Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-096-9
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatmagül Berktay diğer kitapları
Tarihin Cinsiyeti, 2003
Dünyayı Bugünde Sevmek, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın
Hıristiyanlık'ta ve İslamiyet'te Kadının Statüsüne
Karşılaştırmalı Bir Yaklaşım
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Gülsün Karamustafa
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1996
6. Basım: Nisan 2016

"Kadının ikincilliğinin doğal kabul edilerek bunun onun bedeninin denetlenmesinin meşru gerekçesi sayılması, her üç tektanrılı dinin ortak özelliği. Bu ortak özellik, tarihsel ve coğrafi olarak üç geleneğin de aşağı yukarı aynı ya da birbirine yakın topraklarda ve benzer maddi koşullarda benzer gereksinimlere yanıt olarak doğup gelişmeleriyle açıklanabilse bile, ilginç olan, bugünkü ifadelerinde de kadınlara ilişkin tutum ve anlayışı odak almaları. Günümüzde Protestan ve İslamcı köktendinciliğin de kadının konumu ve denetimi üzerinde yoğunlaştığını ve kendilerini toplumsal cinsiyet ve kadının "doğru" toplumsal rolü aracılığıyla meşrulaştırdıklarını görüyoruz. Karşılaştırmalı yaklaşım, bu konuda da, partikülarizme ve oryantalizme düşülerek dinsel canlanışı salt İslam'a özgü bir olgu olarak görme yanılgısına engel olacak ve köktendinciliğin, İslam'ın "egzotik" alanıyla sınırlı ve anlaşılmaz bir şey olmadığının görülmesine yardım edecektir." – Fatmagül Berktay

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş: Din, Kadınlar ve Direnme

Birinci Bölüm: Ana Tanrıça'dan "Dölleyici Söz"ün Kudretine
Başlangıçta Ana Tanrıça Vardı
"Dölleyici Söz"ün Kudreti

İkinci Bölüm: Ataerkil Sistemin Ayırt Edici Özelliği:
Kadın Bedeninin Toplumsal Denetimi

Eski Mezopotamya'dan Kaynaklanan Bir Sistem: Ataerkillik
"Beni Kadın Yaratmayan Tanrıya Şükürler Olsun"
Kadınları Peşinden Sürükleyen Bir Din: Hıristiyanlık
Eksiksiz ve Mutlak Bir Tektanrıcılık: İslamiyet

Üçüncü Bölüm: İnsanı Kendisine Karşı Bölen Kutuplaşma:
Ruh-Beden Karşıtlığı

Batı Felsefesinde Ruh-Madde İkiliği
İslamiyet'in Bedene Yaklaşımı Farklı mı?

Dördüncü Bölüm: Bugünkü Köktendinci Yükselişin de Odağı:
Kadının Konumu ve Denetimi

Dinde Kadınlara Çekici Gelen Nedir?
Amerika'da Köktendincilik: Liberalizme Karşı Bir Meydan Okuma
İran'da Köktendincilik:
Moderniteye Karşı Bir Meydan Okuma

Sonuç: Kendi Adını Koymaya Cesaret Etmek
Notlar
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-13

Bu kitap, bir doktora tezi (AÜSBF - Siyaset Bilimi) olarak hazırlandı; dolayısıyla, akademik bir çalışmanın tüm olumsuzluklarını ve dezavantajlarını taşıyor. Ancak, tezin yazımının olmasa bile, araştırma ve zihinde olgunlaştırma sürecinin epey uzun bir zaman dilimine yayılmış ve oldukça geç bir yaşta kotarılmış olmasının getirdiği bazı avantajlar da yok değil. Bir kere, insanın olgunluk ve özgüven düzeyi ister istemez biraz artmış oluyor (özellikle ikincisi, kadınlar açısından önemli; ve bu niteliği görece geç bir yaşta kazanabilmemiz, başlı başına düşündürücü). Bu ise, gerek içerik, gerekse dil açısından daha cesur ya da serüvenci bir tutum alınabilmesini kolaylaştırıyor. Bu tezi yazarken, kendimi olayların ve dilin akışına kaptırdığım çok oldu. Elimdeki malzeme, özellikle eski yaratılış mitosları ve üç kutsal kitabın dili, böyle bir kaptırışa elbette çok yatkındı. Dolayısıyla, yazım aşaması, sancılı da olsa, yer yer epey keyifliydi.

Ne var ki, aynı şeyi içerik açısından söylemem mümkün değil. Ataerkilliğin yalnızca köklerinin değil, bugün hâlâ varolduğu yetmiyormuş gibi her gün durmadan yeniden üretilen kalıplarının, en azından altı bin yıldır değişmediğini görmek, insanda gerçekten umutsuzluk ve karamsarlık yaratabiliyor. Belki de bu yüzden; yani bir tür, karamsarlıkla başetme yolu olarak, bu tezi yazıp ortaya çıkarmak istedim. Size düşman bir şey hakkında bilgi sahibi olmak, onun üzerinde belli bir güç sahibi olmuşsunuz ve onunla başedebilirmişsiniz gibi bir duyguyu da beraberinde getiriyor. Tezde, Foucault'ya dayanarak teorik bakımdan temellendirmeye çalıştığım bu savın, son derece gündelik ve sıradan bir pratiklik düzeyinde de işe yaradığını düşünüyorum. En azından, bana iyi geldi! "Umut ilkesi"ni ayakta tutmamız gerekiyor; başka çaremiz yok.

Biraz da çalışmanın kendisine bakacak olursak; din, bireysel ya da kolektif insan yaşamının en derin yönleriyle ilgili bir olgu. Dolayısıyla, insan davranışına yön veren insan öznelliğini kavramak istediğimizde, dini de incelememiz gerektiği açık; insana özgü her olgu gibi din de, inanç düzleminde bir tartışmaya girişilmeksizin, tarihsel ve toplumsal bir incelemeye tabi tutulabilir. Ve böyle bir incelemeye giriştiğimizde, hemen her konu gibi dinin de, toplumsal cinsiyet bölünmesinin iki kutbu, yani kadınlar ve erkekler açısından farklı anlamlar taşıdığı gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz. Özellikle kadınların dinle ilişkisi, her zaman çok karmaşık, çelişkili ve gerilimli olagelmiş. Din, bir dizi simgesel biçim ve imge yaratır; bir kültürün dinsel gelenekleri, o kültürün ifade biçimleri ve anlam yaratma süreçlerinin parçasıdır. Bu nedenle, topluma ve kültüre ilişkin feminist araştırmalar, kadınların ikircikli bir ilişki içinde bulundukları din olgusunu çözümlemeye cesaret etmedikleri takdirde, eksik ve yüzeysel kalmaya mahkûmdur.

Din olgusunu ve kadınlar ile din arasındaki ilişkiyi incelemeye giriştiğimizde ise, çözümü zor sorunlarla karşılaşıyoruz. Bir kere din, teoride ve pratikte farklı olabilir; yani farklı toplumsal ve tarihsel bağlamlarda insanlar tarafından hem algılanışı, hem de uygulanışı farklı olabilir. İkincisi, kadınlardan sanki bütünsel ve birörnek bir kategoriymişler gibi söz etmek yanıltıcı; çünkü kadınlar aslında sınıfsal, ırksal, ulusal, etnik ve dinsel ayrımlar içinde bölünmüş olarak yaşıyorlar. Ayrıca, kadınlar, erkek-egemen toplumların sınırlamaları içinde yaşamak zorunda kalmış olsalar bile, ataerkil kültür içinde kendine özgü bir kadın kültürü yaratma ve yaşatma olanağı da her zaman varolmuş. Çünkü kadınlar, tarihin "kurban"ı oldukları kadar, onun yapımına katkıda bulunan etkin özneler durumundalar. Bu anlamda, baskı ve egemenlik yapıları aynı zamanda direnmenin de odakları ve bu gerçek, din de içinde olmak üzere, herhangi bir toplumsal/tarihsel olgunun basitleştirici ve indirgemeci yorumunu geçersiz kılıyor.

Kadınların öznelliklerini, yani kendilerini ve çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarını anlama çabası ise, işi daha da karmaşıklaştırıyor. Oysa, din olgusunu ve dinin belli dönemlerde kadınlara neden çekici geldiğini anlayabilmek açısından, bu, zorunlu bir çaba; çünkü din, belki de her şeyden daha çok, bir anlam ve anlamlandırma sistemidir. Diğer yandan, dini yaşayan insanların öznel algılamalarının ötesinde, dinin nesnel yönleri ve işlevleri de vardır: Son derece etkili bir meşrulaştırma ve şeyleştirme aracı olması; katı toplumsal cinsiyet ayrımlarının ve kalıplarının oluşturulup pekiştirilmesinde oynadığı rol; kadının bağımlılığının ve aşağı konumunun bütün tektanrılı dinlerde ortak olan ifade ediliş biçimi ve bu bağımlılığın değişmez kılınması, vb.

Bu çalışma, kadınların dine yönelişlerinin nedenlerine de değinmekle birlikte, esas olarak, dinin yukarıda sözünü ettiğim nesnel anlamı ve işlevleri üzerinde odaklaşıyor. Çünkü tektanrılı dinlerin somut içeriğinde yansıyan nesnel anlamı ele alarak –dinsel ideolojinin, farklı tarihsel/toplumsal koşullarda farklı biçimlerde eklemlenebileceğini ve dolayısıyla değişik uygulamalara yol açabileceğini göz ardı etmeksizin– dini, bir baskı ve iktidar söylemi olarak çözümlemek mümkün. Ayrıca, dinsel ideolojinin incelenmesi bağlamıyla sınırlı olmak kaydıyla, "kadınlar"ı bütünsel bir kategori olarak ele almanın meşruluğunu da savunmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Çünkü dinsel metinler bize, kadınlar arasındaki ayrımları göz ardı eden ve kadınların özgün bireyselliğini tanımayan bir "kadın" kalıbı sunarlar ve dahası, bunun kabul edilebilir tek tanım olduğunu öne sürerler.

Kadınların tektanrılı dinler karşısındaki konumunu karşılaştırmalı bir teorik yaklaşım içinde ele almaya giriştiğimizde, kaçınılmaz olarak, toplumsal cinsiyet ile toplumsal iktidar ve denetim olgusu arasındaki ilişki de gündeme geliyor. Bu bağlamda, tarihsel olarak insan bedenine –özellikle de kadın bedenine– ve bedensel varoluşa yüklenen anlamlar ve varoluşun "başlangıcı" ya da kutsal kitapların "yaratılış" adını verdikleri şey üzerinde durmak gerekir. Dolayısıyla da, insan düşüncesinin çoktanrılılıktan tektanrılılığa geçişi sürecine eşlik eden toplumsal/kültürel dönüşümün cinsiyetlerarası ilişkilere nasıl yansıdığını, cinsiyet kalıplarına nasıl bir somut içerik kazandırdığını ve bunun toplumsal iktidar ilişkileri açısından yol açtığı sonuçları ele almak zorunluluğuyla karşılaşırız.

Böyle bir yaklaşım, her üç tektanrılı dinde Tanrı'nın cinsiyetinin neden erkek olarak kavramsallaştırıldığı; bunun kadın ve erkek kimlikleri, otoritenin niteliği ve iktidar yapılarına ilişkin düşüncelerimizi nasıl etkilediği; varolan toplumlarda kadınların soyu üretme gücünün neden küçümsendiği, buna karşılık ve karşıt olarak, erkeklere atfedilen "kültür ve uygarlık yaratma" özelliğinin neden yüceltildiği gibi sorulara yanıt aranması gereğini de beraberinde getirir.

Dolayısıyla bu çalışmada, yukarıdaki sorulara yanıt arayarak ve indirgemeci yorumlardan kaçınmaya çalışarak, tektanrılı dinler ile kadınların statüsü arasındaki ilişkiyi araştırmaya yöneldim. Bu amaçla, "Giriş" bölümünde kullandığım temel kavramları ve yaklaşımı açımlamaya çalıştım; din ile toplumsal cinsiyet olgularını kavrayan bir teorik çerçeve içinde, konunun gereği olan çok bilimdallı bir yöntemin kullanıldığı ve dinsel söylemin Foucaultcu anlamda bir iktidar söylemi olarak ele alındığını vurguladım. Bunun yanı sıra, iktidar yapılarının aynı zamanda direnme odakları da olduğunu savunarak, kadınların, kendilerini denetleyen bir baskı söylemi ve pratiği olan din çerçevesinde bile, direnme olanaklarının bulunduğuna dikkat çektim.

Tektanrılı dinin genesis koşullarına ve kendi "yaratılış" öykülerine bakıldığında, can alıcı noktanın, kadının doğurganlığı dolayısıyla varolan can verme gücünün "ideolojik" olarak elinden alınıp, tek erkek tanrıya ve onun aracılığıyla "yeryüzü erkeği"ne aktarılması olduğu görülüyor. Bu dönüşümün kadınlar açısından belki de en önemli ve olumsuz sonucu, kadının fiziksel olarak elinden alınamayan doğurganlığının küçümsenmesi, soyu üretme yetisinin karşısına erkeklere özgü olduğu öne sürülen kültür yaratma yetisinin çıkarılması ve kadının yeni bir can yaratma özelliğine sahip bedeninin –tam da bu nedenle– kirli sayılarak lekelenmesi ve denetlenmesinin meşru görülmesi. Erkeğin üremede oynadığı rolün, "tanrının dünyayı yaratma" eyleminin fani düzlemdeki yansıması olarak görülmesi; erkek tanrı ile ölümlü erkek arasında kurulan bu bağlantı, ataerkil sistemlerde erkeğin gücünün çok önemli bir bölümünü ve temel ideolojik payandasını oluşturur. Bu nedenle, Birinci Bölüm'de, kadın doğurganlığının açık seçik olgularından uzaklaşılarak can verme yetisinin tek erkek tanrının "söz" kudretine aktarılması ve onun dolayımıyla da yeryüzündeki erkeğe geçirilmesi süreci ideolojik düzlemde ele alınıyor. Bu süreç sonucunda kadın, salt bir taşıyıcıya; erkeğin canlı tohumunu barındırıp besleyen cansız toprağa indirgenir.

İkinci Bölüm'de ise, aynı sürecin toplumsal pratiğe yansıyan, kadının statüsünün düşmesi ve bağımlı kılınarak denetlenmesi boyutu üzerinde duruluyor. Bu olgunun benzer ve ortak toplumsal/hukuksal/kültürel özelliklerini, hem ataerkil sistemin hem de üç büyük tektanrılı dinin beşiği olan Ortadoğu'nun çeşitli kültürlerinde izlemek mümkün. Dolayısıyla, karşılaştırmalı bir yaklaşım, dinsel kültürler arasındaki farklılıklar kadar, hatta onlardan daha çok, benzerlik ve süreklilikleri gündeme getiriyor ve kadınlara ilişkin anlayışların, bu benzerlik ve süreklilikler içinde en belirgin ve direngen öğe olduğunu çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor.

Ataerkil sistemin ortaya çıkıp kurumlaşması ve tektanrılı dinin egemen olması sürecinin bir diğer önemli boyutunu, Eski Yunan'da ruh-madde, Hıristiyanlık'ta ise ruh-beden biçimini alan hiyerarşik ikiliğin derinleşmesi ve kadının bu karşıtlığın "aşağı" sayılan kutbuyla, yani beden ile özdeşleştirilerek onun bedeni üzerinde toplumsal denetim uygulanmasının meşrulaştırılması oluşturur. Üstelik bu, zaman zaman öne sürüldüğü gibi, yalnızca Batı Hıristiyan geleneğine özgü bir olgu değildir. İslami kültürde de, kadının bedenle ve bedensel arzuyla özdeşleştirilerek "fitne" yaratma özelliğinin bulunduğunun varsayılması, onun toplumsal olarak denetlenmesinin ve bu denetimin en somut göstergesi olan örtünmeye zorlanmasının "meşru" gerekçesini meydana getirir. Üçüncü Bölüm'de ele alınan bu konunun da karşılaştırmalı bir yaklaşımla incelenmesi, Hıristiyan ve İslami söylemler arasındaki benzerliklerin en çarpıcı olanının, gene kadınlara ilişkin anlayışlar olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Kadının ikincilliğinin doğal kabul edilerek bunun onun bedeninin denetlenmesinin meşru gerekçesi sayılması, her üç tektanrılı dinin ortak özelliği. Bu ortak özellik, tarihsel ve coğrafi olarak üç geleneğin de aşağı yukarı aynı ya da birbirine yakın topraklarda ve benzer maddi koşullarda benzer gereksinimlere yanıt olarak doğup gelişmeleriyle açıklanabilse bile, ilginç olan, bugünkü ifadelerinde de kadınlara ilişkin tutum ve anlayışı odak almaları. Nitekim Dördüncü Bölüm'ün konusu olan günümüzdeki Protestan ve İslamcı köktendinciliğe ilişkin çözümleme, her iki dinsel canlanışın da kadının konumu ve denetimi üzerinde yoğunlaştığını ve köktendinciliğin, kendisini, toplumsal cinsiyet ve kadının "doğru" toplumsal rolü aracılığıyla meşrulaştırdığını sergiliyor. Karşılaştırmalı yaklaşım, bu konuda da, partikülarizme ve oryantalizme düşülerek dinsel canlanışı salt İslam'a özgü bir olgu olarak görme yanılgısına engel oluyor ve köktendinciliğin, İslam'ın "egzotik" alanıyla sınırlı ve anlaşılmaz bir şey olmadığının görülmesine yardım ediyor. Tersine, dinsel yeniden canlanma, moderniteye karşı dünyanın her yanında karşılaşılabilen bir meydan okumanın parçası. Ancak, Protestan ve İslamcı köktendincilik arasındaki benzerliklerin ve ortak noktaların belirtilmesi, iki olgu arasındaki canalıcı bir farklılığın gözden kaçmasına da yol açmamalı. Nitekim, Dördüncü Bölüm'de ortaya koymaya çalıştığım gibi, devletin laik olduğu Amerika'da köktendinci bir harekete katılmak kadınlar açısından bir "seçim" sorunu olduğu halde; bir şeriat devleti olan İran'da, ya da devlet ile erkek müminin çıkarlarının özdeş olduğu ve bu çıkarların hem dinsel ideoloji, hem de fiziksel güçle korunduğu herhangi bir dinsel/toplumsal çerçeve içinde kadınlara tanınan, seçme özgürlüğü değil, dinin kutsal aylasıyla çevrelenmiş bir "kader".

Her türlü tarihsel ve toplumsal araştırma, araştırmacının içinde yaşadığı koşullardan, teorik referans çerçevesinden ve dünya görüşünden esinlenir ve etkilenir; dolayısıyla, bu anlamda ve ölçüde, her araştırma kişisel bir özellik taşır. Nitekim, beni kadınlar ile din arasındaki ilişkiyi araştırmaya yönelten nedenler, laik olmakla birlikte İslami kültürün egemen olduğu bir ülkede kadın olmanın yol açtığı varoluşsal sorunlardan ve kaygılardan kaynaklanmaktaydı. Bu sorunlar ve kaygılar, tezin öznel ve nesnel nedenlerle kapsamak durumunda kaldığı yıllar boyunca azalmak şöyle dursun, ne yazık ki daha da arttı. Aynı süreç boyunca, gerçeğin karmaşıklığının; basitleştirici ve indirgemeci bakışlarla bu karmaşıklığı kavramanın olanaksızlığının; ayrıca, toplumsal olaylarda insan öznelliğinin oynadığı rolün büyüklüğünün, giderek daha çok ayırdına vardım. Bu kavrayış, özellikle kadınların kendilerini ve çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarına ve anlamlandırdıklarına ilişkin duyarlığımın derinleşmesine de yol açtı.

Ne var ki, kadının özgürleşmesi açısından en temel ölçütün seçme hakkının varlığı ve genişletilmesi olduğunu düşünen bir kadın olarak, aynı süreç boyunca, dinin ne denli güçlü bir meşrulaştırma aracı olduğunu, kadınları tek bir "kadınlık" kalıbı içine hapsederek bağımlılıklarını içselleştirmelerinde ne denli etkili olduğunu da giderek daha fazla kavradım. Bu bağlamda, özgürleşme ve kendini gerçekleştirme çabası içindeki bütün kadınların ve erkeklerin, bir ideoloji olarak tektanrılı dinlerin insan yaşamını sınırlandırma, insanı kendisine yabancılaştırma ve verili düzeni koruma işlevleri üzerinde düşünme; bu dinlerin dayattıkları toplumsal cinsiyet kalıplarını ve eşitsiz cinsiyet ilişkilerini sorgulama; kısacası, din olgusuyla bir hesaplaşma gereksinmesiyle yüz yüze olduklarını düşünüyorum. Bu nedenle, "Sonuç" bölümünde, "Giriş"te değindiğim bazı kavramlara geri dönerek, din içinden direnmenin mümkün ve değerli olduğunu teslim etmekle birlikte, dinin değişmez tanımlar koyan sınırlandırıcı etkisinden kurtularak "kendi adımızı kendimiz koymamız" ve bilgi ağacının yasak meyvesine olduğu kadar, "ad koyma kudreti"'ne de sahip çıkmamız gerektiğini savunuyorum...

Devamını görmek için bkz.

"Sonuç: Kendi Adını Koymaya Cesaret Etmek", s. 209-217

İnsan yaşamında çok önemli bir yer tutan dinin, sosyolojik ve ideolojik bir olgu olarak, gerek tarihsel gerekse çağdaş bağlamlarda incelenmesi, toplumsal cinsiyet bölünmesinin iki tarafı için farklı anlamlar taşıdığına ve kadınlar ile erkeklerin maddi ve ideolojik yaşamları üzerinde farklı etkiler yarattığına işaret ediyor. Özellikle kadınların dinle olan ilişkisi her zaman karmaşık, çelişkili ve gerilimli olmuştur. Din, kadınlara zaman zaman kendilerini ifade olanağı sunsa da, kadını ikincil ve bağımlı olarak değişmez bir biçimde tanımlamasıyla onlar için yalnızca ideolojik düzlemde kalmayan bir cendere oluşturmuş ve kadınlar yüzyıllar boyunca kendilerine ve başkalarına, eksiksiz insanlığa ulaşabilme ve soyut düşünme yetisine sahip olduklarını kanıtlayabilmek için çırpınıp durmuşlardır.

Batı'da, bin yıldan uzun bir zamandır düşünen kadınların temel zihinsel çabalarının, Hıristiyanlığın kadınlara yakıştırdığı "insan ıstırabının kaynağı, baştan çıkarıcı Havva" imgesi ve rolünün değişik bir biçimde kavramsallaştırılabilmesi için dinin yeniden gözden geçirilmesinde yoğunlaşmasının nedeni budur. Kadınların kurtuluş uğruna mücadeleleri, durumlarına siyasal bir çözüm düşünebilmelerinden çok önce, ister istemez, dinsel arenada verilmiştir(1) ve bu zorunluluk, büyük bir olasılıkla, onların daha verimli ve sonuç alıcı çabalara girişmeleri önünde bir engel oluşturmuştur.

Hıristiyan dünyasının ataerkil otoriteleri, yüzyıllar boyunca, kadınların toplumdaki "doğru" yerini tanımlamak ve bağımlılıklarını meşru göstermek için Kutsal Kitap'ın yaratılış, cennetten kovulma ve Paulus'un mektupları bölümlerine başvurdular ve bu kutsal metinler, kadınların omuzları ve yürekleri üzerinde ağır bir yük oluşturarak onların kendi kendilerini özgürce tanımlama çabalarını engelledi. Bu nedenle, daha özgün ve yaratıcı düşünceler geliştirmezden önce, uzun süre, dinin yeniden yorumlanmasıyla uğraşmak zorunda kalmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Bingen'li Hildegard'dan Hackeborn'lu Mechtild'e, Christine de Pizan'dan Navarre'lı Marguerite'e ve daha birçoklarına kadar, eğitim fırsatını yakalayabilmiş kadınlar, İrlandalı Ortaçağ ozanının dizelerinde çarpıcı ifadesini bulan Havva imgesiyle mücadele ettiler. Ozan, Havva'nın ağzından şöyle sesleniyordu:

Ben Havva'yım, soylu Adem'in karısı; geçmişte İsa'ya karşı gelen bendim; çocuklarımı cennetten yoksun bırakan da benim; asıl benim çarmıha gerilmem gerekirdi... Yasak elmayı ben kopardım; ben olmasaydım ne cehennem, ne ıstırap, ne de korku olacaktı.(2)

Buna karşı, Christine de Pizan, bu dehşet verici kadın düşmanlığıyla mücadele ederken her zamanki inceliğini korumaktadır:

Tanrı, Adem uyurken onun kaburgasından yarattı kadını, çünkü onun erkeğin ayakları dibinde bir köle olmasını değil, ona eş ve yoldaş olmasını ve Adem'in Havva'yı kendisini sevdiği gibi sevmesini istiyordu... Bilmiyorum dikkat ettiniz mi ama, Havva Tanrı'nın imgesinde yaratılmıştı. Böylesine soylu bir benzerliği taşıyana, hangi ağız kötü nitelikler yakıştırabilir?... Tanrı ruhu yarattı ve kadın ve erkek bedenlerine aynı derecede iyi ve soylu benzer ruhlar yerleştirdi... Kadın, en yüce zenaatkâr tarafından yaratılmıştı. Nerede? Tanrı'nın cennetinde. Hangi maddeden? Aşağılık bir maddeden mi? Hayır, yaratılmış olan en soylu maddeden: Tanrının yarattığı erkeğin bedeninden.(3)

Kadınlar bu tür yeniden kavramsallaştırmalar uğruna ne çok emek, ne çok zaman, ne çok kâğıt, ne çok mürekkep harcadılar... Ama elbette çabaları tümüyle boşa gitmedi; çünkü en baskıcı ve eşitsiz gelenek içinde bile, eşitlikçi bir damarı bugünlere aktarmayı başardılar. Ancak, ne denli zekice ve haklı yorumlar yaparlarsa yapsınlar, ataerkil geleneği ortadan kaldırmaya güçleri yetmedi: Baskıcı bir geleneğin sınırlarının tümüyle dışına çıkmadan o gelenek içinde belli ölçüde direnmek mümkün olsa bile, gerçek kurtuluş mümkün değildi.

Nitekim, İslam geleneği içinde de herşeye karşın, dayatılan sınırlamalara boyun eğmemiş ve Tanrı ile aracısız bağ kurma hakkına sahip çıkmış kadınlar vardır. Bunlardan belki de en önemlisi ünlü mistik Rabia'dır (ö. 801). Basra'lı Rabia, koşulsuz Tanrı sevgisi yolunda yürümenin simgesi haline gelmiş ve yalnızca İslam dünyasında değil, Avrupa'da da öyküleri anlatılır olmuştur. Rabia, yaşadığı dönemde erkeklere eşdeğer tutulmakla kalmamış, onlardan üstün olduğu bile sonraki bazı (erkek) yazarlar tarafından öne sürülmüştür. Ama herşeye rağmen Rabia da, kadının eksiksiz insanlığının ancak "kadın" olarak görülmekten çıkarak mümkün olduğu gerçeğini değiştirememiştir. Ona hayran olan yazarların övgülerini dile getiriş biçimleri buna tanıktır: "Bir kadın Tanrı yolunda yürürse, artık ona 'kadın' denemez!"(4)

Dinin insanlar üzerindeki etkisi ne yönde olursa olsun, insan davranışına yön veren insan öznelliğini kavramak istiyorsak, dini incelememiz gerektiği açıktır. Birçok toplumbilimcinin üzerinde birleştiği nokta, dinin bireysel ya da kolektif insan yaşamının en derin yönleriyle ilgili olduğudur; dini göz ardı etmek, herhangi bir dünya görüşünün derinde yatan köklerinin gözden kaçırılmasına yol açar. Din bir dizi simgesel biçim ve imge yaratır; bir kültürün dinsel gelenekleri, onun ifade biçimleri ve anlam yaratma süreçleridir. Dolayısıyla topluma ve kültüre ilişkin feminist analizler, kadınların ikircikli bir ilişki içinde bulundukları dini çözümlemeye cesaret etmedikleri takdirde, eksik ve yüzeysel kalmaya mahkûmdur.

Ne var ki, bu çözümlemenin hiç de kolay olmadığını kabul etmek gerekir; çünkü bir kere, teoride din ile pratikte din, yani yaşanan bir deneyim olarak din, farklı şeyler olabilir. Ayrıca, kadınlar da homojen bir grup değil, sınıfsal, ırksal, ulusal ve etnik aidiyetlerle bölünmüş durumdadırlar ve dolayısıyla din bu farklı kesimler için farklı anlamlar ifade edebilir. Bu arada unutmamak gerekir ki, kadınlar erkeklerin egemenliği altındaki bir dünyada yaşasalar bile, içinde yaşadıkları bağlamları değiştirmeye de etkin olarak katılan ve bu süreç içinde elbette kendilerini de değiştiren öznelerdir. Baskı yapıları ise, Giriş bölümümüzde tartıştığımız gibi, aynı zamanda direnmenin odaklarıdır.

Bütün bunlar, dinsel söylem/pratik de dahil olmak üzere tüm toplumsal-tarihsel olguların basit ve indirgemeci yorumlarından kaçınmanın yanı sıra, kadınlar ve onların din ile ilişkileri konusunda da kolay genellemelerden kaçınmak gereğini gündeme getirir. Ancak, bu noktayı unutmamak kaydıyla, özellikle karşılaştırmalı bir araştırmanın gözler önüne serdiği ortak nitelikleri belirlemek ve bazı genellemeler yapmak da olanaksız değildir.

Tektanrılı dinlerin doğuş ve gelişme süreçlerini ve kutsal metinlerini, tarihsel ve toplumsal açıdan çözümlemeye giriştiğimizde, bunların içinde doğdukları toplumların ataerkil maddi koşullarıyla bağlı olduklarını, karşılığında da bu ataerkil çerçeveleri pekiştirici bir etki yaptıklarını görüyoruz. Sözkonusu üç dinsel gelenek arasında ortak özellikler kadar, elbette farklılıklar da vardır ve bu farklılıklar, bazen, İran örneğinde değindiğimiz gibi, kadınlar açısından belirleyici olabilir. Ortak özelliklerin en önemlisi ise, tektanrılı dinin, kadının ikincilliğini doğal kabul etmesi ve bu "doğal ikincilliği", kadının ve onun bedeninin denetlenmesinin meşru gerekçesi saymasıdır. Bu ortak özellik, tarihsel ve coğrafi olarak, her üç tektanrılı geleneğin de aşağı yukarı aynı ya da birbirine yakın topraklarda ve benzer maddi koşullarda doğup gelişmesiyle açıklanabilse bile, ilginç olan, bugünkü ifadelerinde de kadınlara ilişkin tutumu gündemlerinin merkezine almalarıdır. Görüldüğü gibi, tarih içinde en direngen ideolojik süreklilik, kendisini, kadınlara ilişkin ataerkil anlayış ve tutumlarda ortaya koymaktadır.

Nitekim, Protestan ve İslamcı Köktendinciliğe ilişkin çözümleme, her iki dinsel canlanışın gündeminin de odağını kadının konumunun ve denetiminin oluşturduğunu ve Köktendinciliğin kendisini toplumsal cinsiyet ve kadının toplumsal rolü aracılığıyla meşrulaştırdığını gözler önüne sermektedir. Dördüncü Bölüm'de değindiğimiz gibi, her iki tür Köktendincilik de "temellere/köklere" dönüşü vazettiği ve geleneksel dinsel söylem içinde ifade edildiği halde, hem teoride hem de pratikte yeni bir "icat"tır. Ne var ki, bu yeni icadın kadınlara ilişkin cinsiyetçi gündeminde, yeni olan hiçbir şey yoktur. Bu gündem, kökeni ta Eski Mezopotamya'ya dayanan binlerce yıllık cinsiyetçi varsayımları ve önkabulleri yineleyip daha da pekiştirmekten başka bir "yenilik" getirmemektedir. Bu ise, ataerkil aile kurumunun korunup sürdürülmesinde kurumlaşmış dinin oynadığı canalıcı role işaret eder.

Giriş bölümünde tartıştığımız gibi, dinin, toplumların üretimi ve bireylerin yeniden üretimi açısından yerine getirdiği toplumsal işlev, her ikisi de aile aracılığıyla gerçekleşen, mülkiyetin denetimi ile bedenlerin denetiminde oynadığı belirleyici roldür. Dinsel sistemlerde beden, hem kutsallığın aktarımı için bir araç, hem de tende ("et"te!) ifadesini bulan dünyevi kötülük için temel bir simgedir. Bu bağlamda beden, ruhun eğitilebilmesi için "terbiye edilmesi" (disipline sokulması) gereken araç-nesne ve insanlığın "selamete" erişmesi önündeki engeldir. Bedenin denetimi ve terbiyesi ise, aslında cinselliğin denetimidir; kadının ezilmesi üzerine kurulu ataerkil sistemde, cinselliğin düzenlenimi ve denetimi, pratikte, kadın bedeninin ve yaşamı yaratma yetisinin (doğurganlığının) denetlenmesi biçimini alır.

Köktendinci akımlarda yapıldığı gibi, kadına, ailesel ve dinsel değerlerin taşıyıcısı rolünün verilmesi, geçici bir süre için onun statüsünü ve saygınlığını artırabilir. Ne var ki, son çözümlemede, "gerçek kadınlığın", ailenin ve kadının "doğal" rolünün yüceltilmesi; kadınları kapalı, dar bir alana hapseder ve daha kötüsü, onları erkekler tarafından tanımlanmış imgeler/kalıplar içinde dondurarak, kendilerini özgürce tanımlama olanağından yoksun kılar. Tektanrılı dinler ve onlardan beslenen günümüz köktendinciliği, kadınlardan yalnızca Tanrı'ya değil, erkeklere de hizmet ve itaat talep eder. Üstelik bunlar, kadınların bu itaati içselleştirmelerinin, gönüllü hizmetkârlar haline gelmelerinin en güçlü araçlarıdır. Oysa baskı, içselleştirildiği zaman, baskı olmaktan çıkmaz; yalnızca, baskının kaynağının belirlenmesi ve ona karşı mücadele edilmesi engellenmiş olur.

Üstelik, unutmamak gerekir ki, kadına, kadın cinselliğine, rolüne ve kişiliğine ilişkin olarak kutsal metinlerde ve gündelik inanç pratiklerinde ifade edilen tutumlar, yalnızca köktendinci ya da geleneksel dinsel bağlamlarda değil, laik ortamlarda da bizimle birliktedir. Kendilerini dindar saymayan insanlar bile, dinsel geleneklerin kültüre kattığı imgeler aracılığıyla "düşünürler" ve bunların yaydığı değer yargılarını içlerinde taşırlar. Dinsel geleneklerin yarattığı imgelerin büyük çoğunluğu erkeklerce yaratılmıştır ama, kadınlar bunları içselleştirir ve belki de herşeyden daha çok bu tanımların baskısı altında kalırlar. Ataerkil dinsel ideolojinin içselleştirilmesi, kadınları "kendi yerlerinde" tutmaya yarayan çok çeşitli mekanizmalar içinde, büyük bir olasılıkla en etkili olanıdır. İranlı Binas örneği, bu içselleştirmenin boyutlarını ortaya koyması bakımından düşündürücüdür:

Binas, yaşlı ve bilge bir kadındı. Kuranı okuyabildiği gibi, herşeyi de bilirdi. Bir gün bize rüyasında cehennemi gördüğünü anlattı. Cehennemde, kocasının izni olmadan başka bir kadının bebeğini emzirmiş olan bir kadın göğüs uçlarından demir çengellere asılmıştı; bir diğeri de kızgın demirden zincirlere bağlanmıştı, çünkü yaşarken kocasından izin almadan sağa sola gitmişti. Başka bir kadın da kaynar sular içine atılmıştı; nedeni, dünyadayken kocasının her istediği zamanda onunla cinsel ilişkiye girmemiş olmasıydı. Taş yutmak zorunda kalan bir deri bir kemik kalmış bir kadın da görmüştü, Binas; o da yaşarken kocasına ve çocuklarına doğru dürüst yemek yapmamış, yemekleri âşığına yedirmişti! Yaşarken çok gülen bir kadının ağzından şimdi alevler fışkırıyordu; boşanma parasını istemekte ısrar eden bir kadının ise ayaklarına ağır taşlar bağlanmıştı. Cehennem, bedenlerine iğneler, çiviler saplanmış; gözleri çıkarılmış; burunları kesilmiş; ateşte yürümek, karda yatmak zorunda bırakılmış kadınlarla doluydu.(5)

Yaşlı Binas'ın, çevresindeki genç kadınlara ibret olsun diye anlattığı tüyler ürpertici manzaralar, hep, kadınların erkek egemenliğine karşı işledikleri "günah"ların cezasıdır (ayrıca, bedenin nasıl bir "terbiye" odağı olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır). Ataerkil sistem, hem cehennemi büyük ölçüde kadınlara ayırarak, hem de erkeklere itaat zorunluluğunu din ve cehennem korkusuyla birleştirerek, üstelik bütün bunları bizzat kadınların yeniden üretmesini sağlayarak, sistem olarak ayakta kalmayı başarmaktadır.

Dolayısıyla, bu içselleştirmeye "hayır" demek, zorla dayatılan kalıplara direnmek ve kendi adını koymaya cesaret etmek, ister istemez, kadınları tektanrılı dinlerin mutlakçı yorumlarıyla bir hesaplaşmaya götürecektir. Üstelik yalnızca inanmayan kadınları değil, inananları da! Nitekim bu yüzyılın başlarında bir Müslüman Arap kadını, kadınların uğradığı haksızlıklara şöyle isyan etmektedir:

Despotluk ve baskının eseri olan bu haksız peçelenme yasası da nedir? Bu zorunluluk, Allah'ın ve onun peygamberinin kitabının çiğnenmesi demektir. Bu yasa, kadınları fiziksel güçle boyunduruk altına almış olan erkeğin yasasıdır. Bu yasayı yapabilmek için erkek, Allah'ın kitabına müdahale etmiş, onu tahrif etmiştir.

Erkek, zararı kendisine de dokunsa bile, despotluğu ve baskıcılığıyla mağrur olmuştur. Bu yasayı o kendi başına, kadına en ufak bir şekilde danışmadan yaptı. Bu yüzden de yaptığı yasa, Allah'ın iradesine aykırı bir biçimde, sadece erkeğin arzularına uygun oldu.(6)

Ama kadınlar, kendi tarihlerini öğrenmekten ve kendi bilgi dağarcıklarını inşa etmekten alıkondukları için, bu haykırıştan 70 yıl sonra, İran'da yaptıkları gibi ataerkil kalıpları benimseyerek ve ataerkil simgeleri kabullenmenin ne denli belirleyici olduğunu unutarak, "peçeli direniş"e giriştiler. Özgürlük ve demokrasi talep ediyorlar ve Şah rejiminin zulmüne başkaldırıyorlardı ama, hareketin önderliğini yapan mollaların talimatlarına da uyarak örtünüyorlardı. Onlara göre bu, o sırada verilmesi gereken önemsiz bir tavizdi. Ama "İslam devrimi"nden kaçmak zorunda kalan Tara'nın acıyla dediği gibi, "herşey 'bunu kabul etsem ne olur ki' denilerek verilen küçük tavizlerle başlamıştı":

Biz farkında olmasak bile onlar, bu önemsiz gibi görünen küçük tavizlerin nasıl bir alışkanlık yaratacağını, kişiliğimizde ne tür tahribatlar yapacağını biliyorlardı. Öyle ki, her bir taviz diğerine eklenecek ve sonuçta, herşeyin eskiden beri öyle olduğuna inanan, itiraz etmeyi unutmuş insanlar olacaktık.(7)

İran'da, mollalar rejimi işe önce psikolojik baskıyla başlamış, sonra onu fiziksel şiddet izlemişti: "Örtünmeyene hakaret, örtünmeyene dayak, örtünmeyene jilet müstahaktı." Hayatın en özel ve görünmez yerlerine yönelik müdahaleler "öylesine bir kuşatmayı içeriyordu ki, insan çıldıracağını hissediyordu." Çünkü İslam devleti, hayatın her alanına müdahaleyi öngören bir şeriat rejimiydi ve böyle bir rejimde şeriat kurallarının uygulanması ve "kadınların yola getirilmesi", yalnızca resmi görevlilerin değil, bütün müminlerin göreviydi.

Bu noktada, bir din devleti ile laik bir devlette yaşamanın kadınlar açısından nasıl belirleyici bir farklılık yarattığı gündeme gelmektedir. Dinsel imge, kalıp ve kurallar laik bir ortamda bile kadınları etkileyip baskı altına alır, ama böyle bir devlette bunlara direnmek ve "hayır" demek, alternatifler üretmek mümkündür. Oysa Tara'nın ve daha yüzbinlerce İranlı kadının yaşayarak öğrendikleri gibi, bir şeriat devletinde, kadınlar için varolan düzenin dışına çıkma girişimi, bedeli kişinin yaşamıyla ödenmek zorunda kalınabilen bir varlık sorununa dönüşmektedir. Böyle olduğu için de, büyük çoğunluğun uzlaşmayı yeğlemesine herhalde şaşmamak gerekir.(8)

Ne var ki, kadınların boyun eğip uzlaşmalarına da pek güvenmemek gerektiğini, Tertullianus ve Augustinus gibi Kilise Babaları kadar, İslamcı teologlar da bilir. Abbas Mahmud elAkkad, Adem ile Havva öyküsünün, "kadının ebediyen değişmeyecek doğasını simgelediğini" söylemektedir. Bu "değişmez doğa", "kadının, kendisine yapma denileni yapmasıdır":

Kadının karakterinin bütün öğeleri bu öyküde mevcuttur ve bunlardan biri, onun yasak olana karşı duyduğu eğilimdir. Türün devamının sağlanabilmesinin tek yolu, denetleyen ile denetlenen arasındaki ilişkinin sürdürülmesidir. Denetlenen, yani kadın, doğasında karşı çıkma isteğini barındırır ve kendisini denetleyenin iradesini kırmaya çalışır. Böylece, baştan çıkarma ile irade arasında bir mücadele baş gösterir... Kadının baştan çıkarıcı olmasının nedeni, denetleniyor ve yönetiliyor olması, kendisinin ise kurnazlık ve baştan çıkarma dışında yönetme olanağına sahip olmamasıdır.(9)

Gerçekten de, kadınların kurtuluş ve özgürleşme olanakları, "umut ilkesi"ni yükseltme olanakları, işte onların bu denetlenen ve yönetilen olma konumlarından ve bu konumun yarattığı çelişkilerin yeşerttiği direnme ruhundan, "yapma denileni yapmalarından" kaynaklanmaktadır. Ataerkil sistem bu ruhtan korkmakta ama, yaratılış mitosunun ve onun çeşitli yorumlarının da ortaya koyduğu gibi, onu yok sayamamaktadır.

Yaratılış öyküsüne göre, Adem'in ilk eylemi, "şeylerin adını koymak"tır. Buna karşılık Havva'nın ilk eylemi bilgi peşinde koşmak, bilgi ağacının yasak meyvesinden tadarak Tanrı'nın bilgisinden pay almaktır. Bu onun gözlerini açacak ve onu "iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi" yapacaktır (Tekvin, 3:6). Eski Ahit'teki yaratılış mitosu, bir kez daha Foucault'yu hatırlayacak olursak, "bilgi"nin ya da bilinçliliğin önemine ve direnişe yol açarak, varolanı değiştirme potansiyeline işaret eder. Tanrı'nın, erkeğin ayrıcalığı olan bilgiyi elde etmeye kalkıştığı için kadını cezalandırmış olması bir rastlantı değildir. Öyleyse, kadınların, yasak meyveyi yeme haklarına sahip çıkmaları ve aynı zamanda ad koyma hakkını, özellikle de kendi adlarını koyma ve kendi kendilerini tanımlama hakkını geri almaları gerekir. Çünkü, ad koyma ve tanımlama hakkına sahip olanlar, aynı zamanda iktidara da sahip olanlardır. Kadınlar için kendi kaderini belirleme mücadelesi, kaçınılmaz olarak, kendilerine dayatılan tanımlara karşı çıkışı ve alternatif tanımlar yaratılmasını içerir.

Bir İslamcı feminist, Azize el-Hibri, günümüz İslam dünyasında inanan kadınların dinin daha eşitlikçi bir yorumu uğrunda verdikleri mücadeleye değinerek şöyle demektedir:

Müslüman feministler, Müslüman ataerkil otoritenin tehditleri karşısında yılgınlığa kapılmamalıdırlar. Tersine, İslamiyet'te Tanrı ile kul arasında bir ruhban sınıfının bulunmadığı, her insanın kendi inançlarından dolayı Tanrı'ya karşı doğrudan kendisinin sorumlu olduğu gerçeğini hatırlamalıdırlar. Ayrıca, eğer ataerkillik kendi ideolojik sınırları içinde beş ayrı düşünce okulunun varlığını meşru görebiliyorsa, feministler de pekâlâ bunlara bir tane daha eklenmesini isteyebilirler.(10)

Azize el-Hibri'nin akıl yürütmesi kendi içinde son derece tutarlıdır ama, fanatik İslamcıları ve köktendincileri tutarlı savlardan çok, şeriata koşulsuz sadakat ilgilendirmektedir. Laik topluma olan nefretlerinin kaynağı da işte budur. Çünkü bir toplum derinden laikleştiğinde, bir cinsin öteki üzerindeki iktidarı, en değerli meşrulaştırma araçlarından birini yitirir. İktidarın tanrısal dayanağı ortadan kaldırıldığında, erkeğin kadın üzerindeki "doğal" üstünlüğü efsanesinin yıkılması yolu da açılmış olur.(11)

"Din kavramının kendisi, insanlar için değerli yönleri olsa da, ataerkil yapılar, kutuplaşmış değerler ve hiyerarşi ile öylesine lekelenmiş durumdadır ki, en titiz feminist arındırmanın bile bu lekeleri temizlemesi mümkün değildir"(12) diyor, felsefeci Hilde Hein. Gerçekten de, amacımız barış olduğu zaman, savaşı anlamsız kılmanın yolu, karşı-silahlar üretmek değil, tümüyle silahlardan arınmış bir dünya kurmaya cesaret etmektir!

Notlar


(1) G. Lerner, The Creation of Feminist Consciousness, Oxford University Press, 1993, s. 11. Yukarı
(2) David Greene ve Frank O'Connor, derl., A Golden Treasury of Irish Poetry: 600-1200, Macmillan, Londra, 1967, s. 158. Yukarı
(3) Christine de Pizan, The Book of the City of the Ladies, Persea Books, New York, 1982, I.9.2, ss. 23-24; akt. G. Lerner, a.g.e., s. 144. Yukarı
(4) Annemarie Schimmel, "Women in Mystical Islam", Women and Islam, der. Azizah al-Hibri, Pergamon Press, Londra, 1982 içinde, s. 151. Yukarı
(5) Erika Friedl, Women of Deh Koh. Lives in an Iranian Village, Smithsonian Institution Press, 1989, ss. 227-8. Yukarı
(6) Nazirah Zein ed-Din, As-Sufur wal Hijab, Beyrut, 1928, s. 140; akt. A. al-Hibri, a.g.e., s. 218. Yukarı
(7) Tara, "İran'da Kadın Olmak", Cumhuriyet Dergi, no. 436, 31 Temmuz 1994. Yukarı
(8) A.g.y. Yukarı
(9) Abbas Mahmud al-Akkad, Hadhihi al-shajara ve al-Mar'a fil- Quran, Kahire, t.y.; akt. Jane I. Smith ve Yvonne Haddad, "Eve: Islamic Image of Woman", der. A. al-Hibri, a.g.e. içinde, ss. 142-3. Yukarı
(10) A. al-Hibri, a.g.e., "Editorial", s. ix. Yukarı
(11) E. Badinter, Biri Ötekidir, Afa Yayınları, İstanbul, 1992, s. 291. Yukarı
(12) Hilde Hein, "Liberating Philosophy: An End to the Dichotomy of Spirit and Matter", derl. Ann Gary ve Marilyn Pearsall, Women, Knowledge and Reality, Unwin Hyman, Boston, 1989 içinde, s. 307. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nermin Abadan-Unat, “Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın”, 8 Mart 2000

Fatmagül Berktay Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın başlıklı yapıtında, Hıristiyanlık, Musevilik ve İslamda kadının statüsünü karşılaştırmalı bir yaklaşımla ele almaktadır. Aslında bir doktora tezi olan bu çalışma, konusu gereği felsefe, teoloji, sosyoloji, antropoloji, arkeoloji, sanat tarihi, etimoloji, siyaset bilimini kapsamak üzere disiplinlerarası bir çerçevede irdelenmiştir. Berktay tektanrılı üç dinin her birinde kadının ikincilliğinin doğal olarak kabul edildiğini, dolayısıyla bedeninin denetiminin de meşru olduğunu ayrıntılı metin analizleri ile ortaya koymaktadır. Berktay bu dinleri incelerken Durckheim, Weber, Gaertz, Turner gibi toplumbilimcilere başvurduğu gibi, dinin siyaset alanındaki etkisini Fransız filozof Foucault'nun geliştirdiği bilgi/iktidar söylemi ile çözmeye çalışıyor.

Tüm tektanrılı dinlerin kutsal metinleri ele alınınca şu ortak fikirler belirmektedir: Erkekler rasyonel zihinsel yetenekleriyle dünyayı düzene sokarken, kadınlar türün yeniden üretilmesi işlevini üstlenirler. Her iki işlev önemli olmakla beraber, erkeklerin işlerinin daha üstün olduğu varsayılır. Başka bir ifade ile erkekler ölümsüz kültür ürünleri yaratırken, kadınlar olumlu bedenler yaratmakla daha "aşağı" bir iş yapmış olurlar. Bu saptama bizi her üç tektanrılı dinde "Tanrı"nın cinsiyet sorusuna götürmektedir. Acaba bu alanda anlamlı bir değişme oldu mu? Kuşkusuz evet! Eski çağlara dönüldüğünde kutsal gücün hep kadınlar tarafından simgelendiği görülür. Başlangıçta hep bir "Ana Tanrıça" vardı. Bu efsaneler yürürlükte kaldığı sürece kadının ekonomik ve siyasal konumu da erkeklere yakındı. Dönüm noktası, tarımın erkeklerin egemenliğine geçmesine rastlar: Antropologlar saban tarımı ile babasoyluluk ve ataerkil toprak mülkiyeti arasında yaşamsal bir ilinti olduğunu kanıtlamış bulunuyorlar. İşte bu dönemde yaratılış efsanelerinde de önemli bir değişiklik göze çarpmaktadır. Artık dünya tek başına doğurganlık ve bereketin simgesel sayılan Gaia tarafından değil, mitolojide değişik işlevler üstlenen tanrılar tarafından yaratılmaktadır. Eski Mısır'da rahipler tarihi yeniden yazmaya koyuluyor ve kadın tanrıçası İsis'in yerine erkek Echnaton'u geçiriyorlar. Böylece erkek egemenliğini pekiştiren ideolojide, cinsiyet rolü, erkekler lehine belirleyici oluyor. Tektanrılı dinler yaygınlaşınca bu eğilim çok açık görülüyor: Hıristiyanlığın kutsal kitabında ("Tekvin-Yaratılış-Genesis") tanrının Havva'yı Adem'in kaburgasından yaratması suretiyle anlatılmaktadır. Kuran'da Havva'nın yaratılmasına ilişkin bir anlatının bulunmamasına karşın, kadının eğri bir kaburgadan yaratıldığı, dolayısıyla da başıboş bırakılmamasını isteyen Peygamber'in hadisi genel bir kabul görmektedir. Eski Ahit'te ise kadın "noksan" bir yaratık olarak betimlenmektedir. Üç tektanrılı dine dayanan hukuki düzenlemeler ve bu düzenlemelerde kadına karşı uygulanan ölçekler göz önünde bulundurulunca, Carol Delaney'nin şu saptamasını haklı bulmamak elde değil. Delaney'ye göre bütün tektanrılı sistemler, aslında kadının gücünün gaspedilmesi, kanalize edilmesi ve denetlenmesi çabası olarak özetlenebilir.

Berktay, yapıtının son bölümünde, çağdaş köktendincilik akımlarının içeriğini araştırmakta, bu amaçla ABD'de Protestanlık içinde hızla güç kazanan Yeni Hıristiyan Sağ'ı ve ona bağlı olarak gelişen "Hıristiyan Ev" kavramını sorgulamakta, bu akımı İran'daki İslam Cumhuriyeti'nin ana fikirleri ile kıyaslamaktadır. Her ikisinde de, bireysel özgürleşme yerine, cemaatleri normatif düzenlemeleri egemen kılma arzusu yatmaktadır. Şu kadar ki, laik bir devlet olan ABD'de köktendincilik kadınlar için bir "seçenek" iken, İran'da kadınlar için "kader" olmaktadır.

Sonuç olarak tektanrılı dinlerin üçünde de kadınların siyasal iktidarın baskısı altında kaldığı görülmektedir. Bu baskılardan kurtulmanın yolu, yazara göre artan bir bilinçlilikle kutsal metinlere daha eşitlikçi bir yorum getirmek ve direnmekte saklıdır. Bunun ön koşulu, kanımca ancak bir tek yasal düzenleme ile gerçekleşebilir: Laiklik. Ne var ki günümüzde İran, Cezayir, Sudan, Suudi Arabistan gibi ülkelerin dinsel kaynakların yeniden sorgulanmasını mümkün kılan özgürlük ortamı olmadığı gibi, laiklik en fazla nefreti üzerine tolayan ilkedir. Bu beklenti gerçekleşmese bile Berktay yapıtında din/iktidar, din/toplumsal cinsellik ve din/felsefe ilişkilerini irdelemek suretiyle çok güç bir konuya el atmış bulunmaktadır. Kitabı, kapsamlı, bilimsel ve ayrıntılı kaynakları nedeni ile temel bir ana kaynak olacaktır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.