Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-047-2
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Byung-Chul Han diğer kitapları
Şeffaflık Toplumu, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şiddetin Topolojisi
Özgün adı: Topologie der Gewalt
Çeviri: Dilek Zaptçıoğlu
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Eda Gecikmez
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2016

"Geç modernitenin başarıya ve performansa odaklı öznesi, kendi dışındaki bir iktidar kurumunun baskısına maruz kalmadığı ölçüde özgürdür. Ama gerçekte bir kul kadar da özgürlükten yoksundur. Dış baskı nihayet aşıldığında, içerideki basınç devreye girer. Başarıya ve performansa odaklı yaşayan özne, bir depresyon geliştirir. Şiddet azalmadan sürmektedir. Yalnız ağırlık noktası içeri kaymıştır. Egemenlik toplumundaki kelle alıcı kuvvet yani dekapitasyon, disiplin toplumundaki deformasyon ve başarı ve performans toplumundaki depresyon, şiddetin topolojik dönüşümünün birer aşamasıdır. Şiddet giderek içselleştirilir, ruhsallaştırılır ve böylelikle görünmez hale gelir. Giderek Öteki’nin veya Düşman’ın olumsuzluğunu üzerinden atar ve insanın kendisine yönelir." — Byung-Chul Han

Han’ın kitabı, eski toplumlardan günümüze şiddetin tarihsel değişiminin temel uğraklarını tespit eden felsefi bir anlatı. Yazar bunu yaparken şiddetin tarih boyunca inatla kalıcılık göstermesini araştırmış bir dizi düşünüre, Sigmund Freud, Carl Schmitt, Walter Benjamin, René Girard, Giorgio Agamben, Gilles Deleuze, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin tezlerine eleştirel bir gözle uğrayarak kısa ve özlü bir anlatı sunuyor. Şiddetin Topolojisi, bakış açımızı tekrardan sorgulamamıza ve değiştirmemize neden olan o kısa ama etkili felsefi uyarılardan biri: Şiddetin çok farklı ve karışmış biçimlerinin yaşandığı Türkiye'de bir karşılaştırma ve tartışmaya imkân verdiği için ayrı bir önem kazanıyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş
Birinci Bölüm
Şiddetin Makrofiziği
1. Şiddetin Topolojisi
2. Şiddetin Arkeolojisi
3. Şiddetin Ruhu
4. Şiddetin Politikası
5. Şiddetin Makro Mantığı

İkinci Bölüm
Şiddetin Mikrofiziği
1. Sisteme İçkin Şiddet
2. İktidarın Mikrofiziği
3. Olumluluğun Şiddeti
4. Şeffaflığın Şiddeti
5. Medium is Mass-Age
6. Rizomatik Şiddet
7. Küreselliğin Şiddeti
8. Homo liber
Notlar
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 9-11

Kaybolmayan şeyler vardır. Onlardan biri de şiddettir. Modernitenin şiddetten hazzetmediğini söyleyemeyiz. [1] Ancak şiddet kılıktan kılığa giren bir oyuncu. Toplumsal durumlara bağlı olarak suretini değiştiriyor. Günümüzde aşikârlıktan mahremiyete, cephesel karşılaşmadan viral bulaşmaya, kaba güçten medyatiğe, fiziksellikten ruhsallığa, olumsuzdan olumluya kayıyor ve derinin altına, satır aralarına, kılcal damarlara ve sinir uçlarına doğru geri çekiliyor – öyle ki tamamen ortadan kaybolduğu yanılsamasına kapılabiliyoruz. Karşıtı özgürlükle örtüştüğü anda ise, iyice görünmez hale geliyor. Kaba kuvvet günümüzde anonimleşmiş, öznesinden arınmış, sisteme içkin bir şiddete dönüşmüştür; toplumla ne denli halvet olursa, o kadar ustaca saklanmayı beceren bir olgudur artık.

Şiddetin topolojisi, öncelikle şiddetin olumsuzluk kılığında tezahür eden makrofiziksel görüntülerine yönelir; Ego ve Alter, İç ve Dış, Dost ve Düşman gibi iki kutuplu gerilim hatlarında ilerler. Genellikle dışa dönüktür, patlayıcı güçtedir, masif ve kanlı ifade eder kendisini. Bu şiddet biçimleri arasında arkaik ve kanlı kurban ayinlerini, kıskanç ve intikamcı tanrıların mitolojik gazabını, hükümdarın öldürücü şiddetini, işkenceyi, gaz odasının kansız şiddetini ya da terörizmin viral şiddetini sayabiliriz. Makrofizik şiddet daha örtük biçimlerde, örneğin dilsel bir şiddet olarak da karşımıza çıkabilir. Keskin bir dilin şiddeti de fiziksel şiddet gibi olumsuzluk üzerine bina edilmiştir, çünkü bir şeyden yoksun bırakır, yaralar hedefini: İftira atar, itibarsızlaştırır, aşağılar veya hakaret eder. Bir olumsuzluk şiddetidir. Oysa bir de olumluluğun şiddeti vardır: Dilin spamlaşması, aşırı iletişim, aşırı haber ve bilgi, azmanlaşmış bir dil, iletişim ve haber kütlesi, olumluluğun şiddetinin görüntüleridir.

Günümüz toplumu giderek Öteki’nin veya Yabancı’nın olumsuzluğunu üzerinden atıyor. Küreselleşme süreci sınırları ve farkları hızla ortadan kaldırıyor. Ancak olumsuzluğun azalması şiddetin de ortadan kalkması anlamına gelmiyor; çünkü olumsuzluğun şiddetinin yanında bir de olumluluğun şiddeti vardır ve bu şiddet her türlü düşmandan ve iktidardan yoksun gerçekleşir. Şiddet yalnız aşırı ölçülerde olumsuzluk değil, aşırı olumluluk da demektir, hatta bu yeni şiddet, evet, tam da olumluluğun kitleselleşmesi, aşırı performans, aşırı üretim, aşırı iletişim şeklinde ortaya çıkar ve kendini hiper dikkat ve hiper aksiyon şeklinde gösterir. Böyle baktığımızda olumluluğun şiddeti belki de olumsuzluğun şiddetinden çok daha yıkıcıdır, çünkü her türlü görüşe ve aleniliğe kapalıdır ve olumluluğu nedeniyle bağışıklık tepkilerinden de ustaca kaçar. Olumsuzluk şiddetinin karakteristik özellikleri olan enfeksiyon, invazyon ve infiltrasyon –bulaşma, istila ve sızma– yerini enfarktüslere bırakır.

Geç modernitenin başarıya ve performansa odaklı öznesi, kendi dışındaki bir iktidar kurumunun baskısına maruz kalmadığı ölçüde özgürdür. Ama gerçekte bir kul kadar da özgürlükten yoksundur. Dış baskı nihayet aşıldığında, içerideki basınç devreye girer. Başarıya ve performansa odaklı yaşayan özne, bir depresyon geliştirir. Şiddet azalmadan sürmektedir. Yalnız ağırlık noktası içeri kaymıştır. Egemenlik toplumundaki kelle alıcı güç, yani dekapitasyon, disiplin toplumundaki deformasyon ve başarı ve performans toplumundaki depresyon, şiddetin topolojik dönüşümünün birer aşamasıdır. Şiddet giderek içselleştirilir, ruhsallaştırılır ve böylelikle görünmez hale gelir. Giderek Öteki’nin veya Düşman’ın olumsuzluğunu üzerinden atar ve insanın kendisine yönelir.

Notlar


[1] J. P. Reemtsma modernitenin içinde şiddet kullanmaya karşı bir is- teksizlikten ve şiddetin meşruiyetini kaybettiğinden söz ederken aklında yalnızca kaba bedensel şiddet vardır. Sisteme içkin şiddeti veya şiddetin ör- tük biçimlerini hiç dikkate almaz. Bkz. J. P. Reemtsma, Vertrauen und Ge- walt. Versuch über eine besondere Konstellation der Moderne (Güven ve Şiddet: Modernitenin Özel Bir Keyfiyeti Hakkında Deneme), Hamburg 2008. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Şule Süzük Toker, "Şiddetin Topolojisi", soL Haber Portalı, 21 Ağustos 2016

Durduk yere değil elbet, bir süredir “huzursuz ayak sendromu” yaşar iken, sanki sıcak bir yaz akşamının tüm ağdalılığı, yapış yapışlığı nefes almamızı engelleyeyazmış iken, bir sürü ölümlerin yasını bile tutamaz olmuş iken koca bir halk olarak biz son yaşanan darbe girişimi afallamasıyla, travmalarının en derinlerinden birine savrulmadık mı?

Fotoğraftaki Suriyeli çocuk gibi ve adsız bir sürü alacaklı çocuk, tutulmuş ve şok içinde olağan bir oturuşumuzla onlara benzeyerek bomboş bakarken. Travmaların derinliğinden bir o yana bir bu yana savrulmuyor muyuz?

Alacakaranlık kuşağı itirafçıları, gerim gerim gerilerek, müstehzi gülümsemeleriyle köpürte köpürte anlatıyor iken olağan oturuşlarımızla ve boş bakışlarımızla seyiren gözümüzü zaptetmeye çalışmıyor muyuz Allahaşkına?

Felç inecek, kötü olacağız.

Yaşadığımız travmadır.

Her yandan patır patır şiddet haberleri sarmalamadı mı günlerimizi?

Darbesinden, terörüne, bombasına, tecavüzüne. Bir elimiz yüreğimizde, gözlerimizi kapatıp, bitsin artık diye diye.

Şiddete teşneleşen bir halk olma yolunda ilerlerken içte bir yerlerde bunu bilip de sevdiklerimize belli etmeme gayreti içinde yürek çarpıntılarımızı susturmaya çalışmıyor muyuz?

Üç aşağı beş yukarı aynı ruh halindeyiz.

Yediğimizin içtiğimizin tadı yok.

Kaygı, korku, üzüntü, yas dorukta.

Görmek, bilmek, engelleyememek ve seyretmek burum burum ediyor enikonu.

İşte böyle çekilmez bir kağnı gibi kaktıra kaktıra geçerken günler Şiddetin Topolojisi'ni karıştırmaya başladım, yetmezmiş gibi onca şiddet.

Afilli bölüm adları var: "Şiddetin Makrofiziği", "Şiddetin Mikrofiziği".

Bölüm adlarının altında başlıklar: "Şiddetin Topolojisi" - "Şiddetin Arkeolojisi" - "Şiddetin Ruhu" - "Şiddetin Politikası" - "Şiddetin Makro Mantığı" - "Sisteme İçkin Şiddet" - "İktidarın Mikrofiziği" - "Olumluluğun Şiddeti" - "Şeffaflığın Şiddeti" - "Medium is Mass" - "Age-Rizomatik Şiddet" - "Küreselliğin Şiddeti" - "Homo liber"

Çok tatlı bir giriş bölümü gönlümü çeliyor. Satırların altını bastıra bastıra çizip bir de yanlarına yıldız koyduğumdan hepsini aktarasım var, üzgünüm ey okuyucu.

"Kaybolmayan şeyler vardır. Onlardan biri de şiddettir. Modernitenin şiddetten hazzetmediğini söyleyemeyiz. Ancak şiddet, kılıktan kılığa giren oyuncu. Toplumsal durumlara bağlı olarak suretini değiştiriyor. Günümüzde aşikarlıktan mahremiyete, cephesel karşılaşmadan viral bulaşmaya, kaba güçten medyatiğe, fiziksellikten ruhsallığa, olumsuzluktan olumluya kayıyor ve derinin altına, satır aralarına, kılcal damarlara ve sinir uçlarına doğru geri çekiliyor- öyle ki tamamen ortadan kaybolduğu yanılsamasına kapılabiliyoruz. Karşıtı özgürlükle örtüştüğü anda ise, iyice görünmez hale geliyor. Kaba kuvvet günümüzde anonimleşmiş, öznesinden arınmış, sisteme içkin bir şiddete dönüşmüştür; toplum ne denli halvet olursa, o kadar ustaca saklanmayı beceren bir olgudur artık."

Devam edelim:

"Şiddetin topolojisi, öncelikle şiddetin olumsuzluk kılığından tezahür eden makrofiziksel görüntülerine yönelir; Ego ve Alter, İç ve Dış, Dost ve Düşman gibi iki kutuplu gerilim hatlarında ilerler. Genellikle dışa dönüktür, patlayıcı güçtedir ve masif ve kanlı ifade eder kendisini. Bu şiddet biçimleri arasında arkaik ve kanlı kurban ayinlerini, kıskanç ve intikamcı tanrıların mitolojik gazabını, hükümdarın öldürücü şiddetini, işkenceyi, gaz odasının kansız şiddetini ya da terörizmin viral şiddetini sayabiliriz. Makrofizik şiddet daha örtük biçimlerde, örneğin dilsel şiddet olarak da karşımıza çıkabilir. Keskin bir dilin şiddeti de fiziksel bir şiddet gibi olumsuzluk üzerine bina edilmiştir, çünkü bir şeyden yoksun bırakır, yaralar hedefini: iftira atar, itibarsızlaştırır, aşağılar veya hakaret eder. Bir olumsuzluk işaretidir. Oysa bir de olumluluğun şiddeti vardır: Dilin spamlaşması, aşırı iletişim ve aşırı haber ve bilgi, azmanlaşmış bir dil, iletişim ve haber kütlesi, olumluluğun şiddetinin görüntüleridir."

Belki yaşadığımız tüm bu şiddet sarmalına biraz daha uzaktan, soğukkanlı, kuramsal ve farklı boyutlarıyla, başka pencereleri de içine alır tarzda bakmak içimizdeki boğuntuyu ve kaygıyı doğru noktalara yönlendirmek açısından işimize yarayabilir.

Kapitalizmin bitmeyen şiddetinin bireysel bazda tezahürü de var.

"Başarıya ve performansa odaklı yaşayan özne, bir depresyon geliştirir. Şiddet azalmadan sürmektedir. Yalnız ağırlık noktası içeri kaymıştır. Geç modernitenin başarıya ve performansa odaklı yaşayan ve neredeyse sonsuz imkanlara sahip öznesi, yoğun bir bağ kurmaktan acizdir. Depresyonda insanın kendisiyle olan bağları dahil, tüm bağları kopar." diyerek depresyonun yöneldiği boşluktan ve nesnesizlikten söz ediyor. Yönsüzlük, havada asılı kalmışlık yani “her türlü yerçekiminden yoksun” luk halinden söz ediyor.

Kitabı evirip çevirip heyecanlanıyorum. Bir girizgah olsun. Şu an'ımıza, anlamamıza, kendimize ve olup bitenlere dışarıdan bakmamıza yarayabilir.

Ah biz insanlar, ne kadar toplumsalız ve ne kadar da biricik..

Devamını görmek için bkz.

Levent Duran, "Şiddetin Ruh Yüzeyleri", Post Dergi, 30 Ağustos 2016

Şiddetin bin beş yüz farklı haline aynı anda tanık olduğumuz ve maruz kaldığımız bu günlerde “Kaybolmayan şeyler vardır. Bunlardan biri de şiddet,” diyerek başlıyor okuduğum kitap. (Şiddetin Topolojisi, Byung-Chul Han). Hay Allah! Hiç kaybolmayacak mı şiddet? İnsanların, hayvanların, doğanın birbirine ve kendi kendine karşı şiddeti asla yok olmayacak mı yani? Belki de cevap ‘maalesef’tir. Hem, ne olacak ki insan şiddeti anlayınca, öfkenin ve diğer negatif gerilimlerin kökenlerini tanıyıp bilince; mutsuzluğun, acının dünyası bitip kolektif neşenin, tatların dünyası mı başlayacak?? Ütopyanın / cennetin / yaşamsal mucizenin kapıları mı açılacak?

Belki de cevap ‘evet’tir.

Belki de her şey şiddetin biçimini değiştirmekle ilgili. Sosyal değişim, bireysel tamamlanma (varoluş veya huzur veya her neyse) ve de ruhsal özgürleşme süreçleri. Hepsi en başta şiddetle ve şiddetin formunun değiştirilmesiyle ilgili belki de. Zaten şiddet de diğer fiziksel fenomenlerin bir çoğu gibi kendi başına bir oluş ya da bir sabit durum değil de sanki daha çok uzaydaki bazı kuvvetlerin / enerjilerin bozularak form değiştirmiş hali.

Belki de aşırı küflenmiş neşedir şiddet. Kim bilir!

Şiddetin topolojisi

Almanya’da yaşayan Güney Kore kökenli yazar ve kültür kuramcısı Byung-Chul Han Şiddetin Topolojisi adlı harikulade akışkan ve baştan sona etki dolu kitabında şiddetin kaynaklarını demode bir yaklaşımla ve basitçe “dışarıda” aramıyor. Hatta ‘dışarı’ya dair neredeyse hiçbir şey söylemiyor kitap boyunca. Hiç öyle kısa yoldan ‘şiddetin kaynağı otoritedir, eğitimdir, aktarımdır’ gibi sorunu ve çözümü hep ‘işaret edilenlerde’ arama kolaycılığına pas vermiyor. İçe yöneltiyor okları.

Şiddetin en doğrudan / ölümcül / keskin ifade alanlarından biri olan coğrafyamızda zamanın ruhunun oldukça ‘gerisinde’ seyreden yapıntı felaketlerin parçası olup duruyoruz. Kendimizi tamamlamak, dünyayı etkilemek istiyorsak şiddeti anlamak ve ‘doğal olarak içimizde bulunan basit bir refleks’ olmaktan çıkartmak iyi olurdu. Peki, ‘mümkün olup olmadığı’ tartışmasını bırakıp, gerçek bir ‘ilim’ olarak ‘çatışmadan değiştirme’yi öğrenebilir miyiz? İktidar olmadan dünyayı değiştirmeyi başarabilir miyiz?

Peki nasıl kurtulunur şiddetten? Şiddetten arındırılmış bir dünya için şiddetten arınmış hareketler ve özneler gerekiyor. Bu ise basit bir politik jargon meselesi değil. Bazı insanların ve giderek bazı sosyal hareketlerin şiddetten arınmasının dünyayı gerçekten değiştirebileceğini ve hatta ekolojik bir heterojen ütopya (herkes için bir masal diyarı) deneyimine götürebilecek tek şey olduğunu ‘sosyal bilimsel açıdan’ sonsuzca ispatlasak dahi, pratikte bu arınmaya talip olacak çok az insan çıkarmış gibi görünüyor. Neden?

İnsanlar kendileri ve dünya için büyük değişimler istemeye bayılırken hayalini kurdukları o şeylerle ilgili gerçek sonuç alacak bir konsantrasyona girmeye o kadar bayılmıyorlar. ‘Normal hayat’ milyonlarca memnuniyetsize rağmen devam edebiliyor her gün.

Çoğunlukla ‘eski’ yöntemlere tutunarak çözümsüz çemberlerde çırpınan iyi niyetli aktivistler ve bazı sosyal hizmet profesyonelleri dışında kimsenin burasına gelmiyor mu peki? Neden aslında değiştirmek için elimizde yeterince güç olan her konuda hareket etmek yerine şikâyet etmeyi seviyor ve seçiyoruz?

Dahası dünya insanlarının büyük bir çoğunluğu sevmedikleri evlerde, sevmedikleri işlerde, sevmedikleri insanlarla, sevmedikleri şeyleri yaparak bütün hayatlarını geçiriyorlar. Ve bu insanlar içki, sigara, uyuşturucu, çikolata, kahve gibi kendilerine ‘zarar veren’ şeyler aracılığıyla mutlu olmaya çalışıyorlar. Neden herkesin hep gitmek isteyip asla gitmediği, hep yapmak isteyip asla yapmadığı şeyler, hep olmak isteyip de asla olmadığı bir alter kendisi var?

Neden?

Yoksa şiddet bizim zamanımızda diğer her şey gibi gelişti serpildi dijitalleşti ve kılık / ifade değiştirip “aşikarlıktan mahremiyete, cephesel karşılaşmadan viral bulaşmaya, kaba güçten medyatiğe, fiziksellikten ruhsallığa, olumsuzdan olumluya kayıyor ve derinin altına, satır aralarına, kılcal damarlara ve sinir uçlarına doğru geri çekiliyor” olabilir mi?

Kendine hücum: olumlu şiddet ve kurban olma istenci!

Şiddet (şu küflenmiş coşkuya dair libidinal akış) kendisini daha güçlü ifade edebilmek için çağa ayak uydurup, her türlü düşman ve iktidardan kurtularak kendisini görece ‘olumlu’ formlara bürüyerek görünmez kılıyor olamaz mı? Ekonomik refah ve demokratik uyumun yüksek olduğu ülkelerdeki abartılı intihar oranlarının sadece bunaltıcı hava durumuyla ilgili olmadığını hepimiz hissediyoruzdur biraz.

Dışsal şiddet, yani bir önceki zamanın ruhunun şiddeti, acının ağırlık noktasını dışarıya, düşmana yönlendirerek yükünü hafifletip var olma eğilimini kolay yoldan çözerken bizim zamanımızın içeriye, kendi kendine yönelen ‘olumlu’ şiddeti nasıl bir içe doğru çöküşle nihayet bulacak diye soruyor okuduğum kitap.

İnsanlığın “topyekün içe doğru bir çöküşü” fikri / olasılığı, şu an yeryüzünde yaşayan herhangi bir insanı şaşırtıyor mu acaba? Sanırım hayır. Daha bugün üç yaşında bir çocuğun dünyanın haline üzülüp ağladığı, bir an önce büyüyüp insanlığı cezalandırmak ve dünyayı değiştirmek istediğini anlattığı bir video izledim.

Neden çökmeye çalışıyoruz peki?

Neden herkes bir yandan hayata tutunmak, var olmak, hayallerini gerçekleştirmek için çırpınırken aynı anda benzer büyüklükte bir enerjiyi de kendini durdurmak, dizginlemek ve hatta çaktırmadan ‘yok etmek’ için harcıyor? Üstelik öz-yıkıcı işlevlerin keşfi bir noktada bu kadar kolaylaşmış iken; bu işlevlerin kabulü ve çözümü ‘delinin deliliğini kabul etmesi’ bağlamında böyle zor.

“Belli bir üretim düzeyinden itibaren insanın kendi kendisini sömürmesi, özgürlük duygusuyla el ele gittiği için, bir başkasını sömürmekten çok daha randımanlı ve başarılıdır. Başarı ve performans toplumu bir kendi kendini sömürme toplumudur.”

Tersinden diyalektiğe uygulandığında bugün terapistlerin, kişisel gelişim uzmanlarının veya spritüel yaşam koçlarının sık sık müşterilerini ‘kurtarmakla’ uğraştıkları şu ‘kurban olma psikolojisi’ de bu şekilde düşünülemez mi?

Kendine hücum; yani aktif yön arayan içsel şiddetin dışarıda kolayca yönelebileceği bir düşmanı olmadığında içe doğru akıtılması ya da kolektif bilinçte biriken kurban istencine mutlak ‘iyi’ olma kaygısı ile verilen kendiliğinden olumlu yanıt.

Gerçekten de insanların günlük hayatlarında, iş, aile, aşk, hatta aktivizm hayatlarında bile ne kadar çok kendilerini feda etme, başkalarının ya da sistemin ya da devrimin ya da benliklerindeki parazit bilinçdışı öznelerin isteklerine teslim olma eğiliminde olduklarını gözleyerek şiddetin son tahlilde karşı çıkılır ve itilirken aynı zamanda farkında olmadan talep edilmekte olduğunu da idrak edip şaşırabiliriz.

Şiddetin arkeolojisi ve ölüm korkusu

Şiddetin evrimsel kökünü sorgularken Rene Girard’ın “mimetik rekabet” ve “mimetik kriz (intikam)” teorisiyle tartışıyor yazar. Girard, arzunun taklidini şiddetin kaynağı olarak öneriyor. Oysa bazı arzular, özellikle temel arzular nezdinde düşünüldüğünde “mimetik” bir taklitten kaynaklanmadığına göre, yani suya ve sevişmeye (ve aslında müzik, resim ve çocuk yapmaya da) herkesin başkalarından bağımsız olarak ihtiyaç duyduğunu düşünürsek Girard’ın önerisinin yeterince dibe inmediğini görüyoruz.

Bilinen tarih ve günümüz tümel insan kültürüne (öyle bir şey yok tabi ama, günümüz tümeline genel belirleyiciliği bakımından ve bir varsayım olarak ‘Batı düşüncesi’ deyince) çoğumuzun edimlerine mimetik veya plastik arzulardan daha çok, derinde yaşayan bir ‘ölüm korkusu’nun belirleyiciliği hakim. Yani hayatın sonlu olduğu hakikati, ortaçağ idealizmine karşı yükselişle (aydınlanma) birlikte iyice kenara koyularak arkeolojik kaçışta daha da derinlere gömülmeye girişilmiş. Böylece şiddetin arkaik kaynağı olan ölüm korkusu da önce başkasını (hayvanları ve düşmanları) endüstriyel toplumda ise kendi içimizdeki ötekini öldürerek ölüme karşı sahte egemenliğimizi arttırma çabasına dönüşmüş. Yani derinde “Öldürme gücü biriktirerek ölümün savuşturulabileceğine dair arkaik inanç devam eder” ve “Ne kadar çok şiddet uygularsa, kişinin iktidarı bir o kadar güçlenir. Ötekine karşı şiddet, insanın hayatta kalma şansını ve yeteneğini çoğaltır. Ölümün üstesinden öldürerek gelinir.”

Kapitalizm ve sermaye birikiminin temelinde de belki bu arkaik kodlardaki “ardında leş biriktirerek güçlendiğine inanma” inancı yatıyor olabilir. Kanın yerini para alır. Ne kadar çok parası varsa o kadar çok öldürme gücü olduğuna inanıyor olabilir kapitalist alt bilinçler. Böylece ölüme galip gelmeye çalışıyor olabilirler. Hatta ortada hiçbir düşmanlık veya tehdit olmadığı halde oluşan öldürme edimleri ve ‘kurban etme’ sevdası da buradan kaynaklanıyor olmalı.

Kapitalizm derin psikolojik düzlemde, gerçekten de ölümle ve ölüm korkusuyla ilgili olabilir. “Birikim ve büyüme histerisi ile ölüm korkusu birbirini doğurur,” diyor okuduğum kitap. “Kapitalist ekonomi hayatta kalmayı mutlaklaştırır. Meselesi iyi yaşamak değildir. Daha çok sermayenin daha çok hayat doğuracağı, yaşama yeteneğini artıracağı yanılsamasından beslenir,” diyor. Ve Freud’a veriyor sözü: “Hayat ve ölüm arasındaki katı, toptancı ayrım, hayatın bizzat kendisini tekinsiz bir donukluğa mahkûm eder.”

Bu durumda gerçek yaşam enerjisi ve keyfinin de, sermaye ve birikimin tersi yönünde yer aldığının altını çizelim. Dünyanın en hakiki gülümsemelerinin hep en mülksüz göçebeler, Çingeneler, hippiler veya Hintli fakirlerin yüzlerinde fotoğraflanıyor olması da bunun basit bir kanıtı olmalı.

Yaşam tarzı ve kişisel gelişim hareketlerine ve özellikle Batı toplumlarındaki Budizm eğilimine de şöyle bir göz kırpalım. Neşeli otonom alanlara ve yaratıcı günlük yaşam pratiklerine dağılan, hatta iç barış arayışlarına kadar derinleşen bir anti-kapitalizmin yaşadığımız zamanların direniş kültüründe önemli yer tutmasını da daha iyi anlayabiliriz böylece.

“Demek ki hayatın bir ölmemişlik kalıbında donmaması için ölüme daha çok yer açmak gerekiyor.”

Günümüzde içsel şiddetin ruhu: çember faresi

Freud’un metninde ruhsal yapı bir savaş meydanına dönmüştür. Şiddet (içerden veya dışarıdan da gelse) “ötekinden kaynaklandığı için bir olumsuzluk şiddetidir. Bir iktidar bağlamı içindeki baskı olarak ifade bulur.” Ben’in bölümleri çatışır. Ben, kendine eziyet yoluyla asıl objeden intikamını alır. İnsanın kendisiyle ilişkisi hastalık derecesinde bozulmuştur.

Chul Han, Freud’u Sennet’le karşılıyor ve bu olumsuz şemayı endüstriyel toplumun şeması olarak kenara kaldırıyor. Günümüz (post-endüstriyel) toplumunun şiddet şemasına şu basit denklemi aktarıyor Sennet’ten: “İnsan Kendi’nde boğulur.”

Yine de yazara göre bugünlerin psikiyatrisini ne Freud’un “melankoli”si, ne Sennet’in “narsisistik bozukluk”u ne de depresyon belirler. Bugünün hastalığı, insanların kendi kendilerini başarı ve performansa odaklayarak ulaştıkları ‘Burnout’ sendromudur:

“Başarıya ve performansa odaklı çalışan, yorgun, depresif özne kendinden bıkmıştır. Kendinden yorulmuş, kendiyle savaştan bitkin düşmüştür. Kendinden çıkmayı, dışarıda olmayı, kendini bırakıp Öteki’ne, dünyaya açılmayı beceremez, saplantılı bir biçimde kendine odaklanır ve bu paradoksal olarak Kendi’nin içinin oyulmasına ve boşalmasına yol açar. Farenin çemberde dönmesi misali, sürekli kendi etrafında dönen özne, sonunda tükenecektir.”

Üstelik insanın çevresiyle ilişkisi de giderek sosyal ağlar içinde sanallaşmakta ve içinde kaybolunan Ben’in destek mekanizmasına dönüşmektedir. “Arkadaşların başlıca işlevi, bir meta gibi sergilenen Ego’ya tüketici olarak dikkatlerini yönelterek, kişinin narsisistik Ben duygusunu artırmaktır.”

Alain Ehrenberg giriyor burada devreye; melankoli, histeri ve yastan farklı olarak depresif insanın kendi egemenliğinden bitap düşen, yani “kendinin efendisi olmaya gücü kalmayan” olduğunu söylemek için.

Sonuçta “bir önceki toplum”un (Türkiye toplumunun büyük bir kısmı gibi) itaatkâr öznesi kendini bir ‘üstben’e tabi kılarken “bugünkü toplum”un (post-endüstriyel performans toplumlarının) başarı odaklı öznesi kendini bir ideal ben üzerinden yeniden tasarlar ve ona karşı bir eksiklik, suçluluk ve kaybetme akışıyla öz-saldırganlaşır.

“İnsan kendine şiddet uygular ve kendini sömürür. Dışsal şiddetin yerini içeride üreyen bir şiddet almıştır ki ilkinden çok daha ölümcüldür, zira bu şiddetin kurbanı kendini özgür zannetmektedir.”

Devamını görmek için bkz.

Gökhan Özcan , "Aşırının Laneti", Ayraç Kitap Dergisi 90. Sayı, Nisan 2017

"Bu küstah endişe, bu kutsal hipokondri, belki de içinde bulunduğumuz çağın çürümesinden kendimizi sakınmak için kurban ettiğimiz hayvanları yakacak ateştir."

Soren Kierkegaard, Kaygı Kavramı

Arabesk müziğin ruhuna sinmiş olan ‘yorgunum’ teması, bilhassa biz kent mağdurları için hiç de tesadüfi, isabetsiz bir betimleme değil. Yorgunluk çağındayız; yorgunuz. Neden peki? Bir eksik mi var hayatlarımızda? Varsa nedir o? Yoksa yorgunluğumuz bir eksikten değil de, her gün tecrübe ettiğimiz ama bilincimizde kendisine henüz anlam vermekte zorlandığımız bir fazlalıktan mı kaynaklanıyor? Arabeskten ilhamla sorduğumuz bu soruları yine arabeskle açıklığa kavuşturamayacağımız neredeyse kesin.

İçerisinde yaşadığımız çağın temel sorunsalı hiç çekinmeden söylenebilir ki, aşırı pozitiflik ve fazlalıktır. Zayıflık bir kusur; yavaşlık bir beceriksizlik; olumsuzluk ölümcül bir günah; asosyalite tanrısal bir ceza olarak değer görmekte, günümüzde. Ancak aşırılığın ve çığırından çıkmış bir olumluluğun laneti bir yandan istemesek de çokça şikayet ettiğimiz patolojik manzaralar sunmakta bize: dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon, otizm, tükenmişlik sendromu ve nicesi.

Aşırılık ve beraberinde getirdiği patolojiler, çoğu zaman görmek istemediğimiz iç boşluğumuzu doldurma isteğimizin zorunlu ve zorlanımlı bir ruhsal ürünüdür. İletişim iyidir söz gelimi, ancak fazla iletişim iletişimsizlik, fazla sağlık hipokondri (evham), fazla güç şiddet, fazla dikkat odaklanma sorunları, fazla sosyallik yalnızlık yaratmaktadır. Görüldüğü üzere boşluk doldurmak şiddet içeren, her şeyi ters yüz eden bir eylemdir. İçimizdeki boşluğa tahammülsüzlüğümüzse kendimizi kendimize düşman etmek için kullanacağımız enfes bir tariftir şüphesiz. Kendimize düşman olduğumuzda içsel yaşamımızın olanakları kurumakta, günlük yorgunluk burnout’a (tükeniş), yaşantısal kaygı anksiyete bozukluklarına, melankoli depresyona, inziva otizme dönüşmektedir.

Şurası kesindir: Hem içerik hem de kılıf dönüşümüne uğrayan hastalıkları ve hatta kişilik örgütlenmelerini tekrar ama yeni bir bakış ile sorunsal haline getirmek bir lüks değil; gecikmiş bir gerekliliktir. Fakat bu sorunsalı hala yirminci yüzyıl kuramcıları ile mi konuşacağız? Bu büyük ihtimalle başarısız bir girişim olurdu. Bu ruhsal çatırdamayı, Güney Koreli çağdaş kültür kuramcısı Byung Chul Han’ın, Açılım Kitap’tan Samet Yalçın tercümesiyle çıkan, Yorgunluk Toplumu ismindeki kitabı vasıtasıyla incelemenin meseleye ‘yeni bir bakış’ kazandıracağı kanaatindeyim. Chul Han diğer kitabı Şiddetin Topolojisi’nde meseleyi şiddet bağlamında daha da detaylandırmaya girişir.

Post-immünolojik Bünye

Byung Chul Han’a göre günümüz toplumunun duygudurumu, temel olarak immünolojik (bağışıklık) modelden yola çıkılarak açıklanamaz. Bu onun çokça tekrar etmekte pek sakınca görmediği temel önermesidir. İmmünolojik bakış, negatif diyalektik üzerinden var olabilir. Yani bağışık olan kendinden olanı içeri alır, tutar; kendinden olmayanı ise içeride yok eder yahut dışarıya atar. Şu halde immünolojik bünye düşmana ihtiyaç duyar. Kendini, kendi olmayan öteki ile tanımlarken ötekinin istilasına yönelik anti-viraller/anti-bakteriyeller (politik cephede nükleer silahlar) ile direnç oluşturmaya çalışır. Foucault’nun disiplin toplumu, Freud’un üstben’i, Schmitt’in şiddet formülasyonu, Agamben’in olağanüstü hal’i, Baudrillard’ın küresel şiddet’i immünolojik bünyeyi açıklayan kavramlar iken; globalliği ile övünen günümüz performans toplumunu ne kadar anlayabildiği şaibelidir. Çünkü tüm bu yirminci yüzyıl formülasyonları ancak iyi-kötü/dost-düşman gibi ikililiklerin hakim olduğu disiplin toplumunda anlam bulabilir. Kaba tabirle at izinin it izine karıştığı bir zamanda işte Byung Chul Han buradaki yetersizliği fark etmekte ve yeni bir kavram öne sürmektedir: post-immünolojik bünye!

Post-immünolojik bünyede negatiflik ve başkalık alabildiğine zayıflamakta, pozitiflik maksimum seviyede yaşanmakta, hem ortopedik hem enformatik bir obezite bedenleri ve zihinleri mesken tutmaktadır. Virüsün bir panzehiri vardır fakat yağlanmanın, yorgunluğun ve sinir zafiyetinin bir panzehiri yoktur. Byung Chul Han’a göre günümüzde düşmana da ihtiyaç yoktur; Nietzsche’nin çok önce söylediği üzere, kişinin en büyük düşmanı artık kendisi olmuştur. Post-immünolojik dönemde birey kendini geliştirme adına benliğini birtakım eğitsel teknikler ile işgal etmekte ve kendine sinirsel bir şiddet uygulamaktadır. Bireyin kişiliği, alınan ya da alınmış gibi gösterilen eğitimlere ve profesyonellik denilen örgütsel ahlaksızlığa göre değerlendirilmektedir. Panoptikon da post-immünonolojik çağda anlamsızlaşır. Çünkü özne sadece iktidarın zorunlu gözetiminde değildir artık; aksine sosyal medya aracılığıyla kendini bile isteye kendi eliyle gözetletirken aynı zamanda başkalarının da gözetleyicisi olmuştur. Kendine savaş açan performans öznesi, benliğini emanet ettiği teknolojik cihazlarla otistik bir makineye dönüşmüştür.

Depresif/Hiperaktif Özne

21. yüzyılın öznesi itaatkar özne değil; performans öznesidir. Performans öznesinin tüm derdi ‘kendi’ olmaktır. Kendi olunca mutlu olacaktır. Kendi olmak ve mutlu olmak ise iyi eğitimler almak, iyi yerlerde çalışmak, iyi yemekler yemek ve iyi giyinmek, iyi yerlerde oturmak ve bunu sosyal medyada paylaşmak olarak kurgulanmıştır. İstediğinde her şeyin olacağına inanır. Okuduğu kişisel gelişim kitaplarında böyle yazmaktadır çünkü: Yeter ki o istesin, her şey emrine amadedir. O yüzden Tanrı’ya, başı sıkıştığında dualarını kabul eden, sorunlarını çözen, onu hazırda bekleyen bir makine muamelesi yapar. Her şey mümkün diye düşünen biri, depresif bir özne haline kolayca gelebilir. Çünkü depresif iklime hiçbir şey mümkün değil havası hakimdir. Gelmeyen bir terfi, alınmayan birkaç ‘like’, ‘her şey mümkün’ü ‘hiçbir şey mümkün değil’e çevirecek güçtedir. O zaman günümüzün performans öznesi kendini sömürerek depresyonunu kendi elleriyle imal eder. Depresif özne hem aziz hem şeytan, hem işkenceci hem kurbandır.

Hiperaktif özneyse depresif öznenin negatifidir. Depresifin dürtüleri kendi içine çekilmişken hiperaktifin dürtüleri kendi dışında çılgınca nesne arar. Hiperaktivite, derin sıkıntıya tahammül edememenin bir neticesidir. O sıkıntı ki insanın derinlerindeki yarıklardan sızar; kişiyi daraltırken, Heideggerci bir ifadeyle onun hiçliğini ifşa eder, onu geliştirir. Sıkıntı duygusuna tahammül edememek dinleme kabiliyetini öldürür. Çünkü başkasının sıkıntısına muhatap olabilmek ancak kendi sıkıntımızdan kaçınmamaktan; başkasını dinlemekse kendi iç ve dış sesimizi susturmaktan geçer. Hiperaktif ve hipernörotik özne her tarafa parça parça dağılan dikkatinin ve gürültülü zihninin kurbanı olmuştur. Kendi toplama kampını sırtında taşır.

Ritmi Kaçan Duygular

Aşırılığın laneti (mesela kapitalist çalışma koşulları) günlük yaşamda tereddüt etmeyi, duraksamayı, soluklanmayı yasaklarken, kullarına aşırı meşguliyet bilincini serumlar. Özne kendisi ya da sistem üzerine düşünmeye takati kalamayacak denli çalışmalı ve yorulmalıdır. Kendisine ve başkasına olabildiği kadar az temas etmelidir. Yoksa muhtemel bir uyuşukluk, tembellik, direniş veya şairlik riski baş gösterebilir. Sistemin bu açık ya da gizil mesajını bir ödev haline getiren kul, çalışmayı öz şiddet haline getirir. Başka çaresi de yoktur hani.

Kapitalizmin hızlandırdığı yaşamda duygular da körelir. Özgürlük aktifliğe bağlanır ve bu sebeple duyguların olağan ritmi kaçar. Söz gelimi öfke, sınırlarını, hakkını savunmak isteyen birinin zamanı durdurmasını ve her şeyi baştan aşağı sorgulamasını sağlayan bir duygu olarak kapitalist toplumda hoş görülmez. Kişi kendisini ezen patronuna öfkelenemez; en fazla kızar ve içe doğru patlar. Öfke değişim demektir. Yorgun özne değişimden delicesine korkar. Bastırılan öfke şu halde kendine dönmüş, hadım edilmiş, nesnesiz bir agresiviteye, gerginliğe, kaygı ve korkuya dönüşüverir. Böyle bir kişi Byung Chul Han’ın ironik ifadesiyle ‘ben-yorgunu’dur ve kendi çöküşüyle farkında olmadan mektup arkadaşlığı yapmaktadır.

Hakikatin Yorgunluğu

Adorno, Minima Moralia’da bütünlüğün eskiden hakikatin bir parçası olduğunu ancak şimdilerde statükonun denetiminde işleyen bütünlüğün ancak parçalanan bireyin deneyiminde izlenebileceğini söyler. Buradan bir analoji kurmak çok mümkündür: Eskiden yorgunluk hakikatin, dünyaya duyulan güvenin bir parçasıydı; yani insanın kendine ait zamanından ve kendine dönük eylemlerinden kaynaklanırdı. Aşırılığın benlikleri tükettiği bir çağda parçalanan bireyin yorgunluğu ise, dünyayı hiçleyen, şiddet içeren trajik bir yorgunluktur. Dünyayı daha iyi hale getirmeye çalışan direnişlerin ve uyanışların yolu, bizi yoran, parçalayan bu sisteme itirazlar geliştirmekten geçmelidir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.