Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-419-6
13x19.5 cm, 232 s.
Liste fiyatı: 23,00 TL
İndirimli fiyatı: 18,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fatmagül Berktay diğer kitapları
Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, 1996
Dünyayı Bugünde Sevmek, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarihin Cinsiyeti
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Ella Ferris Pel
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2003
5. Basım: Eylül 2015

"Sabit kimliklerin olmadığı, kimlik dediğimiz şeyin her an bozulup yapılabilen bir kurgu olduğu gerçeği, kimlik politikalarının geçerliliğini çok kuşkulu hale getiriyor. Öte yandan, henüz özneleşme mücadelesi vermekte olan 'kıyıda kalmışlar'ın, kendi öznelik konumları dahil her şeyin bir dil oyunundan ibaret olmadığını unutmaları mümkün değil – 'dünyayı ellerinde tutanlar', bunu onlara sürekli hatırlatıyor. Bu çetrefil durum, bizim daha uzun süre kimlik, benlik, kendilik sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalacağımızı gösteriyor.

Hiç belli olmaz, bakarsınız günün birinde, farklılığın kutuplaşmış ikiliklerin sınırlarına hapsolmadığı düşünsel ve siyasal bir iklimde, bugün ancak bir özlem olarak varolabilen 'cinsiyet tanımayan akıl ve insan' kavramı, gerçeğe dönüşür. Ama o zamana dek, cinsiyetlendirilmiş bir tarihin, teorinin ve felsefenin peşine düştüğümüz için bizi kim kınayabilir?" – Fatmagül Berktay

İÇİNDEKİLER
Giriş: Cinsiyetlendirilmiş Bir Tarihin ve Teorinin Peşinde
Tarihyazımında Farklı Bir Perspektif
Kadınların İnsan Hakları: İnsan Hakları Hukukunda Yeni Bir Açılım
Kültürel Görecilik Çözüm mü?
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Feminizm
Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği
Meşum Kadınlar, Solucanlar, Maymunlar, Zehirli Sarmaşıklar Vesaire: 19. Yüzyıl İngiliz Popüler Kültüründe Kadın Kurgusu
Doğu ile Batı'nın Birleştiği Yer: Kadın İmgesinin Kurgulanışı
"Kendi"ni Yazmak: Farklılık Fark Yaratır
Heidegger ve Arendt'te Özgürlük: Bir Kesişme Noktası
Behice Boran: "Karar Verme Selahiyeti"ne Sahip Bir Kadın
Yıldızları Özgürce Seyretmek İsteyen Bir Yazar: Suat Derviş
Salem'in Cadıları: Bir Kerecikliğine Kendi Adını Koymak
OKUMA PARÇASI

"Salem'in Cadıları", s. 224-227

1692 yılındaki Salem cadı yargılamaları, Amerikan sömürge tarihinin en şaşırtıcı olaylarından biri kabul edilir ama, hiç de benzersiz ve tekil bir olgu değildir. Çünkü, neredeyse, İngiltere'den göç eden Püritenlerin Amerika'ya ayak bastıkları ilk tarihlerden itibaren, 1630 ile 1700 yılları arasında, onlarca New England kasabası cadı davalarıyla sarsılmıştı. Belgesi kalan toplam dava sayısı 100'ü aşıyordu ve en azından 40 sanık ölüme mahkûm edilmişti. Ancak bunların yanı sıra çok sayıda belgelenmemiş dava olduğu da biliniyor; cadılık kuşkuları, resmi olmayan suçlamalar ve cezalar söz konusu ve bu tür söylentiler, dedikodular yerel kültürün önemli bir parçasını oluşturuyor.

Salem'de, 1692 yılının bir bahar gününde Tituba adlı bir köle kadının anlattığı voodoo öykülerinden etkilenen birkaç genç kız, içlerine Şeytan girdiğini iddia ediyorlar ve ardından aralarında Tituba'nın da bulunduğu üç Salemli kadını cadılıkla suçluyorlar. Tituba ve diğer sorgulananlar, baskı altında başkalarını suçluyorlar ve sonunda cadılık tehdidinin yarattığı bir kamusal histeri bütün Massachusetts' te tırmanmaya başlıyor. Mayıs ile Ekim ayları arasında bütün bölgeyi etkisi altına alan bu histeri dalgası sırasında üçte ikisi kadın olan 162 kişi yargılanıyor ve gene üçte ikisi kadın olan 19 kişi ölüme mahkûm ediliyor. Bu olgu, "kadının gerekli bir kötülük" olduğu şeklindeki geleneksel inancın, yeni dünyadaki Püriten topluluk içinde de yerini koruduğunu gösteriyor.

Katı bir hiyerarşiye sahip Püriten topluluğu zaten her zaman Tanrı'ya itaatkâr erkeklerine gerekli hizmeti ve saygıyı göstermeyen kadınlara karşı acımasız davranmıştı. Kadınla erkeğin Tanrı önünde eşitliğini ve kadının da Kutsal Kitabı yorumlama hakkı bulunduğunu iddia eden Anne Hutchinson, örneğin, mahkûm edilmiş ve New England'dan sürülmüştü. "Hutchinson kadın", 1636 ile 38 yılları arasında, Massachusetts'deki yerleşimin henüz iyice yeni olduğu dönemde, rahip John Cotton'un tilmizi olan 15 çocuk anası bir ebeydi; evinde, önce çok sayıda kadının, sonra erkeklerin de katıldığı toplantılar düzenliyor ve bu toplantılarda verdiği vaazlarda Rahip Cotton'un öğretilerini esnek bir biçimde kullanarak Püriten rahipleri eleştiriyordu. Hutchinson'a göre, rahipler selamete erişmek için "iyi işler yapmaya ve dünyevi başarıya" önem veriyorlardı, oysa Tanrı' nın inayeti ancak içsel inançla kazanılabilirdi. Bu ise, iyi Hıristiyanların, selamete kavuşmak için rahiplerin aracılığına ihtiyaçları olmadığı anlamına geliyordu!

Aslında, Püriten teolojisinde, "iyi işler" ile "inanca bağlı Tanrı' nın inayeti" arasında her zaman bir gerilim mevcuttu. Ne var ki, Hutchinson'un elinde "inayet ve içsel deneyim" öğretisi, peşinden giden kadınların sayısının da ortaya koyduğu gibi, Kilise'nin özellikle kadınlar üzerindeki otoritesini tehdit eden radikal bir potansiyel kazanmaktaydı. Dinsel temele dayanan bir cemaatte, teolojik ile politik farklılık arasındaki sınır daima pek belirsizdir; dolayısıyla, hem dinsel hem de sivil otoriteler Hutchinson kadının tutumunu yerleşik iktidar açısından tehdit edici buldular ve susturulması gerektiğine karar verdiler. Suçlanan kadın, ilginç bir biçimde, mahkemede vali John Wintrop da dahil olmak üzere pek çok ileri gelen rahiple din tartışmasına girdi ve kendisine İncil'den gösterilen her kanıta karşı gene İncil'den karşı-kanıtlar getirdi. Davaya ilişkin belgeler, Hutchinson'un gerçekten parlak bir savunma yaptığını ve yargıçlarını hayrete düşürdüğünü ortaya koyuyor. Ne var ki vali Wintrop'un canı bu işe pek sıkılmaktadır, çünkü bir kadınla tartışmak zorunda kalmış olmayı kendisine yedirememektedir: "Senin cinsiyetinden olanlarla tartışmak âdetimiz değildir," der, bu "itaatten nasibini almamış" kadına. Bir diğer yargıç, Hugh Peter ise, daha açık sözlüdür: "Kendi yerinin dışına çıktın, bir kadın gibi değil, bir koca gibi davrandın!" Başka bir deyişle, bu kadının isyanı bütün hiyerarşilere –ailesel, dinsel ve siyasal– meydan okuma anlamına geliyordu; o nedenle de göz yumulması mümkün değildi. Ayrıca, Hutchinson davası, özel olarak, kadınların ikincilliğine dayanan bir toplumda Protestanlığın ruhların eşitliğini savunmasının yarattığı gerilimleri yansıtıyordu ve bu nedenle açılan sonuncu dava olmayacaktı

17. yüzyıl boyunca New England mahkemeleri, kadınlara karşı zinadan dinsel sapkınlığa ve cadılığa kadar uzanan davalarla doluydu. Bu davalarda kadınların hem sanık hem de suçlayıcı olarak varlıkları, bir yandan kadınların topluluğun ahlaksal sınırlarının bekçileri olarak oynadıkları simgesel role, diğer yandan da tanık olabildikleri halde yargıç, savcı ve avukat olmalarının imkânsızlığının ortaya koyduğu gibi, kilise ve devlet yönetimi içinde resmi güçlerinin olmamasına işaret ediyordu. Ama kadınların "gayri resmi" güçlerini kimsenin inkâr ettiği yoktu: 1689 öncesinde çoğunluğunu orta yaşlı kadınların oluşturduğu 103 kişi, başlarına gelen talihsizliklerden onları sorumlu tutan komşuları tarafından cadılıkla itham edilmişti.

Ama esas büyük kriz, 1692'deki Salem cadı yargılamalarıyla patlak verdi. Antropologlar, belli bir topluluğun en derin korkularını cisimleştiren kişilerin gene o topluluk tarafından cadılıkla suçlandığını uzun süredir biliyorlar. Bir topluluğun en yüce değerlerini ve ilkelerini kabul etmeyen –bazen de edemeyen– kişilerin "cadı" olarak damgalanması hiç de zor değildi. Peki, 1692 yılı başında cadılıkla suçlanan bu kadınlar New England'ın Püriten topluluğunun hangi değerlerine meydan okumuş, hangi korkuları cisimleştirmişlerdi?

17. yüzyılın sonu, Amerika'nın Püriten kolonisi için siyasal çalkantılar ve ekonomik belirsizlikle dolu bir dönemdi ve Salem olayları da, ancak o dönemde yaşanan siyasal ve hukuksal kargaşa, Fransa ve onun yerli müttefiki Kızılderililerle savaş, ve dinsel ve ekonomik kriz ortamı bağlamında anlaşılabilir. Bu etkenler, New Englandlı Püritenlerin geleceğe olan güven duygularını tuzla buz etmişti. Üstelik bu kriz algılaması, hiçbir yerde Salem'deki kadar güçlü değildi: Salem, gelişmekte olan Salem limanının kıyısında olduğundan eski ve yeni hayat tarzları arasında parçalanmış bir tarım köyüydü ve çiftçiler ile zenginleşmekte olan tüccarlar arasında derin çelişkiler vardı; ve bu köyde, ilk cadı suçlamalarını yapanlardan daha güvensiz durumda kimse yoktu. Bunların çoğu, yakınlarda Maine'e yapılan Kızılderili akınları sırasında yetim kalmış ve şimdi Salem'de hizmetçilik yapmakta olan genç kızlardı. (Bunların, "itiraf"larında, kendilerini "teslim alan" Şeytan'ı, "kızılderili gibi esmer" bir erkek olarak resmetmeleri herhalde rastlantı değildi!) Kızların cadılıkla ilişkileri, özellikle gelecekteki kocalarının kim olacağını belirlemek için Tituba'ya fal baktırmakla başlamıştı. Kendi kaderini eline alma gücünden yoksun bir köyün, gene bu açıdan en güçsüz kişileri olarak bu genç kızlar, bölgeyi pençesine almış talihsizlikler zinciri için son derece çekici ve anlaşılır bir açıklama sunuyorlardı: Köyleri, Şeytan'ın ve onun hizmetkârı cadıların doğrudan saldırısı altındaydı! Kızlar, cadıların elinde işkence gördüklerini öne sürüyor ve Salem toplumunun kıyısına sürülmüş, yaşlı ve komşularıyla ihtilaflı oldukları bilinen "cadaloz" kadınları suçluyorlardı. Sanıklar mahkemeye çıkarıldılar ve isteriye kapılmış kızların tanıklığı, Şeytan'ın o köyde gerçekten faaliyette olduğuna izleyenleri inandırdı. İlk suçlamalar, parlamaya hazır saman yığınını anında yangına çevirdi. Sonuçta Salem sınırlarını da aşarak bütün Doğu Massachusetts'e yayıldı; sonra da, başladığı gibi aynı hızla, 1692 sonbaharında sona erdi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Celâl Üster, "Tarihin Cinsiyeti", Radikal Kitap Eki, 26 Eylül 2003

Fatmagül Berktay'ın, İngiltere'de York Üniversitesi'nde Kadın Araştırmaları okurken sunduğu tez, "Kadınlar ve Din: Baskı ve Direnme Söylemleri" başlığını taşıyordu. Berktay, çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarından bir bölümünü Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak adlı kitabında toplamış, daha sonra da Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın adlı kitabını yayımlamıştı. Berktay, tarih, edebiyat, siyaset ve felsefe alanlarında başlattığı cinsiyet sorgulamasını yeni kitabında daha da derinleştiriyor, tarihin cinsiyetini araştırıyor: "Hiç belli olmaz, bakarsınız günün birinde, farklılığın kutuplaşmış ikiliklerin sınırlarına hapsolmadığı düşünsel ve siyasal bir iklimde, bugün ancak bir özlem olarak varolabilen 'cinsiyet tanımayan akıl ve insan' kavramı, gerçeğe dönüşür. Ama o zamana dek, cinsiyetlendirilmiş bir tarihin, teorinin ve felsefenin peşine düştüğümüz için bizi kim kınayabilir?"

Devamını görmek için bkz.

Şükran Yücel, "Fatmagül Berktay'dan Tarihin Cinsiyeti: Kadınlar Tarihi Yeniden Yazarken", Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Ekim 2003

Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın kitabının yazarı Fatmagül Berktay, son kitabı Tarihin Cinsiyeti 'nde, tarihi bugüne kadar tarihte unutulmuş olan kadınlar açısından okumanın düşünsel temelini inceliyor. İnsanlık nüfusunun en az yarısını oluşturan kadınların tarihteki yeri nedir? Çok az sayıda kadının tarihe geçtiğini biliyoruz ama bu bulgu gerçeğin ne kadarını ifade ediyor? Tarih şimdiye kadar ne kadar gerçekçi ve nesnel davranmış kadınlara ve kadınlarla birlikte diğer tüm ezilenlere? Tarihi öne çıkartılan "kahramanlar"ın değil de unutulmuş ve unutturulmuş nice adsız insanın yazdığı gerçeği tarihçilerin de ilgi alanına girmeye başladı. Walter Benjamin'in deyişiyle "tarihin enkazının altında kalanlar" artık toprağın üstüne gün ışığına çıkarılmaya başlanıyor. Elbette enkazın en altında kalan kadınlara ait belgeler de feminist araştırmacıların gayretleriyle tozlu arşivlerden çıkarılıp tarihteki yerlerini almaya başladılar. Tarih bugüne kadar hep Batılı, erkek tarihçiler tarafından yazıldı. Pek çok tarihsel dönemde kölelerle aynı statüde yer alan kadınların tarih yazmak için hiç şansları olmadı. Yalnız kadınların değil dünyanın Batı tarafından "uygarlık" götürme bahanesiyle sömürülen ve geri bıraktırılan halklarının tarihi de beyaz "insanlığın" uygarlık tarihi içinde yer almadı. Şimdi tarihin cinsiyetini, rengini ve "gerçekliği"ni tartışmanın tam zamanı. Ve bir süredir de bu yapılıyor zaten.

Tarihin bugüne kadar hep erkekler tarafından yazıldığını ve iktidar aracı olarak kullanıldığını vurgulayan Berktay, "kadın tarihinin hedefinin, kadınları tarihe kazandırmak ve kadınların tarihini de kadınlara kazandırmak" olduğunun altını çiziyor. Feminist tarihçiliğin açıkça taraflı olduğunun vurgulanmasının klasik bilim anlayışının sözde "tarafsızlık" iddiasına bir meydan okuma olduğunu ve kadın hakları mücadelesiyle bağını ortaya koyduğunu söylüyor. Berktay'ın kitabı, bir bilim kadınının bilimsel bir araştırması olarak yazılmış olsa da, "kadın tarihi" konusu nedeniyle öznelliği de içeren heyecan verici bir çalışma. Çünkü yazarın da başta Collingwood'dan alıntıladığı gibi, tarih, "kişinin kendisini bilmesi için"dir. Kadınlar ise uzun süre kendi tarihlerinden, dolayısıyla belleklerinden yoksun bırakıldılar. Ama kadınlar da tarih yapıyorlar ve gün geçtikçe bunun daha fazla bilincine varıyorlar. Kadınların tarih yazma yolunda gerçekleştirdikleri uzun ve zorlu yürüyüşte ilerlemelerine, Fatmagül Berktay'ın kitabı gibi kadınlara belleklerini kazandıran ve "kadın tarihi" üzerine düşünce üreten ve ciddi araştırma içeren teorik kitapların katkısı kuşku götürmez. Penelope'nin her gün söküldüğü için yeni baştan örmek zorunda kaldığı dokuması gibi umarsız bir çaba değil bu.

Toplumsal tarih tarafından görmezden gelinmeye çalışılsa da, hakları için Osmanlı'dan bugüne mücadele veren kadınlarımızın tarihi her yeni gün yeni araştırmalarla su yüzüne çıkıyor. 15. yüzyılın sonunda ve 16. yüzyılın başında eser vermiş Mihri Hatun gibi kadınların bu dünyada bıraktıkları izler silinecek gibi değildir.

Fatmagül Berktay kitabında kadınların insan haklarını insan hakları hukukunda yeni bir açılım olarak inceliyor. Kadına karşı ayrımcılığı ve şiddeti yasaklayan yasalara ve uluslararası sözleşmelere imza konulmasına karşın pratikte toplumsal ve kültürel gelenek ve alışkanlıklar nedeniyle yasaların hayata geçirilememesi, somut bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda daha verilecek çok mücadele olduğu açık bir gerçek.

Kültürel Görecelik

Berktay kitabında kültürel göreceliği kadın hareketi açısından sorguluyor. Feminizm içindeki farklı bakışlara da değinerek, farklı kültürlerden ve toplumsal statülerden kadınların tek bir potada değerlendirilmesinin mümkün olmadığını fakat bu kültürel farklılıkları kabul ederek de kadınlar için ortak bir temel oluşturmanın mümkün ve gerekli olduğunu savunuyor. Bu noktada Berktay, küresel, ulusal ve yerel düzeylerde krize girmiş olan modernizmin öğretilerini sorguladığı gibi postmodernizmi de iki yönlü olarak tartışıyor. Postmodernizmin kıyıda kalmış, tarihin içinde unutulmuş olan ve marjinalleştirilmiş ötekilerin farklı seslerini ifade etmelerine olanak tanıyarak radikal ufuklar açtığını fakat aynı zamanda bu öteki sesleri "dondurulmuş bir ötekilik" içine hapsederek iktidar taleplerinden ve olanaklarından uzaklaştırma tehlikesini barındırdığına işaret ediyor. Berktay'ın bu tehlikeye karşı önerisi, "akla dayalı eylemi mümkün kılacak ortak bir temel" bulunması ve "birbirleriyle iletişim kurmaları"dır. Bunun için de "ortak bir söyleme ihtiyaç" olduğunu ve "böyle bir ortak söylemin, her bir grubun ve durumun benzersizliğini –farklılıklarını silmeksizin– hesaba katması" gerektiğini ekliyor.

Yasak Meyvenin Tadı

Berktay evrensel iktidar ilişkilerini her birinin farklı ve özgün durumunda kültürel ve toplumsal açıdan incelerken aynı zamanda kadınların ezilmeye direnişine yol açacak bir karşı kültür oluşturmalarını sağlayacak bir teorinin gerekliliğini vurguluyor. Bu kadınlara aynı zamanda yasak meyveyi ikinci kez tatma hazzını yaşatacaktır. Dinsel söylencede, Havva Adem'i bilgi ağacından elmayı yemeye ikna ederek aslında tarihteki ilk önemli ve büyük görevini yerine getirmiştir. Eğer elma yenmemiş olsaydı, "insanlık tarihi" de olmayacaktı. Kadının sayesinde cennetten kovulan ve yeryüzüne fırlatılan insanoğlu, kadının yasak meyveyi bir kez daha yemesiyle yeni bir döneme girebilir.

Havva'nın günahı bağlamında Berktay'ın kitabında yer verdiği tarih içindeki "meşum kadın" imgelerine göz atmakta yarar var. Tarih boyunca kötülüğün simgesi olmak durumunda kalmış kadınların mitsel tarihine değiniyor Berktay: Eski Yunan'da "gecenin kızları" olarak adlandırılan demonlar, 19. yüzyılın vampir kızları, kan emicileri, Kont Dracula'nın kadınları, Salem'in cadıları, edebiyatın yıkıcı ve tehlikeli kadınları, kara filmlerin femme fatalleleri erkek fantezisinin kötülük kaynağı olarak biçimlendirdiği imgeler olarak söylence olarak da kalmıyor, mahkeme kayıtlarına geçen belgelerle "tarih"teki yerlerini alıyorlar.

Doğu ile Batı'nın Birleştiği Yer

Beyaz, modern ve rasyonel Batı kendini tanımlamak için "Doğu"yu "öteki" olarak kullanırken, hem Batı'nın hem de Doğu'nun "ötekileştirmekte" birleştiği kimlik "kadın" olmuştur. Türk modernleşmesinde bir simge olarak kullanılan kadına biçilen modern rol modeli, erkeklerin çizdiği sınırlar içinde var olmuş bir temsili kimliktir. Berktay, Osmanlıdan Cumhuriyet'e feminizmi irdelerken bu kimliğin analizini de yapıyor. Kimlik politikasının sınırlarında da İslamcı kadın kimliğini mercek altına alıyor. Bütün dünyada var olan parçalanmış kimlik sorunlarının, Doğu ile Batı'nın kavşağında olan bizde iyice "öteki"lerden "öteki"ni beğen durumuna gelişindeki karmaşa da kadının bize özgü postmodern konumunun belirtilerinden biri olarak üzerinde düşünülmesi gereken bir boyut olarak kitaptaki yerini alıyor.

"Kendi"ni Yazmak

Bazı cesur ve yaratıcı kadınlar, romanlarıyla, hikâyeleriyle, günlükleriyle, hatıra defterleriyle ve mektuplarıyla kendilerini ve yaşadıklarını anlatmamış olsalardı bugün bir kadın tarihinin peşine düşmemiz çok daha güç olacaktı kuşkusuz. Tarihte okuma yazma öğrenmeleri bile engellenmiş olan, nacak daha şanslı statüde doğmuş kadınlara tanınan bir ayrıcalık olarak düzenli eğitim görmeseler bile özel dersler alma şansına erişmiş kadınlar, Mary Wollstonecraft gibi kadın hakları için tutkulu ve coşkulu kitaplar yazarak kadın tarihine benzersiz katkılarda bulundular. Fatmagül Berktay'ın belirttiği gibi, "Kadınlar için özyaşamöyküsü yazımı kendilerini tanımlamanın ve kendi deneyimlerine ve emellerine yabancı ya da düşman olduğunu düşündükleri bir dünyaya kendilerini sunmanın bir yolu olabilir."

Bu öyküler kuşkusuz onlara yol açmayan bir dünyanın zafer ve başarı öyküleri değildir. Ama sadece yazılmış olmaları bile bugün bize kadınların geçmişteki yaşamlarının ipuçlarını veriyor. Virginia Woolf, "Karanlıkta Kalanların Yaşamları" adlı denemesinde, özyaşamöyküsünün "ezilenlerin edebiyat türü" olduğunu söylerken kadınların kendine ait bir tarih yazmalarının ve bu dünyaya ilişkin eleştirel bir bakış açısının başlangıcına da işaret ediyordu.

Heidegger ve Arendt'te Özgürlük

Heidegger'le olan ilişkisi nedeniyle Hannah Arendt'in düşüncesinde yeni ve özgün olanın görmezden gelindiğine değinen Berktay, Arendt'in "çoğulluk" ve "şiddetten arınmış bir kamusal alan" düşüncesine hayatını adayarak siyasete yaptığı bilgece katkıyı vurguluyor. Arendt, çoğulluğu "yeryüzünün yasası" olarak kabul ederek ve farklılık, iletişim, diyalog, doğum ve özgürlük gibi kavramları öne çıkararak daha insani bir dünya isteğini de ortaya koymuştur. Arendt'in "özgürlük" anlayışı, insanın doğayı kesin egemenliği altına alarak Çernobil gibi çevre felaketlerine sürüklediği negatif özgürlük anlayışı değildir. Herkesin temel farklılıklarının öne çıkarıldığı, bir ortaklıkta buluşulabildiği, "bir araya gelme sanatı"nın uygulanabildiği daha barışçıl bir ütopik dünya hayali, Arendt'i Heidegger'in karamsarlığından ayırır.

Fatmagül Berktay'ın kitabında bizden de iki önemli kadın portresi yer alıyor. Bir politik önder, eylemci ve kadın olarak Behice Boran ve yazar Suat Derviş. Cesaretleri, düşünceleri ve öncü kimlikleriyle öne çıkmış ve tarih yazmış kadınlar. Kuşkusuz bu örnekler çoğalabilir. Berktay, feminist düşünceden yola çıkarken, hazır reçeteler sunma kolaycılığına düşmüyor. Tarihin Cinsiyeti'nin amacı, farklılıklar temelinde birbirinin sesine kulak vermek, "öteki"ni tanımak, bilmek ve anlamak... Berktay'ın kitabı "kadın" konusunda kadınların ve erkeklerin okuması gereken önemli bir başvuru kitabı. Açık seçik anlatımı ve akıcı diliyle ülkemizin aydın kadınlarının çoğunun bile küçümsediği, yok saymayı güvenceli saydığı kadın bakış açısını cesaretle ifade ediyor ve cinsiyetlendirilmiş bir tarihin, teorinin ve felsefenin izini duyguları bir kenara itmeyen bilimsel ve akılcı bir dille sürüyor.

Devamını görmek için bkz.

Melike Uzun, "Kadınların Tarihi", Birgün Kitap Eki, 3 Ekim 2014

Her zaman meçhul askerden daha meçhul birisi vardır. Meçhul askerin karısı. Komünist Manifesto’dan beri tarihsel bilgi üretiminin yalancı bir iktidar edimi olduğunun farkına varıldı. Tarih generallerin ve kralların başarı ve başarısızlık hikâyelerinden değil, cephede savaşan erlerin, yapıya taş taşıyan kölelerin, kendilerini savaşa sürükleyenle, köleleştirenle mücadelesinden oluşuyordu. Böylece er ve kölelerin hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmaya başlandı. Ama anlatılan yine erkeklerdi. Meçhul askerin karısı yok sayılmaya devam edildi, en fazla bir lütuf olarak askerin, erkeğin arkasında bir süs, renklendirici olarak yer edindi kendine.

Tarihyazımının dışında bırakılan kadının deneyimleri görünmez kılınıyor, tarihsiz ve deneyimsiz bırakılan kadın çocuk ve delilerle aynı kaba konup karar verme, iradeyle davranma, mücadele etme yetileri yok sayılıyordu. Bu yüzden “kadınların tarihini kadınlara kazandırmak” gerekiyordu.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti adlı kitabında, tarihyazımında kadınların yok sayılmasına değinilirken bir yandan da Osmanlı’dan günümüze, dünyadan örnekleri de karşılaştırarak kadınların tarihinin dökümü yapılıyor. Kitap, Berktay’ın, tarihin cinsiyeti ve tarihyazımının nasıl olması gerektiği, kadınların tarihteki varoluş durumları ve mücadelesine odaklanan on üç makaleden oluşuyor.

Ülkemizde kadınların “insan hakları”nın güvence altına alınmasının milim milim ilerleyen tarihini okuyoruz bu yapıtta. Kamusal hayatta erkeğin kadına uyguladığı hak ihlallerine karşı yapılan yasal düzenlemelere rağmen erkek, özel alanda özgürlüğünü kısıtsızca kullanmayı sürdürüyor. Osmanlı’dan günümüze kadar kadın hakları konusunda çıkan yasalarda kısmen iyileştirmeler olsa da temeldeki gerçek şu: “Bütün bu maddelerde egemen olan anlayış, kadını özerk bir insan varlığı değil de baba ya da kocanın mülkü sayan ve kaçırılması, tecavüze uğraması vb. hallerde kendisinin değil, ona sahip olanların mağdur olduğunu kabul eden binlerce yıllık ataerkil anlayıştır.” (s.101)

Berktay, “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” makalesinde uzunca bir yer ayrılan Türk modernleşmesinde kadının konumunun “erkekler tarafından sıkıca çizildiğini”, bunun, ideal kadın ile varolan kadın arasındaki çelişkinin ataerkil çözümü olduğunu belirtir. Bu ataerkil çözümle de yetinmeyen erkekler toplumsal kurumların değişimi konusunda modernleşme savunucusu olsa bile, kadının konumu söz konusu olduğunda İslamcı/gelenekçi kesime yakın hissetmiş, hepsi kadınları “iyi zevcelik ve annelik”le sınırlandırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Kadınlar kamusal alanda farklılıklarını ve cinselliklerini bastırmak zorunda kalmışlar, uluslaşma sürecinde ne yapsalar “ulusun özevlatları” olamayacaklarını anlamış ve derin bir karamsarlığa kapılmışlardır.

Ardı sıra gelen makale “Kimlik Politikasının Sınırları ve İslamcı Kadın Kimliği”nde 90’lar ve 2000’lerde etkin olan İslami feminizm ve bu kimliğin talep ve savunmalarına Batılı feministlerin verdiği destek eleştiriliyor. Berktay’ın dinsel kimlikler ve bu kimliklerin kadın mücadelesindeki etkileri konusundaki tespitleri günümüzü anlama/anlamlandırma açısından çok önemli. “Daha başından düşman bir dış dünyaya karşı sığınak, ‘içerde’ olanlar için de dayanışma görevi gören, savunmacı kimlikler bunlar. Aynı zamanda kurumların özerkliğini yok eden globalleşmeye karşı sınırları bulanıklaştıran ve istikrarsızlık yaratan yeni ve esnek ilişkiler ağına karşı ve nihayet ataerkil ailenin krizine karşı bir reaksiyonu ifade ediyorlar. Ataerkil ailenin dünya çapında krize girmesiyle kişiliğin ataerkil dayanakları yıkılınca, ailenin ve cemaatin ‘aşkın’ değeri ‘tanrı iradesi’ olarak yüceltiliyor. Zaten söz konusu kimliklerin esas gücü de sınırları belirsizleşmiş ve değişkenliğinden ötürü daha da tehdit edici hale gelmiş bir dış dünyaya karşı insanlara kesinlik ve korunma vadeden sığınaklar olmasında yatıyor.” Böyle bir ihtiyaca denk düşmesine rağmen dinsel kimlik savunucularının büyük bir kısmı kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasını hararetli bir biçimde savunduklarından farklılıkların özgürce ortaya çıkmasına engel olurlar ve toplumun, geleneksel cemaatçi kalıpların yarattığı sınırlar içinde kalmasına yol açar.

“Meşum Kadınlar”da mitolojiden çağımıza, Medusa’dan Femme Fatale’e kadar iktidar tarafından uğursuz ve ölümcül ilan edilen kadınların tarihine göz atıyoruz. Sonrasında Behice Boran’ın sosyalist mücadelede “kadın” ve “kendi” olarak yer alışına ve Suat Derviş’in edebiyatın testosterondan geçilmeyen ortamında cesaretle yazmasına tanık oluyoruz.

Son makale “Salem’in Cadıları”nda 1692 yılında Salem kasabasında 19 kişinin cadı olduğu gerekçesiyle asıldığı sorgulama ve yargılama süreci, cadı avlarının üç yüzyıllık tarihiyle birlikte anlatılıyor. 15. Yüzyılda papalık fermanıyla onaylanan iki rahibin öteki rahip kardeşlerini uyarmak için yayınladıkları bildirgede “Çok kadının olduğu yerde çok cadı olur.”deniyordur. Sonrasında da “ Katolik inancına ebelerden daha fazla zarar veren kimse yoktur. Eğitim görmemiş bir kadın şifa vermeye kalkışırsa onun cadı olduğuna hükmedilir ve öldürülür.”diye devam edilir. Burdan, çoğunlukla topluluk dışında kalmış, sivri dilli bağımsız kadınların öldürüldüğü bu cadı avlarının temel nedenlerinden birinin erkeklerin toplumsal statülerinin sarsılma tehlikesi olduğu görülür. Çünkü o dönemde eğitim almış erkek doktorlar geleneksel şifacı/ebe kadınlardan rahatsızdırlar. Kadınların şiddet, yaşam hakkının gaspı ve buna karşı mücadelelerinden oluşan tarihlerinin toplumsal histeri biçiminde yaşanmış bir parçasıdır bize aktarılan. Bu parçayı okuyunca günümüzde “cadı” diye çağrılan kız çocuklarının yetişkin kadın olduklarında varlıklarını tehdit edecekleri düşüncesinin erkeklerin bilinçaltında hâlâ sürdüğünü sezeriz. Yaramaz erkek çocuklarına layık görülen yüreklendirici “aslan” sıfatı, kız çocukları için biraz da serzenişle söylenen “cadı” ya dönüşür çünkü.

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti kitabı feminizmin başucu kitabı, ancak şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki kadınlar açısından tarihin de başucu kitabı. Kadınlar tarihlerini kazanmalılar. Bu, feminist mücadelenin bir parçası. Kadını erkeğin ötekisi olarak kurgulayan söylemlere inat kendi tarihimizi yazıp aktarmalıyız.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.