Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-605-3
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Bülent Somay diğer kitapları
Geriye Kalan Devrimdir, 1997
Şarkı Okuma Kitabı, 2000
Tarihin Bilinçdışı, 2004
Çokbilmiş Özne, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bir Şeyler Eksik
Aşk, Cinsellik ve Hayat Hakkında Bilmek İstemediğimiz Şeyler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Ezgi Keskinsoy
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2007
6. Basım: Mart 2015

"Bu kitap psikanaliz hakkında bir kitap değil; psikanalitik teoriden alıntı ve tartışmalarla ilerlemiyor. Tersine, psikanalizin gündelik hayatta nasıl işe yarayabileceğine dair ipuçları sunmaya çalışıyor. Bu yüzden de en çok kullandığı noktalama işaretlerinden biri soru işareti. Çünkü, özellikle pop-psikoloji ve pop-psikiyatri alanlarında sanıldığı gibi, psikanalizin bir cevap verme/çözüm sunma tekniği değil, bir soru sorma yöntemi olduğunu söylemeye çalışıyor.

"Öte yandan psikanaliz, psikiyatri ya da psikoloji alanlarında faaliyet gösteren kişiler, esasta despot bir zihniyet benimser, "hakikat" adına bildikleri birkaç genel-geçer doğru kırıntısının da evrensel bir hakikati temsil ettiğine inanırlarsa, ortaya bu disiplinler adına uygulanan bir zorbalıklar dizisi çıkar ki, diğer ikisini bilmem ama, ben psikanalizin bu oyuna kurban gitmesine seyirci kalmak istemem. Psikanaliz doğruları bilmez, onları aramamıza yardımcı olabilir sadece." – Bülent Somay

OKUMA PARÇASI

Giriş’ten, s. 11-18.

42.

Douglas Adams, Hayat, Evren ve Her Şey

Bu kitabın bir "ne" olduğundan ben de pek emin değilim aslında. Deneme olduğu kuşkusuz, ama yer yer deneme biçiminden uzaklaşıyor, daha "akademik" bir tartışma üslubuna özeniyor. Şekline bakacak olursanız bir aforizmalar kitabı. Ama başında her sayı gördüğünüz paragrafı aforizma sanmayın; bazı numaralı paragraflar (aforizma biçiminde yapılmaması gerektiği üzre) önündeki ve arkasındaki paragraflara bağlanıyor, bir mantık dizgesinin içindeki, ancak o dizgenin tümüyle birlikte anlamlandırılabilecek maddelere dönüşüyor. Bir "tezler" kitabı hiç değil; zaten bu kadar çok (318 adet) tezim olsaydı, bir değil on kitap yazmam gerekirdi, üstelik bunların çoğu da genellikle boş laflarla dolu olurdu. Dolayısıyla elinizdeki kitap, "arada sırada tezlere de rastlanabilecek, aforizmalar şeklinde kurulmuş bir denemeler kitabı." Eğer bu karmaşık biçimin tutacağı hakkında küçük de olsa bir ümit besleseydim, kendisine şık bir isim bile uydururdum, ama değeceğini sanmıyorum.

Bu kitap psikanaliz hakkında bir kitap değil; nitekim, birkaç başlık dışında, psikanalitik teoriden alıntılar ve tartışmalarla ilerlemiyor. Tersine, psikanalizi gündelik hayatta nasıl işe yaratabileceğimize dair ipuçları sunmaya çalışıyor. Bu yüzden de en çok kullandığı noktalama işaretlerinden biri soru işareti. Çünkü, özellikle pop-psikoloji ve pop-psikiyatri alanlarında sanıldığı gibi, psikanalizin bir cevap verme/çözüm sunma tekniği değil, bir soru sorma yöntemi olduğunu söylemeye çalışıyor. Bu farkın önemini ne kadar vurgulasam az: Psikanaliz bize cevaplar vermez, çözümler sunmaz; çünkü bunları yapabilmesi için onu uygulayan kişinin, yani psikanalistin, doğru cevapları bildiğini varsayması gerekirdi. Oysa psikanalist de sizin bizim gibi bir insandır, psikanaliz tekniğini bilir, bu konuda uzmandır; ama doğru/yanlış gibi temelinde etik bir konu hakkında hiçbirimizden fazla bir fikri yoktur, olamaz da – yoksa psikanaliz uzmanı değil hakikat uzmanı olurdu.

Psikanaliz Neyi Çözümler?

Bu vurguyu yapmamın pratik bir nedeni de var: Son zamanlarda psikoloji, psikiyatri ve psikanaliz gibi (aslında birbirinden esasta farklı) disiplinler, medyanın da gayretleriyle "popüler" alanlara dönüştü. Gün geçmiyor ki bir "uzman" televizyonda ya da gazetelerde boy gösterip birinin "neden" intihar ettiğini, ötekinin "neden" depresyonda olduğunu, bir başkasının "neden" cinayet işlediğini, ya da satanist olduğunu, ya da sevgilisini dövdüğünü "açıklamasın". Bu medya uzmanlarından biri psikoterapinin anlam ve gerekliliğini şöyle açıklıyor:

Ruhsal sorunların veya davranış bozukluklarının yok edilmesi için kullanılan yönteme psikoterapi deniliyor. Psikoterapi hekimle hastanın konuşması esasına dayanıyor. Hasta çocukluğunu, geçmişteki travmaları, olumsuz alışkanlıkları, duygusal çatışmalarını anlatır. İşte psikoterapi bu çatışmaları çözümler, kaygı ve gerginlikleri azaltır, ruhsal uyum düzeyini arttırır. Bu diyalog seansları kişinin ve gelişme sürecinin önünde duran engelleri fark etmesini sağlayabilir. Bireysel terapi seansları genellikle 40-45 dakika sürer. Psikoterapi en basit ve anlaşılır haliyle beyin bilgisayarında hatalı işlem yapan duygu ve düşüncenin bir uzman tarafından doğrusuyla değiştirilerek, doğru sonuç yani doğru davranışa çevrilmesidir. (Dr. Arif Verimli, Radikal, 1 Eylül 2006)

Günlük bir gazetede yayınlanan (dolayısıyla son derece uçucu ve geçici) bu yaklaşımı bir kitapta tartışmaya açmam, bu sözlerin kendi başlarına çok önemli olmalarından değil, son on yıldır Türkiye'de yaratılan/yaratılmakta olan pop "psikoloji-psikiyatri-psikanaliz" üçgenini çok iyi temsil etmelerinden. Yukarıdaki "tanımlayıcı" paragraftan ilk anladığımız şey, ruhsal sorunların veya davranış bozukluklarının "yok edilebilir" olduğu. Oysa psikanaliz pratiği bize bazı davranış bozukluklarının "giderilebilir" olduğunu söylese de, "ruhsal sorunların", yani kişilik özellik/bozukluklarının, nevrozların ve hele hele psikozların "yok edilebileceğine" dair hiçbir şey söylemez. Psikoterapinin bu durumlarda sunabileceği en iyi şey, bu "sorunlarla" başa çıkmanın, bir arada yaşamanın öğrenilmesi olabilir ancak.

Ancak bu yaklaşımın en büyük sorunu burada değil: Uzmanımız bize bir psikoterapi tanımı veriyor: "Psikoterapi en basit ve anlaşılır haliyle beyin bilgisayarında hatalı işlem yapan duygu ve düşüncenin bir uzman tarafından doğrusuyla değiştirilerek, doğru sonuç, yani doğru davranışa çevrilmesidir." Beynin bir bilgisayara (yani insan yapımı bir makineye) benzetilmesinin sakıncalarına hiç girmiyorum, çünkü bu beyin-bilgisayar metaforunu herkes (sakıncalarını bilmesine rağmen) zaman zaman kullanır. Buradaki sorun, "hatalı işlem yapan duygu ve düşüncelerin" doğrularıyla değiştirilmesinde. Hem de "bir uzman" tarafından. Bu "uzman" hangi konuda uzman? İlk olarak birinin beynindeki duygu ve düşüncelerin nasıl değiştirileceği konusunda uzman olmalı, çünkü hepimizin gündelik hayatımızdan bildiğimiz gibi, bu kolay bir iş değildir. Bireylerin kişilik kuruluşlarına yerleşmiş, çoğu bilinçsiz/bilinçdışı özelliklerini bir yana bırakalım, basit gündelik politika, ya da tuttukları futbol takımı gibi konulardaki duygu ve düşüncelerini değiştirmek bile son derece zordur. Demek ki bu psikoterapi uzmanları birer değiştirme uzmanı aslında.

Ancak işler burada bitmiyor. Bu kişilerin değiştirme konusunda uzman olmalarının gerekmesi bir yana, aynı zamanda "doğru"nun ne olduğu konusunda da uzman olmalılar. Demek ki, bir psikoterapiste gittiğinizde, onun "doğru"nun ne olduğu hakkındaki kanaatlerini de benimsemeye hazırlıklı olmalısınız. Yani, örneğin ben, diyelim depresyon şikâyetiyle bir "uzman"a gitsem, saçlarımı ve sakalımı kestirmiş, takım elbise giyer bir halde çıkabilirim o uzmanın kapısından. Çünkü o uzman benim yaşımda bir "Türk erkeği" için "doğru" olanın bu olduğuna inanıyor olabilir – eh, ben de ondan iyi bilecek değilim ya. Zaten dirensem ne fark eder? O uzman bir "değiştirme uzmanı" aynı zamanda, o yüzden ben istesem de istemesem de "değişeceğim".

Burada "psike" (ruh/akıl) öntakısını alan disiplinlerin farklarını tartışacak değilim. Ancak adları ne olursa olsun, bu disiplinleri uygulayan kişiler esasta despot bir zihniyet benimser, "hakikat" adına bildikleri birkaç genel-geçer doğru kırıntısının da evrensel bir hakikati temsil ettiğine inanırlarsa, ortaya psikiyatri, psikoloji ve psikanaliz adına uygulanan bir zorbalıklar dizisi çıkar ki, diğer ikisini bilmem ama, ben psikanalizin bu oyuna kurban gitmesine seyirci kalmak istemem. Psikanaliz doğruları bilmez, onları aramamıza yardımcı olabilir sadece. Ama bazı psikanalistler bize kendi "doğru"larını empoze etmeye çalışırlarsa, bu psikanalizin kabahati değildir. Aynı insanlar politikaya atılsalardı da, ikide bir "Ordu göreve!" deyip duracaklardı. Nasıl buradan politikanın esas itibariyle despot ve militarist olduğu sonucuna varamıyorsak, psikanalizin de (bu insanlar yüzünden) despot olduğunu söyleyemeyiz.

Bunları bir kez kabul ettikten sonra, psikanalizin hayatımız hakkında gene de çok önemli şeyler söyleyebileceğini iddia edebilirim artık.

Psikanaliz ve Hakikat

Bu kitap boyunca önereceğim şeylerden biri, belki de en önemlisi, erişilebilir, "Hah, işte buldum!" diyebileceğimiz bir hakikatin olmadığı. Ancak bu iddianın kendisinin de sınırlarının çok iyi bilinmesi, kendi "hakikat"iyle ilişkisinin çok iyi kurulması gerekiyor. Erişilebilir bir hakikatin olmaması, hakikate erişme gayretinden vazgeçmemiz anlamına gelmez. Bu cümle bir paradoks gibi görünüyor olabilir, o yüzden de biraz daha ayrıntısına girerek tartışmalıyız: Postmodernite çağında, hakikat "göreli" bir şeye dönüştü. Bunun iyi ve kötü yanları var. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar süren (rasyonalist ve pozitivist alt-türleriyle) Aydınlanmacı inanç sistemleri, bize nesnel olarak belirlenebilen tekil bir hakikat vazedegelmişlerdi. Postmodern inanç sistemleri buna karşı çıkarak hakikati görelileştirdiler. Nesnel ve mutlak bir hakikat yerine, her düşünce sisteminin, her yöntemin, ve giderek her bireyin kendi başına ulaşabileceği göreli, çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinden bahseder oldular. Ortak (toplumsal ya da komünal, gönüllü ya da gönülsüz) hareket biçimleri ise, bu sonsuz sayıdaki hakikat arasında tartışma (ya da pazarlık) yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü. Böylece metaların, daha sonra düşünce, duygu ve inançların, daha sonra da sanatın ardından, en nihayet hakikat de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası haline geldi: Bu gelişmeyi kapitalizmin (bildiğimiz kadarıyla) son evresi olan postmodernizme borçluyuz.

Postmodernizm hakikati mutlak konumundan kurtardı kurtarmasına, ama bir yandan da metalaştırdı, bir pazarlık ve alım-satım nesnesi haline getirdi. Aslında bunda pek kızılacak bir şey de yok; kapitalizmin iki yüzyıldır yapmakta olduğundan çok farklı bir şeyden bahsetmiyoruz. Kapitalizm münhasıran Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu; küreselleşen kapitalizm ise çok-kültürlü ve çok-hakikatli olması gerektiğini fark ettiği için, postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi. Buna karşı bir önceki yüzyılın Aydınlanmacı/evrenselci/ mutlakçı (ama gene de kapitalist) hakikat idealine sarılmak, postmodernist piyasa hakikatine bir muhalefet oluşturacaktır mutlaka, ancak bu muhalefet devrimci olmaktan ziyade gerici bir çerçeve oluşturmaktan da kurtulamaz.

Psikanaliz, Adam Phillips'in de Dehşetler ve Uzmanlar'ında belirttiği gibi, Aydınlanma evrenselciliği ile postmodernist göreciliğin tam arasında bir yerde durur. Bu nedenle Phillips Freud'u "Aydınlanmacı Freud" ve "Freud-sonrası (Post-Freudcu) Freud" olarak iki ayrı biçimde algılamamız gerektiğini söyler. Freud'un bu iki veçhesi kronolojik olarak ayrılmaz; dolayısıyla Freud başta Aydınlanmacıydı, daha sonra "postmodern" oldu, dememiz mümkün değildir. Tersine bu iki veçhe Freud'un farklı dönemlerinde, değişen ağırlıklarla daima mevcuttur. Psikanaliz, bünyesinde Aydınlanmanın en olumlu yönü olan, dogmalardan ve verili hakikatlerden bağımsız bir hakikat arayışını barındırır; ama aynı zamanda, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişecek olan, ulaşılabilir ve aktarılabilir evrensel bir hakikatin varlığını sorunsallaştıran anlayışın nüvelerini de içine taşır. Kısacası yalnızca "hastalıklı" davranışları, semptomları değil, tüm davranışlarımızı, düşüncelerimizi ve duygularımızı birtakım nedensel bağlantılar kurarak açıklamaya çalışan psikanaliz, aynı zamanda da bu davranış, düşünce ve duyguların bütünsel olarak açıklanamayacaklarını, çünkü fazlasıyla-belirlenmiş olduklarını ve açıklama/nedenselleştirme gayretlerimizden kaçan bir çekirdeğe sahip olduklarını daha baştan kabul eder.

Dolayısıyla psikanalizi bir anlama/anlamlandırma gayreti olarak benimsediğimizde, evrensel bir hakikate ulaşmaktan (daha doğrusu bu hakikate ulaşmış olduğumuzu varsaydığımız ânı olgusallaştırmaktan) ümidimizi kessek de, bu hakikati aramaktan vazgeçmememiz gerektiğini biliriz. Psikanalizde önemli olan arayışın, anlamlandırma çabasının kendisidir. O yüzden de psikanalitik terapide kesin çözümler, şu semptomu bir anda giderecek, şu kişilik bozukluğunu çabucak "düzeltiverecek" bir sihirli değnek yoktur; önemli olan terapi sürecinin kendisidir.

Kuşkusuz benim terapist olmak gibi bir iddiam yok: Benim yapmaya çalıştığım, belli bir çağın ve belli bir kültürel yapının sanat ve kültür adına verdiği ürünleri, hatta bunların daha "popüler" ve bu yüzden de gündelik hayatımızın kurgusu içinde daha fazla yer tutan örneklerini ele alıp, psikanalizin anlamlandırma yöntemleriyle incelemekten ibaret. Ancak bu çaba da, tıpkı psikanalitik terapi süreci gibi, sonuçlarından ziyade sürecin kendisiyle değer kazanabilir. Vardığım sonuçlardan ziyade onlara nasıl vardığım, bir metafora ya da bir metne hangi anlamları yüklediğimden ziyade nasıl bir anlamlandırma sürecinden geçtiğim önemli.

Daha ileride ayrıntılarıyla üzerinde duracağım bir örneği ele alacak olursak, Buñuel'in Cet obscur objet du désir (Arzunun O Karanlık/Belirsiz Nesnesi) filminde aynı rolün iki ayrı oyuncu tarafından oynanmış olmasına bir anlam yüklediğimizde, yönetmenin daha sonra bunun özel bir anlamı olmadığı, ilk oyuncunun filmden ayrılması yüzünden, yani bir mecburiyetten yapıldığı yollu bir açıklamada bulunması hiçbir şey değiştirmez. Çünkü zaten bizim anlamlandırma çabamız da olayın "hakikatini" ortaya çıkarma iddiası taşımıyordu ki! Önemli olan, bu anlamlandırma çabasının nasıl bir yol izlediği, nasıl kavramsal bağlantılar kurduğu, o tekil durumdan hareketle "Arzu" üzerine hangi önermelerde bulunduğu, ve en nihayet, bu çabanın, kurulan bağlantıların ve ortaya atılan önermelerin bizim hayatımız ve hayatımız hakkındaki fikirlerimiz üzerinde nasıl bir etkisinin olacağı. Gerisi fani. İşte tam da bu nedenle, bir metnin (bir romanın, şiirin, filmin, politik bir manifestonun) yazarı/yönetmeni tarafından nasıl anlamlandırıldığı, bizim onu anlamlandırma çabamızda önemli bir yer tutmaz. Nasıl tutabilirdi ki zaten? Bizim aradığımız şey o metnin (yazarı tarafından tasarlanıp içine yerleştirilen) hakikati değil, kendi hakikatimiz.

"Madem hakikat öznel, öyleyse uydur uydur söyle," gibi bir yere gittiğim sanılmasın. Tam tersine, metinlerde anlam avına çıkmışken kendimiz hakkında keşfettiğimiz hakikatler, aslında birbirimizle iletişim kurmanın, anlaşmanın, ortak yanlar bulmanın, ve en nihayet, ortak faaliyet ve eylem alanları yaratmanın önşartıdır. Pratikte bir anlamı olacak hakikatler, vahiyler ve tebliğlerde, ya da üstün yetenekli/dâhi/ermiş bireylerin zihninde değil, bireyler arasındaki etkileşim alanında doğar ve anlaşılır. Tam da bu yüzden, mutlak, tek ve nesnel bir hakikatin varlığından, anlaşılabilirliğinden ve aktarılabilirliğinden ne kadar kuşku duyarsak, hakikat arama gayretimizi de o denli arttıracağız demektir.

Diyeceksiniz ki, bu söylediğinin, biraz önce eleştirel bir üslupla aktardığın postmodern görelilikten ne farkı var? Hatta kendi kendimi alıntılayayım, yukarıda postmodern göreliliği şöyle tanımlamışım: "Ortak (toplumsal ya da komünal, gönüllü ya da gönülsüz) hareket biçimleri ise, bu sonsuz sayıdaki hakikat arasında tartışma (ya da pazarlık) yoluyla varılabilecek mutabakatların bir ürünüydü." Bunun şu anda söylemeye çalıştığım şeyden çok temel bir zamansal farkı var. Postmodern inanç sisteminde, özne hakikate önce kendi başına vasıl olur ve daha sonra, bu özneler arasında tartışma/pazarlık yoluyla mutabakatlar aranır. Oysa benim savunduğum durum bunun tersi: Hakikatin kendisi özneler arası alanda ortaya çıkabilir ancak. Bireyleşme topluluğun kendisindedir, sonuç arayıştadır, nesnellik öznelerin etkileşiminden doğar. Marx ve Engels daha 1844'te, Alman İdeolojisi'nde şöyle diyorlardı:

İnsan terimin gerçek anlamıyla bir Zoon politikon'dur [toplumsal hayvan, şehirde yaşayan hayvan], yalnızca sürü halinde yaşayan bir hayvan değil, kendisini ancak toplumun ortasında bireyleştirebilen bir hayvandır.

Özneler ancak toplumun içinde, birbirleriyle sürekli değişen ilişkiler kuran ve bu ilişkiler yoluyla (gene sürekli değişen) nesnellikler yaratan bireylerdir. Öznelerin öncesinde ve onlar olmasa da gene varolacak bir "Gerçek" tabii ki vardır; ancak o "Gerçek" sembolik düzenin, yani insanların dil yoluyla/dil olarak kurdukları düzenin terimleriyle algılanabilir/anlaşılabilir değildir. "Gerçek"i geçici bir an için bile olsa anlamlandırılabilir kılmak, ona bir anlam, değer, yanlılık ve amaçlılık yükleyebilmek için, gene aynı geçici an için dili dil-ötesine dönüştürmek, öznelerarası alanda özne-aşırı bir ortak özne/nesne yaratmak gerekir, ki bu an da ancak devrimci pratik olarak anlaşılabilir.
(…)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ufuk Dündar, “Sayın Bülent Somay”, Radikal Kitap Eki, 18 Mayıs 2007

Ne kadar kendimi her şeye uzak hissetsem de, güneşin ilk yaz ışığının okşayan, yatıştıran, –bir yerlerden tanıdık– kıpırtılar uyandıran etkisini içimde-dışımda duymak huylarımı da değiştiriyor sanırım... Doğaya yüklediğim bu iyicil, hatta sevecen kucaklayış olsa gerek size mektup yazma isteğimi canlandıran da... Yoksa, değil mektup yazmak, tanımadığım insanlara selam vermekten bile hazetmem genelde. Bir süredir sizin Bir Şeyler Eksik kitabınızı dönüp dönüp okuyorum. Tabii bu durum, gerçeklikte karşılığı olmasa da bir tanışıklık duygusu yaratıyor ister istemez.

İki hafta kadar önce, artık 'deja-vu' dediğim yeni bir 'terk-i diyar' hazırlıkları yaparken sırt çantamın onarılacak yanı kalmadığını, yenilemem gerektiğini düşündüm. Eskisinden daha çok cepli, daha kullanışlı, beni epeyce idare edeceğini tahmin ettiğim bir çanta buldum sonunda. Kitabınızı da, çantacının yanındaki kitapçının vitrininde gördüm. Kapaktaki Davud heykelinin fotoğrafıyla 'Bir Şeyler Eksik' başlığını görünce gülümsedim doğrusu... Adam, hem kral, hem peygamber, İsrailoğulları'na kırk yıl hükmetmiş, klanları birleştirmeye çalışırken hatırı sayılır bir harem de kurmuş... Bir kral peygambere bakıp 'bir şeyler eksik' diyeceksek, kalabalıklar içinde kaybolmuş, biz sıradan insanlar için ne deriz, diye kendime sormadan edemedim. Sonra kitabınızın altbaşlığını gördüm: 'Aşk, cinsellik ve hayat hakkında bilmek istemediğimiz şeyler'. Bir idealist olduğunuzu düşündüm ister istemez. İnsan, bilmek istemediği şeylerin olduğu bir kitabı neden alıp da okusun Bülent Bey?.. Okunmayacağı neredeyse garanti bir kitabı neden yazıyorsunuz?.. Merak ettim doğrusu. Hadi siz idealistsiniz diyelim, yayınevi de mi görmüyor bu içerikteki bir kitabın satılamayacağını?.. Öyleyse neden basıyor?.. Bilmemem gereken şeylere zaafım olduğu için tabii ben hemen aldım kitabınızı; içindekilere bile bakmadım alırken. Belki de benim gibi okurlara güvenerek bastı kitabınızı yayınevi, bilemeyeceğim. (Benim gibi, hayatını bilmek değil de, bilmemek üzerine kuranların sayısı, bir kitabın basılmasına yetecek kadarsa, buna ancak sevinebilirim zaten.) İyi ki yazmışsınız, iyi ki basılmış, ayrı. Yol boyu okudum kitabınızı...

Bu kez Gürcuma'ya geldim. Biraz da buralarda kalacağım... Çamur yoğurup çanak-çömlek yapanların arasında. Neden bilmem Bülent Bey, kendimi bildim bileli, hiçbir yere ait hissedemedim kendimi. Doğup büyüdüğüm annemin-babamın evinde bile bir yabancıydım sanki. Orası benim evim değildi... Ama neresi benim evim, işte onu otuz beş yıldır bir türlü bulamadım. Dünyanın her yerinde, her an olabilirim. Ama şu bilgiyle: Burada da geçiciyim. Her an gidebilirim. Her şey, her an değişebilir. Bana ait olan ve benim ait olduğum bir şey yok. Ben bu dünyanın insanı değilim ama hangi dünyanın insanıyım?.. Kendimi ait hissedebileceğim bir dünya var mı acaba?... Sanıyorum, oradan oraya giderek bu dünyayı arıyorum... Kök salabileceğim toprakları. Ama şöyle bir dönüp bakıyorum da, her toprakta ayrıkotu gibiyim; sökülüp atılmam gerekiyor... Oysa tutunma isteğimin çok güçlü olduğunu duyumsuyorum zaman zaman. Ben tutunmak istedikçe toprak benden kaçıyor sanki. Payıma hep köklerimi dışarda bırakan taşlı-çakıllı topraklar düşüyor. Köklerim dışarda, güneşten kavrulmuş, kuru, cılız. Beslenip serpilmek bir yana güdükleşip kalıyorum. Ve doğal olarak ben terk edip gidiyorum. Ben hep gidiyorum... O yere, olmayan yere... Bile bile gidiyorum. 'Deja-vu' demem bundan. Kim bilir, belki de kitabınızın 'evrenin sessizliği' bölümünde anlattığınız bir sestir aradığım, uğultunun içinden sıyrılıp kulağıma ulaşmasını umduğum bir ses, sesimi boğup yutmayan bir ses, yanına kabul eden, sesimin boşlukta yitip gitmesine gönlü razı olmayan bir ses. Aslında bu ses, kitabınızın 'arzunun o karanlık nesnesi' bölümünde anlattığınız o eksik şeydir belki de, sizin deyiminizle o 'kara delik'... Hoş, siz "Hani hep "bir şeyler eksik"ti ya hayatımızda; arzu nesnesi işte o eksik olan şeydir. Sorun şurada ki, eksik olanın ne olduğunu bilemeyiz hiçbir zaman. Eksik, sadece eksikliğiyle vardır, hiçbir zaman tamamlanamayacaktır, hiçbir zaman bütünlenemeyeceğiz" diyorsunuz ama ben ne aradığımı bildiğime göre, daha doğrusu bildiğimi sandığıma göre belirsiz arzu nesnesinin peşinden gitmek değil bu yolda olma halim. (Ama yine de, insanın bir şeyleri bildiğini sanması narsistik duygularını okşuyor, kendini iyi hissettiriyor bir süreliğine de olsa.)

Elia Kazan'ın Arzu Tramvayı filminde Stanley Kowalski'yi oynayan –çıtır– Marlon Brando, "Stella! Stella!" diye bağırırken duyumsadığınız o arzu nesnesini "Yalnızca derin, ta köklere giden, onarılamaz bir kayıp duygusu, kayıptan da öte, ilksel bir yokluk, yoksunluk" olarak açıklıyorsunuz... Arzu nesnesi için "Hiç sahip olmadığımız, sahip olmanın nasıl bir şey olduğunu bile bilmediğimiz bir şeyin yokluğu, tekinsiz bir duygu verir bize" diye yazmışsınız. Haklısınız. Ama benim duyumsadığım, tekinsizlik değil, nasıl ifade edeyim, bir 'kabul edemeyiş' belki... Tam da çok açık ifade ettiğiniz "annenin bizi çoktan bıraktığı korkusu, bu çaresiz, yıkıcı korkunun yol açtığı acı, yeis ve öfke"ye insanların saplanıp kalmasını kabul edemiyorum ben, bunu aşamamayı, bu kaderi ve kederi bir ömür boyu taşımayı. Doğduğum gibi öleceksem, niye yaşıyorum?.. Ayrıca, siz de kitabınızın 'bir şeyler eksik' bölümünde, "Eksik doldurulamaz, kapatılamaz, kamufle bile edilemez. Marifet eksikle birlikte yaşamasını öğrenmekte" diyorsunuz ya... Yani bunu beceremeyeceksem şu üç günlük ömrümde, gerçekten niye yaşıyorum?.. Sanırım, ben bunu kabul edemiyorum ve bu yüzden de bir toprakta kök salamıyorum. Çareyi gitmekte buluyorum. (Tabii, nereye kadar gideceğim?.. Kemiklerim erimeye, belim bükülmeye başladığında, ayaklarım sızıdan beni taşıyamaz hale geldiğinde ne olacak?.. Bu da ayrı bir mevzu.)

Bir de ne düşünüyorum biliyor musunuz Bülent Bey?.. "Eksik olan tek şey bizim için bir ayna aslında. Anne. Fallus" dediğiniz o eksiklikle kendimin farkına varıyorsam, o mutlak yalnızlıkta, içimdeki o muhteşem boşlukta kendimi fark edebiliyorsam (ki, o boşluk bazen nasıl da büyür, tüm dünya girip çıkar, oynar, dans eder orada; ben ufaldıkça ufalırım; yüzölçümüm küçüldükçe küçülür; yüzölçümüm küçüldükçe ağırlığım artar; oksidiyen kayaçlar gibi kabuk kabuk ağırlaşırım; bu ters orantıdan gözlerim kararır, başım döner, kendimi nasıl yok edeceğimi bilemem; tonlarca ağırlığında küçücük bir kum taneciğiyken yok olmak isterim ama hiçbir uyuşturucu derman olamaz yokoluşuma...), bu eksiklik benim kendilik bilincimin şimşek çakımlarında da olsa aydınlanmasına, kendi gerçeğimle -öyle ya da böyle- yüzleşmeme neden oluyorsa, onu baştacı etmem gerekmiyor mu?... Neyse...

Kitabınızın 'arzunun o karanlık nesnesi' bölümünde sözünü ettiğiniz İbranice "ya da" fiilinin taşıdığı anlamla, ben (biz mi yoksa?) ne bu hayatı ne de dünyayı bilebileceğim... Bilmişsem de –doğal olarak– susacağım. Ama hayatı ve dünyayı paylaştığım insanlar arasında sizin gibi hiç olmazsa neden bilemeyeceğimizi –bu büyük hır-gürün içinde kendilerine gri de olsa bir alan açıp– düşünenlerin olması, beni yollara vuran ağırlığımı almaya yetmese da, yüreğime serinlik veriyor. Size bu yüzden teşekkür borçluyum sanırım. Yüreğiniz diyemeyecegim (bu mümkün değil çünkü) ama kaleminiz (bu bir ölçüde mümkün) dert görmesin.

Devamını görmek için bkz.

Osman Çakmakçı, "Psikanalizle anlamak", Radikal Kitap Eki, 8 Haziran 2007

Giderek karmaşıklaşan dünyayı anlamak da giderek zorlaşıyor. Eylemde bulunmanın ancak anladıktan sonra mümkün olduğu göz önüne alınırsa, anlamın giderek kaybolduğu, kimilerine göre de söndüğü dünya yüzeyinde şaşkın şaşkın, 'paralize' olmuş bir şekilde dolanıp durmaktan öte bir şey yapamıyoruz. Dünyanın kodları bize kapalı, bizi içine almıyor. Bir Şeyler Eksik işte bütün bu sorunları dikkate alarak dünyayı, ilişkileri ve ilişkilerin matematiğini okumanın yollarından biri olarak psikanalizi sunuyor bize.

Psikanalizin kavramlarıyla dünyanın, günlük yaşamımızın, günlük yaşamımızdaki karanlık noktaların şifrelerini çözmenin yollarını deniyor.

Kitabın adında da vurgulandığı gibi Somay, varlığımızın ta en başından eksik olduğu düşüncesi üzerine temellendiriyor görüşlerini. Peki eksik olan ne: Fallus! Bu da iktidar demek. Her bakımdan iktidar. Cinsel iktidar, dilsel iktidar, kültürel iktidar. İşte bu fallus eksikliği hayatımızın her aşamasını alttan alta yönlendirirken, bir yandan da bizi iktidar delisi yapıyor. Eksikliğimizi tamamlamaya çabalarken farkında olmaksızın iktidar aşığı oluyoruz hepimiz. "Eksik doğuyoruz, ama bu eksiğin adını koyamıyoruz bir türlü. Sonra, dişi isek eğer, birileri bize eksiğimizin bacaklarımızın arasında bulunması gereken minik bir et parçası olduğunu söylüyor. Söylemeseler de hissettiriyorlar, ima ediyorlar. Hayatımızın geri kalan kısmı o eksiği tamamlamaya çalışarak geçecek: Bir erkekten 'ödünç' alarak, bir (birkaç, çok) çocuk doğurarak, ya da daha simgesel düzeyde, erkek davranış kalıplarını, kıyafetini, toplumsal statüsünü sahiplenmeye çalışarak. Ama bunların hepsi geçici: Cinsel ilişki bize penisi çok kısa bir süre için ödünç veriyor; çocuk doğup gidecek, bizden kopacak (o ilk ilk kopmanın tam tersi yani); sahiplendiğimiz statü, kılık ve kalıp da geçici, bize o en temel eksiği hatırlatan birileri çıkacak hep." Eksiklik öyle temel ve yazgısal ki, onu tamamlama çabalarımız hep boşa gidiyor.

Kitap, bu temel argüman üzerinde yükselerek hayatımızın ufak tefek ama bizi kesinlikle yönlendiren kara noktalarının psikanalizin kavramlarıyla aydınlatmaya çalışıyor. Ama ne yazık ki işte sırf bu nedende dolayı insanı birçok soruyla yüz yüze bırakıyor. Neden mi? Çünkü Somay, pek doğal ve haklı olarak, psikanalizi şaşmaz bir doğru olarak kabul edip o doğrunun rehberliğin de çözümlüyor günlük yaşamımızı. Böyle yapmasa görüşlerini bu denli bir bütünlük içinde, birbiriyle tutarlı, sanki matematiksel bir denklem gibi ortaya koyamaz. Tutarlılığını sağlayan şey iste psikanalizin bu dünyayı anlamlandırma yolu. Ama işte burada en radikal soruyu sormak gerekiyor. Psikanaliz evrensel bir doğru mudur? Yoksa daha çok Batı düşüncesinin, yine Batı uygarlığına, yaşam biçimine, dünyayı yaşayış ve algılayış tarzına, Batı kültürüne, Barı toplumuna ve hatta Batı ekonomi politiğine göbekten bağlı bir metot mudur? Yani soru şu: Kapitalist sistemle yönetilen Batı toplumlarında işe yarayan psikanalitik yöntem örneğin Uzakdoğu'da, Çin'de, Nepal'de ya da bir Afrika ülkesinde de aynı oranda işe yarıyor mu, geçerli mi acaba? 1980'den sonra bizim de daha yoğun olarak kapitalist ekonomik sistemin toplumsal ve kültürel ortamında yaşamaya başlamamızla bizde de giderek yaygınlaşarak kullanılmaya başlanan psikanaliz (sanki kapitalizmle koşut bir düşünce ve yöntem olduğu hissini uyandırıyor bende) mesela bir tarım toplumunda, ya da ilkel bir topumda da aynı geçerliliğe sahip midir? Bir de şu var: Aslında kullandığımız yöntem, sahip olduğumuz bakış açısı cevabını vereceği soruları öncelikle kendisi üretiyormuş gibi geliyor bana. Yani şu: Psikanalizin kavramlarıyla düşündüğümüzde kendiliğinden olarak psikanalizin cevap vereceği sorunlar üretiyoruz. Dünyayı o bakış aracılığıyla gördüğümüz de o bakışın sorularını soruyor dünya. Demem o ki, her yöntem gibi psikanaliz de birçok yöntemden bir tanesidir ve mutlaklaştırılıp evrenselleştirilemez. Bülent Somay bunu mu yapıyor peki? Hayır yapmıyor, ama biz kitabı okurken farkında olmadan böyle bir evrenselleştirmeye gidebiliriz. Okuyucuyu buna karşı uyarıyorum sadece ve bu kitap aracılığıyla birkaç düşünce ileri sürüyorum o kadar. Yoksa Bülent Somay yöntemini mutlaklaştırmıyor.

Son olarak, kitabın dilinin konuşma diline yakın olduğunu, anlaşılır olduğunu ve günlük yaşamdan, en çok da sinemadan örneklerle zenginleştirildiğini belirterek bitireyim yazıyı. Kitabı eğlenceli bir müdahale olarak okuduğumu da ekleyeyim bu arada. Bakışlardan bir bakış sadece.

Devamını görmek için bkz.

Ertan Keskinsoy, “Huzur arayan bir kitap adı”, Radikal Kitap Eki, 8 Haziran 2007

Büyük şehir sokaklarında sıkça satılan pop-art malzemelerinden biri, Freud'un kadın bedenine dönüşmüş malum kafasıdır. Dönüştürülmüş bu kafanın altında "What's on a man's mind" yazar. Meali, Freud'un psikanalizinin dönüp dolaşıp insanoğlunun seks takıntısını irdelediğidir. Psikanaliz, ortalama kentlinin zihninde bu poster ile 'bir o yana bir bu yana sallanan köstekli saat' imgesi arasında bir yerlere yerleşti. Bunun böyle olmadığını, psikanalizin aynı zamanda bir 'okuma biçimi' olduğunu söyleyegelenlerin sayısı ise hayli az kaldı, bunların bazıları da zaten azınlıkta olmanın getirdiği entelektüel haz ile orada kalmayı tercih ettiler.

Bülent Somay'ın kitabı Bir Şeyler Eksik, bu bağlamda bakıldığında aslında iki ayrı kitap gibi. Bir kitap, insanlara psikanalitik çözümlemeyi temel terimlerle anlatmaya çalışma çabası ise, bir kitap da yine kendi yapıtı, Şarkı Okuma Kitabı'nın devamı gibi. Yalnız bu kez, karşımıza birçok bölümün girişindeki şarkı sözleri dışında, filmler de –muhtemelen Zizek'e bir gönderme ya da Zizek'ten etkilenme– çıkıyor. Arzu Tramvayı, Woody Allen filmleri –psikanaliz demiştik– Bananas ve Annie Hall, Hitchcock'un Sapık'ı ve Şüphe'si –tabii ki– Arzunun O Karanlık Nesnesi, John Boorman'ın Excalibur'u, Almodovar'ın Annem Hakkında Her Şey'i ve hatta 2001: Bir Uzay Macerası, vb. filmler, Somay'ın kitabını bir 'film okuma kitabı'na dönüştürüyor.

Memleketten havadisler

Biz en iyisi ilk kitaptan yola çıkalım. Somay'ın böyle bir kitabı, neden on yıl önce değil de şimdi yazdığını sormak mümkün. Hele kitabın çekirdeğini oluşturan filmlerin yapım tarihlerine bakılırsa ki, kitaptaki en taze örnek, Yüzüklerin Efendisi. Somay'ın anlatı boyunca buna verdiği net bir yanıt yok. Ancak satıraralarından, ancak Türkiye gibi, 'cinsel ilişki' denilen şey söz konusu olunca, modernleşemeden tüketim toplumuna aradaki bilgi dönüşümünü yaşamadan dönüşen bir toplumda gözlemlenebilecek türden bir ifrat-tefrit sarkacının egemen olmasının yarattığı rahatsızlık seziliyor.

Günlük gazete haberlerinin dahi ele verdiği, psikoza son derece elverişli bir ortama dönüşen memleketin havadisleri kitapta kendine yer bulmamış gibi gözükse de, aslında tam tersi geçerli. Dikkatli bir okuyucu, biraz akıl yürütmeyle neden namus cinayetleri ile çocuk pornosu merakının bu kadar yanyana olduğunu sorusunun yanıtını nasıl bulacağını, kitabın verdiği ipuçlarıyla kavrayabilir. Ya da, 'Google'da Türkiye'den yapılan aramalarda 'Ben de bir Ermeni öldürmek istiyorum' ile 'Kürtler'in cinsel organı'nın aynı listede nasıl olup da yan yana durduğunun açıklamasının kavramsal çerçevesini bu kitapta bulabilir...

Kitabın ilginç bir diğer yönü, 'tamamlayıcı' olması. İlk okuduğumda yukarıdaki politik okuma aklımda yoktu. Hatta kitabı, belirli politik nosyonları dışında, altbaşlığının belirttiği gibi, 'aşk, cinsellik ve hayat hakkında bimek istemediğimiz şeyler' üzerine sevimli bir yarı-aforizmalar kitabı olarak okumuştum. Ama örneğin dün okuduğum bir 'google' haberi, kitaba başka bir gözle yeniden bakmama neden oldu. Belki de iki üç gün sonra çok satan gazetelerin birinin kadın ekinde okuyacağım saçma bir yazı, kitabın diğer yüzüne gönderecek beni. Belki de yukarıda sözü geçen filmleri, Somay'ın verdiği hınzır ipuçları eşliğinde, başka bir gözle izleyeceğim...

Devamını görmek için bkz.

Şirvan Erciyes, "Bir Şeyler Daha Az Eksik", Bireylikler Dergisi, Ocak-Şubat 2014

Bir Şeyler Eksik, Bülent Somay'ın "Aşk, Cinsellik ve Hayat Hakkında Bilmek İstemediğimiz Şeyler”i duyurmak için yazdığı kitabın adı. Metis Yayınları'ndan 2007'de çıkan "Bir Şeyler Eksik" yine Metis Yayınları'ndan dördüncü baskısını 2010'da yapmış. Bülent Somay Metis Yayınları'nın fantazi ve bilimkurgu edebiyatı alanında editörlüğünü yapmış, 1984- 1995 yılları arasında Mozaik Müzik Topluluğu'nun bir üyesi iken 1995'den sonra da müzik çalışmalarını bağımsız olarak yürütmeye başlamış. Geriye Kalan Devrimdir, Şarkı Okuma Kitabı, Tarihin Bilinçdışı, Çokbilmiş Özne yazarın yayımlanmış diğer kitapları.

Bir Şeyler Eksik bilmek istemediğimiz şeyler alt başlığı ile yayımlansa bile okurun duymaktan keyif alacağı savlardan hareket ediyor. Çok ciddi konularda eğlenceli bir dille yazılmış olması da farklı kılıyor eseri. Yeniden yeniden okunması ve üzerinde düşünülmesi, hatta günlük yaşamın pratikleri arasına katılması gereken o özel bilgiye sahip bir kitap.

O özel bilgi nedir peki? Üzerinde hepimizin çokça kafa yorduğu mevzular bellidir: Din,ahlak,aşk,cinsellik,ölüm,adalet,eşitlik,özgürlük v.b. Kişiden kişiye kafa yorulan mevzular değişir elbette. Hatta kafa yoracak bir mevzusu olamayanlarda vardır. Yoracak bir kafası bile bulunmayabilir bazılarının demek haddimi aşar. Kafa yorduğumuz konularda çokça kafa yormuş bir adamın ulaştığı yargıları okuyoruz Bir Şeyler Eksik'te; ne akıl ne de duyguyla çelişmiyor üstelik. Alabildiğine insancıl. Bir Şeyler Eksik'i okurken o özel bilgiye ulaştığımızı duyumsatan tam da bu yanı.

Toplumun genel geçer yargıları dışına çıktığımızda, verili olanı reddettiğimizde ya da reddetmeyi aklımızdan geçirdiğimizde hizaya yeniden çekilebilmek için üzerimize güçler salınıyor. Bu güçlerin en önemli bileşenleri arasında pop-psikiyatri, psikoloji ve psikanaliz üçlüsü bulunur. El birliği ile yanlış yolda olduğumuza bizi ikna ederek, nasıl yaşayıp nasıl yaşamamamız gerektiğini öğretmek için çırpınır dururlar. Psikologlar ya da psikiyatrlar yaşamın sırrına vakıf olmuşturlar nasılsa. Onların iç çelişkileri yokmuş, her yaptıkları doğruymuş gibi bizlere nasihatler verirler; normal olan ve olmayan şeyler konusunda...

Bülent Somay; "Popüler psikanalizin, psikiyatrinin ve psikolojinin ve bir de bu alandaki 'uzmanların' önemli bir bölümünün bize söylediği, 'sorun çıkarma, normale dön' den başka bir şey değil aslında. Uyum sağla, razı ol, katlan, kanaat et, iktifa et. Üstelik bunlar 'sus, boyun eğ, itaat et' diyen despot efendiden de beter, çünkü o efendi sesimizi çıkarmamamıza, içimizden isyan etsek de pratikte itaat etmemize razıydı. Oysa bu sanki-psike-vesairelerin bize uygun gördüğü kölelik bununla bitmiyor; onlar içimizden de inanmamızı, rıza göstermemizi, kabullenmemizi istiyorlar." derken çoğumuzun düşündüğü ama ifade etmekte zorlandığı bir durumu açıklıkla ortaya koyuyor. İç seslerimize bile tahammülü kalmayan sistemin biçtiği bir örnek yaşamların sessiz ve uyumlu köleleri olmamız bekleniyor. Sistemin devamı ve efendilerin rahatı için birer konformiste dönüşmemiz için ne gerekiyorsa yapılıyor; şiddet, baskı, ikna, kandırmaca, antidepresanlar...

"Hepimiz aynı umutsuzluğun kurbanlarıyız, aramızdaki akrabalık da buradan geliyor.Oysa başka bir aşkın,başka bir cinselliğin,başka bir hayatın varolabileceği umudu hepimizi birden iyileştirecek" diyen yazar bunun sanıldığı kadar kolay olmayacağını,sancılı bir süreç olduğunu ekliyor. Bu aşkı,bu cinselliği,bu hayatı acımasızca eleştirip,sorunsallaştırarak ve zihnimizde parçalayıp yeniden kurarak.. Bugünü eleştirip yarını tahayyül ederken 'bu bugünün' ve 'o yarının' bir parçası olduğumuzu unutmadan.

Bülent Somay günümüzde "Hah, işte buldum" denilen bir hakikatin olmadığını söylerken, bu durumun hakikate erişme gayretinden vazgeçmek demek olmadığını da ekliyor. Yirminci yüzyılın ortalarına kadar süren Aydınlanmacı inanç sistemlerinin vazettiği tekil hakikatin yerini göreli çoğul ve sonsuz bir hakikatler dizisinin aldığını en nihayet hakikatin de serbest piyasa ekonomisinin bir parçası olduğunu ve bu durumu kapitalizmin bilinen son evresi olan postmodernizme borçlu olduğumuzu ifade ederek şu olguya dikkat çekiyor: "Kapitalizm münhasıran Avrupalı iken mutlak ve evrensel bir hakikate ihtiyaç duymuştu;küreselleşen kapitalizm ise çok kültürlü ve çok hakikatli olması gerektiğini fark ettiği için, postmodernizmin hakikati öznelleştirip dağıtan dinamiğini benimsedi."

"Pratikte bir anlamı olacak hakikatler, vahiyler tebliğler, ya da üstün yetenekli /dahi/ermiş kişilerin zihninde değil, bireyler arasındaki etkileşim alanında doğar ve anlaşılır." diyen Bülent Somay gerçek algısını ortaya koyuyor "bireyleşme topluluğun kendisindedir " derken gerçeği anlamlandırılabilir kılanın devrimci pratik olduğunu vurguluyor.

Beyaz Atlı Şovalye beklentisi, kıskançlığın kökenleri, dibe vurma arzusu, cinsel ilişki, kadın, evrenin sessizliği gibi içerikleri olan sekiz bölümden oluşan kitabın önsözü bile başlı başına bir yazıya konu olabilir. Woddy Allen'ın Bananas filminden Yüzüklerin Efendisine, Leonard Cohen şarkılarından Bob Dylan'a uzanan pek çok filme, şarkıya, kitaba değiniyor yazar ve bu durum okuma keyfini katlarken meraklı okura yeni ufuklar sunuyor. İzlenesi filmler, dinlenesi şarkılar, okunası kitaplar listemiz zenginleşiyor. Okurda yeniden okuma arzusu uyandıran bu eser aynı zamanda eksik bir şeylerin azaldığını duyumsatan memnun bir tebessüme yol açıyor yüzlerde.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.