Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-057-1
13x19.5 cm, 224 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Ali Bulunmaz, "'Hiç bu kadar edebiyat olmamıştı'(!)", K24, 15 Aralık 2016

Parks, kaleme aldığı romanların yanı sıra Nobel Edebiyat Ödülü’ne ilişkin aykırı açıklamalarıyla öne çıkmıştı. Ödül komitesinin kuruluş ilkelerinden seçimlerine dek pek çok konuda eleştiriler yönelten yazar, “en iyi”lerin seçiminin her zaman şaibeli olduğunu ve olmaya devam edeceğini dile getirmişti. Yoğun okuma gerektiren bu seçim süreci, Parks’a göre büyük boşluklar barındırıyor. Üstelik farklı kültürlerden yazarların eserlerinin dikkatle ve sindirilerek okunması gerektiği gibi bir gerçek karşısında ödül komitesinin buna layık davranıp davranmadığını da ciddi ciddi sorgulamıştı açıklamasında. Bu nedenle ödülün baştan yanlış bir işleve sahip olduğunu, belli akım ve yazarların öne çıkarılmasını sağladığını, hiç gereği yokken bazı isimlere prestij kazandırılmaya uğraşıldığını dile getirmişti. Parks’a göre kazananlar ve kazanamayanlar arasındaki mesafeyi açan Nobel Edebiyat Ödülü, şekil olarak ihtişamlı ve içerik olarak güdük bir gösteriden ibaret.

Peki, Parks’ın Nobel Edebiyat Ödülü’ne dair sarf ettiği bunca sözün arka planında ne var? Öncelikle edebiyat araştırmaları yapması, farklı kültürlere ait metin okumalarına ve çevirilerine soyunması, hepsinden öte edebiyat üstüne derinlemesine düşünmesi.

Uzun yıllardan beri İtalya’da yaşayan bir İngiliz olarak kültürel alışverişin hayli önemli bir öznesi haline gelen Parks, başta Kıta Avrupası ile Britanya, ardından Avrupa ile Kuzey Amerika ve ABD ile dünyanın geri kalanı arasındaki edebi farklılıklara eğiliyor. Onun bu okumaları, kurmacaya ilişkin düşünmesinin yanında bununla ilgili denemeler kaleme almasını da sağladı. Okuma deneyimine dair kalem oynatması ise bunların tamamlayıcısı.

Eleştirel tutumunu en açık biçimde izleyebildiğimiz Ben Buradan Okuyorum’da Parks, edebiyatla ilgili pek çok kabulün üstüne gidiyor.

“Nerede eski kitap ve yazarlar!”

Parks’ın önem verdiği ve küresel okuma-yazma sisteminin yaptığının aksine pragmatik şekilde yaklaşmadığı yerellik, Ben Buradan Okuyorum’da hayli önemli bir yer kaplıyor. Piyasanın belirlediği kitap yazma ve satma biçimlerine getirdiği eleştirilere yazarların yaşamı ve eserleri arasındaki uyuşmazlığı da ekleyen Parks’ın metinleri böylece iki koldan okura sesleniyor.

“Küresel okuma-yazma pazarı, bize kitapların yazılma ve okunma süreci üzerine düşünme fırsatını ne kadar veriyor?” sorusundan hareketle bu konuya epey kafa yoran Parks, basmakalıp cümle ve “fikirlerin” bolluğunun bile meseleye sağlıklı eğilmemizi engellediğini söylüyor. Belki de böylesi işimize geliyor. Kitapları ve yazarlarını gözü kapalı öven yazılar, kapaklardaki afili alıntılar ve başka yazarların “büyük” cümleleri, ticari ve manipülatif etki yarattıkça eleştirel düşünce yetimizi git gide kaybediyoruz. Kitabın önemini vurgulayan medya payı küçülürken internetin “özgür” ortamı serbestçe atıp tutulabilecek bir mecraya dönüşüyor. Üstelik internet Parks’a göre yazar için müthiş bir “geribildirim” alanı. Beğeniler, verilen yıldızlar, notlar ve puanlar havada uçuşurken küresel tanıtım işi eleştirinin üstünü itinayla örtüyor. Hatta okunmayan kitaplara dair birbirinin benzeri yazılar dolaşıma sunuluyor, yazara yöneltilen tornadan çıkmış sorulara verilen “mühim” yanıtlar, kitaplarla ilgili “fikir” sahibi olmamamızı kolaylaştırıyor.

Küresel ödül pazarı ise ayrı bir fecaat. Parks, hangi ölçütlere dayandığı pek de belli olmayan ödüllerin, yazarı parlatıp şöhretini arttırmak, tanınmayanları ise görünür kılmak için dağıtıldığını ifade ediyor.

Bu karmaşanın ortasında Parks, seçkin “otoritelerin”, “Nerede eski kitap ve yazarlar!” minvalindeki yakınmaları ve “Edebiyat son nefesini mi veriyor?” endişelerine ilişkin ilginç bir yorumla yanıt veriyor: “Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok aslında. Hiç bu kadar çok edebiyat olmamıştı.”

Küresel pazarın nabzına göre şerbetler

Parks, bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyen kitaplarla ilgili yaratılan ihtiyacın piyasa tarafından hemen karşılandığını, okurların büyük kısmın da bununla tatmin olmayı seçtiğini ve böylece okuma piyasası oluşturulduğunu söylüyor. Bu tür romanların birer ihtiyaç olup olmadığını sorgulayan yazar, okurun bitiremediği ama ruhunu ferahlattığı kitaplara yumuşak geçiş yapıyor.

İlk satırından sonuna kadar okuyup kapağını kapattığımız kaç kitap var? Belli bir noktadan sonra “bu kadar yeter” dediğimiz kitapların sayısı ne? Kafamızı kaldırıp kitaplığımıza baktığımızda, niteliğin yerini niceliğin aldığını mı görüyoruz? Parks, burada bir yorumla yeniden araya giriyor: “Bazı yazarların kitapları zengin ve son derece zorlu deneyimlerdir. Yazarın, okurun, hatta roman kişilerinin hepsinin birden ‘bu kadarı yeter’ hissine kapıldığı bir noktada kitap doğrudan sona erer.”

Kaldı ki dikkatimizi dağıtan bunca uyaran arasında tam anlamıyla okumaya vakit ayırmak da bir mesele. Parks’ın dediği gibi “bölünmeye eğilimli oluşumuz”, uzun ve karmaşık kitaplara zaman ayırabilmenin yolunu tıkıyor.

Buradaki istisna, “büyük” yani uluslararası fenomen sayılan yazarların “eserlerinin” okura ulaşması. “Başarı” kriteri ise dünyanın her yanına çevrilerek yayılmak ve küresel okuma pazarında öne çıkmak. Afrikalı, Asyalı ve Güney Amerikalı yazarlar, kitaplarını İngilizce bastıracak bir yayıncı bulduğunda sorun çözülüyor! Küresel pazarda yer alabilen yazar, aynı zamanda kendi ülkesinde de “başarılı” sayılıyor. Bu şekilde küresel pazarın nabzına göre şerbet arayanlar çoğunlukta. Tabii direnenler ve tatmine yönelik davranmayanlar da var. Parks bu aykırı gruptan Hollandalı Gerbrand Bakker, Norveçli Per Petterson ve İtalyan Alessandro Baricco’nun ismini anıyor. Yazarın bahsettiği bu grup, kişinin “doğru” okuma yapmasını değil, okuduklarında farklı şeyler bulmasını istiyor.

Üslüpsuzluk bütün engelleri aşar

Kim, neye göre kitapların iyi ya da kötü yazıldığını belirliyor? Parks’ın sürekli gündemde tuttuğu ölçüt sorunu, okurların bazı yazarları beğenip bazılarına ifrit olmasıyla bir arada düşünülmeli. Buna bir de “kitabın toplumsal işlevi”ni eklediğimizde konu, en karmaşık romandan daha çetrefil hale geliyor. Fakat mevzunun Parks için sıkıntılı tarafı başka: Giderek küreselleşen edebi ürünler, içinden çıktığı yerelliği ve oradan ulaşabileceği evrenselliği göz ardı ediyor. Hatta o köye uğramamak, küresel yazarın öncelikli tercihi. Belki başlangıçta kimi yerel öğelere yer veriyor ama bitirirken bunların esamisi okunmuyor. Parks’ın mevcut duruma dair bir açıklaması var: “Kendi kültüründeki insanların yaşantısına bağlanmaktan çok dünya karşısında batmadan yüzebilecek bir şey yaratmanın yolunu öğrenmek için eğitim gören bu yazarların varlığı.” Bir bakıma idealize edilmiş konular, “bunu yazmalısın” diyenlerle “bunu okumalısın” diyenlerin kârlı işbirliğine dönüşüyor.

Olayın bir de üslup ya da üslupsuzluk yanı var. Parks, yayımlandığı anda pazarın aktörleri tarafından “şaheser” ilan edilen kitaplarının ardından o yazarların, küresel okuma mecrasındaki işleyişi bozmamak kaydıyla “dil” ve “kültür” ortamına seslenen, kolay anlaşılır ve tüketilebilir metinler kaleme aldığını belirtiyor. Metinlere haliyle giderek tektipleşen bir üslup (daha doğrusu üslupsuzluk) zerk ediliyor. Bu tavır, çeviride de herhangi bir sorun yaratmadığından kitabın pazarlanmasının önündeki engelleri kolayca ortadan kaldırıyor.

Edebi ve küresel “eser” yaratma, onu çok sattırma ve hatta kitaba ödül kazandırmanın formüllerinin başında bu geliyor. Parks’ın uluslararası dediği bir yazarın kitabının kaç dile çevrildiği, ne kadar sattığı ve hangi ödülleri topladığı yayıncı tarafından hemen kapakta gözümüze iliştiriliyor. Dolayısıyla kitap pazarlamanın küresel stratejisi de daha ilk anda ortaya çıkıyor. Parks, verdiği kimi örneklerde, içerik ve üsluptan önce kitaba ilişkin sayısal veri ve zihnimizi esir alan taktikleri birer birer sıralıyor.

O taktikleri besleyen bir başka şey yazarın tanıtımının yapılması. Hem kendisi hem de yayıncılar eliyle ve reklam şirketlerince yürütülen bu süreç, festival ve ödüller yardımıyla küresel okuma-yazma pazarında ete kemiğe bürünüyor. Promosyonlar ve kitap üstüne kaleme alınan övgü dolu yazılarla olayın boyutu genişliyor. Aracılar, menajerler ve edebiyat ajanları da mevcut işleyişte önemli rol oynuyor. Yazarı profesyonelleştirme yolundaki taşlar döşenirken bu çalışmada okur, yazarların katıldığı (sürüklendiği) festivallere akın eder ve onların kazandığı ödül oranında kitabını satın alırken okuma güme gidiyor. Kitap satın almanın cazibesine, ismin önündeki yazar sıfatının ağırlığı ekleniyor. Parks’a göre her ikisi de takdir topluyor.

Parks, gerekli süreçlerden geçen ve isminin önüne hemen yazar ibaresi yerleştirilen kişiyi bekleyen tehlikeye dikkat çekiyor: “Bir yazarın -en azından yazdıklarının kalitesi bağlamında- başına gelebilecek neredeyse en kötü şey, istediği para ve şöhretin tamamını derhal elde etmesidir. Bu noktada diğer bütün işlerden, toplumla diğer bütün sağlıklı ve makul ekonomik ilişkilerden hızla vazgeçilir; söz konusu yazar artık dünyanın kitaplarına vereceği tepkiye yüzde yüz bağımlıdır, aynı zamanda etrafı, büyük ihtimalle kendi kariyerini onun zaferiyle başarı temelinde geliştirecek, büyüklük iddialarını desteklemeye hevesli insanlarla çevrilidir.”

İmajı cilalanan “yazar”

Sorunun özünü tartışmaktan uzaklaşmamızda yukarıda sıralananların yakından ilgisi var. Oysa Parks, kurmaca kaleme almanın, söylemek ile söylememek arasındaki sınırda gezinme anlamına geldiğini belirtiyor. Anlatılan hikâye, tabuları yıkabilir veya yıkmaya yeltenebilir fakat söyledikleri ve söylemedikleriyle ölçülür. Parks’a göre yazar, sevdikleri de dahil herkesi kızdırma potansiyeline sahip olmalı. Aksi, biraz evvel bahsi geçen küresel akışa ayak uydurmak olur ki zaten o cenah yeterince kalabalık. Orada mutlu olan “yazar”, edebiyatın yan ürün şeklinde nitelendiği alanda pekâlâ rahat top çevirebilir. Reddedilmeyen ve her seferinde kendisini aşmaya çalışmayan “yazar” pazarda makbul görülebilir. Pazar, yazara kapıyı açar; izleyici ve takipçi kitlesi de onu yükseltebilir. Sistem işlemeye devam eder.

Konunun diğer tarafında ise Parks’ın “yazarın ikilemi” dediği şey var. Bahsettiği ikilemin kişisel olduğunu söyleyen Parks, yazma eyleminin bunu aşmaya yönelik bir strateji halini alabileceğini ifade eder: “Eleştirmenlerin sık sık belirttiği gibi ikilemin anlatıda ‘çözülmesi’ bir yana yazma, kitap yayımlama ve kendisini edebiyat dünyasında konumlandırma eylemlerinin hepsi, derin bir kişisel rahatsızlığa ne kadar geçici olursa olsun bir çözüm bulma çabasının bir parçasıdır. Birçok örnekte, yazı ne kadar zorlanırsa zorlansın, çözüm sadece geçici ve kısmîdir, sonunda hem yazar hem de eseri yenik düşer. Kuşkusuz bu bağlamda en kolay ele alınabilecek yazarlar intihar edenlerdir: Woolf, Pavese, Foster Wallece…”

Müşterisi hazır, tanıtımı bol, biyografisi ödüllerle süslü “başarılı yazarların” ölmeye bile vakti yok. Kitaplarının satış rakamları kabardıkça imajı cilalanan “yazar”, küresel bir figür olma yolunda emin adımlarla ilerler. Çok nadir de olsa kendi toplumu ve ülkesine dönüp bakar. Parks’a göre bu anlamda istisnalar kaideyi pek bozmaz.

Küresel yazar, kendisi için yazdığını, okurlar da dahil kimse tarafından yönlendirilmediğini ve nasıl yazması gerektiğini söyleyecek herhangi bir kitlenin varlığının söz konusu olmadığını savunur. Böyle bir yazar, kitabının kitlenin taleplerine göre şekillenmediğini ve kimsenin kirletemeyeceği bir noktaya geldiğini iddia eder. Daha doğrusu “yazar”, “eserini” oraya kendisi yerleştirir. Parks’a göre edebiyat pazarındaki “bireyselcilik ile küreselleşme kol kola yürür.” Toplumdan bağımsız ve “uluslararası yazar”, kendisine biçilen rolü oynamayı sürdürür.

Çoğunlukla bir “iş” olarak görülen yazarlığın etki alanını; okur, yayıncı ve çevirmenlerle ilgili kısımlarını enine boyuna inceleyen Parks okuma, yazma, yayınlama ve çeviri üstüne eleştirel bir bakış geliştirirken halının altına süpürülen gerçekleri birer birer sıralıyor. Küresel yazarlık “fikrine” ve “mesleğine” yönelik yergileri bir yandan da edebiyatın ve bu alanı yönetenlerin hali pürmelalini gözler önüne seriyor Ben Buradan Okuyorum’da.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.