, bugün "çağın ruhu" denen serbest piyasa ilişkilerinin erkek emeğini ve kadın emeğini yeniden yapılandırırken, aynı zamanda "erkek işi" ve "kadın işi" ayrımlarını nasıl yeniden şekillendirdiğini anlamalıyız. Erkek ortaklıklarını anlamak için homososyal erkek mekânlarının habitus'unu, erkek eğlence dünyasının eril tarzını, spor salonlarındaki "erkeklik inşası"nı, iş görüşmelerindeki erkek-erkeğe halleri anlamak önemlidir. Erkek gruplarında sık gözlenen kadınlara karşı "kolektif" aşağılama-cinsel nesneleştirme pratiğini gözlersek aslında "iktidar ritüelleri"nin inşasında ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Erkeklerin davranışlarında "kadınsı" olanı dışlama-aşağılamanın ürettiği anlam dünyasının ne kadar etkili olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Erkeklerin homososyal "tek cinsli erkek cemaatleri"nde homofobik yönlendirmelerle sağaltıldığı "erkek eğlenceleri"nin erkek egemenliğini inşa eden sosyal habitus'lar haline geldiğini görüyoruz. Bu tarz bir eril iktidarın stratejik özneleri olan sermaye, devlet ve aile gibi kurumlar içinde erkeklik deneyimlerinin nasıl inşa edildiğini görünür kılmak gerekir. Bu tür araştırmaların çoğalması ile ortaya çıkacak bilgi birikimi, modern iktidar ilişkilerinin inşasında erkeklik pratiklerinin rolünü daha yakından görmemizi sağlayarak daha eşitlikçi bir dünyanın inşasında yol gösterici olacaktır.

Farklı erkeklikleri anlamak için eril iktidar ilişkilerini besleyen söylemsel alanın ne söylediğini anlamanın önemine de işaret edilmelidir. Çünkü erkeklik inşa stratejileri için de erkeklik bir söylem nesnesidir. Söylemsel stratejilerde ikili kutuplaşmalar stratejik bir rol oynar; erkekçe olan ya da olmayan, güçlü-zayıf gibi dikotomiler boyunca işleyen söylemleri anlamak için erkekliğin "üretilmişlik" yönünü dikkate almak gerekir. Ancak bu tür yaklaşımlar söylemsel pratiklerin benzemezliğine takılarak "ne kadar erkek varsa o kadar çok erkeklik var" türünden bir dağılmaya uğrama noktasına gitmemelidir. Bunun ters ucundaki yanlış yaklaşım ise başka tür bir genelleştirme olarak bütün erkekliklerin tektipleştirilmesi eğilimidir.

Öte yandan, erkekliğe ilişkin politik yargılar başka tür kaba genellemelere temel olarak kullanılmaktadır. Latin erkekliği, Müslüman erkekliği, üçüncü dünya erkekliği, vb. sınıflandırmalar bu tür tektipleştirmelere örnek olup eril tahakkümün içsel işleyiş mekanizmalarına karşı daha farklı entelektüel körlükler yaratmaktadır. Irkçılık, sömürgecilik ve "yeni kapitalizm" tartışmaları bazen erkeklik tanımlarını "özcüleşme" riskiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ayrıca işçi sınıfı erkekliği, burjuva erkekliği gibi tasnifler de pek çok açıdan anlamlı ve işlevsel olsa da, farklı erkekliklerin birbirine zıt olmaktan çok, birbirlerinden etkilenme ve kopyalama yoluyla "melezlenme" ilişkisi içinde olabileceğini görmemizi engellememelidir. Bu çalışma, bu tür sınıflandırmaları kullanmaktan kaçınmamakla birlikte, "özcü" olmayan bir yorumun da takipçisi olacaktır.

Erkekliğin, diğer toplumsal cinsiyet konumlarında olduğu gibi, bir iktidar ilişkisi bağlamında inşa edilip farklı bağlamlara eklemlenerek hareket edebilmesi için sahip olunan / yitirilen bir meta gibi düşünülmesi ve "erkek olan erkek" ile "erkek olamayan erkek" arasında bir ayrım yapmayı olanaklı kılması gerekir. Diğer deyişle erkeklik, sınırları ve kaybedilme koşulları her zaman belirsiz, değişken, geçişli ve gündemde olan bir iktidar inşa stratejisi olmak durumundadır. Örneğin iflas etmiş bir tüccarın ya da işadamının "trajik" hikâyesinin ortada kulaktan kulağa anlatılır olması; duygusal-kadınsı davranan bir erkek hakkında alaycı davranmanın serbestçe, ahlak sınırlarını bozmadan herkesçe icra edilebilir bir "özgürlük" olması; etnik azınlık gruplara mensup erkeklerin barbar, cahil, uygarlıktan nasibini almamış tecavüzcü yaratıklar olarak tanımlanması; yoksul, hayatta para kazanmayı becerememiş erkeklerin itilip kakılıp horlanarak "erkekliğini yitirmiş" muamelesi yapılması... Kısacası egemen erkekliğin inşasına herkes katılır ve bu durum erkeklik inşasını kolektif bir üzüntüye, eğlenceye, çoğu zaman da bir ritüele dönüştürerek, herkesi bu "inşa"ya ortak eder.

Aslında, eğer bir egemen erkeklik varsa buna karşı direnen karşı-erkeklikler de olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında azınlık etnik grup mensubu erkeklerin egemen iktidar ilişkilerine karşı çıkarken aynı zamanda farklı tür bir erkeklik inşa edip etmediklerini anlamak önemlidir. Çoğu zaman, kendi maruz kaldıkları ayrımcılığı eleştirirken egemen erkeklik ayrıcalıklarına karşı çıkan bu tür erkeklerin kendi aralarında farklı erkeklik değerlerine dayalı yeni hiyerarşiler yarattıkları ve mevcut olanları yeniden ürettikleri görülür.

İster egemen erkeklik kavramından çıkarak hiyerarşik ve birbirleriyle çıkar ilişkisi olan erkekliklerden, ister birbiriyle çelişen, çatışan ve aralarında zorunlu bir çıkar bağı olmayan çoğul erkekliklerden bahsedelim, yine de kullanılan erkeklik teriminin ne ifade ettiği belirsizdir. Erkeklik deyince erkeklerin davranışlarını mı, kimlik olarak kurulmuş erkekliği mi, ilişkisel olarak temsil edilen erkekliği mi, imge olarak sunulan erkeklikleri mi, söylem olarak kurulmuş bir "erkekliği" mi kastettiğimiz ya da doğrudan yaşanan, gözlenen ve pratik olarak icra edilen erkeklikten mi bahsedildiği açık değilidir. Erkeklik, bu anlamda bir kavram olarak belirsiz, açıklayıcı olmaktan çok betimleyici olan; sadece olumsuzlukları tanımlayan aşırı basitleştirilmiş bir terim haline gelme riskini her zaman içinde taşımaktadır.

Eğer egemen erkeklik pratikleri diğer erkeklik tarzlarını kendi tahakkümleri altında tutarak inşa ediliyorsa ve buna karşı direnen "karşı-hegemonik" erkekliklerin olması kaçınılmazsa, farklı erkeklikler arasında çatışma dinamiklerinin yaşandığı bağlamları, gerilim ve çatışmaların hangi biçimlerde gerçekleştiğini sorgulamak gerekir. Dahası, egemen iktidar ilişkileri egemen sınıf, egemen etni ve egemen cins ilişkilerini mutlaka iç içe geçmiş şekilde birlikte barındırır; hatta bunlar ancak birbirini besleyerek inşa olur ve yaşayabilirler. Örneğin azınlık etnik grup mensubu erkeklerin tabi oldukları sınıfsal sömürü ilişkileri, çoğu zaman farklı erkeklikler arasında bir "kültürel fark" sorunuymuş gibi yaşanır. Örneğin Türkiye'de kadınlara yönelik aile içi şiddet olaylarını gündeme getiren feminist eleştirilerin, orta sınıf Türk erkekleri tarafından hemen Doğulu Kürt "aşiretli" erkeklerin yaptığı bir tür "barbarlık" olarak kodlanması buna tipik örnektir. Aynı şekilde, Kürt erkeklerin kendi toplumlarına yönelen devlet şiddetine karşı çıkarak "karşı-şiddet" kullanmaları ve bunu meşru görmeleri sonucu ortaya çıkan kendi eril şiddet ve tahakküm pratiklerine nasıl "kör" kalabildikleri bilinen bir gerçekliktir. Ezilen ırklar ve etnik grupların, maruz kaldıkları baskıya karşı çıkarken kendi aralarında cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini nasıl ürettiklerini sorgulamaya yanaşmamaları da tersten örnek olarak verilebilir.

Aslında bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, farklı toplumsal sınıflar, etnik gruplar ve farklı kadın ve erkek kategorileri arasında karşılıklı ilişkilere verilen anlamlar aracılığıyla yaratılan cinsiyet hiyerarşilerinin bir tür "cinsiyet farkları rejimi" yarattığı söylenebilir. Kentli kadın nasıl köylü kadından daha üstte ise işadamı işçi erkekten, beyaz Batılı erkek, Doğulu "etnik" erkekten daha üsttedir. Cinsiyet farkları rejimi kurumsal pratiklerin gündelik işleyişi ile derinden ilgilidir. Örneğin dini kurumlar erkeklerin değil kadınların bedensel ve toplumsal varlıklarını her zaman "sorunlu" olarak tanımlar; öte yandan hukuki kurumlar kadınların başına gelen ayrımcılıklara karşı "cinsiyet ayrımı yapmama" ilkesi ile hareket ederek erkeklerin sahip olduğu ayrıcalıkları görmezden gelir. Modern yaşamın ev-işyeri ayrımı gibi ayrımları aslında cinsiyet ayrımlarıyla ilgilidir ve egemen sosyoloji biliminin kavramları bunu "normal" görür. Biraz yakından bakınca "cinsiyet farkları rejimi"nin ne kadar çokboyutlu olduğunu görürüz. Eril tahakkümü olanaklı kılan iktidar ilişkileri bu anlamda, ekonomik düzenlemelerle işleyen, duygusal ilişkilere gömülü, dil ve anlam sistemleri ile iç içe yaşayan çokboyutlu bir işleyişe sahiptir.

Sömürgecilik eleştirisi bize Batı'nın kapitalist sınıflı toplumlarının gelişiminin Doğu'nun sömürgeleşmesi ile eş zamanlı olduğunu ve bu süreçte sınıfsal farkların yanı sıra ırk ve cinsiyet farklarının da birlikte inşa edildiğini göstermiştir. Postkolonyal kuramcıların iddiasına göre, sömürgecilik ve Şarkiyatçılık kadınların temsilini inşa ettiği gibi, erkeklik temsillerini de inşa etmektedir. "İslamcı militan-terörist erkek"in yeni bir "küresel erkek imgesi" olarak temsilinin bunun en yakın örneği olduğu söylenebilir. Öte yandan, sömürgeleşmiş coğrafyaların Batı'ya karşı bir tepki olarak geliştirdikleri yeni milliyetçilikler ve ırka dayalı özcü siyasetlerin kolaylıkla kadın düşmanlığı ve homofobi de içerebildiğini gözden kaçırmamak gereklidir. Batı'nın modernleşmesi, erkeğin baba / yaşlı erkek otoritesinden kurtulması anlamına gelirken, kadınlar için kendi cemaatinin bütün erkeklerinin denetiminden kurtulup sadece kocasının denetimine geçişi anlamına geliyordu. Bugünün "yeni cemaatçi" ve "kültürelci" siyasal hareketlerinde ise kadınlar kültürün "göstereni" olarak temsil ediliyor. Batı'ya kafa tutan Doğulu erkeklik temsillerinde, Taliban, El Kaide ya da Filistin İntifadacısı erkek imgeleri örneklerinde olduğu gibi, başka tür bir eril tahakkümün inşası söz konusudur. Erkeklik çalışmalarında bir alt alan olarak bölgesel çalışmalar da, Latin erkekliği, Ortadoğu / İslam erkekliği, Afrika-siyah erkekliği gibi başlıklara yöneldiğinde araştırma yaklaşımları da bu anlamda özcü bir noktaya sürüklenme riskiyle her zaman karşı karşıya kalıyor.

Cinsiyet farkları rejimine dayalı eril tahakküm ilişkileri zaman içinde değişiyor; çünkü toplumsal ilişkiler sistemi değişiyor. Göç, enformel-esnek üretim, yeni piyasa kapitalizmi, yeni sermaye mantığı, yeni aile biçimleri gibi olgular bu değişimde rol oynuyor. Emek piyasasında emeğin cinsiyeti kadar sermaye sahibinin cinsiyeti de belirleyicidir. Bugün egemen erkeklik değerlerinde ve tarzlarında yaşanan değişim, çoğu kez "erkeklik krizi" olarak nitelendiriliyor. Çünkü kana ya da soya dayalı patriarki, yani yaşlı erkeğin tartışmasız otoritesine dayalı eril tahakküm düzeni, dünyanın çoğu yerinde ortadan kalkıyor. Ulus-devlet kurumlarının bazı işlevlerinin küresel kapitalizmin yeni gelişen boyutları karşısında önemsizleşmesi ve yeni işlevler edinmeye başlamasına bağlı kriz nedeniyle "zorunlu askerliğe" dayalı vatandaş orduları yerini "profesyonel ordu" anlayışına bırakmaya başlayınca "vatan kurtaran erkek imgesi"nin de krize girdiği gözleniyor. Örneğin Türkiye'de bugüne kadar "Anadolu'nun modernleşmesi" için belirleyici olmuş, asker-erkek yani "Mehmetçik" imgesinin bugün Anadolu'nun ekonomik gelişmesi için dünyaya açılmış tüccar-işadamı imgesi ile yer değiştirmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sibel Ulaştırıcı, “İktidar kimin elinde acaba!”, Radikal Kitap Eki, 21 Ağustos 2009

Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar’ı yazarken ne zaman başladığı bile hatırlanmayan bu mücadelenin akıllara takılan birçok ayrıntısını açıklamaya çalışmış. En nihayetinde bu problemin küresel bir sorun olarak dünya gündeminde hep varolduğunu sadece coğrafik faktörlerin düşünce sistemleri üzerindeki ve yaşam biçimlerindeki farklılıkların konunun algılanma oranlarını değiştirdiğini söylüyor. Eski çağ toplumlarının, arkeolojik çalışmalarla belirlenen sosyo-kültürel hayatları hakkındaki savı daha çok anaerkil düzenin kadının doğurganlık üstünlüğüyle beslendiği idi. Bunun yanı sıra çok tanrılı inanç sistemlerinin ve mitlerin de etkisiyle anaerkil ve ataerkil düzenin çağın toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda zaman içinde yer değiştirerek etkinleştiği de kabul gören bir inançtır.

‘Erkeklik’ kavramı kimi tezlere göre ‘öz’den bazılarına göre ise sonradan inşa edilen, üretilen ve içi doldurulan, ideallere, sosyal çevreye ve geleneklere göre şekillenen bir olgudur. Yazarın özellikle idealize edilmiş erkek tipleri ve üretilen prototipler hakkında birçok sosyal sınıftan erkekle yaptığı görüşmelerin yanı sıra pek çok karşılaştırmalı yoruma da yer verdiğini görmek konunun aslında ne kadar zor olduğunu anlayabilmemiz için gereklidir.

Kitapta kadınlar lehine umut veren gelişmelerde göz ardı edilmemiş. Özellikle Avrupa’da kadın hareketleri ve ‘profeminist’ erkekler konusunda geniş bilgiler mevcut. Şimdi değilse bile gelecek yıllarda sürdürülen akademik çalışmaların, kadınların sosyal problemlerine ve cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkan ve bu konulardaki çalışmalara aktif olarak katılan erkek varlığı da yadsınamıyor olsa da henüz yolun başında gibiler.

Dünyanın neresinde olursa olsun kadına bakış konusunda sınıfsal farkların mı, yoksa daha çok bireysel fikirlerin mi etkin olduğu konusu yoruma hâlâ açık. Yazarın görüştüğü profillerin söylemlerinde bu anlamda şaşırtıcı fikirlere de rastlanmıyor değil! Ait oldukları tabanın düşünce yapısına uymayan (olumlu ya da olumsuz) radikal düşüncelere sahip olan erkekler de var. Sonuç olarak kitap, akademik bir çalışmanın ürünü ve didaktik bir söylem ve üsluba sahip. Bunun doğal sonucu diline de yansımış. Standart yaklaşımlar içermiyor. Gerçeklerden bahsediyor. Sosyolojik terimlerin sıkça kullanıldığı keskin bir dili var. Popüler kültüre ait çıkarımlar üretmekten yana olmaması, konunun ciddiyetine dikkat çekmek açısından olumlanacak bir tercih.

Devamını görmek için bkz.

Dr. Pınar M. Yelsalı Parmaksız, “Erkek Toplumuz Biz, Dünya Bir Erkek Toplum”, Virgül, Eylül Ekim 2009

Başlıktaki cümle Serpil Sancar’ın Erkeklik: İmkânsız İktidar’da derinlemesine görüşme yapılan erkeklerden birinin iktidar meselesine dair söylediklerinden bir alıntı. Hâlihazırda malumu ilan etmekten öteye geçmiyor gibi görünse de, kitabın kapağına yeniden bir göz atarak düşününce, alıntının ironisi kendini ele veriyor. Yazar “Erkeklik” dedikten sonra iki nokta üst üste koyuyor ve bir de bunun imkânsız bir iktidar durumu olduğunu belirtiyor; üstelik de bu iddiayı okurla paylaşan yazar, bir kadın. Hal böyle olunca, ister istemez akla şu soru takılıyor: “Böylesine “erkek bir toplumda” erkekliğin kitabını yazmak bir kadına mı düşmüş?” Bu soruya verilecek yanıtın kadınların hayatlarını kuşatan, onları kendileri üzerine düşünürken toplumun özgür ve eşit bir bireyi, vatandaş, meslek sahibi, eş, anne gibi sıfatların önüne, yanına, berisinde kadın sıfatını da eklemeye mecbur bırakan, başka bir deyişle her şeyden önce kadın olma halinin toplumsal bir analizine ulaşmış olmayı gerektiren cinsiyetli toplumla meselesi olmakla ilişkili olduğu açıktır. Zaten Sancar da bu eleştirel bakış açısının altını çiziyor ve konu üzerine yazmaya karar verdiğinde, feminist düşünce ve eleştiri birikiminin ve pratiğinin nasıl yol gösterici olduğunu henüz kitabın ilk satırlarında belirtiyor. Kuşkusuz, burada ne bildik, bildik olduğu ölçüde de karikatürleştirilmiş erkek düşmanı feminist bir tavır var ne de geleneksel kadınsı bir tevazuu. Burada, tarihsel olarak imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde çoğunlukla entelektüel seçkin erkeklerin zihnini meşgul eden yeni bir toplum kurma fikrinin sembolikleştiği “kadın meselesi”ne, modern cumhuriyetin kadınları modernleştirme iddiasıyla toplumsal yaşamı topyekûn dönüştürme çabalarının somutlaştığı reformları parantez içine almadan, modernliği, özel olarak da modernliğe içkin cinsiyet rejimini deneyimlediğimiz haliyle bir sorunsal olarak algılayarak, meselenin aynı zamanda erkek meselesi de olduğu iddiasıyla ayna tutan feminist bir tavır var.

Kitap, hem teorik hem de metodolojik açıdan yenilikler içeriyor. Bu yeniliklerin başında, özellikle son birkaç on yıldır üzerinde yoğun olarak akademik ve politik tartışmaların yapıldığı toplumsal cinsiyet alanında, her nedense sayılı birkaç çeviri ve özgün çalışma dışında ihmal edilmiş olarak kalan erkeklik olgusunun sorunsal olarak ele alınması geliyor. Bu alan batı akademik dünyasından ve politik pratiklerinden farklı olarak o kadar ihmal edilmiş bir alan ki, feminist eleştirel düşünce alanında gerek akademik gerekse aktivist olarak çalışanların aşina olduğu ve ilk elde akla geliveren bir iki çeviri kitap hemen her bibliyografyanın başında yer alıyor. Türkiye’de erkeklik olgusunu ele alan özgün araştırmalarsa analiz gücü yüksek bir kaç örneği geçmiyor. Gerek tarihsel ve sosyolojik olarak modernlik ve erkeklik kurgularının dinamik ve karşılıklı dönüşümü üzerine analizler, gerekse kültür dünyamızın kodları üzerine özgün yorumlar sunmaları nedeniyle değerli çalışmalar bunlar; ancak ortak bir özellikleri var, o da analizlerin genel olarak edebi metinler, özel olarak da romanlar üzerinden yapılıyor olması. Kuşkusuz, romanlar modernleşmeci seçkinlerin kadın ve erkek kimliklerinin inşasında oynadıkları kurucu rolü anlamak ve cinsiyet kalıplarının geçirdiği değişim ve dönüşüm süreçlerini göstermek için toplumsal alegoriler olmaları bakımından meşru bir analiz zemini sağlıyor. Ancak toplumsal cinsiyete ilişkin toplumsal kurumlarda cisimleşmiş bir cinsiyet rejimi ve bunun iktidarla gerek bireysel gerekse örgütlü siyaset düzeyinde eklemlenme tarzlarını, küresel düzeyde yeniden biçimlenen bir toplumsallığın karşılığı olarak modernlik çerçevesinde ele almak gerektiğinde, başka türden metodolojik araçlara gereksinim ortaya çıkıyor. İşte kitabın içerdiği diğer yenilik burada, Türkiye’de son yıllarda yetkin bir biçimde kullanılmakta olan niteliksel araştırma yaklaşımlarını kullanma tercihinde ortaya çıkıyor. İki ayrı araştırma projesinin iskeletini oluşturan 200 erkekle yapılan yaşam öyküsü görüşmeleri, 60 erkekle yapılan derinlemesine görüşme ve odak grup çalışması, sınıfsal, etnik, politik, dinsel vb özellikleri bakımından birbirinden farklılaşan erkeklerin kendi cinsiyet kimliklerinin toplumsal anlamları üzerine düşünme pratiklerini içeriyor. Kitap boyunca görüşmelerden aktarılan pasajlar toplumsal cinsiyet araştırmalarında bir ideal olarak hedeflenen öznellik ve deneyimin bu kez erkekler tarafından ve erkeklik bağlamında ortaya çıkarılmasını sağlıyor.

Bir süredir feminist kuramda öznelliğin cinsiyet kimliğine bağlı değişmez bir öz olarak kavramsallaştırılmadığını görüyoruz. Bunun yerine deneyimle iç içe geçmiş, toplumsal cinsiyete ilişkin pratiklerin düşünümsel bir tarzda öznellikle ilişkide olduğu ve genel anlamda toplumsal cinsiyet düzeninin ve buna yönelik müdahalelerin de eyleme kapasitesine sahip bir öznellik hesaba katılarak anlaşılması gerektiği iddiasını taşıyan bir yaklaşımdan bahsetmek mümkün. Bu yaklaşımı cinsiyet yapılarını bir performanslar silsilesine indirgeyen daha uç bir noktaya götüren yaklaşımlar var; fakat Sancar özellikle bundan kaçınıyor ve bir yanda yapısalcı yani deneyimi kalıplaşmış cinsiyet yapılarının bir sonucu olarak gören ve diğer yanda kültürel yani deneyimi cinsiyet yapısının kendisiyle eşitleyen yaklaşımları sentezleyen başka bir mecradan hareket ederek Bourdieu’nun habitus kavramına başvuruyor. Habitus, kuşkusuz, cinsiyetlendirilmiş kimliklerin toplumsal anlam üretimini kavramsallaştırmak için deneyimi analitik bir güçle donatan bir kavram. Ancak, cinsiyetli erkekler ve kadınlar tarafından sürdürülen toplumsal davranışlar, geleneksel tutumlar ya da kültürel kodların bir cinsiyet hiyerarşisi yarattığını söyleyebilmek için yazarın bu tahakkümün kurulduğu ve sürdürüldüğü kurumlara bakmak ihtiyacıyla genel bir toplumsal cinsiyet sistemi teorisine başvurduğunu görüyoruz. Connell’ın kavramsallaştırmasını izleyerek, cinsiyet sistemini oluşturan tahakküm biçimlerini kurumlar dolayımıyla düşünme çabasını görmek mümkün bu çalışmada. Zaten araştırma, kitabın alt başlığında da görülebileceği gibi Connell’ın klasikleşen cinsiyet hiyerarşisi teorisinin üç boyutlu düzeyine denk düşecek şekilde kurgulanmış. Söz konusu üç boyut cinsiyete dayalı iş bölümü, iktidarın alanı ve cinselliğin ve arzunun alanı kateksis olarak sıralandığında, araştırmanın erkekliğin izini sürdüğü üç analitik olarak ayrılmış toplumsallıkla örtüştüğü görülür: Bu toplumsallıklar, aile, piyasa ve sokaktır. Bu çerçevede kitabın önemli iddialarından biri, cinsiyet hiyerarşilerinin yalnızca farklı cinsiyet kimliklerinin birbirleriyle ilişkileri ölçeğinde işlemediği, bu eşitsizlik ve tahakküm mekanizmasının toplumsal yaşamın bütün alanlarındaki mevcut eşitsizliklerle eklemlenerek karşılıklı bir meşruiyet zemini sağladığı. Bu yüzden de kitap demografik bir kategori olarak erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları iktidarı değil, eril iktidarı analiz etmeyi amaçlıyor. Hegemonik erkeklik ya da erkek egemenliği kavramlarının yarattığı teorik olduğu kadar pratik yani habitus’un menzilini belirleyebilecek muğlâklıklar üzerinde duran yazar, çağdaş erkeklik kuramcılarına başvurarak bu iki kavramı ilişkisel olarak yeniden tanımlıyor. Buna göre eril tahakküm, hegemonik erkekliklerle eklemlenerek yeniden üretilen erkek egemenliğini yoluyla kuruluyor. Hegemonik erkeklik modellerinin arz mercii olarak toplumsal kurumların kilit işlevini hatırlatmakta fayda var. Her ne kadar toplumsal cinsiyet hiyerarşileri erkekler lehine işliyor olsa da, eril tahakküm ve erkek egemenliği kavramlarının birbirinden farklılaştığı yerde tikel erkeklik hallerinin, eril tahakküm içindeki yerinin ve bu tahakkümden sağladıkları çıkarın da farklılaştığını belirtmek gerekiyor. Böyle olunca eril tahakkümü sürdürmek adına erkeklerin tümünün her zaman ortak çıkar birliğini gözeterek hareket ettiklerini söylemek olgusal gerçeklikle örtüşmüyor. Bunun yerine eril tahakkümü mümkün kılan stratejik habitusları ve bu habituslarla erkeklik hallerinin ilişkilenme biçimlerini ortaya çıkarmak eril tahakkümü bir tür hegemonik erkeklik haline indirgeme, başka bir deyişle farklı iktidar ilişkilerinin toplumsal cinsiyet ilişkileriyle eklemlendiği noktalarda, erkeklik deneyimini bütün erkekler açısından özcü bir tarzda kurma tehlikesini bertaraf ediyor. Bu aynı zamanda eril tahakkümden çıkar sağlayan kadınların cinsiyet temelli olan ve cinsiyet temelli olmayan iktidar ilişkileri içinde yer aldıkları stratejik konumlara dikkat çekmek açısından önemli.

Kitabın ana eksenlerinden birisi, cinsiyet temelli eşitsizliklerle sınıf, ırk, etniklik, dinsel bağlılıklar gibi farklardan kaynaklanan toplumsal eşitsizlikleri daha genel bir modernlik analizi içine yerleştirerek kavramsallaştırıyor olması. 19. yüzyıldan başlayarak Batı Avrupa’da, oradan da denizaşırı sömürgecilik yoluyla batı dışı coğrafyalara yayılan modernliğin kendine özgü ilerleme, sermaye birikimi, örgütlenmiş çıkar ve şiddet modellerinin belirli türden egemen erkeklik biçimleri oluşturduğu iddiasını dile getiren yazar, küresel düzeyde yeniden örgütlenen modernliğin bu egemen erkeklik biçimlerini değişikliğe uğrattığı tespitini yapıyor. Bu çerçevede, modernliğin cinsiyet farklarını “doğal”laştırdığını ve cinsiyetçi dikotominin toplumsal yaşamı cinsiyetlenmiş anlamlarla ördüğü iddiasının geç modernlik açısından artık eski haliyle savunulabilir ve sürdürülebilir olmadığının da altı çiziliyor. Kadınların yüksek oranlarda toplumsal yaşama katılıyor olması ve bunu mümkün kılan yasal koşulların özellikle orta sınıf açısından feminize bir sosyallik yarattığı söylenebilir. İlk bakışta geçerli bir durum tespiti olan bu iddianın eril iktidarın sonuna işaret edip etmediği meselesine gelince, Sancar’ın geç modernlik döneminde yaşanan “erkeklik krizi”nin egemen erkeklik modellerindeki dönüşüme denk düştüğü, dolayısıyla yeni erkekliklerden bahsedebileceğimiz fakat eril iktidarın varlığını sürdürdüğü şeklindeki uyarısı yerini bulmaktadır. Başka bir ifadeyle, geç modernlikte pederşahi eril iktidar tarzıyla birlikte, kol gücüne dayanarak ekmeğini taştan çıkaran erkeklik biçimlerinin de çözülmesi, sınıf, ırk, etniklik, meslek, yaş vb nedeniyle birbirinden farklılaşan erkeklerin birleştirici bir habitus içinde yeniden eril iktidar tarafından himayesini zorunlu kılan bir durumu yaratıyor.

Benzer bir krizin Türkiye’de yaşanıp yaşanmadığını sorgulamak için bizde modernliğin inşasına daha yakından bakmak gerekir. İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçişte, genç, batılı eğitim almış, meslek sahibi ve modernleşmeci erkeklerin padişahın kişiliğinde somutlaşan geriatrik ataerkilliğe başkaldırısının siyasi reformlar düzeyinde erkek ve kadının eşit yoldaşlığına dayanan yeni bir aile ve toplum düzeni yarattığı doğrudur. Cumhuriyet’in idealleştirdiği orta sınıf ailesi, gerek cinsiyetler arası ilişkileri düzenleyen ahlak anlayışı nedeniyle, gerekse ideal kadın imgesinin mikro evreni olarak cinsiyetler dikotomisini yeniden üretir. Dolayısıyla geç modernliğin erkeklik krizi batılı erkekler kadar Türkiyeli erkekleri de eril tahakkümü yeniden icat etme yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakır. Bu noktalara dikkati çeken Sancar’ın geç modernlikte iktidar ilişkilerine eril iktidar tarzlarının dönüşümü ve hegemonik erkekliğin krizi çerçevesinden bakarak yaptığı değerlendirmeler geleneksel eril tahakkümündeki kırılmanın, iktidarın araçlarından yoksun ve sınıf, ırk, etnik ya da dinsel bağlar vb açılardan farklı olan erkekler için marjinalleştirici ve kaotik koşullar oluşturduğu şeklindeki saptaması oldukça değerlidir. Benzer bir değerlendirmeyi küresel cinsiyet rejiminde değişen erkek egemenliği açısından yaptığındaysa, Sancar, sömürgeci ve sömürge arasındaki hâlihazırda cinsiyet dikotomisinin sembolik anlamları tarafından kurulmuş olan ilişkinin, “küresel işadamı”nın egemen erkeklik modelini oluşturduğu yeni koşullar altında yeniden üretildiğini ve oluşan “madun erkeklik”lerin hegemonik erkeklikle çeşitli şekillerde çatışmaya giriyor olsa bile eski tip erkek egemenliği modellerini tadil ettiğini vurguluyor.

Yeniden Türkiye’de eril tahakkümün dönüşümü meselesine gelince, orta sınıfların artan oranda feminizasyonunun, modernleşmenin kurma iddiasını sürdürdüğü kadın ve erkek kimlikleri açısından çelişkili bir durum yarattığı konusundaki saptamanın altını çizmek gerekir. Ancak bizzat bu saptamaya yol açan durumun sonuçları açısından, Cumhuriyet modernleşmesinin erkekler açısından geriatrik ataerkilliğe başkaldırı ve meslek sahibi olma ortak paydası dışında stratejik bir erkeklik habitusu, dolayısıyla nasıl modernleşeceklerine dair cinsiyet kimliği ve aile üzerinden tanımlanmış modeller sunmadığı şeklindeki iddiayı yeniden düşünmeye ihtiyaç vardır. Modern erkekliğin nasıl olması gerektiğine ilişkin model erkeğin kadınlar üzerindeki modernleştirici denetimi şeklinde ve bizzat aile temelli olarak kurulmuştur. Modern orta sınıf ailesinin dayandığı temel bu temel, modernleşmenin inşa süreci boyunca başta Atatürk olmak üzere siyasal elitlerin önderlik ve örneklik ettiği ve özelikle bu yüzden cinsiyete ilişkin olarak paternalist karakterde bir modernleşme modeli yaratmıştır. Bu yüzden, paternalist modernlikteki kırılmayı, orta sınıfların feminizasyonuyla olduğu kadar, özellikle orta sınıf aile ve cinsellik ideallerinin dışarıda bıraktığı madun kimlikler tarafından aşındırılmasıyla ilişkilendirmek mümkün. Modernleşme ve iktidar arasındaki birbirini dönüştürücü ilişkinin, cinsiyet rejimini de içine alacak şekilde yeniden inşa ediliyor olması, modernlik ve cinsiyeti yukarıda belirtilen çerçeve içinde düşünmenin mümkün olduğunu gösterir.

Erkeklik: İmkânsız İktidar’da Sancar, hem örgütlenmiş toplumsal kurumlar, hem de erkeklerin diğer erkeklerle ve kadınlarla kurdukları ilişkiler düzleminde eril iktidarın inşa edilme, yeniden üretim ve kırılma pratiklerinin bir seyrini ortaya koyuyor. Böylesine bir analizin egemen erkekliklerin periferisinde ve dolayısıyla iktidarın dışında kalan erkekleri tespit ediyor olması eril iktidara yönelik “tehdidin” yalnızca feminist kadınlardan değil pro-feminist erkekler tarafından da gelebileceğini göstermesi bakımından feminist umutları tazeliyor. Pro-feminizmin, hem eril şiddetin çeşitli biçimleriyle yüz yüze kalmış ya da eril iktidar ilişkileri dışında toplumsallaşmış erkekler arasından yeşermesinin beklenebileceği vurgulanan çalışmada cinsiyetçi dikotomilerin sembolik iktidarı nedeniyle bizim anneden öğrenen bir toplum olmadığımızın da altı çiziliyor. Bireysel ilişkiler düzleminde cinsiyetçi kalıpların yineleniyor olmasının örneklerini kitap boyunca aktarılan erkeklerin cinsiyete ilişkin deneyimlerinden de izlemek mümkün. Babalarının kendileriyle otoriter ilişkiler kurduğunu belirten iki erkeğin (s.131), kendi çocuklarıyla kurdukları ilişkide bu kalıbı tekrar ettiklerini ve duygusal yakınlık kurmaktan kaçındıklarını (s.135-137) ilerleyen sayfalarda görmek mümkün. Kuşkusuz ki bu çarpıcı örnek Sancar’ın çalışmasının erkekliğin inşa edildiği mecraları keşfetmekteki başarısını gösteriyor. Öte yandan “anneden öğrenme”nin hem cinsiyetçi kalıpları yinelemeden hem de kadın değerleri ve bilgisini özcü bir kategoriye sıkıştırmadan nasıl gerçekleşebileceği şeklindeki feminist kuramın temel sorun alanlarından biri üzerinde düşünmeye davet ediyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.