Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-057-1
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ben Buradan Okuyorum
Kitapların Değişen Dünyası
Özgün adı: Where I'm Reading From
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2016
2. Basım: Nisan 2017

Kurmacaya ihtiyacımız var mı? Her kitabı ille de bitirmemiz mi lazım? Yeni mecra ve formatlar okuma deneyimimizi nasıl etkiliyor? Bakış açımızı onaylamak için mi, yoksa sorgulamak için mi okuruz? "En büyük" romancılara kim, neye göre karar veriyor? Uluslararasılaşma eserlerin içeriğini nasıl etkiliyor? Yazar biyografileri ne işe yarar? Roman yazmak artık bir "iş" haline mi geldi? Tim Parks Ben Buradan Okuyorum’da bu sorulara cevap ararken, yıllara yayılan eleştirel okumalarından yararlanarak edebiyat ve edebiyatın amacı hakkındaki varsayımlarımızı altüst ediyor.

Birbirini tamamlayan bu otuz yedi metin "uluslararası" romanın ortaya çıkışıyla "yerel" edebi üslupların nasıl kaybolduğunu, piyasa güçlerinin "ciddi" kurmacayı nasıl şekillendirdiğini, çevirinin hesapta olmayan etkilerini, edebiyat eleştirisi alanındaki sıkıntıları, yazarların hayatları ve eserleri arasındaki sorunlu ilişkiyi inceliyor. Parks, zihin açıcı yakın okumalarla ve tekrar tekrar dönüp kendine bakarak, yazarların –ve okurların– bir taraftan yeni küresel sistemin, diğer taraftan bu sistemin alametifarikası olan romanın baskısından kaçıp kaçamayacakları üzerine düşünüyor.

Okuyan, yazan, çeviriyle uğraşan herkesin aklından geçirdiği sorulara dair kuşatıcı bir kitap bu.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz

Birinci Bölüm
Kitabın Çevresindeki Dünya

1. Öykülere İhtiyacımız Var mı?
2. Kitapları Neden Bitirelim?
3. E-kitaplar Yetişkinler İçindir
4. Okuma Mücadelesi
5. Telif Hakkı Önemli mi?
6. Sıkıcı Yeni Küresel Roman
7. Yanlış Okumak
8. Yukarı Doğru Okumak
9. Okurlar Niye Fikir Ayrılığına Düşer?
10. Ben Buradan Okuyorum

İkinci Bölüm
Dünyada Kitap

11. Konuştuğumuz Kitaplar (Ve Konuşmadıklarımız) 
12. Nobel’in Kusuru Ne?
13. Kuralsız Bir Oyun
14. En Ayrıcalıklı Uluslar
15. Dünyada Başıboş Yazmak
16. Dışarı Çıkmayan Sanat
17. Üslupsuz Yazmak
18. Edebiyat ve Bürokrasi
19. Kloroforma Boğulmuş Sığınak
20. Yazarları Azizlere

Üçüncü Bölüm
Yazarın Dünyası

21. Yazarın İşi
22. Kazanmak İçin Yazmak
23. Para Daha İyi Yazmamızı Sağlar mı?
24. Korku ve Cesaret
25. Söylemek ve Söylememek
26. Aptalca Sorular
27. Geveze Zihin
28. Romana Kısılmak
29. Öykülerimizi Değiştirmek
30. Ölümüne Yazmak
31. Benim Hayatım, Onların Arşivi

Dördüncü Bölüm
Dünyalaraşırı Yazmak

32. "Siz Aynı Tim Park mısınız?"
33. Yurtdışında Çirkin Amerikalılar
34. İngilizceniz Görünüyor
35. Dil Polisine Övgü
36. Karanlıkta Çevirmek
37. Benim Romanım, Onların Kültürü
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-12

Her şeyi baştan düşünme zamanı geldi. Her şeyi. Yazmanın anlamını, bir okur kitlesi için yazmanın anlamını - hangi okur kitlesi için? Yazmaktan ne bekliyorum? Para mı? Kariyer mi? Takdir mi? Toplumda bir yer mi? Yönetimde değişiklik mi? Dünya barışı mı? Yazmak bir hüner mi, terapi mi? Hüner olduğu için mi, yoksa ona rağmen mi terapi? Bir kimlik inşa etme, toplumda bir yer inşa etme çabası mı? Yoksa amacı sadece kendimi eğlemek, başkalarını eğlendirmek mi? Karşılığında para almasam yazmaya devam eder miyim?

Okumanın anlamı ne peki? Başka insanlarla konuşabilmek için onların okuduğu şeyleri mi okumak istiyorum? Hangi başka insanlar? Onlarla niçin konuşmak istiyorum? Zamanımın adamı olabilmek için mi? Yoksa başka zamanları, başka yerleri tanımak için mi? Dünya görüşümü doğrulamak için mi okuyorum, sorgulamak için mi? Yoksa görüşümü sorgulamak için okumak, gerçekten düşündüğüm gibi cesur bir adam olduğum yolunda teskin edici bir doğrulama mı? Okuduğum kitaplar ne kadar zorlayıcıysa kendimden o kadar memnuniyet duyuyorum.

Tek dünya, tek kültür fikri hepimizin aynı kitaplara yönlendirildiğimiz anlamına mı geliyor - eğer öyleyse, eninde sonunda kaç yazar olabilir ki? Yoksa herkes yazar olacak, ama yazdıklarına para ödenmeyecek mi? “Kimse ölümsüzlük taklidinden vazgeçemez” demişti Emil Cioran. “Ölüm mutlak son olarak kabul edildiğinden beri herkes yazıyor!”

Okuduğumuz kitaplarla ilgili olarak niçin bu kadar sık anlaşmazlığa düşeriz? Bazılarımız iyi, bazılarımız kötü okuduğu için mi? Hocayla öğrencileri gibi mi? İyi ve kötü kitaplar olduğu için mi, yoksa farklı çevrelerde yetişmiş insanlar farklı kitaplardan hoşlandığı için mi? Eğer öyleyse, kimin neden hoşlanacağını tahmin edebilir miyiz?

Kitaba ilişkin konuşmaların çoğu basmakalıptır ve on yıllardır böyledir. Ortalama kitap incelemesinde, sütunun tepesinde birden beşe yıldızlarla özetlenen hızlı bir değer yargısı sunulur. Devamını niye okuyalım? Tema açıklanır (önemlidir), anlatı becerisi değerlendirilir, karakter ve mekâna değinilir (hepimiz bir yaratıcı yazı kursundan geçmişizdir), bir miktar övgü ve bazı çekincelere yer verilir. Her şeyden önemlisi, kitapların TV ve sinemadan artakalan şöhret kırıntıları için kıyasıya rekabet halinde olduğu bellidir. Yola tam gaz çıkmak zorundadırlar. Sonlara doğru, yayıncının karton kapak edisyonunda kullanabileceği değerli bir alıntı olabilir de, olmayabilir de. İncelemelerin yüzde 99,9’unda eleştirmen kitapların ne işe yaradığını, niye yazılıp okunduğunu, neyin edebiyat neyin tür romanı olduğunu gayet iyi bilir. Kalıp bir inceleme üzerinde madde madde ilerler. Gazetelerin kitap bölümlerini posta pulu boyutlarına indirmiş olması anlaşılırdır.

Geribildirim için internet var. Bazen hepsi geribildirimmiş, hiç bildirim yokmuş gibi geliyor. Okurların kendi incelemelerini yazdıkları sitelerde en şaşırtıcı olan şey, gazete incelemelerine çok benzemeleri. Amazon yıldızlarını dağıtmaya itirazları yok. Övgüyü de, cezayı da nasıl dağıtacaklarını çok iyi biliyorlar. Sorgusuz ölçütleri var. Mecra tonu belirliyor. “Kitabı okumadım aslında, ama...”

Hâlâ kitap incelemelerine yer veren haftalık dergilerde, yazarla söyleşiler herkes için aynı on soruyu içeriyor. En son ne zaman ağladınız? En büyük pişmanlığınız nedir? Seçkinliği acayiplikte aramayı teşvik ediyorlar. Genellikle e-postayla. Yazdığınız romanlar arasında en sevdiğiniz hangisi? Şu sıralar gündüzleri ve yatakta ne okuyorsunuz? Belli ki söyleşileri yapanlar bütün yazarların yatakta başka şey okuduğunu biliyor. En sevdikleri bir roman, en büyük bir pişmanlıkları olmamasına izin verilmiyor. Yazının yan tarafında yer alan küçük fotoğraf, yazarın Facebook sayfasından alınıyor, dergiye maliyeti sıfır.

Edebiyat ödüllerinin çoğalması da buna paralel bir gelişme. Ödüllerin ulusal edebiyattan kopması, önemli olanın belirli bir toplumdaki yazarların desteklenmesi değil, ödülün şöhreti olduğuna dair bir işaret. İnsanlar buna yatırım yapıyor. Biraz daha reklam olsun diye finalistler listesine yarıfinalistler listesi de ekleniyor. Ödül yemeğinde bir yazar panteon katına yüceltilirken, diğerleri dışarıdaki karanlığın içine atılıyor. Ödülü kazanan yazarın hiç kimsenin ilk seçimi olmaması, jüri üyelerinden ikisinin kahrolası kitabı bitiremediklerinden yakınmaları önemli değil. Artık o ödüllü bir kitap. Demokratik süreç sonucu. Kazananın satışları kaybedeninkini, kaybedenlerinkileri geride bırakıyor.

Bu arada üniversitelerde edebiyat öğrenimi anlaşılır gibi değil; yapısalcılık ve postyapısalcılığın ayrıcalıklı altın çağında olduğu kadar heybetli bir çapraşıklık sergilemiyor belki, ama bunun sebebi, günümüzde okunmamak için o kadar sıkı çalışmaya gerek olmaması muhtemelen. Bayatlamış jargonu ve edebiyat araştırmalarını kültür tarihi çalışmalarıyla karıştırma eğilimi yeterli zaten.

Şu ya da bu eğitmenlik sözleşmesinin bahşedilmesi dışında herhangi bir amacı olmayan yüz binlerce akademik makalenin üretilmesi akıl alır gibi değil; ne çok çaba, ne az macera.

Bütün bu gevezeliğin ve ritüelin altında geçmişin edebiyat efsanelerine, Dickens ve Joyce gibi, Hemingway ve Faulkner gibi dev şahsiyetlere müthiş bir nostalji yatıyor. Günümüzde bir yazar bu tür bir hale edinmeyi amaçlayamıyor bile. Ama edebiyat girişiminin tamamının itici gücü bu hayali dehaya özlem. Bir de yayıncının işi döndürmek için gerekli bir çoksatan üretme yolundaki çılgınca çbası. Deha fikri bir pazarlama aracıdır. Bakınız Franzen.

Belki de aslında kitaplara, edebiyata verdiğimiz değer gülünç bir şeydir. Belki hepsi kolektif bir özsaygı, bir kendini tebrik döneminden ibaret; tıpkı yeni idolü edebiyat ödülünü almak üzere podyuma davet eden jüri üyelerinin kendilerinden memnuniyeti gibi. Aslına bakarsak, kitaplar herhangi bir şeyi değiştiriyor mu? Dillere destan liberalliklerine rağmen, dünyayı liberalleştirdiler mi? Yoksa eskisi gibi okumalarımızda liberal, yaşayışımızda tutucu olmamıza izin veren incir yaprağını mı sundular bize? Belki de sanat çözümden çok sorunun bir parçası; cehenneme gidiyor olabiliriz, ama bakın konuyu ne güzel yazıyoruz, resimlerimize, operalarımıza, trajedilerimize bakın.

Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok aslında. Hiç bu kadar çok edebiyat olmamıştı. Ama belki artık musibete bir sağlık uyarısı eklemenin zamanı gelmiştir.

Milano, Mayıs 2014

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, "Okuyarak ölümsüzleşmek", Radikal Kitap, 1 Aralık 2016

Yazarak ölümsüzleşmek gibi sözleri vardır kimi yazarların. Okuyarak ölümsüzleşmek daha doğru geliyor bana. Bütün olarak edebiyatın ne işe yaradığını sorduğumuzda, belki herkesi ilgilendiren bir sorundan söz açıyoruz. Oysa okumanın anlamı yalnızca bizi ilgilendiriyor. ‘Niçin yazıyorsunuz?’ sorusuna, “Arkadaşlarım beni sevsin diye” yanıtını veriyor Márquez. Oysa kitap okuduğumuz için sevilmeyi beklemek yersiz olur. Kendi kendimize ve kendimiz için okuyoruz.

Tim Parks’ın Ben Buradan Okuyorum kitabının daha ilk sayfasında Cioran da, “Ölüm mutlak son olarak kabul edildiğinden beri herkes yazıyor!” diyor. Onun ironisi bir yana, okumaktan mahrum kalmaktır ölümü hemen yanına çağıran ve bunun daha güçlü bir anlamı olduğunu düşünüyorum ben.

Tim Parks’ın okumak üstüne yaptığı çeşitlemelerin bazılarını her gün konuştuğumu görüyorum ama bazılarını da ilk kez o düşündürüyor. ‘Okuduğumuz kitaplarla ilgili olarak niçin bu kadar sık anlaşmazlığa düşeriz?’ diye soruyor. Birimizin beğendiğini öbürü beğenmez. Kimilerimiz iyi okuyup kimilerimiz kötü okuduğu için mi? Çoğu kez asıl neden budur ama bazen de beğeniler, o güne dek yaptığımız okumalar, içinde yaşadığımız kültürün farkları da aynı kitabı bambaşka biçimde okumaya neden olur. ‘Ben nasıl anlıyorsam o öyledir’ diyen de olur ama pek öyle değil. Sonunda bir romanı, yazınsal ölçütlere göre mi okuyoruz, yoksa sözgelimi toplumsal ölçütlere ve değerlere göre mi? İkincisi düpedüz yanlış okumalara neden olur ve bunu da söylemek gerekir ki, sonsuz sayıda yorum olabileceği yanılsamasına durduk yere karşılıklar uydurmayalım.

Soyut anlamın değerini kavradıkça

Okuduğu romanın, dokunup dinleyebildiği gerçek unsurlardan bambaşka bir çekiciliği olduğunu düşünenler, soyut anlamın değerini kavradıkça okumayı bir tutkuya dönüştürür. Tim Parks, çakıl taşı ya da ağaç gibi, hayattaki nesneleri belirten sözcüklerin insanla nesneler arasındaki ilişkiyi anlattığını, dolayısıyla bizim dışımızda da orada durduklarını, oysa bazı sözcüklerinse baştan sona ancak bir anlatıyla birlikte var olduklarını belirtiyor. Epeyce ince bir ayrımdan söz ediyor ama o da ileri atlanması gereken bir noktada duruyor. Önümüzdeki masa masayı anlatır, oysa romanın içindeki tahta masa, bulunduğu yerle birlikte birkaç anlam birden kazanabilir ve anlatının yok olduğunu varsaydığımız anda kendimizi yeniden gerçeğin içinde, masamızın başında buluruz, “Odamızdaki masa neyse odur ve başka bir şey değildir, hayaller ve fanteziler üretmez.” Demek insan, gerçek hayatın içine kapandığı zaman nasılsa öyle kalır. Edebiyat okumaya, okuduğu metnin derin yapısına girmeye başladıkça kabuğunu kırmaya, kendini yeni bir uzam içinde bulmaya başlar insan, başkalaşır.

Döşeğimde Ölürken ya da Deniz Feneri âdeta okundukça okunan romanlar gibi gelir bize, bitmeyecekmiş gibi. Bugün Per Petterson okurken de yaşanır aynı duygu. At Çalmaya Gidiyoruz romanını ikinci kez okumak, bir de tersinden okunduğu duygusunu verir, o derinliğe gönderen bir romandır çünkü. Öyle ki bu romanı on kere de okuyabilirim. Bir romanı on kere okumak, durup düşündüğümde bana da tuhaf geliyor bazen ama bunu sıkılmadan yapabilmek için sanırım aynı zamanda yazıyor olmak da gerek. Her seferinde yeni bir ayrıntıyı keşfettiğimiz metni okumak, bizim için ekmek yiyip su içme alışkanlığına dönüşür.

Düşüncenin kendisine en yakın nokta

Bu tür okuma alışkanlığı sonunda okuduğumuz bir romandan ne alabileceksek -ya da ne bekliyorsak- onu bulup aldığımızda öteki romanlara beklemeden atlama isteği de hazır olur. Çoğu kez böyle olduğunu düşünüyorum. Demek bir romanın hikâyesinin ilgi çekici olması ve olay örgüsünün okuru sonuna kadar çekmesi önemli de olabilir, önemsiz de. Romanın başından sonuna kadar hikâyesine kapılma esrikliğinden uzak, yalnızca dilini ya da kullandığı teknikleri nasıl kotardığına bakarak da o romandan haz alabiliriz. Böyle olmasaydı, merakla okunan hikâyeleri olmayan, öncelikle hikâye anlatmayan romanları, Suç ve Ceza’yı, Ses ve Öfke’yi nasıl okuyabilirdik.

“Edebiyat, diğer bütün sanat dallarına kıyasla daha fazla salt zihinsel malzemedir, düşüncenin kendisine en yaklaşabildiğimiz noktadır” diyor Tim Parks. Burada çevresinde dolandığımız konu da bu. Belki önemli bir savı da var bu sözün, üstünde durmadan okunup geçilebilir. “Öteki bütün sanat dallarına göre” diyor Tim Parks, “Daha çok zihinsel bir doğası vardır ve anlamın en soyut halini onda buluruz.”

Bu düşünce bazen anlaşılmayabilir, denebilir ki, günümüzün en gözde sanatlarından sinema var, o da çok önemli ya da müzik. Peki bir sanatın ayırt edici yanı nedir? Önce dili, bütün sanatlar kendilerini dilleriyle var eder. Ne ki onları daha zor yollara sürüp doruk noktalarına çıkaran da yüksek soyutlama yetileridir. Kendisinin yaptığı soyutlama ve soyutlanabilir bir doğaya sahip olması. Ki edebiyat bu noktada yalnızca müzikle yan yana anılabilir, ötekilerin dilleri yaratıcılığın yollarını düzeltip düze çıkmayı kolaylaştıran bazı olanaklara sahipken.

Çok satmak yazarı etkiler

Bunları Dan Brown’ınınkine benzeyen romanlar için söylemiyorum. Dan Brown da pek çok okur için zor ve önemli romanlar yazıyor. Öyleyse onun Umberto Eco’dan ya da Cotázar’dan farkı nedir? Ben Eco’nun kendisini Cortázar ile yan yana koyduğunu sanmıyorum ama Dan Brown ile aynı hizada görülmeyi de istemezdi. Demek romanın hikâyesinin güç sökülür oluşu yazınsal niteliğin de tastamam olmasına yetmiyor. Dan Brown’ın romanları türünün düzeyli örnekleri arasında. Ne ki o da bir mimari yaratım içinde değil. Sonunda bir sırrı merakla çözmeye zorlayan, mühendislik işi romanlar yazıyor. Dolayısıyla ortada karışık bir durum yok.

Bu çok satmak, yalnızca kendi ülkesiyle yetinmeyip dünyaya açılmak, dolayısıyla binlerce okurunu yüz binlere, belki milyonlara çıkarmak (Orhan Pamuk’un kitapları bütün dünyada 20 milyondan çok satıldı) nitelikli edebiyat içinde saydığımız yazarları da etkiliyordur. Etkilememesi düşünülebilir mi? Elif Shafak adı bunu için var. Ne yapsa nitelikli bir okur çevresinin yazarı olanlar bunlardan etkilenmeyebilir ama kitapları çok çok satılma şansına sahip olduğunu gören yazarların pek çoğu bu anafordan çıkamıyor. Yazılanların niteliği de böylece değişiyor. “Yazdıklarımı asla değiştirmem” diyene inanmak zor. “Ben dünyadaki okurlarımı düşünerek yazıyorum” diyen ya da adını öteki dillerin yazım biçimine uydurarak kendini sunan yazar, yazdıklarını değiştirecektir. Kendisi hiç hissettirmeden değiştirdiğini düşünse de boşuna, iyi okurlar hemen fark eder. Kazuo Ishiguro bile, çevirmenin işini kolaylaştırmak için sözcük oyunlarından ve göndermelerden kaçındığını söylüyorsa, başkaları neler yapar.

Devamını görmek için bkz.

Mert Tanaydın, "Kitapların değişen dünyasında bir ufuk taraması", Sabitfikir, 12 Aralık 2016

Her sıradan okur gibi, kitabevinin raflarından bir kitap seçip kasada parasını ödedikten sonra, o kitabı önce okuyor ardından kendi kitaplığıma koyuyorum. Bu esnada bin yıllar boyunca güçlükle tamamlanmış bir döngüyü, basitçe yerine getirmiş oluyorum. Barış koşullarında yaşamanın ve kültür endüstrisinin mümkün kıldığı bu basit eylem, bir zamanlar silah tehdidi altında, gizli gizli yapılıyordu. Hâlâ zaman zaman gerçekleşen elim olaylar, bu baskının neye benzediğini hatırlatıyor. Savaş zihniyetini aşamamış insanların kültür üretimini nasıl etkileyebileceğini acıyla anlıyoruz. (Charlie Hebdo’da hayatını kaybeden veya yaralanan meslektaşlarımızın savaşa programlanmış insanlar tarafından vurulduklarını ürpererek gördük. Bu esnada bir alışveriş merkezinin ya da havaalanının "lounge" salonunda bir elektronik cihaz vasıtasıyla, Salman Rushdie’nin Şeytan Ayetleri romanına göz atmak ve kimseye zarar vermeden alışverişe ya da yola devam etmek de mümkündü oysa.)

Peki, bugünün “barış” koşullarında, kültür endüstrisinin üretim, aktarım, sunum ve değerlendirme mekanizmaları nasıl işliyor? Bu soruyu değerlendirmek için, konuya ilişkin kitaplara göz atmakta fayda var. Her sene böylesi kitaplar yayımlanıyor (mesela Umberto Eco ile Jean-Claude Carrière’in bizde Can Yayınları’ndan çıkan Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın adlı söyleşisi) ve ben 2014’ün Kasım ayında yayımlanmış bir kitabı aklımda bu soruyla ele (aslında elektronik cihazlarıma) aldım: Tim Parks’tan Where I'm Reading From: The Changing World of Books (Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası).

Tim Parks çok kimlikli çağdaş bir usta. İtalya’da yaşayan Parks, hem ustalıklı bir roman yazarı hem de İtalyan kültürünü Anglosakson dünyasına anlatan bir kültür elçisi, hem Alberto Moravio’dan Italo Calvino’ya, Antonio Tabucchi’den Roberto Calasso’ya önemli isimlerin yapıtlarını aktaran bir çevirmen hem de Milano’da dil ve çeviri dersleri vererek kültür zanaatkarları yetiştiren bir hoca. 1954’te Londra’da doğdu, Cambridge ve Oxford’da okudu, ama 1981’den beri İtalya’da yaşıyor ve bir İtalyanla evli. Kitaplara ilişkin 60 yıllık hayat tecrübesini konuşturduğu denemelerini, önce New Yorker, New York Review of Books gibi dergilerde yayımlattı, ardından cihazımın ekranına yansıyan Where I'm Reading From kitabında topladı.

Neden, kime, ne karşılığında... Yazmaya değer mi?

Tim Parks, yazmanın ve okumanın amacını sorgulayarak giriyor kitaba. Neden yazıldığını (para, kariyer, şöhret, konum, iktidarı değiştirmek, dünya barışını sağlamak, sağaltım ya da oyalanma gibi saymakla bitmeyecek motivasyonları akla getiriyor hemen), kime yazıldığını (yazma esnasında etrafta olmasalar da, satış rakamlarına bakınca veya imza günlerinde, okuma toplantılarında ya da okur yorumlarında beliren o hayali ortalamayı hatırlatıyor), ne karşılığında yazıldığını (yeni koşullarda gittikçe azalan maddi ve manevi karşılıkların farkındayız; ama geçen zamanla birlikte, takip edilecek yepyeni yazarlar ve okunacaklar listesine eklenecek yepyeni yapıtlar ortaya çıkıyor) mutlak cevaplar bulmaya çalışmadan sorguluyor.

Türkiye’de altına hücum dönemindeyiz; okuma-yazma öğrenmiş kalabalık bir nüfus ve her geçen gün daha fazla okuyup yazıyor. Her ne kadar hâlâ alfabemizi ve dillerimizi tartışıyorsak da, birikim (ya da yığılım) artıyor ve kimisi yüksek ölçekli, kimisi dar kalıplı yapıtlar ortaya konuluyor durmadan. Yazan, çeviren, yayına hazırlayan, tanıtım yazısı yazan, eleştiren, kitapları raflarda veya sitelerde satışa sunan insanların sayısı da artıyor. Bir bakıma korkutucu bir enflasyon; ne de olsa her okur aslında yalnız başına ve kalabalıkların içinden neyi seçeceğini doğal olarak şaşırıyor. Yine de, gittikçe genişleyen bir okur-yazar evrenine (piyasasına) sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.

Ama Anglosakson yayın piyasasının (son dönemde hakkını veremese de, küresel yayın piyasası da oldu) taşları yerine oturmuş, pazarı genişlemiş, okurları ve yazarları artmışsa da zirveyle etekleri arasındaki mesafe çok dik; yani az sayıda büyük yazarın, çok sayıda istekli ile aracının bulunduğu ve kitlelere hitap eden bir kitabın okura ulaşana dek kırk kapıdan geçtiği bir alan burası. Bugün küresel yayın piyasasına yapıt sunmaya alışmış Jonathan Franzen, Will Self gibi yazarların bile gelişmelerden ürküp tezgahların daralacağını iddia ettikleri, kimi zaman tavırla kimi zaman gösterişle, bildiğimiz biçimiyle romanın sona erdiğini ilan ettikleri koşullarda, Tim Parks gibi çok kimlikli birinin sorgulamaları sağlıklı perspektifler sağlayabilir. Zaten Parks da, nitelikli edebiyat denebilecek alanda, küresel piyasanın gün geçtikçe Anglosakson zihniyetin ve ortalama bir İngilizcenin hâkimiyeti altına girdiğini öne sürüp, ödüllerden edebiyat temsilcilerine, editörlerden eleştirmenlere alıştığımız aktörleri sorguluyor. Dünyanın çok geniş bir kısmının piyasaya girebilmek için, neden kendi özgünlüklerini terk ederek aynı kalıpları tekrarlamak ve tükenişe katkıda bulunmak zorunda kaldığını da, bir bakıma cesaretle irdeliyor. (Mesela birkaç noktada, Orhan Pamuk’un kendisine özgü, büyük bir yazar alanı yaratmasına rağmen son romanlarıyla kendi dilinden ve doğduğu ortamdan uzaklaşıp sanki küresel okura yöneldiğine değiniyor; edebi olanın özgün olanla ilgisi bulunduğu dönemden çıkılıp sadece kalıplara uyan yazarların yayılabildiği bir döneme geçildiğinden hayıflanıyor.)

Elbette Tim Parks gibi isimler, karamsar tablolar öne sürerek, kültür endüstrisinin çöküşünü muştulamaya çalışmıyorlar; sordukları pek çok soruya negatif yanıt vermek yerine, kendi tercihleri doğrultusunda bir çıkış yolu sunuyorlar aslında. Küresel romanın sıkıcılaştığından bahsederken de, edebiyatın zorunlu olmaması gerektiğini iddia ederken de, bazı dillerde yazılanların ötekilere aktarılmasının engellerini gösterirken de ümitsizliği değil, yapılması gerekenleri vurguluyor hep. Her şeye rağmen fırsat çok!

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "'Hiç bu kadar edebiyat olmamıştı'(!)", K24, 15 Aralık 2016

Parks, kaleme aldığı romanların yanı sıra Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilişkin aykırı açıklamalarıyla öne çıkmıştı. Ödül komitesinin kuruluş ilkelerinden seçimlerine dek pek çok konuda eleştiriler yönelten yazar, “en iyi”lerin seçiminin her zaman şaibeli olduğunu ve olmaya devam edeceğini dile getirmişti. Yoğun okuma gerektiren bu seçim süreci, Parks’a göre büyük boşluklar barındırıyor. Üstelik farklı kültürlerden yazarların eserlerinin dikkatle ve sindirilerek okunması gerektiği gibi bir gerçek karşısında ödül komitesinin buna layık davranıp davranmadığını da ciddi ciddi sorgulamıştı açıklamasında. Bu nedenle ödülün baştan yanlış bir işleve sahip olduğunu, belli akım ve yazarların öne çıkarılmasını sağladığını, hiç gereği yokken bazı isimlere prestij kazandırılmaya uğraşıldığını dile getirmişti. Parks’a göre kazananlar ve kazanamayanlar arasındaki mesafeyi açan Nobel Edebiyat Ödülü, şekil olarak ihtişamlı ve içerik olarak güdük bir gösteriden ibaret.

Peki, Parks’ın Nobel Edebiyat Ödülü’ne dair sarf ettiği bunca sözün arka planında ne var? Öncelikle edebiyat araştırmaları yapması, farklı kültürlere ait metin okumalarına ve çevirilerine soyunması, hepsinden öte edebiyat üstüne derinlemesine düşünmesi.

Uzun yıllardan beri İtalya’da yaşayan bir İngiliz olarak kültürel alışverişin hayli önemli bir öznesi haline gelen Parks, başta Kıta Avrupası ile Britanya, ardından Avrupa ile Kuzey Amerika ve ABD ile dünyanın geri kalanı arasındaki edebi farklılıklara eğiliyor. Onun bu okumaları, kurmacaya ilişkin düşünmesinin yanında bununla ilgili denemeler kaleme almasını da sağladı. Okuma deneyimine dair kalem oynatması ise bunların tamamlayıcısı.

Eleştirel tutumunu en açık biçimde izleyebildiğimiz Ben Buradan Okuyorum’da Parks, edebiyatla ilgili pek çok kabulün üstüne gidiyor.

“Nerede eski kitap ve yazarlar!”

Parks’ın önem verdiği ve küresel okuma-yazma sisteminin yaptığının aksine pragmatik şekilde yaklaşmadığı yerellik, Ben Buradan Okuyorum’da hayli önemli bir yer kaplıyor. Piyasanın belirlediği kitap yazma ve satma biçimlerine getirdiği eleştirilere yazarların yaşamı ve eserleri arasındaki uyuşmazlığı da ekleyen Parks’ın metinleri böylece iki koldan okura sesleniyor.

“Küresel okuma-yazma pazarı, bize kitapların yazılma ve okunma süreci üzerine düşünme fırsatını ne kadar veriyor?” sorusundan hareketle bu konuya epey kafa yoran Parks, basmakalıp cümle ve “fikirlerin” bolluğunun bile meseleye sağlıklı eğilmemizi engellediğini söylüyor. Belki de böylesi işimize geliyor. Kitapları ve yazarlarını gözü kapalı öven yazılar, kapaklardaki afili alıntılar ve başka yazarların “büyük” cümleleri, ticari ve manipülatif etki yarattıkça eleştirel düşünce yetimizi git gide kaybediyoruz. Kitabın önemini vurgulayan medya payı küçülürken internetin “özgür” ortamı serbestçe atıp tutulabilecek bir mecraya dönüşüyor. Üstelik internet Parks’a göre yazar için müthiş bir “geribildirim” alanı. Beğeniler, verilen yıldızlar, notlar ve puanlar havada uçuşurken küresel tanıtım işi eleştirinin üstünü itinayla örtüyor. Hatta okunmayan kitaplara dair birbirinin benzeri yazılar dolaşıma sunuluyor, yazara yöneltilen tornadan çıkmış sorulara verilen “mühim” yanıtlar, kitaplarla ilgili “fikir” sahibi olmamamızı kolaylaştırıyor.

Küresel ödül pazarı ise ayrı bir fecaat. Parks, hangi ölçütlere dayandığı pek de belli olmayan ödüllerin, yazarı parlatıp şöhretini arttırmak, tanınmayanları ise görünür kılmak için dağıtıldığını ifade ediyor.

Bu karmaşanın ortasında Parks, seçkin “otoritelerin”, “Nerede eski kitap ve yazarlar!” minvalindeki yakınmaları ve “Edebiyat son nefesini mi veriyor?” endişelerine ilişkin ilginç bir yorumla yanıt veriyor: “Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok aslında. Hiç bu kadar çok edebiyat olmamıştı.”

Küresel pazarın nabzına göre şerbetler

Parks, bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen kitaplarla ilgili yaratılan ihtiyacın piyasa tarafından hemen karşılandığını, okurların büyük kısmın da bununla tatmin olmayı seçtiğini ve böylece okuma piyasası oluşturulduğunu söylüyor. Bu tür romanların birer ihtiyaç olup olmadığını sorgulayan yazar, okurun bitiremediği ama ruhunu ferahlattığı kitaplara yumuşak geçiş yapıyor.

İlk satırından sonuna kadar okuyup kapağını kapattığımız kaç kitap var? Belli bir noktadan sonra “bu kadar yeter” dediğimiz kitapların sayısı ne? Kafamızı kaldırıp kitaplığımıza baktığımızda, niteliğin yerini niceliğin aldığını mı görüyoruz? Parks, burada bir yorumla yeniden araya giriyor: “Bazı yazarların kitapları zengin ve son derece zorlu deneyimlerdir. Yazarın, okurun, hatta roman kişilerinin hepsinin birden ‘bu kadarı yeter’ hissine kapıldığı bir noktada kitap doğrudan sona erer.”

Kaldı ki dikkatimizi dağıtan bunca uyaran arasında tam anlamıyla okumaya vakit ayırmak da bir mesele. Parks’ın dediği gibi “bölünmeye eğilimli oluşumuz”, uzun ve karmaşık kitaplara zaman ayırabilmenin yolunu tıkıyor.

Buradaki istisna, “büyük” yani uluslararası fenomen sayılan yazarların “eserlerinin” okura ulaşması. “Başarı” kriteri ise dünyanın her yanına çevrilerek yayılmak ve küresel okuma pazarında öne çıkmak. Afrikalı, Asyalı ve Güney Amerikalı yazarlar, kitaplarını İngilizce bastıracak bir yayıncı bulduğunda sorun çözülüyor! Küresel pazarda yer alabilen yazar, aynı zamanda kendi ülkesinde de “başarılı” sayılıyor. Bu şekilde küresel pazarın nabzına göre şerbet arayanlar çoğunlukta. Tabii direnenler ve tatmine yönelik davranmayanlar da var. Parks bu aykırı gruptan Hollandalı Gerbrand Bakker, Norveçli Per Petterson ve İtalyan Alessandro Baricco’nun ismini anıyor. Yazarın bahsettiği bu grup, kişinin “doğru” okuma yapmasını değil, okuduklarında farklı şeyler bulmasını istiyor.

Üslüpsuzluk bütün engelleri aşar

Kim, neye göre kitapların iyi ya da kötü yazıldığını belirliyor? Parks’ın sürekli gündemde tuttuğu ölçüt sorunu, okurların bazı yazarları beğenip bazılarına ifrit olmasıyla bir arada düşünülmeli. Buna bir de “kitabın toplumsal işlevi”ni eklediğimizde konu, en karmaşık romandan daha çetrefil hale geliyor. Fakat mevzunun Parks için sıkıntılı tarafı başka: Giderek küreselleşen edebi ürünler, içinden çıktığı yerelliği ve oradan ulaşabileceği evrenselliği göz ardı ediyor. Hatta o köye uğramamak, küresel yazarın öncelikli tercihi. Belki başlangıçta kimi yerel öğelere yer veriyor ama bitirirken bunların esamisi okunmuyor. Parks’ın mevcut duruma dair bir açıklaması var: “Kendi kültüründeki insanların yaşantısına bağlanmaktan çok dünya karşısında batmadan yüzebilecek bir şey yaratmanın yolunu öğrenmek için eğitim gören bu yazarların varlığı.” Bir bakıma idealize edilmiş konular, “bunu yazmalısın” diyenlerle “bunu okumalısın” diyenlerin kârlı işbirliğine dönüşüyor.

Olayın bir de üslup ya da üslupsuzluk yanı var. Parks, yayımlandığı anda pazarın aktörleri tarafından “şaheser” ilan edilen kitaplarının ardından o yazarların, küresel okuma mecrasındaki işleyişi bozmamak kaydıyla “dil” ve “kültür” ortamına seslenen, kolay anlaşılır ve tüketilebilir metinler kaleme aldığını belirtiyor. Metinlere haliyle giderek tektipleşen bir üslup (daha doğrusu üslupsuzluk) zerk ediliyor. Bu tavır, çeviride de herhangi bir sorun yaratmadığından kitabın pazarlanmasının önündeki engelleri kolayca ortadan kaldırıyor.

Edebi ve küresel “eser” yaratma, onu çok sattırma ve hatta kitaba ödül kazandırmanın formüllerinin başında bu geliyor. Parks’ın uluslararası dediği bir yazarın kitabının kaç dile çevrildiği, ne kadar sattığı ve hangi ödülleri topladığı yayıncı tarafından hemen kapakta gözümüze iliştiriliyor. Dolayısıyla kitap pazarlamanın küresel stratejisi de daha ilk anda ortaya çıkıyor. Parks, verdiği kimi örneklerde, içerik ve üsluptan önce kitaba ilişkin sayısal veri ve zihnimizi esir alan taktikleri birer birer sıralıyor.

O taktikleri besleyen bir başka şey yazarın tanıtımının yapılması. Hem kendisi hem de yayıncılar eliyle ve reklam şirketlerince yürütülen bu süreç, festival ve ödüller yardımıyla küresel okuma-yazma pazarında ete kemiğe bürünüyor. Promosyonlar ve kitap üstüne kaleme alınan övgü dolu yazılarla olayın boyutu genişliyor. Aracılar, menajerler ve edebiyat ajanları da mevcut işleyişte önemli rol oynuyor. Yazarı profesyonelleştirme yolundaki taşlar döşenirken bu çalışmada okur, yazarların katıldığı (sürüklendiği) festivallere akın eder ve onların kazandığı ödül oranında kitabını satın alırken okuma güme gidiyor. Kitap satın almanın cazibesine, ismin önündeki yazar sıfatının ağırlığı ekleniyor. Parks’a göre her ikisi de takdir topluyor.

Parks, gerekli süreçlerden geçen ve isminin önüne hemen yazar ibaresi yerleştirilen kişiyi bekleyen tehlikeye dikkat çekiyor: “Bir yazarın -en azından yazdıklarının kalitesi bağlamında- başına gelebilecek neredeyse en kötü şey, istediği para ve şöhretin tamamını derhal elde etmesidir. Bu noktada diğer bütün işlerden, toplumla diğer bütün sağlıklı ve makul ekonomik ilişkilerden hızla vazgeçilir; söz konusu yazar artık dünyanın kitaplarına vereceği tepkiye yüzde yüz bağımlıdır, aynı zamanda etrafı, büyük ihtimalle kendi kariyerini onun zaferiyle başarı temelinde geliştirecek, büyüklük iddialarını desteklemeye hevesli insanlarla çevrilidir.”

İmajı cilalanan “yazar”

Sorunun özünü tartışmaktan uzaklaşmamızda yukarıda sıralananların yakından ilgisi var. Oysa Parks, kurmaca kaleme almanın, söylemek ile söylememek arasındaki sınırda gezinme anlamına geldiğini belirtiyor. Anlatılan hikâye, tabuları yıkabilir veya yıkmaya yeltenebilir fakat söyledikleri ve söylemedikleriyle ölçülür. Parks’a göre yazar, sevdikleri de dahil herkesi kızdırma potansiyeline sahip olmalı. Aksi, biraz evvel bahsi geçen küresel akışa ayak uydurmak olur ki zaten o cenah yeterince kalabalık. Orada mutlu olan “yazar”, edebiyatın yan ürün şeklinde nitelendiği alanda pekâlâ rahat top çevirebilir. Reddedilmeyen ve her seferinde kendisini aşmaya çalışmayan “yazar” pazarda makbul görülebilir. Pazar, yazara kapıyı açar; izleyici ve takipçi kitlesi de onu yükseltebilir. Sistem işlemeye devam eder.

Konunun diğer tarafında ise Parks’ın “yazarın ikilemi” dediği şey var. Bahsettiği ikilemin kişisel olduğunu söyleyen Parks, yazma eyleminin bunu aşmaya yönelik bir strateji halini alabileceğini ifade eder: “Eleştirmenlerin sık sık belirttiği gibi ikilemin anlatıda ‘çözülmesi’ bir yana yazma, kitap yayımlama ve kendisini edebiyat dünyasında konumlandırma eylemlerinin hepsi, derin bir kişisel rahatsızlığa ne kadar geçici olursa olsun bir çözüm bulma çabasının bir parçasıdır. Birçok örnekte, yazı ne kadar zorlanırsa zorlansın, çözüm sadece geçici ve kısmîdir, sonunda hem yazar hem de eseri yenik düşer. Kuşkusuz bu bağlamda en kolay ele alınabilecek yazarlar intihar edenlerdir: Woolf, Pavese, Foster Wallece…”

Müşterisi hazır, tanıtımı bol, biyografisi ödüllerle süslü “başarılı yazarların” ölmeye bile vakti yok. Kitaplarının satış rakamları kabardıkça imajı cilalanan “yazar”, küresel bir figür olma yolunda emin adımlarla ilerler. Çok nadir de olsa kendi toplumu ve ülkesine dönüp bakar. Parks’a göre bu anlamda istisnalar kaideyi pek bozmaz.

Küresel yazar, kendisi için yazdığını, okurlar da dahil kimse tarafından yönlendirilmediğini ve nasıl yazması gerektiğini söyleyecek herhangi bir kitlenin varlığının söz konusu olmadığını savunur. Böyle bir yazar, kitabının kitlenin taleplerine göre şekillenmediğini ve kimsenin kirletemeyeceği bir noktaya geldiğini iddia eder. Daha doğrusu “yazar”, “eserini” oraya kendisi yerleştirir. Parks’a göre edebiyat pazarındaki “bireyselcilik ile küreselleşme kol kola yürür.” Toplumdan bağımsız ve “uluslararası yazar”, kendisine biçilen rolü oynamayı sürdürür.

Çoğunlukla bir “iş” olarak görülen yazarlığın etki alanını; okur, yayıncı ve çevirmenlerle ilgili kısımlarını enine boyuna inceleyen Parks okuma, yazma, yayınlama ve çeviri üstüne eleştirel bir bakış geliştirirken halının altına süpürülen gerçekleri birer birer sıralıyor. Küresel yazarlık “fikrine” ve “mesleğine” yönelik yergileri bir yandan da edebiyatın ve bu alanı yönetenlerin hali pürmelalini gözler önüne seriyor Ben Buradan Okuyorum’da.

Devamını görmek için bkz.

Ali Çatal, "Ben Buradan Okuyorum", azizmsanat.org, 22 Aralık 2016

"Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok aslında. Hiç bu kadar çok edebiyat olmamıştı. Ama belki artık musibete bir sağlık uyarısı eklemenin zamanı gelmiştir." diye noktalıyor Tim Parks Ben Buradan Okuyorum isimli kitabının önsözünü. Evet Parks, ‘musibet’ kelimesini kullanıyor günümüz edebi atmosferini tanımlarken. Gerçekten bir kaza halinde miyiz, neden yazıyoruz, neden okuyoruz gibi felsefi görülecek soruları günümüz okuruna sade bir şekilde soruyor ve sahici yanıtlar üretmeyi dert ediniyor yazar.

Dünyada edebi üretimin piyasa tarafından kuşatıldığı, yerelliğin tonunun git gide azaldığı, yirminci yüzyılın nitelikli – niteliksiz yazıları arasında boğulmaya başladığımız yirmi birinci yüzyıl arifesinde bir okur, yazar ve eleştirmen olarak ne yapabiliriz? Kitabı elinize aldığınızda bu sorular aklınızda dolanmaya başlıyor ve okuru yirmi birinci yüzyıl edebi dünyasına hazırlıyor. Okurunu bu dünyaya hazırlarken sadece okur ve yazar değerlendirmesi yapmıyor kitap, aynı zamanda çağın üniversite edebiyat öğrenimi, edebiyat ödüllerini, çevirinin metni nasıl etkilediğini, yazarla gerçekleştirilen söyleşilerin birbirini tekrarladığını, eleştiri yazılarının benzerliğini kısacası edebi üretimin etrafında dolanan her şeyi sorgulatıyor. (Belki bu tanıtım çabamızı da eleştiriyor.) Ama her şey bir yana yazarın cesur sorular karşısında verdiği güncel yanıtlar düşünüldüğünde muhakkak okunması gereken bir çalışma var karşımızda…

Metis Yayınları‘nın eleştiri kategorisinden çıkan bu eseri ise Don Quijote çevirisinden tanıdığımız değerli çevirmenimiz Roza Hakmen üstleniyor. Keyifli okumalar. Kitapla kalın…

Devamını görmek için bkz.

Irmak Zileli, "Siz de başka bir yerinden okuyun", Sabitfikir Dergisi, 13 Ocak 2017

Ben Buradan Okuyorum, adıyla müsemma bir kitap. Aslında deneme türünün karakteristiğine de uygun. Görünen o ki, Tim Parks’ın karakterine de. Çünkü Parks’ın hemen her denemesinde dikkati çeken, düşüncelerini söyleyişindeki rahatlık. Yalnızca aynı isimli denemeye değil, tüm kitabın her satırında kendini nabız gibi duyuran bir cümle bu; “Ben buradan okuyorum.” Varın siz de başka bir yerinden okuyun demeye getiriyor aynı zamanda.

Dolayısıyla okuruna tepeden bakmayan, yalnızca kendi durduğu yerin altını çizen, öte yandan onu da öyle kalın kalın çizmeyen bir dili var denemelerin. Bir paragrafta belli bir fikri savunacak, handiyse onda ısrar edecek gibi dururken, yazının sonuna doğru öteki ihtimalleri de duyuruveren, yer yer okuruna ters köşe yapan bir yazar Tim Parks. Bu yönüyle de ezberinizi çaktırmadan bozuyor. Çaktırmadan, çünkü hiç de dikine gitmeden yapıyor bunu; öyle sert söylemlerle, koca ve iddialı cümlelerle değil. Nazikçe. Belki biraz da bıyık altından gülerek.

Ben Buradan Okuyorum dört bölümden oluşuyor. “Kitabın Çevresindeki Dünya” isimli birinci bölümde Tim Parks, günümüzün yayıncılık meselelerine ilişkin düşüncelerini paylaşıyor. Bu meselelerin, sözgelimi en meşhuru olan e-kitabın, edebiyata etkilerini tartışıyor. Günümüzde ne tür bir okurluk mümkün diye soruyor aslında. Mesela beğenmediğimiz bir kitabı bitirmek gibi bir zorunluluğumuz olup olmadığını sorguluyor. Yani evet, edebiyatın ve sanatın kutsiyetine inanmış bazılarını sinirlendirecek sözler söylüyor bir parça.

Bu bölümde “Telif Hakkı Önemli mi?” başlıklı yazısında yazarın durduğu yere, yazarın yazma eylemiyle ilişkisine değinse de esas olarak okurluğu tartıştığını söyleyebilirim. Piyasanın etkileri, yeni teknik gelişmelerin okurluğa yansımaları olduğu kadar, okurun metinle arasında kimsenin gölge etmediği o ilişkiyle de ilgili güzel denemeler var bu bölümde.

“Kitapları Neden Bitirelim?” başlıklı denemede, karşılaştığı sonlardan söz ediyor ve bir okur olarak beklentisini de açık etmiş oluyor: “Romanlarda beni en az hayal kırıklığına uğratan sonlar, okuru öykünün pekâlâ bambaşka şekilde de gelişebileceğine inanmaya teşvik edenlerdir.” Ayrıca hayalindeki okur-yazar ilişkisini tarif ettiği şu cümlenin benim kalbimi fethetmesine yettiğini de söylemeliyim: “yazarla okurun kafa yapısı sıkı sıkıya, ama uyum içinde değil, çatışarak kucaklaşamaz mı?”

Bu bölümde Dostoyevski’nin, James Joyce’un, Thomas Hardy’nin, Çehov’un ve daha pek çoklarının okuru Tim Parks’ı da tanıma fırsatı buluyoruz. Ortaya attığı soruların yanıtlarını ararken, bu yazarların metinlerinden örneklerle fikirlerini besliyor Parks. Böylece “Ben Buradan Okuyorum,” klasik romanlara yönelik bir Tim Parks okuması özelliği de kazanıyor.

“Dünyada Kitap” başlıklı ikinci bölüm bizi okur Tim Parks’ın yanından alıp daha çok mesleki bir yerden konuyu tartışan Tim Parks’ın yanına çekiyor. “Nobel’in Kusuru ne?”, “Kuralsız Bir Oyun” başlıklı denemelerde ödül sistemlerini, seçici kurulların oluşumunu ve benzeri konuları tartışıyor. Öteki denemeler de bu minvalde ilerliyor. Dünyada kitap yayıncılığının halipürmelalini gözler önüne sererken, yine kavgacı olmayan, kendi halinde bir üslup tutturuyor Parks. “En Ayrıcalıklı Uluslar” başlığı altında edebiyat fonlarından söz ediyor. Bu fonlardan yararlanmada ayrıcalıklı olan uluslardan tutun, okurun bireysel seçimlerini belirleyen etkilere kadar, hangi ulustan yazarın daha şanslı olduğuyla ilgili önemli tespitlerde bulunuyor. Tabii bir de bütün bunlarda kimi uluslararası ödüllerin payından söz ediyor. Aslında haksız rekabet dediğimiz meselelere girmiş oluyor.

“Dünyada kitap” deyince, akademisyenler ve eleştiri dünyası, edebiyat bürokrasisi de Parks’ın oltasına takılıyor elbette. Ama yine aynı üslupla. Herhangi bir tarafa verip veriştirerek değil. Okurun bazı beklentilerini boşa çıkarmayı göze alarak. Genel bakış açısından hareketle akademisyenleri fütursuzca eleştireceğini düşünebilirsiniz ama öyle yapmıyor. Bu yönüyle kolaycı eleştirilere pabuç bırakmıyor. Zor olanı yapıp işin gerçeğini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bunun için de etiketlemelerden uzak durup sorular sormayı tercih ediyor. Akademiye karşı oluşmuş önyargıları yekten reddetmiyor ama orda da soru sormayı, acaba gerçekten böyle mi, diyerek konuyu irdelemeyi tercih ediyor. Bir sonuca varıyor mu derseniz, bu da o kadar önemli değil galiba. Onun bütün derdi “diyalog” imkanını araştırmak, “ortak bir tartışma konusu” bulmak ve “zihinlerin bu konu etrafında birleşmesini” sağlamak gibi görünüyor. Tıpkı romanın topluma sağlamasını umduğu o fayda gibi: “Romanın bir bütün olarak topluma, en azından toplumun roman okuyan kesime yararı nedir? Diyalog. Ortak bir tartışma konusu. Zihinlerin etrafında birleşebileceği karmaşık bir şey.”

Kitabın en çok ilgimi çeken kısmının “Yazarın Dünyası” başlıklı üçüncü bölüm olduğunu itiraf edeyim. Parks bu bölümde her yazar için kritik bazı sorular atıyor ortaya. Mesela yazarın para kazanmak için yazıp yazmayacağı sorusu… Soruyu biraz daha yumuşatırsak, para kazanmak yazarın daha iyi yazmasını sağlar mı? Birinci bölümde “telif hakkı” başlığı altında irdelediği konuya iki ayrı makalede geri dönüyor Parks. Aslında yine öyle keskin fikirler öne sürdüğü söylenemez. Ama beklentileri burada da boşa çıkarıyor. Yazar olarak yazarın haklarını savunmaya soyunmuyor. Sanki biraz şeytanın avukatlığını yapıyor ve bazı tehlikelere işaret ediyor: “Bu durumda paradoksal olarak yazarın –en azından yazdıklarının kalitesi bağlamında– başına gelebilecek neredeyse en kötü şey, istediği para ve şöhretin tamamını derhal elde etmesidir. (…) Söz konusu yazar artık dünyanın kitaplarına vereceği tepkiye yüzde yüz bağımlıdır.” Parks, bu bağımlılık ile ekonomik bağımsızlık arasında bir dengenin mümkün olup olmadığını sorguluyor her seferinde.

Bu bölümün öteki yazıları tümüyle yazarın metniyle ilişkisinde odaklanıyor; yazarın öz kaynakları, değişim olanakları, dil ile olan imtihanı, sıkıştığı noktalar, ikilemleri… Dediğim gibi kitabın en sevdiğim kısımları…

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.