Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-221-5
13X19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ortega y Gasset diğer kitapları
İnsan ve "Herkes", 1995
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarihsel Bunalım ve İnsan
Ortega y Gasset'ten Seçme Yazılar
Çeviri: Gül Işık
Yayına Hazırlayan: Gül Işık
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1992
3. Basım: Kasım 2015

"Kavşak noktasındaki adamdır" Ortega y Gasset: XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın, geleneksel İspanyol kültürü ile çağdaş Avrupa kültürünün, basın dünyasıyla akademik ortamın, felsefeyle politikanın, Krallık'la Cumhuriyet'in, Dikta'yla Demokrasi'nin, İç Savaş'la Dünya Savaşı'nın, bireyin kültürel konumunu belirleyen ve zenginleştiren çeşitli ve çelişkili tarihsel toplumsal yönelişlerin kavşağında gelişmiştir kişiliği.

...Böylesine olağanüstü bir yer tutmak için Ortega, İspanyol kültüründe neyin temsilcisiydi acaba? Her şeyden önce bir tutumun, bir tavır koyuşun. "Düşünen insanı" temsil ediyordu; insanı çevreleyen, onunla bağlantısı bulunan, ilgi alanını oluşturan her şeye "düşünceli bir dikkatle" yönelmeyi öneriyordu.

Düşünme eylemini bir "zihinsel sevgi çabası" olarak tanımlar Ortega, düşünceye "kurtarış" der: Olup bitenlerin anlamını çıkarabilmek, yaşamın olaylarını gerçeğin ışığı altında incelemek, onun için insanı kurtarmak yolunda bir çabadır çünkü. – Neyire Gül Işık

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Neyire Gül Işık

Önsöz [1932]
Ölüm ve Diriliş
Tarihin Galilei'ciliği
Yine Kuşak Kavramı
Devrimlerin Günbatımı
Yaşamı Değerlendirme Biçimleri
İki "İroni" ya da Sokrates ile Don Juan
Sistem Olarak Tarih
"Fikir Tarihi" Diye Bir Şey Yok Aslında
Düşünceler ve Kanılar
Avrupa Üstüne Düşünceler
Akdeniz Kültürü
Goethe'ye Bir Yüzbaşı Ne Demişti
Almanlar İçin Önsöz
Su Geçirmez Bölmeler
Üniversitenin Misyonu
İnsan ve "Herkes"
Sanatın İnsanı Dışlaması

Kaynakça
Tarihsel Tablo
OKUMA PARÇASI

Neyire Gül Işık, Sunuş, s. 8-31

Ortega yüzyılımızın ilk yarısında, yakın tarihin tüm dönemeçlerine tanık olmuş, bir aydın, sorumlu bir İspanya ve Avrupa yurttaşı olarak, o tanıklığın bedelini düşünsel –kimi zaman da toplumsal– yalnızlığın acısıyla ödemiştir. Ama o ayrıcalıklı konumunun gururunu da bilinçle yaşamıştır.

Her şeyden önce, "düşünen adam"dır Ortega: Tarihin ve yaşanılan günün, toplu yaşamın ve bireysel yaşantının getirip yığdığı sorunları salt kendi zihinsel yetisiyle göğüslemeyi seçen, toplumunda edilgenlikle benimsenen alışılmış kavramları sorunsallaştıran; insanoğlunun, özellikle de İspanyol ve Avrupa insanının uygarlığın hangi aşamasından gelip hangi aşamasına yönelmekte bulunduğunu arasız irdeleyen; özgün yanıtlar veren, ama verdiği hiçbir yanıtla uzun süre yetinmeyen biri. Batı'nın düşünce tarihinde iki bin beş yüz yıl çeşitli biçimlerde varlığını sürdürdükten sonra, yirminci yüzyıl sonlarının kalabalık dünyasının kitlesel kültüründe artık tükenen bir türün temsilcilerinden.

Ortega'nın düşünsel çabasının sonuçları size yabancı kalabilir, hiç benimsemeyebilirsiniz de onları; ama insanı ve tarihsel bunalımını irdelemedeki tutarlılığına, yaşamıyla düşüncesinin özdeşleşmesine, irdeleme ve anlama doğrultusunda bir ömür boyu gösterdiği sabra saygı ve hayranlık duymadan edemezsiniz.

Yalnız anlama doğrultusunda değil, anlatma doğrultusunda da: Avrupa'nın tanıdığı en büyük eğiticilerdendir Ortega. Eğitiminin konusu da, ereği de insan'dır; elindeki her yordamı deneyerek, insana insanı anlatmaya, insanı insanlığa eğitmeye çalışmıştır.

Eğitmesi gereken insanın tarihin ve coğrafyanın somut ürünü, yani İspanyol insanı olduğunu, belli bir bilgi ve gelenek birikimini taşıdığını hiç göz ardı etmemiştir; kendisinin de o ortamın bir parçası olduğunu bilerek, ortamıyla ortak paydasını gerçekçilikle üstlenmiştir. Yüreği mutlak ve derin bir evrenselliği özlemle ararken, aklıyla göreceli ve yüzeysel güncelliğin olgun bilincini geliştirmiştir. Tutkuyla sağduyuyu birleştiren, onulmaz gibi görünen çelişkileri uzlaştırmaya yönelen ve zihinsel serüvenini güçlü bir lirik anlatımla dile getiren, gerçek bir İspanyol'dur Ortega.

Çağdaş İspanya'nın en büyük filozofu sayılan ve "Ben, benliğimle ortamımın toplamıyım," diyen Ortega'yı tanıtmaya tarihsel ve toplumsal ortamından başlayalım.

Ortega y Gasset, İspanyol tarihinin siyasal ve ekonomik açılardan en bunalımlı, kültürel birikim açısından en zengin, ama bir o kadar da sorunlu döneminde, XIX. yüzyılın son çeyreğinde dünyaya geldi.

XV-XVI. yüzyıllardaki Yükseliş çağında fetih yoluyla muazzam topraklar edinerek, Avrupa'nın ve dünyanın yazgısını büyük ölçüde etkileyen İspanya, maddi kazanımlarını zamanında bilimsel ve teknolojik gelişime dönüştürememiş, siyasal-hukuksal-toplumsal kurumlarının yapısını Avrupa ile aynı tempoda yenileyememiş, ayrıca savaştığı ülkeleri karşısına alarak yalnızlığa itilmişti. Bu nedenle ilkin ekonomik durgunluğa düşmüş, sağlıksız toplum yapısı kemikleşip kalmış, giderek İngiltere ve Fransa gibi, etkin bir burjuvazinin sanayi devrimini gerçekleştirdiği büyük Avrupa ülkelerine oranla geri kalmıştı.(1)

XVIII. yüzyılda Aydınlanma Çağı'nın Fransız kökenli krallarının girişimiyle gerçekleştirilen kurumsal reform hareketleri, Avrupa'daki tarihsel gelişimlerden ötürü, toplumda yeterince benimsenememiş, köklü ve kalıcı çözümlere dönüşememişti.

Avrupa'da liberal devrimlerin gerçekleştirilmesiyle, İspanya, XIX. yüzyıl boyunca, biri ilerici-liberal, öteki tutucu-mutlakiyetçi iki kesimin sürekli çekişmesine sahne oldu, çekişme 1833-1876 arasında çeşitli aşamalarla sürerek müzminleşen kanlı iç savaşlar biçiminde gelişti. Bunlara ordu içinde bölünmeler ve askeri darbe girişimleri, gerek kırsal kesimde, gerekse kentlerde toplu şiddet eylemleri ve ayaklanmalar eklendi. 1842'den başlayarak Katalonya'da ayrılıkçılık akımları belirdi ve o kanlı tabloda yerini aldı.

1868'de generaller tarafından gerçekleştirilen ve halkın çoğunlukla katıldığı bir "şanlı" devrim hareketiyle toplum temelinden sarsıldı, Bourbon hanedanı ülkeden kovuldu. İlericiler tarafından oluşturulan Kurucu Meclis yeni ve çağdaş bir anayasa hazırladıktan sonra taht için çağdaş bir kral arandı, komşu İtalya'da bulundu: Savoia hanedanından Prens Amadeo liberal parlamentoya ve anayasaya saygılı bir hükümdar olmaya uygun görünüyordu. Ama o yabancı da, ülkenin içinde bulunduğu kanlı kargaşaya yakından tanık olunca görevinden çekilmeyi yeğleyerek, ancak "tarihin istifa eden ilk kralı" olabildi.

Halk krallık rejimine olan güvenini tümden yitirmiş gibiydi: 1873 başlarında İspanya'nın Birinci Cumhuriyeti kuruldu. Ne var ki, ne olması, nasıl olması gerektiği konusunda cumhuriyetçiler bile kendi aralarında anlaşamadılar: Kimi –Katalonyalılar– federal, kimi tutucu, kimi radikal ama birleşik, kimiyse otoriter ve askeri bir cumhuriyet yönetiminden yanaydı. O çatışmalar içinde Cumhuriyet'in ömrü bir yılı bile bulamadı.

1874'te krallık rejimine geri dönülerek Bourbon hanedanı geri çağrıldı ve artık tehlikeli biçimde temelinden sarsılmış bulunan siyasal ve toplumsal kurumların onarımını hedefleyen bir Restorasyon dönemi başlatıldı (1875).

Temel değişiklikler olmaksızın ülkede I. Dünya Savaşı sonrasına değin sürecek olan siyasal-toplumsal tablo o dönemde çizildi, kargaşa duruldu. Gerçi olumsuzluklar ve çözümsüzlükler alttan alta sürüp gidiyor, ara sıra patlak da veriyordu ama, iktidarı sırayla birbirine devredecek olan bir "Muhafazakâr Parti" ile bir "Liberal Parti" oluşturuldu; bu da bir oranda barış ve huzuru sağladı.

İspanyol tarihçisi Jorge Ventura'nın çağın siyasal yaşamına getirdiği tanım Ortega'nın siyasal yönelişlerini ve tavrını açıklar nitelikte:

"İspanya'da, Avrupalılar'ın anladığı anlamda üst düzeyde politika yapılmıyordu. Politika denen şey, kişilerin kendilerine bir makam edinmek için ülke çıkarlarını öne sürdükleri çeşitli entrikalardan ibaretti. Politika demek kariyer demekti. O zamanlar İspanya'da politika yapmanın iki yolu vardı diyebiliriz: ya –bazılarının yaptığı gibi– politikayı küçümsemek, ama bir yandan da o durumu değiştirmek için çaba harcamamak ya da –çoğunluğun yaptığı gibi– o durumdan çıkar sağlamak. Siyasal partiler birtakım ideallere ya da fikir birliğine değil, liderlere bağlılığa dayanan bir hiyerarşi oluşturuyorlardı. Sayıları zaten az olan politikacılar ya muhafazakârdılar ya da liberal; aslında daha çok falanın ya da filanın yandaşı, partisinin neferiydiler, 'caciquismo' denen olguydu bu."(2) Restorasyon İspanyası'nda büyük önem kazanan "cacique"ler kırsal niteliklerini henüz koruyan bir toplumda görülen türden, bir çeşit köy ağasıydılar, politika sahnesinde yükselmeleri politik düşüncelerinin geçerliliğinden çok, taşrada toprak mülkiyetinden kaynaklanan nüfuzlarından ötürüydü. Sonuç siyasal yaşamın yozlaşması, demokrasinin gereği olan siyasal partilerin de krallık rejimi gibi, güvenilirliklerini yitirmeleri oldu.

İç politikadaki bu olumsuz tabloya yurtdışındaki sömürgelerin yitirilmesi ekleniyordu: Yeni Dünya'daki İspanyol sömürgeleri XIX. yüzyıl boyunca liberal hareketlere sahne oldular ve birer birer anayurttan koptular. Neredeyse koskoca bir kıtayı kaplayan Avrupa'nın ilk sömürge imparatorluğu dağılmaktaydı ama, İspanyol kamuoyu dünyaya saçılmış olarak yaşamaya yüzyıllardır öylesine normal bir durum olarak alışmıştı ki, ta yüzyılın sonuna değin çöküntüyü tam boyutlarıyla değerlendiremedi.

1898'de İspanya "ulusal felaket"iyle yüzyüze kaldı: ABD gibi tarih sahnesinde yeni beliren bir ülkeyle yaptığı bir deniz çarpışmasında ağır bir yenilgiye uğrayarak, son sömürgeleri olan Küba, Filipinler ve Porto Riko'yu yitirdi. Olayın ekonomik sonuçları onarılamayacak gibi değildi ama, İspanyollar için ilk kez tehlike çanları çalmaya başlamıştı: İçerde Bask ve Katalan ayrılıkçılığı, dışta sömürge topraklarının kaybı derken imparatorluğun dağılmakta olduğu gerçeğinin bilincine vardılar.

Çağdaş İspanya'nın kültür yaşamında belirleyici bir yer tutan ve Ortega'nın temel esin kaynağını oluşturan "98 Kuşağı" aydınları o bilinçten doğdular.

Aslında siyasal-toplumsal ortamdaki bu çöküntüye karşılık, İspanya Avrupa'nın en köklü kültür geleneklerine sahip bir ülkesiydi ve tarihi boyunca aldığı çelişkili kültür etkilerini bir potada eriterek tümüyle özgün bir birikim oluşturmuştu. Aydınlanma Çağı'nda toplumsal sorunları irdeleyen, Avrupa'nın çözümlerine açık aydınlar yetiştirmişti.

Romantizm akımı İspanya'ya geç ulaştı, ama Avrupa'nın başka yerlerinden daha uzun süre etkisini sürdürdü.

Yüzyıl ortalarında Madrid'deki en etkili düşünce akımı profesör Julián Sanz del Rio'nun (1814-1869) Heidelberg Üniversitesi'nden aktardığı, Alman düşünürü Christian Friedrich Krause'nin fikirleriydi. "Krause'cilik" ilerici Liberalleri birleştiren, çağın öndegelen yazarlarını etkileyen etkin bir düşünce ortamı yaratılmasına yaradı. Krause'nin İspanya'da kendi ülkesinden fazla tutulmasının nedeni, aslında belli dinsel inanışları akılcılığın temel ilkeleriyle bağdaştırmaya olanak sağlaması, çelişkileri uzlaştıran bir bireşimciliğe elverişli olmasıydı. Ancak eğitim ve öğretimde kalıcı ve parlak sonuçlar, ilk ciddi laik öğretim girişimi de yine bu çevrelerden çıktı.

O eğitimi alan öğrencilerden bazıları, başta Francisco Giner de los Rios (1839-1915) olmak üzere, İspanya'nın Aydınlanma Çağı'ndan sonraki en önemli eğitim reformunu gerçekleştirdiler. Bu amaçla laiklik kavgası vermek, eğitimi tekelinde tutan kiliseye karşı, dinsel hedeflerden sıyrılmış, çağa uygun bir eğitim için savaştılar. Bu hayli çetin bir girişimdi ama, bu arada 1868 Devrimi ilk kez gerçek bir kamuoyunun biçimlenmesine olanak hazırladı ve laik bir eğitim için gerekli ortamı sağladı.

Ancak, Restorasyon ile birlikte, Katolik ilkelerine uygun resmi eğitime geri dönüldü. Yapılan baskılar sonunda, 1876'da başta Giner de los Rios olmak üzere, reformcu aydınlar resmi kurumlardan ayrılarak, Kilise'den ve Devlet'ten bağımsız Özgür Öğretim Kurumu'nu (Institución Libre de Enseñanza) kurdular. İngiliz üniversitelerini örnek alan laik eğiticiler yaşam karşısında radikal bir etik tavır koyma gereğine inanmışlardı. Öğrencilerini büyük bir zihinsel özgürlük, ama bunun yanı sıra tarihe ve yaşama aynı oranda büyük bir saygı, ciddiyet ve sorumluluk duyacak biçimde eğittiler; onların meslek edinmeleri kadar, hatta ondan önce, insan olmaları, bir ideale bağlanmaları, yaşamlarını topluma faydalı, uyumlu biçimde yönetebilmeleri için uğraştılar.

98 Kuşağı'nın aydınları o ortam çerçevesinde yetiştiler. Siyasal ve askeri yenilgi duygusundan İspanya'nın trajik bilincini geliştiren bu aydınlar, ülke kaçınılmaz bir sona doğru adım adım kayarken, yazında ve düşüncede, tam tersine, parlak bir dönem, imparatorluğun heybetli zamanlarındaki Altın Çağ'ı hatırlatan bir "Gümüş Çağ" yarattılar. Avrupa'nın yüzyıl sonu bunalımını kendi ulusal bunalımlarının büyütecinde yaşayarak, ülkelerini hem eleştirdiler, hem değerlendirdiler; böylelikle İspanya'nın umutsuz yazgısına direnişini dile getirdiler.

Ortega y Gasset'i genç yaşında gerek duygusal, gerekse düşünsel bakımdan yönlendirecek olan bu ortamın aydınları aslında birbirlerinden çok ayrı kişilikler sergiledikleri gibi, birçok düşüncelerinde birbirlerinden ayrılıyorlardı; ama ortak yanları ağırlıktaydı: tutku derecesinde bir yurt sevgisi ve önyargısız bir irdeleme isteği; İspanya'nın özünün, geleneksel mitoslarının araştırılıp yeniden değerlendirilmesi; Avrupa karşısında geri kalmış bulunan İspanya'yı kendi özündeki güce dayanarak "yeniden yaratmak" iradesi. Bu arada tutkulu yurt sevgisi zaman zaman İspanya ve İspanyollara karşı sert eleştirilere yol açtığı gibi, önerilen çözümlerde de hiçbir zaman uzlaşma sağlanamadı; Avrupa'nın kültür ve eğitim modellerinin benimsenmesiyle "İspanyolluğun" yeniden değerlendirilmesi arasındaki denge noktası bulunamadı.

1909'da İspanya dış politikasında talihsiz bir serüvene girişti: sömürge çıkarlarını koruma amacıyla Fas'a askeri müdahale. Savaş, açılır açılmaz, ülkede ağır iç çatışmalara neden oldu, 1927'ye değin büyük kan kaybına yol açtı, hatta 1921'de Afrika cephesindeki askeri yenilgi parlamenter düzeni çökerten nedenlerden birini oluşturdu.

İspanya I. Dünya Savaşı'na katılmadı ama, savaş yıllarında ve ertesinde toplumsal çatışmalar gitgide yaygınlaştı: Politikaya daha etkin biçimde katılmaya hazırlanan ordu içinde "Savunma Cuntaları" oluşturuldu, genel grev askeri birliklerce bastırıldı, kanlı ayaklanmalarla geçen 1918-20 dönemi "Bolşevik üç yıl" olarak anıldı, kentlerde anarşi olayları şiddetle tırmandı, ayrılıkçı akımlar güçlendi.

1923'te general Primo de Rivera, krala bir muhtıra verdi, meslekten politikacıları safdışı bırakarak, yedi yıl sürecek ilk dikta rejimini kurdu. Ülkede tüm özgürlükler askıya alındı.

1930'da –dünyadaki ekonomik bunalımın da etkisiyle– ilkin dikta devrildi, ardından da artık güvenilirliğini iyice yitirmiş bulunan krallık rejimi sarsıldı. 1930 ilkbaharında İspanya'nın İkinci Cumhuriyeti ilan edildi.

Ancak, demokrasi deneyiminden yoksun, uzlaşmacılık geleneklerini tanımayan ülkede cumhuriyet rejimi yerleştirilemiyordu: Değişik sınıflar, toplumsal gruplar ve bölgeler arasındaki çatışmalar daha ilk günden sokağa döküldü. İktidar karşıt görüşlü hükümetler arasında üç kez el değiştirdikten sonra, 1936'da Afrika kolordusunun cumhuriyet hükümetine başkaldırmasıyla İspanya İç Savaşı başladı.

İç Savaş kültür yaşamının ve birçok aydının sonu oldu: Hayatta kalanların çoğu sürgüne gittiler, ülkede kalanlar ise suskunluğa hüküm giydiler.

1939'da başlayan Francisco Franco Diktası 1975'e değin sürecekti.

*

Bu tarihsel bağlamda José Ortega y Gasset hayli sade, gösterişsiz, gürültüsüz bir öğretim üyesi, yazar ve iyi aile babası ömrü sürdü: yurt içinde ve dışında çeşitli üniversitelerde öğrenim, inceleme ve öğretim, kısa bir aktif politika ayracı, ilk gençliğinden son gününe değin sayısız konferans, yazı, kitap.

"Bir gazete rotatifinin üstünde doğdum," der kendisi, gerçektir: Büyükbabasının kurucusu ve sahibi olduğu, babasının yöneticiliğini ve yazarlığını yaptığı, zamanın önde gelen El Imparcial gazetesinin üstündeki katta dünyaya geldi. Yıl: 1883; yer: Madrid. Aslında o rotatif uğultusu kitaplarının çoğunda yankılanacaktı, çünkü çoğu daha önceden gazetede basılmış yazıların toplanmasıyla oluştu.

Kastilya'da doğmuştu ama, ailesinin kökenleri İspanya'nın dört bir yanındaydı; herhalde bu nedenle, o çağda az rastlanan bir uyumlu İspanyol kimliği geliştirdi, bölgelerin ayrılıkçılık eğilimleriyle Kastilya'nın buyurgan egemenlik eğilimini ruhunda birleştirir gibiydi.

"Ulusal felaket" yılında genç Ortega Salamanca Üniversitesi'nde, Miguel de Unamuno'nun bulunduğu jüri önünde ilk sınavlarını verdi; o büyük yazarla o zamanlar başlayan dostluk ilişkisi ömür boyu sürecekti.

1902'de Madrid Üniversitesi Edebiyat ve Felsefe Fakültesini bitirdi ve yazarlık yaşamına El Imparcial'de başladı. Zihinsel gelişimi her şeyden önce, Unamuno, Valle-Inclán, Baroja, Antonio Machado, Azorin, Menéndez Pelayo ve Juan Ramón Jiménez'in önderliğindeki 98Kuşağı aydınlarının etkisinde gerçekleşti; en çok Joaquín Costa'nın "İspanya'yı Avrupalılaştırmak" düşüncesinden etkilendi.

Avrupa kültürünün ilk etkisini ise Fransa –Renan, Barrès ve başkaları– yoluyla aldı. Ancak, Fransız yazarlarına olan "sonsuz saygı" sına karşın, çok geçmeden ilgisi Almanya'ya yöneldi:

"Yirmi yaşlarındayken Fransız kültürünün sıvı ortamında gömülmüş yaşıyordum. İçine o denli dalıp çıktım ki, sonunda ayağım dibe değer gibi oldu, İspanya'nın artık Fransa'dan beslenemeyeceği izlenimine kapıldım. Bu benim Almanya'ya yönelmeme yol açtı.

"Alman kültürü gerekiyordu bize. Nietzsche ile gururlandık. İspanya'da öyle bir dönem yaşadık ki –söylemesi utanç veriyor ama– kültürümüzü boğulup gitmekten kurtarmak için sarılacak başka tahta parçası bulamadık."

1905'ten başlayarak, Ortega Almanya'nın üniversite çevrelerini keşfetti, kültürel olgunlaşmasında en önemli aşamayı Marburg sağladı:

"Ben bu kentte gençliğimin doruğuna ulaştım; umutlarımın en az yarısını, özdisiplinimin hemen tamamını ona borçluyum, Lahn kıyısındaki Marburg kentine...

"Ormanların üstündeki yüksek kapkara gökkubbeyi, sarışın, tedirgin yıldızların doldurduğu gecelerini hiç unutmam... Sarp kentin en yüksek noktasında, Marburg'un yoksul bir tavan arasında hayranı olduğum Nicolai Hartmann viyolonselini çalardı. Ben dinlerdim. Yirmi iki, yirmi üç yaşlarındaydık. Çellonun yürek sızlatan, neredeyse erkeksi sesi havada bir kırlangıç gibi döner, dolaşırdı. Küçücük pencereden dağın yamacına sarılmış kentin aşağılara doğru kayışını seyrederdim..."

Marburg Yeni-Kantçılığın kalesiydi, son savaşçıları da Cohen ve Natorp idi. Yalnız Kant okutuluyordu, bir de önceden Kantçılığa çevrilmiş biçimleriyle Platon, Descartes, Leibniz. Ortega gençliğinin on yılını katıksız Kant felsefesi içinde geçirdi:

"O düşünce biçimi soluduğum havaydı benim: Hem yuvam oldu, hem mahpushanem."

Ve günün birinde firar etti Ortega:

"Kant'ın muhteşem hapishanesinden kaçmanın tek yolu onu özümsemektir. İnsan benliğinin özüne değin Kantçı kesilmeli, ardından, onu sindirmiş olduğundan ötürü, yepyeni bir ruhla doğmalıdır."

1912'de Madrid Merkez Üniversitesi'nde göreve başladı; artık burada çeyrek yüzyıl sürdüreceği öğretim yaşamında yeni bir düşünce okulunu biçimlendirecekti.

1914 Ortega'nın yaşamında önemli bir yıl oldu: Kente 60 km uzaklıkta, Guadarrama Dağları'nın yamacında, "İspanyolluğun tapınağı" olarak tanımlanan, XVI. yüzyıldan kalma Escorial sarayının yakınına yerleşti, orada, tam bir filozof huzuru içinde yaşamaya başladı; yaşam felsefesinin ilkelerini açık seçik ortaya koyduğu Meditaciones del Quijote'yi (Don Kişot Üstüne Düşünceler) yayımladı. Daha sonraki yıllarda başka başka adlar altında Avrupa'yı dolaşacak olan felsefe akımlarını uzun zaman önceden öneren tüm temel kavramlar o kitapta yer alıyordu.

Yine aynı yıl politik yaşamına somut olarak başladı: "Eski ve Yeni Politika" başlıklı konferansıyla yeni kurulmakta olan Siyasal Eğitim Birliği'nin tasarımını açıkladı:

"Bir resmi İspanya var, bir de yaşayan İspanya: Birincisi çoktan ölmüş, gitmiş; sesini duyurması gereken ikincisi. Bunun için bir liberal partiye destek vermeli, tabii resmi partilerin arasında yer almayan birine..."

Ortega o kuruluşu reformcu kaldığı sürece destekleyecek, ama eski kralcı partilere yaklaştığında ayrılacaktı.

Ertesi yıl Baroja, Azorin, D'Ors, Pérez de Ayala, Antonio Machado gibi ünlü aydınlarla birlikte, İspanya'nın siyasal sorunlarının irdelendiği ve çağın gençliğinde derin bir iz bırakacak olan España dergisini kurdu. Onu iki yıl sonra yine ülkenin kültür yaşamında pek önemli bir yer tutacak olan El Sol dergisi izledi. 1923'te yine kendisinin kurduğu Revista de Occidente dergisi ise günümüzde hâlâ İspanya'nın en yetkin klasik kültür organlarından biri olma özelliğini ve hümanist görüş savunuculuğunu sürdürüyor.

Ortega, hayli sonraki bir kuşaktan olması nedeniyle Özgür Öğretim Enstitüsü çevresinde yetişmedi; hatta 1911'de Krausist'lerin felsefesinden "geçmişte kalan bir şey" olarak söz ediyordu. Ancak, bu o ortamın çekiciliğine kapılmadığı ve o insanlarla temelde birçok şeyi paylaşmadığı anlamına gelmez: Toplum felsefesinde ve etik anlayışında, Restorasyon sonrası İspanyası'na yönelttiği eleştirilerde, ülkenin değişimini her şeyden önce insanlarının kültürel eğitimine bağlayışında, eğitim sorunlarına tartışmaz öncelik ve ağırlık tanıyışında onların konumuna kuşkusuz büyük yakınlıklar vardı. Aslında düşünürün Almanya'ya ilk yönelişinde bile o ortamın etkisi yadsınamaz: Çağın tüm Avrupa'ya açık, demokratik, ilerici eğitiminde kendini duyuran bir etkiydi o. Daha sonraki yıllarda da Enstitü'nün izleyicileriyle Ortega'nınkiler çoğu kez aynı doğrultuda çaba gösterdiler.

Bu arada Ortega etkinlik alanını genişleterek Arjantin'e ilk yolculuğunu yaptı, büyük ilgi uyandıran konferanslar ve Buenos Aires Üniversitesi'nde dersler verdi, Yeni Dünya'daki eski İspanyol sömürgelerinin toplumsal-kültürel sorunlarını incelemeye başladı. İlerki yıllarda, İç Savaş'tan sonra da bu ülkeye dönecek, "Benliğimin, yaşamımın özünü bir oranda Arjantin'e borçluyum," diyecekti.

1916'da El Espectador'un (Gözlemci) ilk cildini yayımladı, onu gerçek bir sanat, yazın ve felsefe ansiklopedisi oluşturan yedi cilt daha izleyecekti. Alman eleştirmen Ernst Robert Curtius bunu şöyle yorumlamıştır:

"Ortega belki de bugün Avrupa'da Kant'tan ve Proust'tan, Tarih öncesi sanattan ve Kübist resimden, Scheler'den ve Debussy'den hep aynı doğru yargılarla, aynı parlak anlatımla söz edebilecek tek kimse."

Nitekim yeni sanatın özelliklerine tanı koyan La deshumanización del arte (Sanatın İnsanı Dışlaması) (1925) kitabı en ünlü yapıtlarından biri oldu.

Ortega bu anlamda gerçek bir Avrupalı'ydı: Avrupa kültürünü bütünüyle kucaklayabilen, ölü noktalara takılmayan, çıkmaz sokaklara sapmayan, daracık uzmanlık alanlarına kısılıp kalmayan az sayıda Avrupalı'dandı:

"Yaşam kültürlü olmalı, ama kültür de yaşamsal olmalı," diyordu.

Aslında bu yaklaşımı İspanyolluğundan, yani tarih boyunca Avrupa'nın kenarında, kendi kalesinde yaşamış özel bir Avrupalı olmasından, konusuyla arasına mesafe koyabilen, aynı zamanda kendi kendisine ve başkalarına açıklamaya kararlı, disiplinli, yöntemli "gözlemci" tavrından ileri geliyordu.

Katı akılcılığa karşıydı:

"Avrupa kültürü akılcılığın gemisine atlayıp yaşamdan uzaklaşmış bulunuyor. Ama tıpkı uzun yolculuklara çıkan eski kalyonların tayfaları gibi, vitamin eksikliğinden hasta düşmüş. Kansızlık illetine tutulmuş bir kültür."

1922'de dağılan imparatorluğun ulusal trajedisini irdelediği España invertebrada'yı (Omurgasız İspanya) yayımladı. İspanya nedir? Geçmişte neydi, bundan sonra ne olabilir? Bu çağda, öbür Avrupa halklarıyla birlikte yaşaması için en uygun formül hangisidir? Ortega bu sorulara tarihin ve günün ışığında yanıt arıyordu. O arayışı ömür boyu sürdürecek, ulusal kahraman Cid'in, Don Quijote'nin yerlerini dolaşacak, son hastalığı onu böyle köy yollarını arşınlarken yakalayacaktı.

Ertesi yıl basılan El tema de nuestro tiempo (Çağımızın Sorunu) ile, sınırlarını aşmış saydığı aklı yeniden yerli yerine, yani yaşamsal bağlamına oturtarak, kültürü yeniden yaşamsallaştırmayı amaçlıyordu. Başta En torno a Galileo (Galilei Üstüne) olmak üzere, daha sonraki yapıtlarında geliştirdiği "yaşamsal akıl" kavramı Ortega'nın felsefesinin çekirdeğini oluşturdu: Düşünürün, tam İspanyol kültür geleneklerine uygun bir bireşimcilikle, akıl/yaşam çatışkısını aşma yolundaki yoğun çabasının ürünüydü.

Yaşamı her gün yinelenen bir savaşım, hiç bitmeyen bir görev, insanın kaçınılmaz biçimde kendi gerçeğine toslaması ve bireysel sınırlarının bilincine varması zorunluluğu olarak algılar:

"Yaşamımız denen garip gerçek, bir yandan bir şeyler yapma zorunluluğu, öte yandan ne yapmamız gerektiğini kararlaştırma zorunluluğudur. Dolayısıyla, yazgıyla özgürlüğün karmaşasıdır."

1928-29 öğrenim yılında Madrid Üniversitesi öğrenci olaylarıyla sarsıldı, Primo de Rivera hükümeti üniversiteyi kapattı. Ortega protesto olarak kürsüsünü bıraktı, ancak hükümet değişikliği yapıldıktan sonra geri döndü. Ama artık yazılarını yazarken, sansür korkusuyla zaten sinmiş olan basın dünyasında daha da dikkatli davranması gerekiyordu.

Ortega için politikanın da özgün bir anlamı vardı: Daha derinlerdeki temel nitelikli, ruhsal, ahlaksal ve zihinsel bir gerçeğin yüzeysel dışavurumuydu ve ona bağlı kalmalıydı. O ruhsal gerçek yalnız İspanya'da değil, Avrupa'da da bunalıma girmişti, bir büyük "tasarım"ın, bir "görev"in, "yapacak bir şey"in yokluğundan kaynaklanan bir bunalıma.

Bu nedenle Ortega bir "Avrupa birliği" düşlüyordu, öyle bir birlik ki, çoğulluğun ortadan kalkması anlamına gelmesin, tersine, ulusal sınırların darlığını aşabilecek bir kültürel kimliğe iletsin:

"Avrupa'yı yeniden hayata kavuşturacak olan tek şey, kıta halklarını bir öbekte toplayarak, bir büyük ulus oluşturmaktır."

Ancak, tıpkı İspanya konusunda olduğu gibi, Avrupa konusunda da kendini hayallere kaptırmıyordu Ortega, ufkun giderek kararışını, kendi umutlarının tam tersine, daracık sınırlar içindeki bağnazlıkların baskın çıkışını da kaygılı bir bilinçle izliyordu:

"Başkalarına hak tanımak istemeyen, aslında haklı olmayı da istemeyen, salt kendi görüşlerini zorbalıkla benimsetmeye kararlı görünen bir insan tipi doğuyor. Yenilik işin şurasında: Haksız olma hakkında, haksızlığın hakkı bu."

1930'da yayımlanan ve büyük yankılar uyandıran –ve hangi tarihsel ortamda yazıldığı dikkate alınmaksızın, "seçkinciliği"nden ötürü eleştirilere hedef olan– La rebelión de las masas (Kitlelerin İsyanı) bu kaygının ürünü oldu: Tarihsel-toplumsal incelemesini Avrupa geneline yayan Ortega, kültür yoluyla yeniden biçimlenmeyi, aydınların önderliğini, yaşama bir misyon olarak eğilmeyi yadsıyan, sıradan, niteliksiz insan kalabalıklarının egemenliğini, yeni başlayan çağın özelliği, tarihsel bunalımın nedeni olarak görüyordu.

Bu arada, her ne kadar "Avrupa Birleşik Devletleri"ni bir misyon olarak öneriyorsa da, yer yer totaliter rejimlere kaymakta olan bir Avrupa'da devletin güçlenmesini de bireysel özgürlük ve yaratıcılığa karşı bir tehdit olarak algılıyordu.

1932'de Historia como sistema'da (Sistem Olarak Tarih) tarih felsefesini açıklayan Ortega tarihsel inceleme ve bilinçlenmeyi, bugünü değerlendirebilmek, geleceği biçimlendirebilmek açısından gerekli görüyordu:

"Tarihin tamamı gerekli bize, bakalım ondan kaçabiliyor muyuz, yeniden içine düşmekten kaçınabiliyor muyuz diye."

İspanyol üniversitesinin açmazlarından, reform tasarılarından ve kendi öğretim deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığı "Üniversitenin Misyonu" Revista de Occidente'de yayımlandı: Ortega bunalıma çözüm olarak yabancı ülkelerde model aramaktan vazgeçilmesini, kültürlü ve çağdaş öğrenciler yetiştirebilmek için, bilimsel ilkelere uyarak yaşayan bir kültürü aktaracak bir üniversite oluşturulmasını öneriyordu.

Politik görüşleri ilkin "ulusallaştırılması" koşuluyla krallıktan yanayken –"Biz kralcı olduğumuzdan değil, İspanya kralcı olduğundan ötürü!"–, cumhuriyet olasılığı ufukta görününce, krallık rejiminin sonunu bildiren ve İspanya tarihinde yöneltici bir işlev gerçekleştiren bir yazıyla ortaya çıktı:

"İspanyollar, devletiniz yok artık! Devleti yeniden yapılandırın! Krallık yıkılmalı!"

Krallığın "ulusallaştırılmadığını" gören Ortega artık cumhuriyete umut bağlamıştı:

"Devletle ulus aynı bütün içinde kaynaşmalı; bu kaynaşmanın adı demokrasidir... Cumhuriyet demek kamusal gücü ulusallaştırmak, ulusla kaynaştırmak demektir."

Yazılarıyla destek vermekle kalmadı, çağın önde gelen aydınlarından Gregorio Marañón ve Pérez de Ayala ile birlikte "Agrupación a servicio de la Republica"yı (Cumhuriyete Hizmet Grubu) da kurdu ve Kurucu Meclise Leon milletvekili olarak katıldı.

Ancak daha 1931 sonlarında, karşıt görüşlü partilerin şiddetli çekişmeleri ve bağnazca tutumları karşısında düşkırıklığına uğrayınca eleştirilerini bu kez cumhuriyet hükümetine yöneltti: "Hüzünlü ve buruk cumhuriyet." Katalonya'ya özgürlük veren yasanın meclisten geçmesi üzerine parlamentodan ve aktif politikadan çekildi, kendini felsefeye ve öğretime adadı. "Grup" da bir yıl sonra dağıldı.

Yine de çağını en çok etkileyen, sözü en çok geçen aydındı; 1935'te Madrid Belediyesi onu bir altın madalya ile ödüllendirdi. Aynı yıl kentte düzenlenen "Uluslararası Kütüphaneciler Kongresi"ni "Kütüphanecinin Misyonu" başlıklı konferansla açtı:

"İnsan olmadan misyon olmaz, misyon olmadan da insan olmaz..."

İç Savaş başladığında pek şaşırmadı: Öngördüğü, önlemek için çırpındığı halde önleyemediği felaket patlak vermişti işte. Aydınlar üzerinde baskı başlar başlamaz, bir buçuk ay içinde Fransa'ya gönüllü sürgüne gitti, Sorbonne Üniversitesi'nde görev aldı. Dört ay sonra hocası ve sevgili dostu Miguel de Unamuno'nun Salamanca'da, ev hapsindeyken öldüğünü öğrendi:

"İyi olmuş. Yolun sonuna varmıştı. İki yüz bin yurttaşının başına geçmiş, onlarla birlikte tüm ufukların ötesine ulaşmış..."

Ortega bundan sonra yurdundan uzun süre uzak kaldı, Arjantin'de, Portekiz'de, Almanya'da yaşadı. İspanya'ya ilk kez 1945'te dönerek her zamanki eğitim çabasının bir parçası olan "Instituto de Humanidades"i (Hümanizma Çalışmaları Enstitüsü) kurduysa da çok kalmadı ve herhangi bir resmi görev üstlenmedi.

1949'da Goethe'nin yüzüncü yıl kutlamalarına Almanya temsilcisi olarak ABD'ye gitti, 1951'de Darmstadt'da Heidegger ile tanıştı. Almanya ve İngiltere'den sonra son konferansını 1955'te Venedik'te verdi. Aynı yıl İspanya'daki evinde öldü:

"Ölüm diye adlandırdığımız şey yalnızca kuramdır; ardındaki gerçek ancak bir başkası öldüğünde bize kalan yalnızlıktır.

"Kendi ölümüme gelince, o bana kimsenin anlatamayacağı bir öykü.

"Nasıl da yalnız kalır yaşayanlar!"

Ortega'nın öğrencisi ve İspanya Kraliyet Akademisi üyesi Julián Marías onun ardından şu yorumu yaptı:

"Acı olay çoğu kişinin zaten bildiği bir şeyi kanıtladı: Ortega y Gasset sayesinde, İspanya uluslararası düşünce âleminde XVII. yüzyıldan beri kendisine nasip olmamış bir yer tutmuş bulunuyor. Bir kez olsun, dünya İspanya'nın yasını paylaştı.

"Ortega'nın ilk belirtilmesi gereken yanı inanılmazlığı. Bir şeyin varolması hiç de inanılabilir olduğunu kanıtlamaz. Ufacık vahaların yer aldığı üç yüzyıllık bir çölde, birdenbire tarihin en derin ve özgün(bu arada, en çetin) felsefelerinden birini sunuyor.

"Felsefenin bulunmadığı yerde felsefe yapmak için dâhi yeteneği gereklidir, ama bir başına yetersiz kalır. Ortega'nın durumunda, daha çok tarihsel ortama uygun bir gerçeklik söz konusu, yani İspanyol kaygısıyla kuramsal yönelimin aynı kişinin yazgısında bir araya gelmesi ve o yazgıya en son sonuçlarına değin bağlı kalış..."

Julián Marías, Ortega'yı "bir güneş mitosu" olarak tanımlar: Verimlilikle ışığı birleştiren bir kaynak yani.

*

Böylesine olağanüstü bir yer tutmak için Ortega İspanyol kültüründe neyin temsilcisiydi acaba? Her şeyden önce bir tutumun, bir tavır koyuşun. "Düşünen insanı" temsil ediyordu, dolayısıyla insan adına layık insanı: İnsanı çevreleyen, onunla bağlantısı bulunan, ilgi alanını oluşturan her şeye "düşünceli bir dikkatle" yönelmeyi öğretiyordu.

Düşünme eylemini bir "zihinsel sevgi çabası" olarak tanımlar Ortega, düşünceye "kurtarış" der: Olup bitenlerin anlamını çıkarabilmek, yaşamın olaylarını gerçeğin ışığı altında incelemek insanı kurtarmak yolunda bir çabadır çünkü.

Tüm yaşamını, elinden gelen her yöntemi kullanarak İspanya'da varolmayan özgür düşünce ortamını oluşturmaya, Avrupa düzeyinde bir fikir hayatını yerleştirmeye harcadı.

Ortega ilk gençliğinden başlayarak, yalnızca felsefe düzleminde değil, bütünüyle tarihsel bir durum olarak, yeni bir çağın, yeni bir duyarlık biçiminin doğuşuna tanık olduğuna inandı ve bunu erkenden bir "bunalım" olarak tanımladı, hem de büyük bir bunalım. Düşüncesinin en geniş ve temel bölümünü o bunalımın özünü yakalamaya, tanı koymaya ayırdı; denebilir ki, düşüncesinin tümünü yönelten etmen o derin bunalım bilinci ve bunalım karşısında tavır koyma çabası oldu. Bu amaçla, bunalım belirtilerini politikadan sanata değin insanın tüm etkinliklerinde sabırla inceledi, tedirgin edici karmaşık yapısını belirlemeye çalıştı. Avrupa'da bu alanda öncü oldu: Gözünde salt tarihsel bir gereksinim değildi bu, çekimser kalamayacağı bir kişisel misyondu.

Felsefesini daha başından o gereksinime, o misyona göre geliştirdi. Daha ilk yazısı olan "Glosas"da (Yorumlar) (1902) düşüncelerini o temel sezinin yönlendirdiği gözlemlenir: Çok geçmeden yeni bir metafizik kavrama ulaşacaktı, kökten gerçek olarak insan yaşamı'na. Bereketli gelişim olanakları sunan, ama karmaşık ve kesin terimlerle belirlenmesi hayli güç bir düşünce biçimiydi bu: XIX. yüzyılın ikinci yarısında ağırlıkta bulunan pozitivizm ortamında küçümsenerek bir yana atılan metafiziğe dönüş anlamına geliyordu; öte yandan o "dönüş"ün altında düşünceyi yaşama sımsıkı bağlama, yaşamın buyruğuna verme gereksinimi yatıyordu.

Ortega'nın istediği şey düşünceyi, kendi felsefesini yaşamın bir işlevine ve yorumuna dönüştürmekti, bu da "zihinselcilik" ilkelerini elden bırakmak anlamına geliyordu. Yüzyılımızın ilk yarısında bu eğilim Ortega'ya özgü de değildi, Bergson, Dilthey, Simmel, Jaspers, Heidegger, Sartre ve daha başkalarını, hatta Husserl'in son dönemlerini anımsatmak yeter.

Avrupa insanının felsefe deneyimini bütünüyle iki uzun düşünce aşamasında özetler Ortega: birincisi İ.Ö.V. yüzyılda Parmenides'ten –yani başlangıçtan– XVII. yüzyılda Descartes'a değin "Gerçekçilik" diye adlandırdığı dönem; ikincisi Descartes'tan XX. yüzyıl başlarına değin, "İdealizm" diye adlandırdığı dönem.

Buna göre, Ortega'nın metafizik düşüncesini ilk olgunlaştırdığı 1914'lerde İdealizm'in sonuna ulaşılmıştı; bu durumu "çağımızın sorunu" olarak adlandırdı. "Yaşam felsefeleri", "Varoluşçu" felsefeler, "Tinsel" felsefeler, hatta Görüngübilim o bunalım ortamında geliştiler.

Yakın zamanlara, 60'lı yıllara değin, tüm bu felsefeler insanın varlığını, o varlığın tarihsel anlamını –ya da anlamsızlığını– irdeleyip durdular. Aynı zamanda geniş bir "absürd" yazının ve akıldışı akımların geliştiği dönem oldu bu; hepsi de yaşanılan tarihsel çağın yığdığı sorunlar karşısında kendilerince tavır koyuyorlardı.

O bağlamda Ortega'nın konumu karmaşık olmakla birlikte sağduyudan ayrılmadı – bunda da bir yandan metafiziğe olduğu kadar, öte yandan kılgısal ve gündelik olana eğilimli İspanyol yapısının etkisi büyük elbette: Akıldışıcılıktan da, varlıkbilimcilikten de uzak kaldı; akıldan vazgeçmeksizin, yaşam'ın ve tarih'in ayrıcalıklarını korumayı hedefledi.

Bu amaçla "mutlak" ya da "soyut" aklın yerine "yaşamsal" aklın konulması gereğini ileri sürdü. Çünkü asıl "kökten" gerçek bireyin kendi yaşamı'dır, belli bir ortamda gelişen, o yere ve o ana kaçınılmaz biçimde bağlı olan yaşamı. Çevremizdeki hiçbir şeyin başlı başına, mutlak, soyut bir varlığı yoktur, hepsi somut olarak ve düşünen birey için vardırlar, bireysel yaşamın parçasıdırlar.

Yaşamımız olan garip gerçek ne töz'dür, ne varlık, yalnızca "kendimizi yaşar durumda bulmamız" olayıdır: Yaşar durumda bulunuruz, yani istesek de istemesek de, bir an sonra da yaşamı sürdürebilmek için, bulunduğumuz somut ortamda, o ortamda bir şeyler yapmak zorunda buluruz kendimizi. Yapacaklarımız önceden hazırlanmış veriler değildir, insan her şeyi anında kararlaştırmak durumundadır; kararlaştırabilmesi için de ortamın sunduğu –ya da yasakladığı– olanakları ve kendi kendisini tanıması gerekir: Yani bir "evren tasarımı"na ve bir "yaşam taslağı"na sahip olmalıdır.

Böylesi bir temellendirme geleneksel metafiziğin alışılmış kategorilerinin dışına çıkmayı, yeni kategoriler bulmayı gerekli kıldı. Üstelik felsefe alışkanlığından, dolayısıyla felsefe terimlerinden yoksun olan bir ülkede felsefeyi yerleştirebilmek için, Ortega y Gasset kendi düşüncesini anlatmaya yeterli dili ve terimleri de geliştirmek zorunda kaldı.

Ortega özgün "yaşamsal akıl" (razón vital) kavramına, ilk gençliğinin, güçlü bir idealist esinin ürünü olan Yeni-Kantçılığından başlayıp, toplumbilim ya da dilbilim konulu son yazılarında görülen evrensel yorumsamaya doğru ilerleyen çizgi içinde ulaştı; kavramın kendisi de bir evrim geçirerek olgunlaştı.

İspanyol düşünürünün felsefesi –doğallıkla– Avrupa düşüncesinin geçmiş ve çağdaş kaynaklarıyla beslendi: ilkin Renan, Cohen, Natorp; daha sonra Husserl, Scheler, Bergson; son olarak Dilthey ve Heidegger; ama daha gerilere gidersek modern Avrupa düşüncesinin temel taşları: karşı çıktığı Descartes, esinlendiği Fichte, Nietzsche ve Goethe; hiç gözden kaybetmediği Hegel.

"Yaşamsal akıl" İspanyol dünya görüşüyle Avrupa'nın düşünce geleneklerini, evrensel ile ortamsalı bütünleştiren bir öğretiye dönüştürüldü. Ortega modern çağın matematik akılcılığını aşmak üzere, sağduyulu ve gerçekçi bir seçenek olarak ortaya atmıştı onu; aklın bunalımını derinleştirerek, Descartes'ın kesin ve soyut yöntemciliğiyle başlamış olduğu idealizmde bir gedik açma çabasına koşut olarak olgunlaştırdı.

İspanyol tikelciliğini ve öznelciliğini eleştirerek yola çıkan Ortega, ilk aşamada nesneli aramakla işe girişti. Başlangıçta Yeni-Kantçılığın kültürel kuralcılığından esinledi, Meditaciones'de yaşam düzlemiyle düşünce ya da kültür düzlemi arasında yeni bir denge arayışı göze çarpıyordu.

İkinci aşamada, Simmel yoluyla özümsediği Nietzsche yaşamsalcılığının etkisiyle, bir "kültürel yabancılaşma" olarak gördüğü idealizme eleştirisinin belirginleştiği oranda, yaşamı bir ilke olarak benimsemeye başladı: Akıl bir yaşam organıdır, yaşamın gerçeğe kök saldığı, nesnel bir değerler düzenine yönelmekte kullandığı organdır; bu nedenle, başlı başına bir yetke kazanarak yaşamı buyruğu altına alamaz, yaratıcı doğallığını engelleyemez onun.

Böylelikle Ortega ilk gençliğinin kültürcülüğüne karşıt bir konuma ulaşmıştır, ancak yaşama tanıdığı öncelik "düşünce"den vazgeçmesi anlamına gelmez, daha çok düşüncenin yaratıcılık ilkesine başeğmesi anlamına gelir.

Matematik akıl'a (razón matemática) karşıt seçenek olarak, yaşamsal akıl ortamla ilintilidir; önselci, mutlak, ütopik (dolayısıyla tarih-karşıtı) Descartes aklının tersine, belli bir görüş açısını benimsemek durumunda bulunan tarihsel akıl'dır (razón histórica). Mutlak idea'ların platonik üst-dünyasına sırt çevirir, en yakın, en etkin gerçeklik olan ortam (circumstancia) yoluyla gerçek dünyaya yönelir: Ortam onun "evrene açıldığı liman"dır.

Yaşamsal akıl gerçeği sonsuzluk terimleri içinde kavramaktan vazgeçer, gerçeğin kendisiyle yetinir: O an etkin bulunan ilgiler ve gereksinimler sonucunda hangi durumda, ne kadar görünüyorsa o kadarıyla. Ama bu yeniden göreceliğe düşmek anlamına gelmez, çünkü belli bir bakış açısı, eğer bilinçliyse, öbür bakış açılarının varlığını da hesaba katar, onlara açıktır; dolayısıyla, kendi içine kapalı bir evrene dönüşme eğilimini aşmıştır.

Tarihsel akıl da yaşamsal akıl'a kıyasla yeni bir konum anlamına gelmez, yalnızca onun daha olgunlaşmış, daha belirginleşmiş biçimidir. Yaşamı daha iyi değerlendirebilen bir akıldır, çünkü bireylerin deneyimlerini topluca değerlendirebilir ve bir sistem çerçevesinde bütünleştirebilir.

Varlığın akışı içinde bir tarihsel konumun ürünü olan bakış açısı, insanoğlu için gerçeğe katılmanın, gerçeğin dışavurumuna açık bulunmanın yoludur. Totaliter mutlak akıl'ın karşısında farklı bakış açılarının tarihsel bütünleşmesi, bir diyalektik sistem oluşturması insanın ufkuna sığan mutlağa ulaşmanın tek yordamıdır.

Yaşamsal akıl savına varoluşsal-etik düzlemde yaratıcı bir yaşam ideali, politik düzlemde, devletin baskıcı egemenliği karşısında ülkenin canlılığının artması karşılık verir.

Üçüncü aşamada, 1929'dan sonra, Ortega tarihsel ve yaşamsal akıl'ı bir "yaşam varlıkbilimi"ne dönüştürdü: Yaşam artık "kökten gerçek" düzeyine ulaşmıştı. Ortega ona bir varlıkbilim ilkesi biçimini verdi, Batı felsefesinin yüzlerce yıllık tözcülüğü karşısında kendi dinamik kategorilerini oluşturdu, olgunluk döneminde tarihsel diyalektiği kavradı. Yaşamsal akıl programındaki bu sonuç aşaması kendisine aklın bunalımı sorununu derinleştirme ve her türlü idealizmi –görüngübilimsel olanı da– kesinlikle aşma olanağını sağladı.

Ortega felsefesinin burada özetlemeyi denediğimiz evrimi hiçbir zaman ne kuru teknik terimlerle, ne de sert dönüşlerle gerçekleşti. Düşünür, deneyimlerinin ve okumalarının etkisiyle, dinamik ama dengeli bir zihinsel gelişim izliyor, bunu rahat, çekici, keyifli bir felsefe sohbeti biçiminde sunarak, dinleyicisini ya da okurunu da kendisiyle birlikte aşamadan aşamaya iletiyordu. Ortega'nın düşünsel gelişiminin her anında sistematik bir bütün oluşturduğunu, bu arada metafizik düşüncesinin kültür felsefesinden, kültür felsefesinin politik eğitim ve reform uğraşından asla ayrılmadığını belirtelim.

*

"İnsan, olacaksa, kendisi için, kendisine rağmen, kendisine karşın aydın olur, kaçınılmaz biçimde," diyen Ortega için, "Gerçek aydının özgül etkinliği gerçeği zahmetle araştırmak, bulur bulmaz da, ne pahasına olursa olsun, kendisini bin parça edeceklerini bilse, açıklamaktır; aslında 'çölde feryat eden' biridir o, çünkü gerçek ancak yalnızlıkta bulunur (...) Aydın, halka karşı, kamuoyuna karşı, yerleşik sanılara karşı fikir yürütür. Bu nedenle yazgısı anlayışsızlıkla karşılanmak ve halk tarafından sevilmemektir. Misyonu karşı çıkmak ve kandırmaktır."

Ortega politikayı asla başlı başına değer taşıyan "kökten" bir gerçek saymadı; ne var ki –ulusların parlak zamanlarına denk gelmeyen– bazı durumlarda politikaya öncelik vermek toplum üzerinde etkili olabilmenin, kitleleri eğitebilmenin tek yoludur, o zaman politika bir göreve dönüşür:

"Sorun, içinde yer aldığımız toplumsal gerçeği değiştirmektir. Bu değişimi gerçekleştirmeye yarayan araca politika denir. Dolayısıyla İspanyol insanı her şeyden önce politikacı olmak zorundadır."

Ortega politikaya bu doğrultuda yöneldi. Daha 1908'de yayımladığı bazı yazılarında "eğitim olarak politika"dan söz ediyor, "katı bir kültür disiplininden yoksun bulunduğu için bir türlü bir ulus olamayan" İspanya'nın "yeni baştan yaratılması" için yeni bir "Liberalizm" tasarımını bir tarihsel ve toplumsal görev saydığını belirtiyor, düşünürün misyonunu "idealler önermek ve yürekleri o ideallerin doğrultusunda eğitmek" olarak tanımlıyordu; bu arada içten bir yurtseverlik adına gerçek bir liberalizmin gereği olarak, İspanya'nın Avrupalılaştırılmasını savunuyordu. Ancak, söz konusu olan körükörüne taklitçilik anlamında değil, İspanya'nın Avrupa ruhunu özümseyerek, "Avrupa misyonunu gerçekleştirerek" Avrupalılaşmasıydı.

Ortega daha sonraki yıllarda bu fikirleri geliştirerek, giderek artan ve cumhuriyetin ilk döneminde, topu topu bir buçuk yıllık bir süreyle, parlamento üyeliğinde somutlaşan politik etkinliğini biçimlendirdi.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında İspanya'nın çağdaşlaşmasında büyük rol oynayan "Sociedades de Amigos del País" (Yurtsever Dernekleri) geleneğini canlandıran İspanyol Siyasal Eğitim Birliği'nin amacını 1914'te şöyle belirtiyordu:

"Ülke yaşamımızın gerçeğini araştırmak, tarihimizin ortaya çıkardığı sorunlara titiz, ayrıntılı bir incelemeden kaynaklanacak etkin çözümler önermek; dikkatli ve ödünsüz bir eleştiri yoluyla, yurdumuzda yaşama isteğiyle doğan şeyleri, çevrelerini saran tüm ölü şeylerin kösteklemesinden korumak (...) İlk hedefimiz, kitlelerin siyasal eğitimini üstlenecek bir azınlık organizasyonunu desteklemek."

Restorasyon partilerinin, hükümetlerinin, insanlarının, kurumlarının, "buharlaşmış bir organizmanın dev iskeleti" olan "resmi İspanya'nın" politikasını kökten yadsıyan düşünür, parlamentodan basına, köy ilkokulundan üniversiteye değin tüm kurumların yeni bir liberal politika doğrultusunda yenilenmelerini önerir. Devrimci değil, ama derin bir reform yanlısıdır: Varolanı yıkıp yerine başkasını koymaya değil, zaten varolan iki İspanya'dan birini, yeni ve canlı olanı aydınların var güçleriyle desteklemelerini savunur.

Günün İspanyası'nın sorununu, devletin ve politikanın tüm biçimsel kurum ve temsilcilerinin, ulusun, toplumun yaşayan bedeninden kopuk olmaları sayar. Ne var ki, İspanya'nın gerilemesi yönetici sınıfların günahlarına, yani salt politik yanlışlara bağlanmamalıdır; o yanlışların yapılmasının nedeni, yönetilen ülkenin de yöneticileri kadar illetli olmasıdır. Bu demektir ki, politika tek başına ulusal sorunu çözemez, çünkü ulusal sorun tarihsel bir sorundur. Dolayısıyla, yeni politika geçerli bir tarihsel tavırdan kaynaklanmalıdır: "liberal" bir tavırdan.

Ortega'nın siyasal çizgisi hep liberal-ulusalcı-Avrupacı doğrultuda ilerledi, ancak bu terimlere günümüzde –ve XIX. yüzyılda– anlaşılanlardan oldukça farklı, içinde bulunduğu tarihsel ortamın gereği olan yeni bir anlam verdi.(3)

Düşüncesinin temel kavramlarından olan "Liberalizm" son derece karmaşıktır ve "fikir"den çok "coşku" anlamına gelir:

"Siyasal bir kavram olmaktan önce, yaşam üstüne radikal düşüncedir: Her insan varlığının, kendi bireysel ve devredilemez amacını gerçekleştirebilmesi için özgür kalması gerektiğine inanmaktır. Bu bitimsiz coşku katı bir tavır değildir, insanın, tarihsel gelişiminin her gününde kendisini alevleyecek bir berrak ve yoğun fikirler bütününe gereksinmesidir. Toplumun maddi ve hukuksal sorunları başka bir yöne kayıp, toplu duyarlılık farklılaştı mıydı, gerçek liberallere çadırlarını toparlayıp başka yere göç etmek düşer, böylece üretken bir öğretisel göçebelik yapmış olurlar." Bu anlatımıyla Ortega insana ilişkin olan her şeyin, tarihsel ve ortamsal nitelik taşımasını gerçekliğin kuralı olarak belirler.

Eski XIX. yüzyıl liberalizmine radikal eleştiriler yöneltir Ortega: Toplumsal reformları ve devletin yöneticilik rolünü yadsıdığından ötürü aşırı bireyselci, özgürlüğün kurumsal varlığını çağın gereksinimlerine uyarlayamadığından ötürü soyut bulur onu. Kendi gönlünde yatan, ne kolektivizm ne korporativizm biçimini alacak bir ulusalcılık, devletin de, ekonominin de belli bir toplumsal grup ya da sınıfın tekelinde kalmayıp ulusun tamamına hizmet verdiği bir düzendir: Yani sözcüğün tam anlamıyla "özgürlüğün" –ama nitelik ve sorumluluk gerektiren bir özgürlüğün– mutlak öncelik almasıdır.

Liberalizm, o biçimiyle, ideolojilerden bir ideoloji değil, gerçek bir hümanizma ürünüdür; özgürlüğün insanın varlığının temel bileşeni, tüm öbür değerlerin kaynağı ve koşulu sayılmasıdır. Bir siyasal görüşten çok öte, bir "ethos" biçimidir.

Tutucu görüşten farklı olarak, liberalizm içgüdüden uzaktır, disiplin ve kültür anlamına gelir; ilericiliktir, çünkü insanın kendi kendini gerçekleştirebilmesi için her sınırı aşmasını gerektirir.

Somut uygulamalarda Ortega "artık ütopyacı tutumun ve katı kuralların bir yana bırakılmasından, olumlu ve yapıcı yanlarıyla sosyalizm ve sendikacılık ilkelerinin de liberal politikaya katılmasından" yanadır. Özetle, liberalizmi sosyalleştirmeye ya da ona toplumsal bir anlam vermeye yönelir.

Ortega'nın "seçkinciliği" hayli tartışma konusu olmuş ve eleştirilmiştir; oysa bu da "ortamı çerçevesinde" ele alınması gereken bir yöneliştir. Düşünürün gözünde, kültürel ve siyasal bir sistem olarak liberal demokrasi kitle insanının kıpırtısız, hayatından memnun ya da ıvır zıvır dertler peşinde, yaratıcılıktan, zihinsel atılımlardan yoksun, yaşayıp gitmesiyle uzlaşamaz. Kitle insanı ulusal kültür mirasının düzeyinin altında kalır ve yapısı gereği "antiliberal"dir.

Aslında bu açıdan bakıldığında, yalnız İspanya değil, Batı'nın tamamı XX. yüzyıl ile birlikte büyük bir bunalıma girmiştir, her yanda yeni bir düzen gelişmekte, yeni bir "ortalama" yani "sıradan" insan tipi türemektedir. Avrupa uygarlığının bunalımı liberalizmin bunalımından kaynaklanmaktadır.

Ortega liberalizminin çağın antidemokratik yönelişleriyle hiçbir ilişkisi olmadığı gibi, onların karşısındadır: "Demokratik hukuk devleti"ni "sözün ayağa düşmesi"nden ayırır, ancak demokrasi adı altında "sıradanlığın egemenliği"ne iletecek uygulamaları eleştirir. Asıl karşı çıktığı gidiş, Avrupa genelinde, çeşitli yollardan tek tip sıradan adam üretilmesidir. Hukuksal düzen olarak demokrasinin görevi sıradanlaşmaya, niteliksiz kitlelerin zorbalaşmasına karşı durmaktır.

Ortega'nın seçkinciliği, sınırlı ve çok nitelikli bir azınlığa tarihin geniş kitleleri eğitme görevini verdiğine inanmasından kaynaklanır. Nitelikli azınlıklar, basmakalıp kavramların örtüsü altında, büyük kitlelerin gönlünde yatanı açığa çıkarmalı, insanlığı yerleşik görüş ve duyuş biçimlerinin kabasaba sorumsuzluğundan kurtarmalıdırlar. Her politikanın asıl gizi varolanı aydınlatmak, belirginleştirmektir. (Yapıtlarında birçok kez karşılaştığımız Sokrates esinlenmesi burada da kendini duyurur!)

Düşünüre göre tarihte "kritik çağ" diye tanımlanan öyle dönemler olur ki, bazı toplumlar değişik nedenlerden –örneğin "düşünme gücü", yeterli "huzur" ya da cesaret yoksunluğundan– kendi içlerinde barındırdıkları şeyleri dile getirmekte yeteneksiz kalırlar. Öyle zamanlarda aydınlatma görevi belli bir kuşağın aydınlarına düşer; toplumun tümünü "kendi kendine sadık olacak cesareti" bulamayarak "tarihsel kısırlığa" hüküm giymekten ancak onlar kurtarabilirler. O kuşaklar, toplumun geleceğini belirleyen "karar kuşakları"dır ve eğer "cepheye koşmayacak olurlarsa", yalnız kendileri kuşak olarak bozguna uğramakla kalmazlar, tüm ulusun bozgununu hazırlamış olurlar.

Ortega, İspanya'nın o günkü durumunda o misyonun kendi kuşağının aydınlarına düştüğüne inanıyordu.

Cumhuriyetin ilanının ne büyük bir tarihsel fırsat olduğunu da, o fırsatın nasıl ziyan edileceğini de Ortega çok erkenden gördü: İspanyol ulusunun yaşamındaki gerekliliği daha yüzyılın başlarında ortaya çıkmış bulunan köklü yön değişikliği yapılmıştı, ama boşa gitmekteydi. Parlamentoda gerek sağ, gerekse sol kesimin liderlerini gidişatın kötü olduğu yolunda uyarmayı en iyi politika saydı. Kimse kulak asmadı, sesi o "iki İspanya"nın çığ gibi büyüyen öfkesinde boğuldu, gitti.

Ortega'nın daha sonra gelişen olaylar karşısındaki sessizliği derin sorumluluk duygusunun sonucuydu: Politika sahnesinde sesinin yararsız olduğuna, boşa konuşmakla aydın misyonunu zedeleyeceğine inanmıştı. Elinde sözünden başka silahı bulunmayan biri için acıklı bir son oldu susmak.

*

Ortega'nın öğretisine bugünkü Avrupa düşüncesinde verilen önem ülkeden ülkeye değişiyor. Kesin olan, yazılarının güncel Avrupa kültürünün temel bileşenleri arasında yer aldığı. Fransız felsefe profesörü Christian Pierre'e göre:

"Eğer Ortega'nın bazı kitapları yayımlanmamış olsaydı, Avrupa kültürü aynı şey olmazdı. Tıpkı Galileo'nun Söyleşiler'i olmasaydı, Yakın Çağ tarihinin aynı şey olmayacağı gibi."(4)

Düşünürde bir tür "kâhinlik" yetisinin varlığını ileri süren uzman, Ortega'nın yapıtları basıldıktan elli-altmış yıl sonra okunduklarında insanı en çok şaşırtan şeyin bu olduğunu belirtiyor; Ortega'nın Omurgasız İspanya ya da Kitlelerin İsyanı gibi kitaplarıyla yalnız çağının değil, geçtiğimiz altmış yılın tarihini aydınlatmış olduğunu ileri sürüyor.

Ortega'nın akıl yürütmesindeki biçemsel kesinlik ve tutarlığın, felsefesinin metafizik içeriği açısından karşı çıktığı büyük Descartes ile eş düzeyde olduğunu, "durum" ve "varoluşsal tasarım" kavramlarıyla hayli önceden Sartre'ın konumlarını önerdiğini belirten Christian Pierre şu değerlendirmelere varıyor:

"Çağdaş Avrupa kültürü, sorularımızı haklı kılan, yanıtlarını araştırabilmemize yarayacak bir metafizikle temellendirilmezse kültür adını hak etmez, sanıyorum. Ortega'nın yapıtı bu açıdan örnek nitelikte. Tarihin evrenselleştiği, en uzak yerlerdeki çalkantılara bizi sonsuz yaklaştıran, en yerel görünüşlü çatışmaların –istesek de istemesek de– içine kadar sürükleyen, Ortega'nın aşırı ulusalcılıkların azıttığı bir dönemde öngördüğü, beklenmedik "ulusallık-üstü" kalıpların doğuşuna tanık olduğumuz bu dönemde, "politik tasarım"ın ne anlama geldiğini onunki kadar iyi açıklayabilen hiçbir yapıt yok; çünkü hiçbir yapıt tarihin en derin ve kökten dramına böylesine ışık tutmuyor.

"Ortega'nın düşüncesi her şeyden önce, inteligentsia'nın yanlışları denen şeye karşı kesin bir çare oluyor: Sorumsuz yani bildirisinin içeriğine değil, retorik ya da politik, estetik ya da siyasal partilere yönelik etkisine ağırlık veren söylemlere karşı uyarıyor. Ölümünden bu yana geçen otuz küsur yıl bu tür örneklerin ağırlığıyla yüklü: Ortega'nın yanlış'a karşı doğru'yu söylemiş olduğunu ileri sürmüyoruz, yalnızca sürekli olarak aynı hatalara düşmememiz için bize yardımcı olduğu kesin – ve bu kesinlik paha biçilmez değerde. Karanlık anlatımlara, çoğul anlamlılığa karşı enfes bir panzehir Ortega. Bu nedenle, bugün hiçbir felsefe modayı yadsıyan bu felsefeden daha canlı değil.

"Avrupa'nın kültür ortamında Ortega'nın varlığı bugün yoğunluğunun doruk noktasında: 'çağının adamı olma'nın tek gerçek anlamıyla, çağının adamı Ortega."

ABD'li profesör Patrick H. Dust da yine Ortega düşüncesinin "güncelliğine" dikkati çekiyor.(5)

İnsanın çevresini tehlikeli biçimde yıprattığı, teknolojik ilerlemenin sakıncalı boyutlar aldığı, sağduyuya aykırı bağnazlıkların alıp yürüdüğü, kitle iletişim araçlarının güdümündeki kitlelerin hazır formülleri, basmakalıp görüş biçimlerini gitgide daha kolaylıkla ve hızla benimser olduğu günümüzün dünyasında, Ortega'nın önerdiği "insan" ve "kültür" kavramlarının geçerliliğini, hatta güncel ve gerçekçi bir hümanizma biçimi olarak, "kurtarıcı" niteliğini vurguluyor.

Ortega'ya göre, insan tam anlamıyla bir "kültür yaratığı"dır, baştan başa bir "yaşamsal tehlike" olan yaşantısında, içinde mutlu olabileceğini sandığı ikincil bir dünya olarak kültürü yaratır; teknoloji o amaçla kullandığı araçtır. Kültür, tüm insanların, geçerli bir yaşam tasarımında el ele vererek uygarlığı yeni baştan kurma uğraşlarıdır, bitimsiz bir uğraş. Kültür, insan denen yaratıkların, yaşam denen müthiş soruna topluca verdikleri bütüncül ve tümüyle varoluşsal yanıttır; dolayısıyla, yaşamın kaçınılmaz gereği, insan yaşantısının temel bileşeni olan bir boyuttur. Kültürsüz yaşam sakat, bozguna uğramış, sahte bir yaşamdır.

Daha dramatik bir tanım da verir Ortega:

"Yaşam başlı başına, her zaman için bir deniz kazasıdır. Ancak, geminin batması ille de boğulmak demek değildir. Biçare insancık, dibe doğru gömüldüğünü duydukça, batmamak için kollarını oynatır. Ölüme sürüklenmemek için bir tepki olarak yaptığı o kol hareketidir –yüzme hareketidir– kültür. Ve ancak bundan başka bir şey olmadığı zamandır ki, gerçek anlamını bulur. İnsanı kendi burgacından yukarıya doğru yükseltir."

Dolayısıyla kültür hazır bulunan, devredilen bir veri değil, "insanoğlunun kendisini yok olmaktan kurtaran bir gerçek üzerindeki iğreti egemenliğidir." Kültürün varlıksal ve varoluşsal anlamı budur işte: Yok olma olasılığıyla, yaşamın akıl yoluyla yenilenmesi olasılığı arasında dönüp duran bir dram.

O dram insanın yeryüzündeki konumundan ve bazıları uzlaşmaz gibi görünen çelişkiler içeren yapısından kaynaklanır: İnsan güçtür, özgürlüktür, yeniliktir; hem düşkurucudur, hem mühendistir; aynı zamanda inanılmaz bir tehlikedir, hep uçurumlar arasında ilerlediğinden, en içten yönelimi dengesini koruyabilmektir. Ama, Ortega'nın teknoloji felsefesinde, insan her şeyden önce umuttur, kültür umudu.

Çağımızın, insanlık tarihinin tüm çağları arasında en kofu olduğunu ileri sürdükten sonra, Ortega insanın o varoluşsal konumunu tüm tehlikeleri ve korkunçluğuyla benimseme cesareti üzerinde duruyordu. İnsan, diye düşünüyordu, oldum olası mutsuz görünür ve mutluluğu da mutsuzluğu da tanımayan hayvanlardan ayrı olarak, özünde uyumsuz, uyum sağlaması olanaksız bir varlıktır. Yine de yaşamından vazgeçmez, onu sürdürmek gibi acılı bir görevi üstlenir.

Sonuçta, tüm gerçekçiliğine karşın, insan konusunda iyimserdi Ortega. Biricik ömrünü düşünce eğiticiliğine adamış olması da bunun kanıtı. Ya da, çaresizliğinin: Çünkü insanın ancak "ortamıyla birlikte kurtulabileceğine", ortamından kopuk bir birey olarak hiçbir yere varamayacağına inanmıştı bir kez.

İster iyimserlikten kaynaklanmış olsun, ister çaresizlikten, Patrick H. Dust çağımızda teknolojinin yol açtığı –hem tarihsel, hem varlıksal– bunalım karşısında Ortega'nın etik tavrının geçerliğini savunuyor:

"XX. yüzyılın son onyılı başlarken, bugün bize gereken, büyük bir olasılıkla XXI. yüzyılda da –oraya kadar ulaşabilirsek elbette– gerekecek olan, dengeli bir teknoloji görüşüdür. Ortega y Gasset teknoloji felsefesiyle o görüşü yakalamış, modern bunalımı göğüslemek için çıkış noktası olarak kullanmıştı.

"Kitle insanının gerçekten uygarlığı yıkabilecek bir tehlikeye kapı açtığı yadsınamaz bir gerçek. Kültürsüz bir teknolojinin, neredeyse sınırsız ve bilgelikten yoksun bir gücün somut dışavurumu o (...) Bir yanda liberal teknokratlarla konforlu yaşam içinde gününü gün etme körlüğüne kapılmış olanlar; öte yanda savaşa hazır ve kendi gerçeğinden bir o kadar körü körüne emin radikaller (...)

"Bu tehlikeli durumda, yaşamı sürdürmekte ve gelecek kuşaklara daha iyi bir dünya hazırlamakta direnen bir avuç insan için tek akla sığar çözüm dengeli bir bakış açısına ulaşmaktır. Ortega o yiğit azınlıktandı; düşüncesi insan ruhunun utanç verici bozgununa boyun eğmeye yanaşmayan birçok kişinin çabalarını harekete geçirmeye yarayabilir."

Notlar


(1) İspanya'nın tarihsel-kültürel gelişimi üstüne daha ayrıntılı bilgi ve yorum için bkz. Gül Işık, İspanya, Bir Başka Avrupa, Metis, İstanbul, 1991. Yukarı
(2) Jorge Ventura, Historia de España, Barcelona, 1976, c. IV, s. 135. Yukarı
(3) Aslında, bir yandan İspanyol kültür ortamının özgünlüğü, öte yandan düşünce geleneğini sıfırdan başlayarak oluşturma gereğinin sonucu olarak, Ortega kullandığı felsefe terimlerinin çoğuna alışılmışın dışında içerikler de yüklemiştir. Yukarı
(4) Christian Pierre, "Ortega en el ámbito cultural europeo", Revista de Occidente, sayı 120, Mayıs 1991, ss. 59-72. Yukarı
(5) Patrick H. Dust, "Ortega y el papel de la cultura en la crisis de la tecnología contemporánea", Revista de Occidente, sayı 96, Mayıs 1991, ss. 5-26. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"Avrupa Üstüne Düşünceler", s. 121-124

İlkçağ dünyası yıkıldıktan sonra, tarihin üstünde kuş sürüsü gibi uçuşmaya başlayan şu Batılı halkların başlıca özelliği her zaman ikili bir yaşam sürmeleri olmuştur. Çünkü bir yandan, yavaş yavaş her biri kendi özgün dehasını oluşturuyorken, bir yandan da aralarında ya da üstlerinde kendiliğinden bir ortak düşünceler, davranışlar, coşkular repertuvarı oluşmaktaydı. Dahası da var: Onları aynı zamanda giderek hem tekdüzeleştiren, hem farklılaştıran o yazgı, çelişkinin doruğu olarak algılanmalıdır. Çünkü o halklarda tekdüzelik farklılığa yabancı değildi. Tam tersine, her yeni bir örnek ilke farklılaşmayı besliyordu. Hıristiyanlık düşüncesi ulusal kiliseleri yarattı; Roma İmparatorluğu'nun anısı değişik devlet biçimlerini esinledi; XV. yüzyılda "klasik yazının yeniden canlandırılması"ndan, birbirinden apayrı yazınlar doğdu; bilim ve "mutlak akıl" olarak birlikçi insan ilkesi, matematiğin en ileri soyutlamalarına bile değişik biçimler veren farklı zihinsel tutumlara yol açmada. Üstüne üstlük, XVIII. yüzyılın ortaya attığı, tüm halkların aynı anayasaya uymaları gerektiği gibi tuhaf bir fikir bile, romantik çağda birbirinden farklı ulusallık bilinçlerini uyandırdı, herkesi kendi özel yönelimini geliştirmeye özendirme sonucunu doğurdu.

Durum şu ki, Avrupalı denilen bu uluslar için yaşamak –tabii XI. yüzyıldan, III. Otto'dan başlayarak– hep aynı alanda ya da aynı ortamda dolaşmak anlamına geldi. Yani, yaşamak, her biri için öbürleriyle birlikte yaşamak demekti. O ortak yaşamın kimi barış, kimi savaş görünümü alması fark etmiyordu. Avrupa'nın karnında çekişip duruyorlardı, tıpkı analarının kucağında dövüşen ikiz Eteokles ile Polynikes gibi. Avrupalılar'ın kendi aralarındaki savaşların aile kavgalarına pek benzeyen bir garip havaları olmuştur hep. Düşmanın yok edilmesinden kaçınılmıştır, daha çok savaş oyunlarını, üstünlük kavgalarını andırırlar, köy delikanlılarının dalaşları ya da miras paylaşan aile bireyleri gibi. Üç aşağı beş yukarı hepsinin muradı birdir. Aynı şeyler ama ayrı biçimde. Ne demişti V. Carlos (Şarlken) I. François için: "Kuzenim François ile ben tam bir fikir birliği içindeyiz; her ikimiz de Milano'yu istiyoruz." İlk kez şu son savaşta Batı halkları birbirlerini karşılıklı yok etmeye kalkıştılar.

O kadar önemli olmasa da, bütün Batı halklarının kendilerini yuvalarında duydukları o tarihsel mekâna karşılık veren, coğrafyanın Avrupa diye adlandırdığı bir de fiziksel mekân vardır. Söylediğim tarihsel mekân uzun süreli somut ortak yaşamın çapıyla ölçülür. O durum, görenekleri, gelenekleri, dili, hukuku, siyasal iktidarı kendiliğinden, kaçınılmaz biçimde farklılaştırır. Olumsuz izlerini hâlâ taşıdığımız "modern" düşüncenin ağır yanlışlarından biri, toplumu aşağı yukarı onun karşıtı olan dernekle karıştırmış olmasıdır. Bir toplum isteklerin uzlaştırılmasıyla oluşmaz. Tersine, istekler arasındaki her türlü uzlaşma ilkin bir toplumun, birlikte yaşamakta bulunan insanların varolmasını gerektirir, ve uzlaşma varolan o toplumun, o ortak yaşamın şöyle ya da böyle bir biçimini belirlemekten başka bir şeyi amaçlayamaz. Toplumu bir sözleşmeli, dolayısıyla hukuksal birleşme olarak görme düşüncesi, işlevleri ters yüz eden, en saçma bir denemedir. Çünkü hukuk –filozofun, hukukçunun ya da demagogun hukuk üstüne düşünceleri değil–, "hukuk" denen gerçek, süslü bir dille anlatmam hoş görülürse, toplumun doğal salgısıdır ve başka bir şey olamaz. Gerçekten önceden toplumlaşmış olarak yaşamayan yaratıklar arasındaki ilişkileri hukukun düzenlemesini beklemek –saygısızlığımı af buyurun ama– hukuk denen şey üstüne pek karışık ve gülünç bir fikre sahip olmak demektir.

Öte yandan, hukuk üstüne bu karışık ve gülünç kanının baskın çıkmasında şaşılacak bir şey yok, çünkü çağımızın en büyük talihsizliklerinden biri şu ki, Batı insanları bugünün toplumlarının korkunç çatışmalarıyla yüz yüze kaldıklarında, kendilerini toplum, topluluk, birey, görenekler, yasa, adalet, devrim, vb. konularda, köhnemiş ve son derece zararlı kavramlarla donatılmış buldular. Günümüzdeki tedirginliğin önemli bölümü fizik olguları üstüne geliştirdiğimiz fikirlerin kusursuzluğuyla "ahlak bilimleri"ndeki utanç verici gerikalmışlık arasındaki uyarsızlıktan ileri geliyor. Bakanlar, öğretim üyeleri, ünlü fizikçiler ve romancılar o konularda genellikle bir kenar mahalle berberine yakışır kavramlara sahipler. Yakın geçmişimize havasını veren kişinin kenar mahalle berberi olması pek doğal değil de nedir?

Biz yine konumuza dönelim. Demek istiyordum ki, Avrupa halkları çok eski tarihten beri bir toplum, bir topluluk oluşturmaktalar, hem de bu sözcüklerin o toplulukla bütünleşmiş olan ulusların her birine uygulandıklarında taşıdıkları anlamda. O toplum, durumunun tüm niteliklerini sergilemekte: Avrupa gelenekleri var, Avrupa görenekleri var, Avrupa hukuku, Avrupa kamu gücü var. Ama tüm bu olgular Avrupa toplumunun ulaşmış olduğu evrim aşamasına uygun biçimlerde ortaya çıkıyor, o da kendisini oluşturan üyeler, yani uluslar ne denli ileriyseler, o denli ileri elbette.(*)

Çünkü kesin terimlerle söylemek istersek, toplum derken belli bir görenek dizgesi çerçevesinde yaşayan insanları anlıyorum – aslında hukuk, kamuoyu, kamu gücü görenekten başka şey değildir. Ne yazık ki bunun neden böyle olduğunu kanıtlamanın zamanı değil. Birkaç aya kadar yayımlanacak olan İnsan ve "Herkes"(1) başlıklı kitabımda yakında konuyu incelediğim görülecektir.

Ama eğer toplum az önce söylediğim şeyse, Avrupa'nın bir toplum olduğu, hatta Avrupa'nın toplum olarak, Avrupa uluslarından daha da önce varolduğu tartışma götürmez. Belli bir görenekler sistemi çerçevesinde ortak yaşam en değişik yoğunluk derecelerinde gerçekleşebilir; o derece, görenekler sisteminin sıklık oranına, ya da "yaşamın yönleri"nden ne kadarını ilgilendirdiğine bağlıdır, aslında bu da aynı kapıya çıkar.(2) Bu anlamda, Batı ulusları toplumsal ortam olarak kendilerinden önce varolan daha geniş Avrupa toplumu çerçevesinde daha yoğun toplumlaşma odakları olarak yavaş yavaş biçimlendiler. Çoğu ortak olan göreneklerle örülü o tarihsel mekân Roma İmparatorluğu tarafından yaratılmıştı ve daha sonra ortaya çıkan ulusların coğrafi biçimleri Geç İmparatorluk çağının Diócesis'lerinin(**) basit yönetimsel bölümlenmesiyle fazlasıyla örtüşmektedir. Beyler, Avrupa tarihini, yani Batı uluslarının filizlenmesinin, gelişmesinin ve olgunluğa erişmesinin tarihini anlamak istiyorsak şu temel olgudan yola çıkmak zorundayız: Avrupa insanı hep aynı zamanda iki tarihsel mekânda, iki toplumda birden yaşamıştır, biri daha gevşek dokulu ama daha geniş olan Avrupa, öbürü daha yoğun, ama daha dar bir alan, her ulusun ya da bugünkü büyük ulusların habercisi olan özgün toplulukların daracık toprakları ya da bölgeleri. Bu öylesine temel bir olgu ki, Ortaçağ'daki tarihimizi anlamak, bütün o yüzyıllar süresince savaş ve politika olaylarını, düşün, şiir ve sanat yapıtlarını aydınlatmak için gereken anahtar orada duruyor. Dolayısıyla, Avrupa'nın olsa olsa gelecekte gerçekleştirilebilecek bir ütopya olduğunu düşünmek yanlışın en büyüğüdür. Hayır; Avrupa öyle yalnızca geleceğin getireceği bir şey değil, çok eski bir geçmişten bu yana oracıkta bekleyen bir şeydir; üstelik günümüzde pek kesin çizgilerle ortaya çıkmış bulunan uluslardan önce varolmuştur. Asıl gelecekte yapılması gerekecek olan şey, o eski zamanlardan kalma gerçeğe yeni bir biçim vermektir. Avrupa birliği yakın gelecek için salt siyasal bir program olmaktan öte, Batı'nın geçmişini, özellikle de –Ortaçağ'ın tüm yüzyıllarını ve yaşam biçimlerini bir noktada yoğunlaştırdığımızı bile bile– asıl "gotik çağ insanı" olarak adlandıracağımız Ortaçağ insanını anlamak için elimizde bulunan tek yöntemsel ilkedir.

Notlar

(*) İnsan ve "Herkes", Metis Yayınları, 1995, çev. Neyire Gül Işık. Yukarı

(**) Diócesis: Ortaçağ'da her biri bir piskoposun dinsel yargı alanı olarak kabul edilen kilise toprakları. (ç.n.) Yukarı

(1) İşte Avrupa kamuoyu böylece oluştu; şimdi bir yandan giderek ürettiği, dışavurduğu ya da kimliğinin belirtisi sayılan kalıplar üstüne, öte yandan daha sonraki içerikleri, yani Avrupa'nın giderek oluşturduğu kanılar üstüne yeterince ayrıntılı bir inceleme gerektirmektedir. Yukarı

(2) Dilthey'in dev yapıtı ortaya çıkalı beri yaşamın yönleri bulunduğunu ve bunların eben möhrseitig [tam anlamıyla çok yönlü] olduğunu biliyoruz. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

"Akdeniz Kültürü", s. 125-128

İzlenimler yüzeysel bir örtü oluştururlar, daha derin bir başka gerçeğe ileten görünmez yollar buraya açılır gibidir. Düşünme eylemiyle, o yüzeyleri sağlam kıyı toprakları gibi geride bırakıp, insana somut destek noktaları vermeyen örümcek ağı gibi bir öğenin içine atıldığımızı duyarız. Bir kendimize güvenerek ilerleriz, ağırlıktan yoksun kalıpların yer aldığı havadan bir ortamda; bir kendi çabamızla boşlukta asılı kalmayı başarırız. İçimizden sipsivri bir kuşku dürter: En ufak sarsıntımızla her şey yıkılacak, bizi de birlikte alaşağı edecektir sanki. Düşüncelere daldığımızda, ruhumuz her türlü gerilime dayanmak durumundadır; insanın tüm benliğini kaplayan, acılı bir çabadır bu.

Düşüncelere daldığımızda, fikir yığınları arasından bir yol açarız kendimize, kavramları birbirinden ayırt ederiz, bakışlarımızla birbirlerine en yakın duran kavramlar arasındaki görünmez yarıktan içeriye süzülür, her birini yerli yerine koyduktan sonra, bir daha birbirlerine karışmalarını önleyecek görünmez kıskaçlarla tuttururuz. Ondan sonra, artık siluetlerini apaçık, pırıl pırıl sergileyen idea'ların doğasında gönlümüzce gezip tozabiliriz.

Neyleyim ki o çabayı gösteremeyen kimseler de vardır yeryüzünde; idea'lar ülkesinde kürek çekmeye zorlandıklarında zihinsel bir deniz tutmasına uğrayan kimseler. Girift olmuş kavramlar sürüsü onların yolunu keser. Hiçbir yandan çıkış yolu bulamazlar; çevrelerinde yoğun bir karışıklık, dilsiz, boğucu bir sisten başka şey göremezler.

Çocukluğumda Menéndez Pelayo'nun kitaplarını inançla okurdum. O kitaplarda sık sık "Cermen sisleri"nden söz edilirdi, yazar o sislerin karşısına "Latin berraklığı"nı çıkarırdı. Ben bir yandan kendimi derinden ferahlamış duyardım; öte yandan, ömür boyu sislere hükümlü bulunan o zavallı Kuzey insanları yüreğimi sızlatırdı doğrusu.

Milyonlarca kişinin, binlerce yıl, göründüğü kadarıyla hiç yakınmadan, hatta memnun bile olarak hüzünlü yazgılarını öyle sabırla sürüklemeleri de beni pek şaşırtırdı bu arada.

Daha sonraları araştırınca bunun yalnızca bir yanlış bilgi olduğunu anlayabildim, bizim talihsiz soyumuzu zehirleyen bir alay yanlışlıktan biri. Aslında "Cermen sisleri" falan yok, tabii "Latin berraklığı" da. Ortada yalnızca iki sözcük var ki, eğer somut bir anlam içeriyorlarsa, o da maksatlı bir yanlış olduklarıdır.

Gerçekten de Cermen kültürü ile Latin kültürü arasında temel bir ayrılık var; Cermen kültürü derin gerçeklerin kültürü, Latin kültürü ise yüzeylerin. Aslında bunlar Avrupa kültürü denen bütünün iki ayrı boyutu. Ama ikisinin arasında bir berraklık farkı yok.

Yine de, şu berraklık-karmaşa karşıtlığının yerine yüzey-derinlik karşıtlığını koymayı denemeden önce yanlışın kaynağını kurutmalıyız.

Yanlış, "Latin kültürü" sözcüğünden anlamak istediğimiz şeyden doğuyor.

Bizim –biz Fransızlar, İtalyanlar ve İspanyolların– gönlümüzde yatan ve küçümsendiğimiz zamanlarda okşayıp avunduğumuz bir yaldızlı aldatmacadır bu. Bir zayıf yanımız var, kendimizi Tanrıların çocukları sanıyoruz; "Latincilik" zihnimizde kendi damarlarımızla Zeus'un kasıkları arasına çektiğimiz bir soyağacı kanalı. Latinliğimiz bir özür ve ikiyüzlülük örneği; aslında Roma'yı umursadığımız yok. Roma'nın yedi tepesi, Ege denizinde parıldayan şanlı görkemi, tanrısal ışıkların kaynağı Yunanistan'ı uzaklardan keşfetmek için seçebileceğimiz en rahat yer, o kadar. Aldatmacamız bu işte: Helen ruhunun mirasçıları sanıyoruz kendimizi.

Bundan elli yıl öncesine değin, Yunan'dan ve Roma'dan, ayrım gözetmeksizin, iki klasik halk olarak söz ediliyordu. O günden bugüne filoloji epey yol aldı: Arı ve öz olanla barbar taklitleri ve karışımları özenle birbirinden ayırmayı öğrendi.

Her geçen gün Yunan dünya tarihindeki sıra dışı konumunu daha büyük bir güçle vurguluyor. O ayrıcalık tümüyle somut belli nedenlere dayanıyor: Avrupa kültürünün temel konularını Yunan yaratmıştır, Avrupa kültürü de, daha üstün bir kültür ortaya çıkmadıkça, tarihin başkişisidir.

Ve tarih araştırmalarında her yeni ilerleme giderek Yunan'ı Doğu dünyasından biraz daha ayırıyor, o dünyanın Helenler üzerinde yapmış olduğu sanılan doğrudan etkiyi sınırlıyor. Öte yandan, Roma halkının klasik konular yaratmadaki yeteneksizliği giderek açığa çıkmada; Yunan ile işbirliği yapmamış; doğrusunu isterseniz, onu anlamayı bile hiçbir zaman başaramamış. Üst düzeydeki Roma kültürü tümüyle yansıma – bir tür Batı'nın Japonyası. Ona kala kala yalnızca kurumları yaratan Esin Perisi olan hukuk kalıyordu, şimdi artık hukuku da Yunan'dan öğrenmiş olduğu ortaya çıkıyor.

Roma'yı Pire limanına demirli tutan basmakalıp fikirlerin zinciri bir kez kırıldıktan sonra, tedirginliğiyle ünlü İyon Denizi'nin dalgaları evine zorla girmiş bir yabancıyı kovar gibi, onu ta Akdeniz'e kadar sürdüler.

Şimdi artık görüyoruz ki Roma bir Akdeniz halkından başka bir şey değilmiş.

Böylelikle karışık ve ikiyüzlü Latin kültürü kavramının yerini alacak bir yeni kavram kazanmış oluyoruz; ortada bir Latin kültürü yok, Akdeniz kültürü var. Birkaç yüzyıl boyunca, dünya tarihi bu iç denizin havzasına kısıtlı kaldı: İskenderiye'den Calpe'ye, Calpe'den Barcelona'ya, Marsilya'ya, Ostia'ya, Sicilya'ya, Girit'e kadar, denize yakın bir alanda yerleşmiş halkların rol aldıkları bir kıyı tarihidir bu. Özgül kültür dalgası belki Roma'da başlar, oradan da öğle güneşinin tanrısal titreşimi altında kıyı şeridi boyunca aktarılır. Ne var ki aynı şey kıyının başka herhangi bir noktasında da başlayabilirdi. Dahası var, bir an geldi, talih az kalsın girişimi bir başka halkın eline bırakacak gibi oldu: Kartaca'nın eline. O görkemli savaşlarda –denizimiz o ışıl ışıl güneş kanıyla parıldayan kılıçların anısını yakamozlarında saklıyor hâlâ–, o görkemli savaşlarda, diyordum, özde birbirinin tıpkısı iki halk vuruştular. Sonuçta eğer zafer Roma'dan Kartaca'ya taşınmış olsaydı belki de sonraki yüzyılların çehresi pek değişmeyecekti. Her iki halk da Helen ruhundan aynı mutlak uzaklıktaydılar. Coğrafi konumları eşdeğerliydi ve büyük ticaret yolları değişmeyecekti. Ruhsal yatkınlıkları da eşdeğerliydi: Aynı fikirler aynı zihinsel yolları izleyeceklerdi. Akdenizli yüreğimizde Scipio'nun yerine Anibal'i koyabilirdik de farkına bile varmazdık.

Dolayısıyla, Kuzey Afrika halklarının kurumlarıyla Güney Avrupalılarınki arasında benzerlikler görülmesine hiç şaşmamalı.

Bu kıyılar denizin çocuğudurlar, denizin parçasıdırlar ve iç kesimlere sırt çevirmiş olarak yaşarlar. Denizin birliği karşılıklı kıyıların kimliğini temellendirir.

Kuzey kıyısıyla Güney kıyısına değişik değerler yükleyerek Akdeniz dünyasını ikiye bölmek istemek tarihsel bakış açısının yanlış oluşundandır. Avrupa ve Afrika'nın iki muazzam kavramsal çekim merkezi olduğu fikri tarihçilerin düşüncesinde o anakaraların kıyılarını da kapsamına aldı. Hiç fark etmediler ki Akdeniz kültürü bir gerçek iken ne Avrupa vardı, ne de Afrika. Avrupa Cermenler'in tarihsel dünyanın tekil yapısına tam anlamıyla katılmalarıyla başlar. O zaman Afrika "Avrupa-olmayan", Avrupa'dan ayrı olan kimliğiyle doğar. İtalya'nın, Fransa'nın ve İspanya'nın Cermenleşmesiyle Akdeniz kültürü saf bir gerçek olmaktan çıkar, Cermenlik oranının ölçüsüne indirgenir.

Ticaret yolları iç denizden uzaklaşmakta, yavaş yavaş Avrupa anakarasının içerilerine doğru kaymaktadırlar; Yunanistan'da doğmuş olan düşünceler Cermen ülkesinin yolunu tutarlar. Platon'un idea'ları uzun bir uyku uyuduktan sonra Galilei'nin, Descartes'ın, Leibniz'in, Kant'ın Cermen kafataslarının içinde uyanırlar. Aiskhylos'un fizikötesinden çok etik nitelikli tanrısı Luther'de kabasaba bir güçle yankılanır; katıksız Atina demokrasisi Rousseau'da yansır, Parthenon'un yüzlerce yıl kimsenin el değdirmediği Esin Perileri günün birinde kendilerini Donatello ile Michelangelo'nun kollarına bırakırlar, Cermen soyundan gelme Floransalı delikanlıların kollarına yani.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.