Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-089-2
13x19.5 cm, 84 s.
Liste fiyatı: 12,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Byung-Chul Han diğer kitapları
Şiddetin Topolojisi, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şeffaflık Toplumu
Özgün adı: Transparenzgesellschaft
Çeviri: Haluk Barışcan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Eylem Can
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2017

"Şeffaflık neoliberal bir aygıttır. Enformasyona dönüştürmek amacıyla her şeyi içine girmeye zorlar. Günümüzün gayri maddi üretim ilişkileri koşullarında daha fazla enformasyon ve daha fazla iletişim, üretkenlik ve hızda artış demektir. Buna karşılık gizlilik, yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir.

"Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor. Sosyal medya da giderek toplumsallığı disiplin altına alan ve sömüren dijital panoptikonlara benziyor daha çok.

"Şeffaflık bir ideolojidir. Bütün ideolojiler gibi onun da mistik hale getirilmiş ve mutlaklaştırılmış olumlu bir çekirdeği vardır. Şeffaflığın tehlikesi de bu ideolojikleşmededir. Totalize edilirse şiddete yol açar."

– Byung-Chul Han

İÇİNDEKİLER
Korece Basıma Önsöz
Olumluluk Toplumu
Teşhircilik Toplumu
Apaçıklık Toplumu
Porno Toplumu
İvme Toplumu
Teklifsizlik Toplumu
Enformasyon Toplumu
İfşa Toplumu
Kontrol Toplumu
Notlar
OKUMA PARÇASI

Olumluluk Toplumu s. 15-18

Günümüz moda kavramları arasında şeffaflık kadar kamusal söylem üzerinde hâkimiyet kurmuş bir başkası yoktur. Özellikle de enformasyon özgürlüğü bağlamında hararetle kullanılır bu kavram. Her yerde karşımıza çıkan ve kavramın fetişleştirilmesine ve totaliter bir görünüm kazanmasına varan şeffaflık talebi, siyaset ve ekonomi alanlarıyla sınırlandırılamayacak bir paradigma değişimine dayanır. Olumsuzluk toplumu günümüzde, olumsuzluğun giderek tasfiye edilerek yerine olumluluğun konduğu bir topluma dönüşmektedir. Böylelikle şeffaflık toplumu kendini öncelikle bir olumluluk toplumu olarak gösterir.

Şeyler, her türlü olumsuzluktan arındıklarında, pürüzsüzleştirildiklerinde, düzleştirildiklerinde, sermayenin, iletişim ve enformasyonun pürüzsüz akıntılarına direnç göstermeksizin katıldıklarında şeffaflaşırlar. Eylemler işlemsel (operasyonel) hale geldiklerinde hesaplanabilir, yönlendirilebilir, ve kontrol edilebilir süreçlere tabi olduklarında şeffaflaşırlar. Zaman, elimizin altındaki bir şimdiler dizisi kertesine getirildiğinde şeffaflaşır. Böylelikle gelecek de olumlulaştırılarak optimize edilmiş bir şimdi haline gelir. Şeffaf zaman kadere ve olaya yer vermeyen zamandır. Görüntüler, her tür dramaturjiyi, koreografiyi ve sahnelenişi, her tür yorumbilgisel derinliği, hatta anlamı yitirerek pornografik hale geldiklerinde şeffaflaşırlar. Pornografi görüntü ile göz arasındaki dolayımsız temastır. Şeyler, tekilliklerini terk edip sadece fiyatlarıyla ifade edildiklerinde şeffaflaşır. Her şeyi her şeyle karşılaştırılabilir (vergleichbar) kılan para, şeylerin birbiriyle eş bir ölçüye vurulamazlığının, tekilliğinin her türünü ortadan kaldırır. Şeffaflık toplumu aynının cehennemidir.

Şeffaflığı sadece enformasyon özgürlüğüne ve suistimallere ilişkin olarak ele almak işin boyutunu gözden kaçırmak demektir. Şeffaflık toplumsal süreçlerin tümünü kapsayan ve onları köklü bir değişikliğe uğratan sistemik bir zorlamadır. Günümüzde toplumsal sistem bütün süreçlerini, bunları işlemselleştirmek ve hızlandırmak amacıyla şeffaflığa zorlar. Hızlanma baskısı olumsuzluğun tasfiyesine eşlik eder. İletişim en yüksek hızına, aynı olanlar birbirine cevap verdiğinde, aynıların zincirleme reaksiyonu oluştuğunda ulaşır. Ötekiliğin, yabancılığın olumsuzluğu ya da ötekinin dirençliliği aynıların pürüzsüz iletişimini bozar ve geciktirir. Şeffaflık ötekiyi, yabancıyı devre dışı bırakarak sisteme istikrar ve hız kazandırır. Bu sistemik zorlama şeffaflık toplumunu hizaya getirilmiş bir toplum haline getirir. Totaliter yanı da buradadır: “Hizaya getirmenin (Gleichschaltung) yeni adı: Şeffaflık.” [1]

Şeffaf dil hiçbir çift anlamlılık içermeyen formel, hatta tamamen mekanik, işlemsel bir dildir. Wilhelm von Humboldt zamanında insan dilinde yerleşik olan şeffaflıktan yoksunluğa işaret etmişti: “Bir kişinin bir kelimeyle kastettiği bir diğerininkiyle tamı tamına aynı değildir ve her farklılık, ne kadar küçük olursa olsun, sudaki bir halka gibi yayılır dilin bütününe. Bu yüzden her anlama aynı zamanda bir anlamama, düşünce ve duygulardaki her mutabakat aynı zamanda bir ayrılıktır.” [2] Sadece enformasyonlardan oluşan ve bunların parazitsiz dolaşımına “iletişim” adı verilen bir dünya bir makineye benzerdi. Olumluluk toplumu “içinde hiçbir olayın kalmamış olduğu bir yapıdaki enformasyonun şeffaflığı ve müstehcenliği”nin [3] hâkimiyeti altındadır. Şeffaflık zorlaması bizzat insanı sistemin işlevsel bir öğesi düzeyine indirir. Şeffaflığın şiddeti buradadır.

İnsan ruhu, görüldüğü kadarıyla, ötekinin bakışından uzak, kendi başına kalabileceği alanlara ihtiyaç duyar. Geçirgenlikten yoksun olma gibi bir özelliği vardır. Bütünüyle ışıklandırılması yanmasına ve bir tür ruhsal tükenişe (burnout) yol açacaktır. Sadece makineler şeffaftır. Hayatı hayat yapan kendiliğindenlik, olay doluluk ve özgürlük şeffaflığa izin vermez. Humboldt da dil hakkında şöyle der: “İnsanda, nedenini önceki durumlarda bulmayı hiçbir aklın başaramayacağı bir şey belirebilir; ... ve böyle açıklanamaz olguların mümkün olduğunu yadsımak tam da bunların ortaya çıkışına ve değişimine ilişkin tarihsel gerçeği zedelemek olacaktır.” [4]

Mahremiyet-sonrası* denen ideoloji de aynı şekilde naiftir. Şeffaflık adına kişisel alanın tümüyle elden çıkarılmasını talep eder ve bunun içi görülebilir bir iletişime yol açacağını iddia eder. Bu ideolojinin temelinde birden çok yanlış mevcuttur. İnsan kendisi için bile şeffaf değildir. Freud’a göre ego tam da id’in kısıntısız olarak olumladığı ve arzuladığını yadsır. “İd”, ego için büyük ölçüde görünmez durumdadır. Yani insan ruhunda, ego’nun kendisiyle uzlaşma içinde olmasını engelleyen bir yarık mevcuttur. Bu temel yarık kendine-şeffaflığı imkânsız hale sokar. İnsanlar arasında da bir yarık bulunur. Bu yüzden de kişiler arası bir şeffaflık oluşturmak mümkün değildir. Bu arzu edilir bir şey de değildir. Ötekinin şeffaf olmayışıdır ilişkiyi canlı tutan. Georg Simmel “mutlak tanıma, psikolojik olarak tüketmiş olma durumu, öncesinde sarhoşluk olmadan bile ayılmamıza yol açar, ilişkilerin canlılığını felç eder... İlişkilerdeki, göz önüne serilmiş olanın ardında hep bir sonrakini, nihai olanı sezen ve buna hürmet eden verimli derinlik ... en yakın, insanı bütünüyle içine alan ilişkide bile kişisel iç dünyaya saygı gösteren, sorgulama hakkını gizlilik hakkıyla sınırlayan inceliğin ve kendine hâkim oluşun ödülüdür sadece” [5] der. Şeffaflık zorlamasında eksik olan da tam olarak giderilemeyecek ötekilik karşısındaki saygıda mevcut olan “incelik”tir işte. Günümüz toplumunu sarmış olan şeffaflık tutkusu karşısında mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi öğrenmemiz elzemdir. Mesafe ve utanç sermayenin, enformasyonun ve iletişimin hızlandırılmış dolaşımına dahil edilemez. Bu dolaşım insanın çekilebileceği mahrem alanların şeffaflık adına ortadan kaldırılmasına yol açar. Işıklandırılır ve tüketilir bu alanlar. Böylelikle dünya daha utanmasız, daha çıplak bir hal alır.

Notlar


[1] Ulrich Schacht’ın 23 Haziran 2011’de günlüğüne düştüğü not. Bkz. Ulrich Schacht, Über Schnee und Geschichte (Kar ve Tarih Üzerine), Berlin, 2012. Metne dön.
[2] Wilhelm von Humboldt, Über die Verschiedenheit des menschlichen Sprachbaues und ihren Einfluß auf die geistige Entwicklung des Menschengeschlechts (İnsan Dilinin Yapısının Çeşitliliği ve Bunun İnsan Türünün Tinsel Gelişimine Etkisi), Berlin, 1836, s. 64. Metne dön.
[3] Jean Baudrillard, Die fatalen Strategien. Die Stategie der Täuschung, Münih, 1992, s. 29; Türkçesi: Çaresiz Stratejiler, çev. Oğuz Adanır, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2011. Metne dön.
[4] Humboldt, Über die Verschiedenheit des menschlichen Sprachbaues, a.g.y., s. 65. Metne dön.
[5] Georg Simmel, Soziologie. Untersuchungen über die Formen der Vergesellschaftung, Gesamtausgabe, Cilt 11 (Sosyoloji. Toplumlaşma Biçimleri Üzerine Denemeler, Toplu Eserler), Frankfurt a.M., 1992, s. 405. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Gizemi kaybolmuş dünyaya ve insana dair", Edebiyat Haber, 22 Mayıs 2017

Günümüzde sıklıkla karşımıza çıkan kelimelerden birisi de şeffaflık. Politika, ekonomi, enformasyon gibi pek çok alanda sıklıkla kullanılan bu kelime, genellikle olumlu bir anlamla vurgulanıyor. Gerçekten böyle mi yoksa şeffaflık denilen şey tam tersine kontrol toplumuna yeni bir boyut mu katıyor? Bilginin çok kolay ulaşılır olduğu bir ortam aslında kontrol toplumunu daha da güçlendiriyor mu? Şeffaflık güven mi yoksa tam tersi mi? Şeffaflığın ideoloji hâle geldiği bir toplumda bu ilişkilere, insana ve topluma neler getiriyor? Bu konuda sorularımıza yanıt olabilecek ve bize yeni sorular sorduracak, Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu adlı kitabı üzerinde konuşmaya değer bir kitap. Metis Yayınları tarafından, Haluk Barışcan çevirisi ile basılan kitabın soruları içinde bulunduğumuz günlere ve dünyaya farklı bir şekilde bakabileceğimiz sorgulamalar yaptırıyor. “Şeffaflık” adı verilen söylemle bir açıdan hem kişisel hem de toplumsal anlamda bir yüzleşme gerektiğine dair epey yorum sunuyor. Yer yer çok mu ahlâkçı bakıyor diye kafamda soru işaretleri bıraksa da metin, gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmiş pratiklerimizi sorunsallaştırmamıza da yardımcı oluyor.

Şeffaflık Toplumu'nun insanı getirdiği önemli noktalardan birisi “olumluluk toplumu” olarak karşımıza çıkıyor kitapta. Böyle bir toplum durumunda olumsuzluk ortadan kalkıyor. Çünkü şeffaflık sistemi hıza dayalı bir sistem ve olumsuzluk üzerine düşünmek, çare bulmayı gerektireceğinden, şeffaflık sistemi için oyalanma yaratacağından, olumsuzluk uzaklaştırılıyor. Kitabın deyimiyle: “Her tür yara kaçınılması gereken bir şey olarak görülüyor.” Oysa Nietzsche’nin de söylediği gibi: “İnsan ruhu derinliğini, büyüklüğünü ve gücünü tam da bu olumsuzlukta oyalanmaya borçludur.” Çünkü her şeyin olumlusuyla karşılaştırılan ve olumsuzu görmezden gelmesi sağlanan toplum gittikçe hakikatin uzağına düşer. Şeffaflık toplumu bir yanılgı yaratır hızlıca ulaşılan bilgi, devamlı görünür olan her şey hakikatmiş gibi algılanır. Byung-Chul Han’ın da vurguladığı gibi oysa “şeffaflık ile hakikat özdeş değildir.” Şeffaflık bizi bir dizi enformasyon yığını ile buluşturur. Buluştuğumuzun çokluğu bizi her şeyi görmüş olma yanılgısına iter, burada gözden kaçırdığımız şey anlam olur. “Şeffaflık toplumu”nun bizi düşürdüğü en derin tuzak da budur belki de. Görüyor olmak, yani bir şeyin her hâliyle teşhir edilmiş olması onu gördüğümüz anlamına gelebilir ama anladığımız anlamına gelmez çünkü enformasyon bombardımanına maruz kalmak, görüp geçmek demektir ve hızla görülüp geçilen şey üzerine düşünme fırsatı tanımaz. Ayrıca hakikat “şeffaflık toplumu”nda bize sunulduğu gibi olumluluklarla çevrili değildir tam tersine hakikat içerisinde olumsuzluk barındırır. Kısacası, olumsuzluk yokluğu bize yanılsamalı bir dünya sunar, Byung-Chul Han’ın “şeffaflık toplumu” ve “olumluluk toplumu” arasında kurduğu ilişki de benim fikrimce bize bunu fark ettiriyor.

Şeffaflık toplumu'nun bizi çıkardığı bir nokta da teşhirciliktir. Kitapta da aktarıldığı üzere, Benjamin, “kült görevi” üstlenen nesnelerde önemli olan “görülmelerinden ziyade mevcudiyetleridir der. “Kült değerleri” teşhir edilmelerinden değil, mevcudiyetlerinden kaynaklanır. Yani bu nesneler gözden ırak, ulaşılmaz oldukları kadar değerlidirler. “Şeffaflık toplumu”nda ise önemli olan “kült değeri” değil, “sergi değeri”dir. Nesnenin varlığı sergilenebilir olmasına bağlıdır. Sergi değeri yoksa niteliği ne olursa olsun onun varlık durumu hiçe karşılık gelir. Çünkü şeffaflık toplumu aynı zamanda kapitalizmle iç içe bir toplumdur “sergi değeri” onun meta olarak değeriyle de ilgilidir.

Bu “kült değeri” taşıma durumu yazara göre; sadece nesnelerle de ilgili değil. O, özellikle sosyal medya ortamında kült değeri taşıyan insan simasının fotoğraftan çoktan kaybolduğunu düşünüyor. Çünkü bu fotoğraflar photoshop çağı ürünleri ve “insan siması”nı tamamen “sergi değeri”ne indirgeyen bir durum içeriyorlar. Katılmamız gereken bir fikir bana kalırsa bu, çünkü photoshop sayesinde pürüzsüz simayı görülmeye açarken, onun kişiyi kendi bedeninden uzaklaştırdığını da göz ardı edemeyiz, ayrıca “şeffaflık toplumu”nun bizi ittiği bu durum, kendi bedenimizi “sergi değeri” ile ölçmemize sebep olur. Böylece bir nevi bedenin de meta değeri kazandığını söylememiz gerek. Oysa fotoğraf Roland Barthes’ın deyimiyle; “zamanın olumsuzluğunun oluşturucu öğe olduğu bir yaşam biçimi arasında bağlantı kurar.” Ancak bu Byung-Chul Han’a göre, fotoğrafçılığın teknolojik koşullarıyla bu durumda analog oluşuyla ilgilidir. Çünkü dijital fotoğrafçılık yine bahsettiğimiz “olumluluk toplumu” ile ilişkilenir, “insan simasını” düzleştirir, kederden ve pürüzden arındırır, zamansız bir düzleme taşır. Yani bireye sergi nesnesi olabilmenin imkânını sunar. Sergilemenin getirdiği şeffaflık yüzü siler, insanın kendisi olma imkânını elinden alır. Yine yazarın dikkat çektiği gibi bu şiddettir çünkü şeffaflık mecburiyeti dayatılır ve şeffaf olduğun kadar görünür olursun, görünür olmadığın kadar da şüpheli.

Şeffaflık toplumu'nun bir diğer getirisi ise gizemi kaybettirmesi olarak çıkıyor karşımıza. Şeffaflık şeylerden ve bedenden cazibeyi alarak onu çıplak hâle getiriyor. Bu çıplaklık hayal gücünü, fanteziyi elimizden aldığı gibi yorumu ve anlatıyı da etkiliyor. Çünkü her şeyin şeffaf olması ortaya anlatılacak, yorumlanacak üzerine düş kurulacak bir şey bırakmıyor. Kitapta Simmel’in şu cümlesinin ifade ettiği gibi: “Sadece hayatımızın temeli olarak belli oranda doğru ve yanlışa değil, hayatımızın öğelerinin düzenlenişinde aynı oranda berraklık ve belirsizliğe de ihtiyaç duyan bir yapımız vardır.” Her şeyin apaçık ortada olduğu bir dünya veya insan bana kalırsa anlamsızlığın, boşluğun temsili durumuna gelir çünkü insanın belirsizliğe ve bilinemeyene de ihtiyacı vardır. Gizemi alınmış dünya veya insan tatsız tuzsuz bir şey durumuna düşer ve büyü kaybolur. “Şeffaflık toplumu” kavramı ve Byung-Chul Han’ın dikkat çekmeye çalıştığı durumun sonuçlarından birisi de bu benim fikrimce.

Byung-Chul Han’ın Şeffaflık Toplumu kitabı ile ilgili bahsetmeden geçemeyeceğim bir diğer konu “kontrol toplumu” ile “şeffaflık toplumu” arasındaki ilişki. Bentham’ın panoptikonu disiplin toplumunu anlamamız açısından önemlidir bilindiği gibi. Kişiyi disipline etmeye yönelik bir kuruluş olan Panoptikon okulları, tımarhaneleri, hastaneleri, fabrikaları kontrol altında tutmayı imgeler. Byung-Chul Han’a göre; bu düzende gözcünün bakışı hücrelerin her köşesine ulaşırken o içeridekiler için görünmez kalır: “Yani işin esası denetçinin, görünmeden görmenin iyi bilinen ve en etkin düzenekleriyle birleştirilmiş merkezi konumudur.” Kurnazca bir teknikle sürekli gözetim yanılsaması yaratılır. Şeffaflık burada tek yanlıdır. Bu güç ve hâkimiyet yapısının temelini oluşturan perspektifliliğin göstergesidir. Perspektifliksizlikte ise merkezi bir öznellik ya da egemenlik yoktur. Yani Bentham’ın panoptikonunun içinde yer alanlar gözetleyenin sürekli varlığının farkındadırlar ancak “dijital panoptikon”un içinde yer alanlar gözetlendiklerinin farkında olmadıkları gibi bu durumun özgürlük olduğunu düşünürler. Bu durumda sanırım “şeffaflık toplumu” için panoptikonun başka bir düzeye geçtiği bir toplum ya da insan durumu olduğunu söylemek hata olamayacaktır. Çünkü “dijital panoptikon”un içinde bulunanlar en başta bu gözetlenme durumuna gönüllüdürler. Buradaki mahkûm hem fail hem de kurbandır yazarın altını çizdiği gibi. Özgürlük kontroldür. Çünkü kontrol edilme, gözetim öyle bireysel ve içsel hâle gelmiştir ki kişi kontrol edilmekle özgür olmayı neredeyse eşitler. Bentham’ın panoptikonunun aksine “dijital panoptikon” ahlâki ve biyopolitik değil ekonomiktir. Yaşadığımız vahşi kapitalist çağda panoptikona yükleyeceğimiz yeni anlamlardan birisi de bu olacak gibi görünüyor çünkü Byung-Chul Han’ın ortaya koyduğu fikirler üzerine düşününce tartışılabilir ama çok da haksız değil bana kalırsa.

Şeffaflık Toplumu hakkında özetle söyleyebileceklerim böyle ancak kitapta üzerine konuşacak daha fazla ayrıntı olduğunu belirtmek gerek. İçinde bulunduğumuz çağ her şekilde sancılı bir yaşam sunuyor bizlere ama bizlerin de şikâyet ettiklerimizin içinde bir şekilde yer aldığımızı hatırlatıyor Byung-Chul Han, bazen farkında, bazen farkında olmadan, hâttâ özgürlük olduğunu sanarak.

Devamını görmek için bkz.

Emre Tansu Keten, "Şeffaflık toplumunda diren(me)mek", Gazete Karınca, 24 Mayıs 2017

Yeni medya teknolojileri ve özellikle internetin gelip dayandığı web 3.0 sınırı, birçok bilimsel disiplini, dini otoriteleri, popüler kültürü kendisi hakkında konuşmaya, hatta tavır almaya zorluyor.

Psikolojiden sosyolojiye, felsefeden siyaset bilimine kadar farklı disiplinler internetin ve dijital olanakların kendi alanlarına etkisi üzerine çalışmalar yaparken; Black Mirror, Mr. Robot, Westworld gibi diziler, Her gibi filmler oldukça ilgi çekiyor.

Bu yapımlara olan ilgiyi, uzun süredir var olan bilimkurgu eserlerine olan ilgiden ayıran şey, birincilerde gördüklerimizin elimizi uzatsak dokunabileceğimiz yakınlıkta olması; bugün elimizden düşürmediğimiz aygıtlarda ve rutinleşen pratiklerimizde (yakın) ihtimal olarak barınması.

Bunun yanında, hayatlarımızın bu denli asli parçası haline gelen teknolojinin kötümser/distopik yorumlarını okumaktan da ayrı bir zevk alıyoruz sanırım.

Katılmama hakkının kimseye tanınmadığı bir sanal dünyanın, herhangi bir eylem talep etmeyen kötümser eleştirisi insanlara garip bir huzur veriyor.

Byung-Chul Han da Şeffaflık Toplumu kitabında, Jean Baudrillard’a çokça referansla, geldiğimiz yeri analiz etmeye çalışıyor. Han’a göre, şeffaflık ideolojisinin hakimiyeti altına girmiş insanlık, mahremiyet yerine teşhiri, mesafe yerine teklifsizliği, bilgi yerine enformasyonu, cinsel aşk yerine pornoyu yaşıyor (erlebnis), yaşamak zorunda kalıyor.

Şeffaflık ideolojisinin en önemli özelliği, olumsuza alan bırakmayacak derecede olumlulukla dolu bir sistem dayatmasıdır:

Şeyleri olumsuz yanlarından budayıp sentetik olarak ideal biçimleri içinde yeniden oluşturmayı hedefleyen tam bir cerrahi zorlama altındayız. [1]

Bütün insan eylemleri hesaplanabilir ve planlanabilir hale geldiklerinde, olumsuzluklarından arındırılabilir ve kontrol edilebilir. Olumluluğun sürekliliğinden en ufak bir sapma cezalandırılır, aşk bile bir olumsuzluk olarak kodlanan acıdan azade kılınır, ehlileştirilir.

Örneğin, örtünme bir olumsuzluktur. Şeffaflık tamamen çıplak bir beden, tamamen ifşa olmuş bir cinsellik dayatır. Benjamin’in dediği gibi “güzellik örtü ile örtülenin çözülmez bağını gerektirir. Çünkü güzel olan ne örtü ne de örtülmüş olan nesne değil örtülü nesnedir.” [2]

Oysa şeffaflık ideolojisi, örtüyü olumsuzluk, örtülen nesneyi olumluluk olarak niteler ve kesintinin olumsuzluğundan kurtulmak ister. Bunun adı pornodur. Sevişen insan yabancılaşmış insandır, yaşamakta olduğunu değil, yaşadığının görüntüsünü dert edinir.

Aynı şekilde her türlü metin de olabildiğince açık olmalıdır. Haberden edebiyata kadar bütün metinler, başka bir anlama ihtimal vermeyecek derecede sadeleşmeli, formelleşmeli, iletişimin hızını bozmayacak düzeyde aynılaşmalıdır.

Anlaşılmak için emek ve zaman isteyen metinler olumsuzdur ve ilgisizliğe mahkumdur. Çünkü enformasyon akışında ve iletişim hızında herhangi bir kesinti tehlike yaratacaktır, kesinti noktaları tefekkür noktalarıdır.

Burada bir parantez açıp, gerek fotokopileşmeleri, gerekse olumsuz duyguları (yalnızlık, tutunamamak, kaybetmek) evcilleştirip, tüketim formu haline getirip olumlulaştırmaları anlamında popüler kültür dergilerinin (Ot, kafa…) şeffaflık toplumuna uygun formatlar olduğunu söyleyebiliriz.

Aynılaşma o düzeydedir ki, bir yazıdan başka yazıya, bir sayıdan bir sonraki sayıya, bir dergiden diğer dergiye geçişte herhangi bir dikkat ve ilgi değişimi gerekmemektedir.

Haber de format olarak yaşamaya devam eden, fakat içerik olarak boş gösteren haline gelmiş bir oyalayandır. Teknolojik olanaklarla enformasyon üretiminin devasa boyutlara ulaşmış olması, bilginin arttığı anlamına gelmemektedir. “Daha fazla enformasyondan ortaya hakikat çıkmaz. Bunlarda yön, yani anlam eksiktir. Aşırı-iletişim ve aşırı-enformasyon hakikat eksikliğinin belirtisidir.” Bugün medyanın temel görevi insanları meşgul etmektir. İçeriksiz mesajlarla dolu, insanları sessizlikten -yani olumsuzluktan- kurtaran, -herhangi bir özneye atfedilemeyen anlamında- akusmatik bir sestir medya. [3]

Han’a göre, şeffaflık toplumunda temsil yerini sergilemeye bırakmıştır. Bu toplumda her özne kendi kendisinin reklam nesnesidir. Her şey sergi değeriyle ölçülür. Sennett’in Kamusal İnsanın Çöküşü’nde bahsettiği anlamda, insanların mahremiyet dışı alanda rollerle, duygu ve anlam yüklenmiş kostümlerle kendisini temsil etmesi bugün olanaklı değildir, çünkü bugünün mekanı sahne değil pazardır. “Tiyatro temsilin, pazarsa sergilemenin mekanıdır.”

Beden temsil yeteneğinden yoksun kılınmış derecede teşhir edilmiştir. Vücut çalışmaya bu denli yönelinmesinin bir nedeni de insanların ellerinde sadece bu sergi nesnesinin kalmasıdır (kaslı bir vücutla ortaya çıkmaktansa, vücut geliştirme süreci de sergilenir). Bu teşhir çağında, görünmez olan, sergi değeri taşımayan aslında yoktur. Bir şehre yapılan ziyaret, bir yemek yeme, bir kitap okuma eylemi ancak sergilendiğinde “gerçek”leşir.

Tekno-kötümser anlatının en büyük sorunu, teknolojiyi her şeyden bağımsız bir belirleyici güç olarak kabul etmesi, yani tekno-determinist bakış açısıdır. Buna göre, teknoloji kendi “doğal” seyrinde gelişmesini sürdürürken, insanlığın yaşamını ve kültürünü de belirlemektedir -ki bu gidişat insanlığın otantik değerlerini yok etmeye doğrudur.

Oysa, Han’ın da bazı yerlerde vurguladığı gibi, teknolojiyi belirleyen kapitalizmin gerekleridir. Atom bombasından, internete, yapay zekaya kadar bütün teknolojik gelişmeler sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiştir, şekillenmeye devam etmektedir. Bu anlamda tekno-kötümserlik de tekno-iyimserlik de sınıf mücadelelerini yok sayan bir noktada durmaktadır. Görünmez Komite’nin dediği gibi:

Çağımızın kâbusu, ‘teknik çağı’ değil, ‘teknoloji çağı’ olmasından kaynaklanır. Teknoloji, insanların farklı kurucu tekniklerine el koyma sürecidir. Teknoloji, en etkili tekniklerin sistemleştirilmesi, böylece dünyaların ve dünyayla ilişkilerin tesviye edilmesidir. Teknoloji, durmaksızın maddi gerçekliğe yansıtılan, teknikler hakkında bir söylemdir. Şenlik ideolojisinin gerçek şenliğin ölümü olması gibi, karşılaşma ideolojisinin biraraya gelmenin fiilî imkânsızlığı olması gibi, teknoloji de tek tek bütün tekniklerin etkisiz kılınmasıdır. Bu anlamda kapitalizm özünde teknolojiktir; en verimli tekniklerin kârlı bir düzenlemeyle bir sisteme sokulmasıdır. [4]

Şeffaflık geri döndürülemez, direnilemez bir olgu değildir. Kapitalizmin lehine kullanılan teknik olanaklar, aşağıdakilerin siyasi mücadeleleri sonucu ele geçirilebilir, insanlığın genel çıkarları için seferber edilebilir.

Sınıf mücadelesinin en önemli alanlarından birisinin internet olacağı da, yüzmilyonlarca insanın bilgilerini kontrol eden özel şirketlere karşı kamusal bir internet için verilecek mücadelenin önemi de oldukça açıktır.

İnternet teknolojisinin, sınıfsız sömürüsüz bir toplum için yaratacağı olanakları, biraz düşünürsek, tahayyül edebiliriz.

Han’ın kitabında ortaya sürülen tehlikeler kadar, bunlara karşı direnme yöntemlerinin icat edilmesi de, bir başka toplum biçimi konusunda konuşulması da önem taşımaktadır. Bugün zor olan ve daha az ilgiyle karşılanan, ne yazık ki, ikincisidir.

Notlar


[1] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, çev. Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, s. 47 Metne dön.
[2] Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, çev. Haluk Barışcan, Metis Yayınları, s. 37 Metne dön.
[3] Ulus Baker, Yüzeybilim Fragmanlar, Birikim Yayınları, 2011, s. 215 Metne dön.
[4] Görünmez Komite, Sibernetik Yönetimsellik, çev. Derya Yılmaz, http://www.e-skop.com/skopbulten/sibernetik-yonetimsellik/2352 Metne dön.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Saydamlığın şiddeti ", Cumhuriyet Kitap Eki, 25 Mayıs 2017

İnsanın üstüne gelen günlük koşuşturmalara, politikanın ve poltikacıların gürültüsü de eklenince “tadından yenmez” bir hayatın ortasında buluyoruz kendimizi. Üstelik hızla akan zaman ve süratle ulaşılmak istenen bilgi, bizi neredeyse 7/24 ayakta kalmaya, selde debelenmeye itiyor.

Bu ortamda hepimiz, her an ve ilgili ilgisiz herkesle iletişim kurmaya zorlanıyoruz veya kendimizi buna mecbur hissediyoruz. Hiçbir şeyden geri kalmama isteği ve her şeyi hemen bilme dürtüsü, bu iletişim “ihtiyacını” besliyor hatta bizi bu anlamda biraz obezleştiriyor. Bilmenin, haber akışının membaında bulunmanın ve bu yoldaki üretkenliğin olmazsa olmazı ise şeffaflık gibi görünüyor. Bilgi bağlamında muammayı yok etmenin, yabancı bir şeyle karşılaşmamanın ve tetikte kalışımızın ödülü hâline gelen şeffaflık, gerçekten olumlu ve yararlı bir şey mi?

Güney Koreli felsefeci ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han, bu sorudan hareket edip daha önceki kitaplarında yaptığı gibi meseleye şüpheyle yaklaşarak gözümüzün önünde gizlenen gerçeklerin peşine düşüyor Şeffaflık Toplumu’nda.

İnsanın Işıklandırılması

Günümüzün geçerli paradigması demeyelim ama mevcut sistemi, üretim-tüketim dengesizliği, daha hızlı ve daha çok bilgi, mümkün olduğunca açık gibi görünen veya en azından kâğıt üstünde kaynağı sağlam bilgiye dayanıyor. Dolayısıyla sınırsızlığın ve engelsizliğin hâkim olduğu söylenen yaşamımızda şeffaflık, Han’a göre hayati bir eylem ve kavram.

Gelgelelim, her şey ve herkes saydamlaştığında ortaya çıkanın özgürlük olmadığını söyleyen Han, aksine örtülü veya açık şiddetin bizi kuşattığını hatırlatıyor. Başka bir deyişle bütünüyle saydam olan, aslında görünmez ve katı sınırların varlığına işaret ediyor. Bunu, durmaksızın işletilen denetim mekanizması diye açıklayan yazar, şeffaflığın, eşzamanlı ve birörnek hâle gelen yaşamda egemen sistemi sabitleştirdiğini belirtiyor. Peki, bu ne demek?

Han’a göre hepimiz dijital panoptikona hapsolmuş durumdayız; iletişim ve bilgiye erişimde her türlü engelin ve sınırın kaldırılması, aynı zamanda toplumu daha kolay hizaya sokmayı sağlıyor. Yani bildiğimizi ve özgür olduğumuzu zannederken pek de kolay fark edemediğimiz şekilde denetim çarkına giriyoruz. Tüm bildiklerimizi ve kişisel bilgilerimizi, şeffaflık havuzuna gönülllü olarak aktararak bu sürece bizzat katkı sunuyoruz. Vitrinde olmak uğruna kendimizi saydamlaştırıp mahrem alanlarımızı çabucak daralttığımızı ve şeffaflık totalitarizmine kurban olduğumuzu söylüyor Han.

Bir nehrin, yatağındaki taşları zamanla pürüzsüzleştirmesi gibi şeffaflık toplumu ve söylemi de hayatımızdaki her şeyi çıkıntılarından arındırarak “olumlu hâle” getiriyor. Han’a göre insanın iletişim ve üretim akıntısına kapılıp eylemlerinin “işlemsel” olabilmesi için bu şart. Yani hiçbir aksaklık kabul etmeyen hayata katılmanın yolu, oyunu kuralına göre oynamaktan geçiyor. Bu da aynılaşma, ederinin belli olması, pornografikleşme ve tekilliğin ortadan kalkması demek. Şeffaf iletişim, aynıların birbiriyle temas etmesine dönüşürken yabancıları dışlıyor ve toplumun hizaya sokulması için gerekli ortamı sağlayarak mekanize kalabalıklar yaratılmasının önünü açıyor: “Şeffaflık zorlaması, insanı bizzat sistemin işlevsel bir öğesi düzeyine indirir. Şeffaflığın şiddeti buradadır.” Han, hepimizin üstüne gelen bu duruma “insanın ışıklandırılması” diyor. Kendimizle ve başkalarıyla aramızdaki mesafeyi bu ışıklandırma sayesinde kapatarak benliğimizi tüketime sunarız. Bu şekilde kurduğumuz şeffaf ilişkiler ise çekicilikten yoksun ve ölüdür Han’a göre.

Yazarın gönderme yaptığı açıklık, sırları ve özel alanları yıkıp geçer; pornografik ve hesaba dayalı yaşamı öngörüp gözün, sistem dışındakileri seçebilme yetisine ket vurur. Yanlış olanı ortaya koyarak kendisini var eden hakikat silikleşir ve Han’ın, olumluluk toplumunun en önemli özelliklerinden biri dediği “beğenme” öne çıkar.

Beğenmek için görünmek, görünmek içinse teşhir etmek gerekir ki Han, artık herkesin kendisini ortalığa dökme yarışına girdiğini söylüyor: “Teşhircilik toplumunda her özne kendi reklam nesnesidir, her şey sergi değeriyle ölçülür.” İfşa etmenin dayanılmazlığı, şeffaflık dayatmasının kaçınılmaz sonucu olarak karşımıza çıkar. Böylece kendisini tüketime açan birey, Han’a göre diğer her şeyle birlikte “özgürlüğünü feda eder.”

Nobran Bir Şimdi

Han, anlamdan yoksunluğu beraberinde getirdiğini söylediği şeffaflığın, yarattığı simetriyi bir takıntıya dönüştürdüğünü anımsatır. Üretim ve tüketim her şeyin önüne geçtiğinde, anlam kaygısı ötelenir ve mutlak düzenin hâkim olması için insan tüm gücüyle çalışır. Zarafetin, pornografik şeffaflığa kurban edildiği ortamda, dolambaçlı veya dolaylı hiçbir şeyin yer almayışından dem vuran Han, hedefe yönelik eylemin esas alındığı saydam hayatın, bedeni ve beyni salt bir et olarak gördüğünü not eder. Bunun varacağı nokta ise dokunsal ve bulaşıcı etkisiyle “kültürden arınma”dır; her şey anlamdan sıyrılarak reklamvâri heyecan uyandıran bir gösteriye dönüşür. Han’a göre şeffaflaştırılan ve yalnızca bir gösteriye indirgenip tutku fakiri hâline getirilen hayatta, düşünme devre dışı bırakılırken hafıza da sıfırlanır. Artık bu yaşamda müstehcen bir iletişim hüküm sürmeye başlar, tarih bilincinden yoksun kişi, Han’ın deyişiyle ne unutabilir ne de hatırlayabilir. Dolayısıyla şeffaflık toplumunun cenderesindeki insan, nobran bir şimdinin emir komutasına girer.

Han, şeffaflığın baskın çıktığı ortamda herkesin kendisi gibi olanla karşılaştığını, kendinden uzaklaşmış narsistlerin etrafı kapladığını ve bu nedenle varlığın sınırlarının bulanıklaştığını ifade ediyor: Başkasıyla yüzleşmenin sonucunda doğan deneyim yitip gidince en tepeye oynayanlardan oluşan toplumda, narsist öznenin bunalıma sürüklenmesi işten bile değil. En ufak boşluk barındırmayan ve her noktası “bilgi” bombardımanına tutulan böyle bir ortamda hakikat, gösterilen resmin ardına itilirken kişiler de bitkisel hayatta tutulur. Yaratılan dijital rüzgârla dikkatini, yaptığı işe vermesi sağlanan bireyden en yüksek kâr elde etme amaçlanır.

Han, bu şekilde yepyeni bir panoptikon kurulup denetim mekanizması geliştirildiğini söyler. Bu denetimin lokomotifi olan hiper-iletişim, pompaladığı teşhircilikle kişiyi, herkesin herkesi kontrol ettiği panoptik pazara sürer.

Şeffaflık, git gide herkesin gözünü birbirinin üzerinde gezdirdiği bir edime dönüşürken eylemde bulunma özgürlüğü can çekişir ve aynı hizaya gelen, birbirini performansla ölçen ya da değerlendiren insanlar belirir. Han’ın dediği gibi kendisini şeffaflık toplumuna gönüllü olarak teslim eden herkes, “hem kurban hem de fail hâline gelir, özgürlüğün diyalektiği işte budur; özgürlük kontroldür.”

Devamını görmek için bkz.

Muhammed Taha Tunç, "En mahrem olanı şeffaflaştırmak", Gazete Duvar, 6 Temmuz 2017

Nurdan Gürbilek Sessizin Payı’nın giriş yazısında Walter Benjamin’den mülhem şöyle diyordu (s. 12): “Uçarak mı geçmeliyim malzemenin üzerinden, yoksa içinde mi dolaşmalıyım?” Denemecinin, eleştirmenin hal-i pürmelalini yansıtır bu cümle. Yazı yazarken çekilen sıkıntıyla (“Yazmak, olup olabilecek en az çileci eylemdir” diyor Emil Cioran Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne’de) bittiğinde alınacak hazzın arasında kalmış yazarı ele verir bu cümle. Yazı malzemesinin içinde dolaşmak mümkün müdür – önce bunu sormak gerekir.

Yazı malzemelerinin içinde dolaşmak mümkün müdür?

Bizim olmayan acıları sahiplenmek, yeri geldiğinde hazzın ve heyecanın doruklarına çıkmak bize mi düşer yazıda? “Mısra her şeye imkân tanırken, onun üzerine gözyaşlarınızı, utançlarınızı, vecdlerinizi -özellikle de yakınlarınızı- dökebilirken, düz yazı içinizi dökmenize veya ağlaşmanıza izin vermez: İtibarî soyutluğu bundan tiksinir” diyen Emil Cioran haklıdır bir anlamda (Çürümenin Kitabı, s. 97). Düz yazının malzemeleri arasında gezmeye çıkarsınız, ama bir de bakmışsınız uçak havalanmış; malzemeleri uzaktan izliyor, kâh onlara üzülüyor kâh seviniyorsunuz. Yine Emil Cioran: “Hayatın keşfi, hayatı yok eder” (s. 107).

Yeni maceralara atılmayı, içinde bulunulan yaşamdan kaçıp kurtulmayı salık veren neoliberal ve dijital dünya, akılcılaştırmanın mutlak düzeyde işlemesiyle ayakta durur. Byung-Chul Han Şeffaflık Toplumu’nda her şeyiyle “apaçık”, “samimi”, “neyse o” olan toplumun sürekli olumluluk üzerinden işlediğini iddia ediyor: “Şeyler her türlü olumsuzluktan arındıklarında, pürüzsüzleştirildiklerinde, düzleştirildiklerinde, sermayenin, iletişim ve enformasyonun pürüzsüz akıntılarına direnç göstermeksizin katıldıklarında şeffaflaşırlar. Eylemler işlemsel, hale geldiklerinde, hesaplanabilir, yönlendirilebilir ve kontrol edilebilir süreçlere tabi olduklarında şeffaflaşırlar” (s. 15). Yine Cioran: “Herkes sizden iyi söz ettiği zaman, vay halinize!” (Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s. 146).

Olumsuzluğa yer vermeyen toplum öteki olana da yer vermez. “Yabancı olma durumu elbette tamamen olumlu bir ilişkidir; etkileşimin özel bir formudur” diyor Georg Simmel Yabancı’da (Yabancı: Bir İlişki Biçimi Olarak Ötekilik İçinde, s. 28). Byung-Chul Han da Hegel’den mülhem, benzer bir şey söylüyor: “Diyalektik olumsuzluğa dayanır. Hegel’in ‘tin’i olumsuz olana sırtını dönmez, ona katlanır ve varlığını onun içinde sürdürür.

Olumsuzluk ‘tinin hayatını’ besler. Olumsuz bir gerilim oluşturan kendindeki öteki, tini canlı tutar” (s. 19). Olumsuzluğu nasıl tasfiye edebiliriz toplumdan? Pek mümkün görünmez bu. “İnsan kendisi için bile şeffaf değildir. Freud’a göre ego tam da id’in kısıntısız olarak olumladığı ve arzuladığını yadsır” diyor Han (s. 18). Olumsuz duyguya da olumsuz patiye de yer yoktur hanemizde, diyordur şeffaflık toplumu.

En mahrem olanı şeffaflaştırmak

Şeffaflık gizliliğin yok edilmesi, öznelliğin alt edilmesidir. Resim pornografikleşir, bedenler teşhir edilir: “Kült değeri taşıyan insan siması fotoğraftan kaybolmuş durumdadır. Facebook ve Photosop çağı ‘insan siması’nı tamamen sergi değerinde kendini bulan face haline dönüştürür” (s. 26). En mahrem olanı dahi görünür kılar, onun biricikliğini yok eder, geriye görüntüsü kalır, onu da sömürür şeffaflık toplumu. Sosyal medyada gönderileri sadece olumlar, olumsuzluğa yer bırakmaz (“Beğenmedim” deme hakkı bulunmaz kullanıcının); bu yüzden de sürekli bir ejekülasyondur – sonunda boşluğa, çıplaklığa boşalır. “Libido süredir” diyor Gaston Bachelard Bilimsel Zihnin Oluşumu’nda. Şeffaflık bu süreyi de emer, boşluğu sevmez, ama yine de boşluktur.

Şeffaflık sürekli dolaşma, gezinme halidir ama hiçbir şeyi belleğe almadığı için anısı da yoktur. Zihinle değil makineyle işler, gezen beden değil makinelerdir (fotoğraf makinesi, bilgisayar vs). Şeffaflık toplumu hareketli ve hızlı bir toplumdur, buna rağmen yetişemez. Bu hız duyumsamayı yok eder, çünkü duyumsananın rayihasını varmak için ara vermek gerekir. Şeffaflık sürekli akılcılaştırma olarak işlediği için planlıdır, dolayısıyla da ara verdiğinde dahi mantıkla işler. Boşluğa izin vermeyen bir boşluktur.

Şeffaflık toplumu şeffaflık hariç her şeyi sömürür. Bilinçdışını bile kontrol etmeye çalışır, çünkü kontrol toplumudur: “Şu an panoptikonun sonunu değil, tümüyle yeni, perkspektifsiz bir panoptikonun başlangıcını yaşıyoruz. 21. Yüzyılın dijital panoptikonu artık tek bir merkezden, despotik bakışın her şeye kadir gücü tarafından gözetlenmiyor olması ölçüsünde perspektifsizdir” (s. 67).

Her şeyi açığa çıkarma uğraşında olan şeffaflık çabası gizin anlamını yitirmesine sebep olur, şeyleri donuklaştırıp silikleştirir. Yazıdaki payı da budur. Yazarın payına “açığa çıkarmak” düşmez; yazar gizleyendir: “Ama nesciri, diyor İsa’ya Öykünmek, yani meçhul olmayı sev”; “Sadece gizlenen şey derin ve gerçektir. Bayağı duyguların gücü bundan kaynaklanır” (Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s. 33).

Kaynakça:

Bachelard, Gaston. Bilimsel Zihnin Oluşumu. Çev. Alp Tümertekin, İstanbul: İthaki, 2013.

Cioran, Emil Michel. Çürümenin Kitabı. Çev. Haldun Bayrı, İstanbul: Metis, 2014. Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne. Çev. Kenan Sarıalioğlu, İstanbul: Metis, 2017.

Gürbilek, Nurdan. Sessizin Payı. İstanbul: Metis, 2015.

Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. Çev. Haluk Barışcan, İstanbul: Metis, 2017.

Simmel, Georg. Yabancı, Yabancı içinde. Çev. Kübra Eren, Ankara: Heretik, 2016.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.