Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-268-0
13x19.5 cm, 152 s.
Liste fiyatı: 16,50 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bülent Somay diğer kitapları
Geriye Kalan Devrimdir, 1997
Tarihin Bilinçdışı, 2004
Bir Şeyler Eksik, 2007
Çokbilmiş Özne, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Şarkı Okuma Kitabı
Ses ve Sözle Denemeler
Genişletilmiş tekrar basım
Kapak Tasarımı: Ezgi Keskinsoy
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2000
4. Basım: Şubat 2016

Bu kitapta yapmaya çalıştığım şey bazı şarkıları alıp çözümlemek ya da açıklamak değil. Şarkı kendisi için vardır, açıklaması da olmamalıdır... Buradaki şarkıların her biri hayatım boyunca tekrar tekrar okuduğum ve "okuduğum" şarkılar. Israrla çalıp söyledim onları. Hepsi de kendimi kurmamda ve yeniden kurmamda bir yere sahip. Hepsi bana hayatımla, hayatımızla ilgili sorular sordu. Ben de onlara cevap vermek için epey zaman harcadım. İşte bu sorularla, bunlar etrafındaki düşünceler var bu kitapta...

Benim için "şarkı sözü" müziğin bir aksesuarı olmadı hiçbir zaman. Söz ve müzik daima bir bütündü. Sözünü anlamadan müziği de yeterince takdir edemeyeceğimi bildim hep. Küçük yaşlarımdan beri müzikte kahramanlarım Bob Dylan ve Leonard Cohen'di: İkisi de şarkı yazarı ve şair. Onları örnek alarak başladım şarkı söylemeye. Şarkı sözü şiirdi: Özel bir şiir türü ama gene de şiir. O yüzden şiir gibi okunmayı, şiir gibi yaşanmayı hakediyordu.

Bu şarkıları nasıl seçtiğim ise apayrı bir konu. Bazılarını seçmeme şansım yoktu zaten. Suzanne, Famous Blue Raincoat, Manifiesto; bunlar eskiden beri yakamı bırakmayan şarkılar. Seçtiğim tüm şarkılar ortak temalar içermeseler de, aynı civarlarda dolaşıyor: Aşk ve ölüm, sevgi ve şiddet, dayanışma ve ihanet, teslimiyet ve umut...

—Bülent Somay.

İÇİNDEKİLER
İkinci Basıma Önsöz
Giriş: Ses ve Söz
Tufandan Sonra Ne Olacak?
Suzanne'in Aynası
Niçin Şarkı Söylüyorum?
Kırılgan/On Yıl Sonra
Benim İktidarım Kimin Özgürlüğü?
Unutmazsak Dayanabiliriz
Ortalamanın İktidarı
"Herkes Sevdiğini Öldürür"

EKLER
1. Chelsea Oteli, No: 2
2. Sanki Yıllar Geçti Nancy
3. "Herkes Sevdiğini Öldürür"
4. İntikam
5. Kıyamet Sureleri
OKUMA PARÇASI

İkinci Basıma Önsöz, s. 11-12.

Şarkı Okuma Kitabı'nı bitirdiğimde, bitirdiğim şeyin tam olarak ne olduğundan emin değildim. Kitap 1988'de İskender Savaşır'ın bir isteğine ("Fragile hakkında bir şeyler yazsana Defter'e!") esprili bir yanıt verme gayretiyle başlamış, 1999'da müzisyen yanımla yazar yanımı (bu hiç anlaşamayan düşman kardeşleri) uzlaştırmak gibi iddialı bir projeye dönüşmüştü. 1999'da kafamdaki kitap, içindeki sekiz denemeye denk düşen sekiz şarkının tarafımdan yorumlanmış (yani hem okuduğum, hem de okuduğum) hallerini de içeren bir kitap/CD olarak yayımlanacaktı. Ama o zamanlar "entelektüel mülkiyet" kavramına belki de hak ettiğinden fazla önem verdiğim için, sekiz şarkının da telif haklarını almaya çalıştım ve Peter Gabriel şarkılarına sıra gelince (diğerleri sorun çıkarmamıştı) duvara çarptım. Realworld, Gabriel'ın kurduğu ve "Üçüncü Dünya" ülkelerinin otantik müziklerini Batılı kayıt ve yorum olanaklarıyla ele alıp dünya piyasasına süren, "Dünya Müziği" denilen (ve şimdilerde modası epeyce geçmiş olan) türün mimarlarından biri olan şirket, Peter Gabriel şarkılarının yorumlanmasına izin vermiyordu! "Batılı" olmadığım yüzüme bir kez daha çarpılmıştı. "Onlar", "bizi" yorumlayabiliyordu, ama "biz", "onları" yorumlayamıyorduk. Hatta "onlar" her şeyi yorumlayabiliyorlardı (örneğin Gabriel Cohen'in Suzanne'ini yorumlamıştı), ama ben, örneğin Wallflower'ı yorumlayamıyordum. Haddimi bilme konusunda bir ders daha almış olarak projeden vazgeçtim (şarkıların yalnızca bir kısmını kitaba eklemek fikri cazip gelmemişti) ve şarkıları yalnızca "okuduğum" haliyle yayımlamayı seçtim.

Sekiz yıl sonra Şarkı Okuma Kitabı'nı yeniden yayımlamak fikri gündeme geldiğinde, kitabın "eksik" bir şey olduğu konusundaki hissiyatım depreşti. Ama artık aynı telif hakkı toplama macerasına girmek (ve eksik kayıtları tamamlamak) fikri heyecanını yitirmişti benim için. Gene de "eksiklik" duygusu sürüyordu. Bunun üzerine "okumayı" biraz daha ileri götürmeye, başka birçok yazımda/kitabımda bir gölge, bir tehdit, bir iç kararması olarak değinip geçtiğim bir konuyla doğrudan yüzleşmeye karar verdim. "Kıyamet Sureleri" (ki bir değil iki Leonard Cohen şarkısının okunmasından oluşuyor) böyle ortaya çıktı. Biraz Everybody Knows, biraz The Future, bir tutam Anthem, bir sıkımlık William Butler Yeats, Adorno'ya geç kalmış bir saygı duruşu ve birazcık da Şen Bilim. Aşureyi severim. Ayrıca, herhalde hemen fark edilmiştir, denemenin adında da dolaysız bir Nâzım Hikmet göndermesi var:

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.

Haram sevaboldu, sevap haramdır.

1988'de, "Kırılgan"ı yazdığım sıralarda, Mozaik ile Çook Alametler Belirdi albümünü de yayımlamıştık. Albüme adını veren parça enstrümantaldi, ama sonunda (gene aşure yaklaşımıyla) T. S. Eliot, Brecht, Nâzım, Goethe ve Bob Dylan'dan alınmış sözler bir kolaj halinde müziğin altına yayılıyordu. Tabii ki Nâzım'dan da yukarıda alıntıladığım dizeler. Görüldüğü gibi, ikinci basıma yaptığım bu ekte de o imkânsız çabadan, yani müzisyen yanımla yazar yanımı uzlaştırma çabasından vazgeçmedim.

Şarkı Okuma Kitabı'nı (eski ve yeni halleriyle) "şarkı okuma" maceramda tartışmasız bir yeri olan ve bu yıl "eksikler listeme" eklenen babam İbrahim Somay'a adıyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, “Şarkılarla hayat bilgisi”, Virgül, Sayı 32, Temmuz-Ağustos 2000

Martin Scorsese’in Yaşamın Kıyısında filminde, cinnet ve depresyon eşiğindeki ambülans şoförü bir yerde şöyle diyor: “Birinin hayatını kurtarmak âşık olmak gibidir. Birkaç gün yeri hissetmeden dolaşırsın.” Herkesin hayatında tecrübeyle sabittir ki, bazı şarkılar da benzeri kanatlar takar insana. Herkesin şarkıları farklıdır ya da aynı şarkının herkesteki hikâyesi... Hayatın merhaleleri, dönemlerimiz, acı ve tatlı anılarımız, hepsi kamuya ait birtakım şarkılarla kişiselleşir ve mahrem alanımıza katılır. Müzik ve söz birliğinin gücüdür bu. Şarkı Okuma Kitabı’na da bu şekilde yaklaşın, yaklaşacaksanız. Kitabın olduğu şeylerden önce olmadığı şeyi söylemekte fayda var: Şarkı Okuma Kitabı, sekiz şarkının yorumlanması değil. Ortada bir müzik yazarlığı tavrı yok, dahası bir metin çözümlemesi hiç yok.

Bülent Somay, sekiz şarkı dolayımıyla belli temalar etrafında dönüyor. Hatta denebilir ki, makaleler aslında gündem maddelerini ve gündemden hiç düşmeyen maddeleri tartışıyor. Peter Gabriel’in Here Comes The Flood’ında sol, Cohen’in Suzanne’ında ayna, Jara’nın Manifesto’sunda hayatî seçimler, Sting’in Fragile’ında cinsiyet ve şiddet-meşruiyet merkez oluyor. Genel olarak bakıldığında her makale “bu şarkı ne anlatıyor acaba?” sorusuyla değil, “bir şarkının düşündürdükleri” dürtüsüyle yazılmış. Şarkı Okuma Kitabı, şarkılar etrafında kurgulanma gibi cazip ve akıllıca bir fikre sahip olmasına rağmen, asıl başarısı çok iyi düzyazı örnekleri içermesinden geliyor.

Düzyazıyla uğraşanların düştüğü tuzaklar bol ve çeşitlidir: Temalarına belli eleştiri şablonlarıyla yaklaşmak, lakaytlık (kimi zaman yavşaklık düzeyine varacak kadar), ciddi meseleleri demir leblebi üslubuyla anlatmak, yazacak konu bulamamak ve bunu konu haline getirmek, tartışma malzemesini hayatın anlamını açıklayabilecek kadar makrolaştırmak vs. Kimi zaman kötü düzyazıda bu çukurlardan bir tanesini görürüz, kimi zaman da, yazarın iki bacağının ve iki kolunun aynı anda birçok çukur arasında alabildiğine gidip geldiğini... Etrafınıza şöyle bir bakın, uzun zamandır kimse makale yazarlarından belli bir üslup ve zekâ birliği ya da bir alametifarika beklemiyor. Günlük gazete ve dergilerdeki makale yazarlarının artmasıyla birlikte düzyazı, neredeyse, ‘tepesinde yazarın fotoğrafı olan yazı’ diye tanımlanabilir bir boşluk doldurma uğraşı haline geldi. Ortada belli bir üslup ve zekâ birliğine sahip yazılar görmek zorlaşırken, diğer yandan, yazarın kendinden menkul alamet-i farikasının sakız gibi uzadığı, yazı yazma derdinin dert edilmediği, fotoğrafı olan şahsın, kurgu mu, gerçek mi olduğu belirsiz ‘içinden ego geçen’ yazıları bol bol prim yapar oldu. Bu kadar lafı niye giydirdik? Sapla saman ayrılsın diye elbet. Çünkü biliyoruz ki, Bülent Somay’ın da bazı yazılarının tepesinde fotoğrafı var, hatta bu kitapta yer alan iki makale de ilk olarak Radikal’de fotoğraflı halde yayımlanmış!

Eğer yukarıdaki gözlemlere katılıyorsanız, Bülent Somay’ın üslup ve zekâ birliğinden bolca nasibini almış, üstelik alametifarikası olan yetkin bir makale yazarı olduğunu da kabul etmeniz gerekiyor, çünkü yazar yukarıdaki tuzakların hiçbirine düşmemekle kalmıyor, kendinden birçok artı da katıyor. Her şeyden önce Somay’ın yazıları kitabî bilgilerden değil, abartısız, okuyucuyu kasmayan hayat bilgilerinden hareket ediyor. Radikal’deki köşesinin “Açıklamalı Kavramlar Sözlüğü” başlığını taşıması ve bu köşede yazdıkları, yaklaşımıyla ilgili bir ipucu veriyordu zaten. Somay’ın, kitabî kavramların ve bilgilerin ‘burnunu sürtmek’, ‘ayaklarını yere indirmek’ gibi bir derdi var. Bu kitap için konuşursak, bu tavır, konunun dışına taşma, meseleyi şarkıdan alıp başka yerlere genişletme özgürlüğünü getiriyor. Eğer böyle olmasaydı zaten, Cohen’den, Sting’den, hatta Gabriel’den hazzetmeyen benim gibi bir okura, bu makaleleri zevkle okutamazdı.

Diğer yandan Bülent Somay’ın, yazılarında kendini düsturlu bir şekilde ele vermek, küçük itiraflarda bulunmak, hatta kendisiyle ilgili küçük dedikodular dağıtmak gibi “cana yakınlık” denebilecek bir rahatlığı var. Kitabın giriş bölümündeki, yazarla falcı Çingene arasındaki “ses ve söz” muhabbetinin, kitabın ana damarı olarak anlatılması bunun iyi bir örneği. Çünkü yazar kendini, yazının ilerlemesine katkıda bulunacak noktalarda devreye sokuyor. Bunu da “falın gerisi kimseyi ilgilendirmez” deyip usturuplu bir yerde kesiyor. Düşünsenize, hazır laf fala gelmişken tüm duygusal dünyasını anlatıverecek ya da kanatlı kavramların peşinde uçup giderken falcı kadınlara yüz vermeyecek ne kadar çok makale yazarımız var. Kurduğu bu denge, Bülent Somay’ı ‘bulunmaz Hint kumaşı’ yapıyor bence.

Bu noktada, Bülent Somay’ın makale yazarlığı, Şarkı Okuma Kitabı’nın mantığıyla örtüşüyor, denebilir. Belki de yazarın doğru konumda durmasında şarkılara bulaşmış olmasının önemli bir katkısı vardır. Şarkıdan anlamak için müzikten anlamak gerekmez, şarkı sözlerinin de şiir olması gerekmez. Şarkı, daha geniş ve dolayısıyla daha rahat bir alandır, bu yüzden de olmadık yerde karşımıza çıkar, hayat boyu da bırakmaz peşimizi. Bülent Somay’ın yazılarına da, bu benzetmeyi abartırsak, formatı kaybetmeden, şöyle rahat rahat at koşturan bir üslup hâkim. Bir şarkıyla çıkıp yola, makalenin sonunda nerelere uzandığınıza inanamayabilirsiniz ama bu zihin yolculuklarında ne bir zorlama, ne de acı mevcut. Tam tersine, bir makaleden alınabilecek haz neyse, elinizin altında duruyor.

Devamını görmek için bkz.

Buket Ökütülmüş, “’Şarkı okuma' kitap olursa”, Radikal Cumartesi, 15 Temmuz 2000

Okuma serüveni, 80'li yılların ilk çeyreğinde başlayan ya da daha daha gerilere uzanan kitapseverlerin, Akıntıya Karşı, Zemin, Birikim, Demokrat ve Defter dergilerinden aşina olduğu bir ad Bülent Somay. Radikal yıllarıysa onun yaygın biçimde tanınmasıyla sonuçlandı. Metis Yayınları'nda, bilimkurgu dizisinin yanı sıra fantezi edebiyatı yayın yönetmenliği yapan Somay, yazının yanı sıra müzikle de iç içe bir kültür sanat adamı. Onlarca yıl (1984-1995) Mozaik Müzik Topluluğu'nun üyesi olarak mesai yaptı. Şimdilerde bağımsız müzik çalışmalarını sürdürmekle meşgul.

Bülent Somay'ın Şarkı Okuma Kitabı; asıl gövdesi sekiz, eklerle genişleyen gövdesi on dört anlatı içeren bir metin. Kitapta yer alan yazılardan, 'Kırılgan', Defter'in 5.; 'Herkes Sevdiğini Öldürür' 29. sayısında; eklerde yer alan 'Güzel' ve 'İntikam' yazılarıysa Radikal gazetesi 'Açıklamalı Kavramlar Sözlüğü' köşesinde yayınlanmış. Şarkı sözleri ve notalarla zengin bir içeriğe sahip bu farklı kitabın notaları da, özenli bir çalışma sonucu okurla buluşuyor. Notalar, Ayşe Tütüncü tarafından yayına hazırlanmış çünkü.

"Bu kitapta yapmaya çalıştığım şey, bazı şarkıları alıp çözümlemek ya da açıklamak değil. Şarkı kendisi için vardır, açıklaması da olmamalıdır. Sözü ve sesi kendini iletmeye yetmiyorsa, bir dış yardım onu yeterli kılmaz bu işte, belki daha da uzaklaştırır dinleyeninden. Burada üzerine yazdığım, kendi 'okumalarımı' yazıya döktüğüm şarkıları açıklamak ya da anlatmak istemiyorum. Onların her biri hayatım boyunca tekrar tekrar okuduğum ve 'okuduğum' şarkılar. Hepsi de kendimi kurmamda ve yeniden kurmamda bir yere sahip. Hepsi bana hayatım(ız)la ilgili sorular sordu. Ben de onlara cevap vermek için epey zaman harcadım" (s. 13) diyor Bülent Somay, 'Ses ve Söz' adlı giriş yazısında. Ardından ekliyor tabii: "Örneğin, Victor Jara bir gün bana, 'Niçin şarkı söylüyorsun?' diye sordu Manifesto'da. Hâlâ tatminkâr bir cevap verebilmiş değilim bu soruya. Cohen kendimi hangi aynada görüp tanıdığımı sordu Suzanne'de. Sting 'Sevdiğin şeyi öldürmeye mecbur musun ille de?' dedi Moon Over Bourbon Street'de. Peter Gabriel ise 'Neden bir taraf seçemiyorsun artık?' diye sordu Here Comes the Flood'da. Bu soruları başka sözlerle soran başka kişiler, başka metinler de vardır mutlaka; ama bir şarkı sana bir soru soruyorsa bir cevap vermek zorunda hissedersin kendini -ya da o şarkıyı bir daha dinlemezsin. Ben o şarkıları 'okuyordum', bu yüzden de bir daha dinlememe şansım hiç olmadı. Israrla, yorulmadan sordular sorularını; bazen ısrarla, bazen bezgin cevaplamaya uğraştım ben de." (s. 13)

Bu açıkyürekli anlatım, kitabın belkemiğini oluşturuyor. Çünkü, metinlerin her biri 'o şarkılar'ın 'nasıl' okunduğuyla ilgili. 'Şarkı sözü'nü müziğin 'aksesuarı' olarak görmeyen, söz ve müziği bir bütün olarak algılayan bu söz (şiir şarkı sözü) ve ses (müzik) düşünürünün; hayatına önemli açılımlar getiren şarkılarını anlattığı kitabı oldukça çekici. Okuru, kitap içinde yürüdüğü yollarda hız almaya kışkırtır nitelikte. Üstelik değişik okuma hazlarına da açık.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, “Deneme yeni dönemde ‘tesbih’ten mi çıktı?”, Türkiye'de Eleştiri ve Deneme, TÖMER Yayınları, 2002

Bazı ısrarsızları saymazsak, 12 Eylül sonrası denemeye yeni bir eda kazandıranlardan biri Bülent Somay’dır.

“Sizi bilmem ama, ben yaşadığım hayattan epeyce sıkıldım. Epeyce diyorsam kibarlık olsun diye. Aslında hayatımın iler tutar yanı yok. Çevreme bakıyorum, kimsenin de kendi hayatını önerecek hali yok gibi görünüyor” diye başlamıştı söze. (Bülent Somay, "Öteki Hayat, Öteki Kültür", Akıntıya Karşı, Ocak 1986).

İşte size bütün açıklığıyla, bir yazar: (Yanlış anlaşılmasın, samimiyet krizine tutulmuş bir üslupla değil, en çökkün ifadelerinde bile çalımlı ve vekar bir üslup barındırır Somay) “Sıkıntılarıyla, zaaflarıyla, hayatının yanlışlığıyla orada duruyor. Bu dolaysız dil, yakın zamana kadar yabancısı olduğumuz bir dildi. Öznel bulunabilir, kişisel bulunabilir, hatta duygusal bulunabilir ama sonuçta bütün denemelerde örtük olan, burada açıkça ifade edilmiştir: ben şöyle bir insanım, şunları yaşadım, şunları yaşayamadım, şunları yaşasam...” (Nurdan Gürbilek).

Somay, Geriye Kalan Devrimdir ve Şarkı Okuma Kitabı adlı kitaplarında bir kısmını topladığı yazılarında, ütopyalardan karşı ütopyalara, insan hallerinden iktidar stratejilerine, psikanalizden dilbilime birçok konuyu deneme tarzının içine çekti. Politikanın, sosyal bilimlerin, dilbilimin, müziğin bilgisini kişisel bir dille yazmak iştahıyla sürdürdüğü denemelerinde, insan haklarından eğitime, işkenceden pop şarkılara, devrimden gündelik hayata kadar geniş bir alanda dolaştırdı zihnini. Her zaman şiddetini ve bunun tadını koruduğu paradoksal mantığıyla, bir insanın içeremeyeceği ama yaşamımızın içinde bir zulüm gibi duran iktidar yaptırımlarına ve hayat adına yapmacık gelecek her şeye karşı kişisel duruşunu, umudunu ve umutsuzluğunu, içini ve dışını, iştahla yazmayı sevdi.

Devamını görmek için bkz.

Cengiz Alkan, “Şarkı okumak lazım”, 24 Nisan 2009, Radikal Kitap Eki

Charlie Parker demiş ya “Çalış tekniğinizi çok beğeniyorum Bay Sartre”, herkesin müziği vardır. Ve “Herkes sevdiğini öldürür” ise herhalde kendi müziğini de öldürür: Öldürdükçe ölüyoruz... Bir şarkı, bir roman, bir film... ‘Artık böyle yaşamak istemiyorum’, ‘Demek ki bende, demek ki sende bir de böyle bir şey varmış’, ‘Yeter artık’ dedirtmiyorsa vardır bir eksiklik. Seri üretim, derinlik yoksunluğu falan... Belki de kabahatin çoğu onlarda... Ama ‘eğlenceli bir seyirlik’ten fazlasına her daim dudak büken, ‘heyecan’ yoksa ‘büyük laflar’dan sıkılan, ‘fonda bir müzik olsun’dan öteye geçmek istemeyene ne demeli. Elbette eğlenceyi, neşeyi küçümseyen üçüncü sınıf Mersault taklitlerini ciddiye almamak gerek. Üstelik ‘neşe’de bir derinlik olmadığını da kim iddia edebilir. Derdimiz bu değil.

Derdimiz şu ki, bir şarkının peşinden gidecek kadar hayatı ciddiye alıyor muyuz? Suzanne’i Montreal’de St Laurent’in kıyısında aramaktan daha fazlasını, Suzanne’in aynasında kendimizi arayacak kadar ciddiye almak hayatı, yani şarkıları. Yıldırım Türker anlattı bize Antony Hegarty’yi... ‘I’m A Bird Now’ın son şarkısı ‘Bird Gherl’. Bir de ‘What Can I Do’ var, birlikte dinlemek gerekiyor. ‘Ne yapabilirim?’ hayati bir sorudur, bazen unutursunuz ve hatırlamamak için epeyce de neden vardır. Ama işte bir şarkı yeniden sordurur size:Ne yapabilirim? Ve “bir şarkı soru soruyorsa cevap vermek zorunda hissedersiniz kendinizi”.

İyi şarkılar, basit gibi görünen soruları dahi hayati önemi haiz kılan ve kıvrana kıvrana cevaplar aratan bir haleye sahiptir. Hayatınızın farklı dönemlerinde ‘soruları’ başka türlü anladığınız, cevapları da başka başka verdiğiniz; ama her yeni ‘okuyuşta’ doğru soruya ve doğru cevaba biraz daha yaklaştığınız şarkılar.

Şarkı Okuma Kitabı, Bülent Somay’ın kendi ‘değişen’ sorularını ve cevaplarını tartıştığı, “şarkıyı ‘yazı’nın alanına çekerek, yazının büyüsüyle şarkının büyüsünü, sözü ve sesi bir de bu açıdan hemhal ettiği” denemelerinden oluşuyor.

Şarkıların ‘okunduğu’ (Müzeyyen Senar, Zeki Müren şarkı ‘okurdu’) ve ‘okunması gerektiği’nden (metin olarak şarkı) yola çıkıp “Şarkı iki dillidir, sözüyle ve sesiyle kavrar, ikna etmeye çalışmaz ama ağza, zihne takılır” diyor kitabın önsözünde. Aslında kitaptaki tüm denemeler de böyle...

Denemelerde Leonard Cohen’in daha fazla yer tutuyor olması Bülent Somay’ın Cohen sevgisiyle ilgili değil sadece, Cohen metinlerinin ‘okunmaya’ son derece elverişli olmasıyla da ilgili: Ve Suzanne sana bakacağın yeri gösterir,/ çöpler ve çiçekler arasında/ Yosunlar içinde kahramanlar,/ sabah vakti çocuklar vardır/ Aşkı tutmaya uzanırlar hepsi,/ ve böyle uzanacaklar daha/ Suzanne aynasını tuttukça

Malum, Platonik aşk ‘bütünleşme’ üzerine kuruludur. Vaktiyle ‘bir’ olan varlıkların ayrı bir varlık olduktan sonra yeniden bütünleşmek için birbirlerini aramaları ve çoğu durumda da bulamamaları. Bulunca da birbirlerinde ‘erimeleri’. Yani ‘ben’ ya da ‘benler’ yok burada, ‘bir’ var sadece. Çoğu durumda da o ‘bir’ ‘erkek-bir’dir. Aşk burada başlamaz. “Bir kadın, bir erkek, bir ‘öteki’ çıkıp, bize varlığından haberdar olmadığımız, kuşku bile duymadığımız bir ‘ben’imizi aynasında gösterdiğinde, o ‘ben’e, kendimizdeki yeniye, hayret verici, şaşırtıcı olana âşık oluyoruz. Yeterince narsisist isek işler burada kalabilir. Ama eğer narsisizmimiz hastalık raddesine varmamışsa, o ‘ben’ üzerinden aynaya, aynayı tutana âşık oluyoruz.” Aşk burada başlıyor.

‘Slavoj Zizek’e Açık Mektup’unda “...gerçekten radikal olan yegâne iki dünya görüşünü, Marksizmi ve Psikanalizi, bir araya getirmeye çalışanlarımız için bir tür deniz fenerisin...” derken, bizim yorum yapmamıza gerek kalmadan, ‘yazarken’ temelde ‘nereye’ dayandığını ifade ediyordu Bülent Somay. Buradaki denemeleri, sanırım biraz da böyle okumak gerekiyor.

‘Famous Blue Raincoat’ (Meşhur Mavi Yağmurluk) ya da ‘Moon Over Bourbon Street’i (Bourbon Sokağı Üzerinde Mehtap) ‘okurken’ bu ‘uygulama’ daha da belirgin: “Peki erkek aşkı niçin sevileni nesneleştirmeyi ve en sonunda öldürmeyi içeriyor ille de?” diye sorduktan sonra, “Bir cevap denemesinde bulunabilirim: Belki de biz âşık erkekler turistlere benziyoruz biraz. Yaşadığımız her hoş, sevinçli ânı yanımızdan ayırmadığımız fotoğraf makinemizle ölümsüzleştirmeye çalışıyoruz. ...Tek ölümsüz zaten cansız olandır.” diye yanıtlıyor yazar. Ama burada kalmıyor. Hemen hemen bütün denemelerin ruhundaki en değerli yan olan “‘Ne yapabilirim’ sorusuna cevap verme çabası” bizi diri tutuyor: “Kurbanımın ölümünü paylaşmayı deneyemez miyim mesela? Bunun bir tek yolunu görebiliyorum: Kendi öldüğüm anları hatırlamak; sevgiyle öldüğüm anları. ...Hepimiz sevgiyi ve ölümü tanıdık. Mesele hatırlamakta.” Evet, mesele hatırlamakta ve bir adım ilerisinde: Unutmamakta. Şarkı Okuma Kitabı’nın denemelerini belki de en değerli kılan da bu: Aktif unutmamaya bir çağrı.

Devamını görmek için bkz.

Murat Meriç, “Şarkılar neyi söyler?”Agos Kitap / Kirk, Ekim-Kasım 2010

Kısa süre önce yayımlanan iki ‘eski’ kitap, hem içerikleri hem de tarzları itibariyle ilgiyi hak ediyor. Şarkılardan yola çıkarak hayatı anlamaya çalışan, bunu yaparken de yaşadıklarından faydalanan iki yazar var karşımızda. Biri bizden, diğeri uzaklardan...

Yazarlardan ilki, Nick Hornby. İngiliz. Arsenal fanatiği, ve memlekette romanlarından ziyade, ilk kitabı Futbol Ateşi ile tanınıyor (çev. Bağış Erten, Sel Yay., 2006). “Sonraları kadınlara nasıl âşık olduysam, futbola da öyle âşık oldum: Ansızın, açıklanamaz bir şekilde, üzerine kafa yormadan, getireceği acı ve kafa karışıklığını bir nebze bile düşünmeden” cümlesi, hakkında bize bir fikir veriyor. Sadece futbolu değil, müziği de seviyor. Bir yandan The New York Times’ta müzik eleştirileri yazarken, diğer yandan Marah adlı grupla turneye çıkıyor. Turne dediğimiz, alışık olmadığımız türden bir performans: Marah şarkı söylüyor, aralarda Hornby müzik üzerine denemelerini okuyor. Hayranı olduğu Springsteen bile bu performansa hayran – o kadar ses getiren bir durum bu! Hornby hakkında daha çok şey yazılabilir ama, ana mevzumuz, yedi yıl önce piyasaya çıkan ancak Türkçeye yeni çevrilen kitabı 31 Şarkı; oradan ilerleyelim...

31 şarkı üzerinden bir yazarın öyküsü

Kitapta, Hornby, hayatına eşlik eden şarkıları anarken, pop kültürden Amerika’ya, pek çok konuda fikir yürütüyor. Bunu yaparken kullandığı dil okuyucuyu tavlamakla kalmıyor, bir anda kitabın içine çekiyor. Satır aralarında yazarın hayatının köşe taşlarını öğrenirken karşınıza tanıdık şarkılar çıktığında kendinizi Hornby’nin yerine koymanız ve o şarkıyla alakalı görüntülerin, kokuların, anıların aklınıza üşüşmesi kaçınılmaz oluyor. Aslında bu bombardıman, bahis açtığı şarkılar genelde çok sevdikleri olduğundan, yazar için de bir dezavantaj. Şöyle açıklıyor: “[B]ir şarkıyı çok severseniz, hayatınızın farklı aşamalarında size eşlik etmesini isteyecek kadar çok yani, o zaman belirli anılar zamanla silinip gidiyor.” Fakat, amacı anılarını anlatmak ya da şarkılar üzerinde ahkâm kesmek olmadığından, bu dezavantaj, kitapta avantaja dönüşüyor: “Ben daha çok bu şarkılarda benim onları sevmeme neden olan şeyleri yazmak istedim, bu şarkılara ne kattığımı değil.”

Hornby’nin kaba bir hesapla “en çok dinlediğim şarkı” dediği, Bruce Springsteen’in ‘Thunder Road’u. Giriş faslını saymazsanız, yolculuk da oradan başlıyor zaten. İlerleyen sayfalarda, ‘Thunder Road’un ‘en sevdiği şarkı’ olmadığını anlıyoruz. En azından, cenazesinde çalınmasını istediği şarkı bu değil! Van Morrison’ın ‘Caravan’ı, “insanın izlediği en güzel filmin sonunda yazılar akarken çalınabilecek bir şarkı” tarifiyle, cenaze listesinde tartışmasız ilk sıraya yerleşiyor.

Pop, Hornby’nin uzak durmaya çalıştığı halde kaçamadığı bir mevzu. Bir Nelly Furtado şarkısına (‘I’m Like a Bird’) vurulabiliyor ya da Ben Folds Five’ın ‘Smoke’u üzerinden pop meselesini tartışmaya açabiliyor. Bir yandan popüler kültürün en içinde gibi görünüyor, ama diğer yandan kendini toplumun dışına kolaylıkla itiveriyor. Şarkıların herkesçe bilinen versiyonlarına pek yüz vermiyor, onların ‘değişik’ hallerini bootleg’lerde (yasal olarak piyasaya sürülmemiş demo ya da konser kayıtları) arıyor. Böylelikle çok popüler bir şarkıyı bile ‘kendinin' yapabiliyor. Bunu okurla paylaşırken bıyıkaltından gülümsediğini hisediyorsunuz ve popun içinde popla alay edişine şahit oluyorsunuz.

Hornby, şarkılar üzerinden başka pek çok yere uzanabiliyor. ‘The J. Gelis Band’in ‘First I Look at the Purse’ şarkısı üzerinden Amerika algısını tartıştığı, “ABD’ye çok küçükken âşık oldum” cümlesiyle başlayan ve bu aşkı anlatan deneme, tartışmasız, kitabın şahikası. Yazarın en önemli romanı sayılan Ölümüne Sadakat’e (çev. Defne Orhun, Sel Yay., 2005) bir gönderme de var bu yazıda. Adını anmışken, romanda (ve romandan uyarlanan filmde) karşımıza çıkan ‘kaset doldurma’ meselesinin Hornby için ne kadar mühim olduğunun ipuçlarını –ve pek çok başka ayrıntıyı– 31 Şarkı’da bulmak mümkün.

Hornby, şaşırtıcı bir samimiyetle yazıyor. Bir Rufus Wainwright şarkısından söz ederken rahatlıkla şöyle bir cümle kurabiliyor mesela: “Haliyle, Tanrı’ya inanmamaya çalışıyorum, ama bazen müzikte, şarkılarda öyle şeyler oluyor ki, kalakalıyorum, bir daha düşünmem gerekiyor.” Ya da, Santana’nın ‘Samba Pa Ti’sini “bekâretimi kaybederken dinleyeceğim şey” olarak tarif edebiliyor. Doğrudan müzik üzerine de fikir yürütüyor; şarkılardaki sololar meselesine bakışı enteresan: “[E]n sevdiğim sololar, çalanın şarkıyı, sözleri, müziği, her şeyi hissettiğini bir şekilde gösteren sololardır; böylece solo, şarkının yaratıcı bir yeniden yorumu olmakla kalmaz, şarkının anlamına ve özüne katkıda bulunur, onları dile getirir.” Bunu, Springsteen’den bir örnekle destekliyor: “Eğer ben Bruce olsaydım [Clarence] Clemons’ın ‘Lovers in the Cold’da yaptıklarını duyduğumda gözyaşlarıma hâkim olamazdım; birinin beni gerçekten, çok iyi anladığını, her bir çıkışın ve patlamanın şarkının ve yaratıcısının ruhuna olan bağlılığın ifadesi olduğunu hissederdim.”

31 Şarkı, kolayca okunan, küçük bir kitap. Bunda onu dilimize kazandıran Betül Kadıoğlu’nun payı büyük elbette. Kolay okunmasında samimiyetin de faydası büyük: “İsterseniz bunu gübresiz, steroidsiz yetiştirilmiş organik bir kitap olarak düşünebilirsiniz” diyor Hornby ve bir zamanlar Rod Stewart’ı sevmesiyle dalga geçebiliyor ya da Bob Dylan hakkındaki fikirlerini açıkça yazıyor ve neden onun ‘hayran’ı olamadığını anlatıyor. Dahası da var elbette, ama burada Nick Hornby bahsine ara verip, 31 Şarkı’yla kardeş sayabileceğimiz bir başka kitaba geçelim: Bilimkurgu ve fantastik edebiyat delisi yazar, ‘şair’ ve müzisyen Bülent Somay’ın Şarkı Okuma Kitabı: Ses ve Sözle Denemeler’i. Adının başına daha pek çok unvan koyabileceğimiz bir insan Bülent Somay ama tıpkı Hornby gibi onun da müziksever yönüne bakıyoruz bu yazıda. Somay’ın Hornby’den farkı, müzisyen olması: ‘80’lerin efsanevi topluluğu Mozaik’in üyesi olması ve kendi şarkılarını da yazması, onu şarkılara daha yakın kılıyor elbette.

Şarkılara ‘bizden’ bir bakış

Şarkı Okuma Kitabı, Somay’ın hayatında etkili olmuş 12 şarkıya ilişkin yazılarını içeren bir derleme. Sözü yazarına bırakalım: “Bu kitapta yapmaya çalıştığım şey, bazı şarkıları alıp çözümlemek ya da açıklamak değil. Buradaki şarkıların her biri hayatım boyunca tekrar tekrar okuduğum ve ‘okuduğum’ şarkılar. Hepsi bana hayatımla, hayatımızla ilgili sorular sordu. Ben de onlara cevap vermek için epey zaman harcadım. İşte bu sorularla, bunlar üzerine düşünceler var bu kitapta.” İlk olarak 10 yıl önce yayımlanan kitabın geçtiğimiz yıl yapılan genişletilmiş baskısı, Cohen şarkılarının ‘okunduğu’ yeni bir bölüm barındırıyor: ‘Kıyamet Sureleri’. Cohen, tıpkı Dylan gibi, Bülent Somay’ın hayatındaki önemli figürlerden. Bu nedenle bu iki ‘ozan’, kitapta ağırlıklı yer tutuyor. Peter Gabriel, Sting, Victor Jara ve John Lennon şarkıları de var kitapta. Tabii, bununla sınırlı kalmıyor Somay, ve kendi müzikal gelişimini anlatırken şarkı sözlerine ve çevirilerine de yer veriyor. Hornby gibi, yaşadıklarından yola çıkarak yazıyor denemelerini, ama ondan farklı olarak, şarkıların yeri ve önemi konusunda tarihi bilgiler de veriyor. Bu yönüyle bir tarih kitabı aynı zamanda ama sıkıcı değil, bilakis güleryüzlü.

Kitap hakkında daha fazla bilgi verebiliriz elbette, ama Bülent Somay’ın yazılarını, dilini, anlattıklarını aktarabilmek pek mümkün değil. Okumak, yerinde tespit etmek gerek. Şarkı Okuma Kitabı, Nick Hornby’nin 31 Şarkı’sının yanına yakışan, ona yaklaşan bir kitap. Üstelik bunda ‘bizden’ bir şeyler de var. İki şahane yazarın, şarkıları hayatlarının başköşesine nasıl yerleştirdiğini merak ediyorsanız bu kitapları ıskalamayın. Her ikisinde de ilginizi çekecek, bir değil pek çok şey bulacaksınız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.