Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-331-1
13x19.5 cm, 122 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Yaşar Çabuklu diğer kitapları
Özgürlükçü Düşüncenin Peşinde, 2003
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kovulanın İzi
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Alaattin Aksoy
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2001
2. Basım: Şubat 2014

"Pek iç açıcı şeylerden söz etmiyor bu kitap. Tersine, uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içeriklerden, toplumsal vicdan tarafından lanetlenmiş sapkın eğilimlerden, bastırılmış yıkıcı dürtülerden söz ediyor. Kötülükten, kirden ve suçtan; kadavradan, lağımdan ve boktan söz ediyor. Üstelik, bütün bunlardan söz etmekten bir şey umuyor. Yer üstünde asayiş yeraltının denetim altına alınmasıyla kurulmuşsa eğer, aşağıdaki içeriklerin konuşturulmasından geçecektir yıkıcı eleştiri. Kapitalizm bireyin yalnızca kendini tanımasının değil, aynı zamanda kendini unutmasının da koşullarını yaratmışsa, unutulanı hatırlatmayı hedef edinecektir eleştiri. Böyle bir umut var bu yazılarda." – Nurdan Gürbilek

İÇİNDEKİLER
sunuş, Nurdan Gürbilek
giriş

kara delikler
kaos
felaket
ölüm
cenaze
cinayet
suçluluk

artığın kerameti
pislik ve tuvalet
çöp ve lağım
kadavra: yaşamın artığı
fazlanın laneti
üzerimizdeki lanet
punk: artık sınıfın nihilizmi

mekânın tekinsizliği
ev
konfor
mekânların ölümü
aslı olmayan kopya
kötü görüntü

birey ve kötülük
bir toplum düşmanının günlüğü
sade'ı yakmalı mı?
landru ve bonnot
röntgencilik
sayıların tahripkârlığı
don juan: basitliğin törenselleştirilmesi
toplumsallaşmış bayağılık karşısında bireysel aşırılık
OKUMA PARÇASI

Nurdan Gürbilek, Sunuş, s. 7-14

Pek iç açıcı şeylerden söz etmiyor elinizdeki kitap. Tersine, uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içeriklerden, toplumsal vicdan tarafından lanetlenmiş sapkın eğilimlerden, bastırılmış yıkıcı dürtülerden söz ediyor. Kötülükten, kirden ve suçtan; kadavradan, lağımdan ve boktan söz ediyor. Üstelik, bütün bunlardan söz etmekten bir şey umuyor. Yer üstünde asayiş yeraltının denetim altına alınmasıyla kurulmuşsa eğer, aşağıdaki içeriklerin konuşturulmasından geçecektir yıkıcı eleştiri. Kapitalizm bireyin yalnızca kendini tanımasının değil, aynı zamanda kendini unutmasının da koşullarını yaratmışsa, unutulanı hatırlatmayı hedef edinecektir eleştiri. Böyle bir umut var bu yazılarda. Bir kafa tutma aynı zamanda: İnsan bedenini üretkenlikten ibaret bıraktınız, öyleyse inadına çürümüş kadavradan söz edeceğim ben. Oturduğumuz evler alınıp satılabilir bir emlaktan ibaret artık, öyleyse uğursuz perili evlerden söz edeceğim ben. Huzur ve güven arayışına kilitlenmiş yavan bir gündelik hayat var dışarıda, öyleyse felaketten, herkesin huzurunu bozacak bela odaklarından bahsedeceğim. Uygarlığın nimetlerinden söz ediliyor hep, öyleyse aşağıda akan lağımdan söz etmeliyim ben. Ortalama fikirlere, dengeli zevklere, ölçülü bir merhamete karşı aşırı fikirleri, tekinsiz hazları, yıkıcı duyguları savunacağım. Sahte erdemlere karşı kötücül enerjileri, toplumsal bayağılığa karşı bireysel aşırılığı, yeniden yapılanmaya karşı çözülüp dağılmayı, nihayet kafaya karşı kıçı savunacağım. İnsana, ayağa dikilmeden önceki, burnu yere yakın, kıçı açık halini hatırlatacağım.

Kovulanın İzi'ni okuyanlar, bu kitabın başka kitaplara olan borcunu fark edeceklerdir. Bu yazıların Fransız kötülükçü edebiyatıyla ya da modern edebiyatın diğer kötü çocuklarıyla; örneğin Dostoyevski'nin iktisat formülleriyle açıklanabilecek sıradan bir olguya dönüşmemek için yeraltına inen, kendilerini uysal ve sağduyulu yığınlardan ayırabilmek için kan döken, bayağı ve başıboş isteklerine yapışmış alçak kahramanlarıyla bağını kuracaklardır. Yaşar Çabuklu'nun temalarını "felaket benim tanrımdır" diyen Rimbaud'nun, Maldoror'un yaratıcısı Lautréamont'un, Kötülük Çiçekleri'nin yazarı Baudelaire'in, Fransız aydınlanmasının olumsuz kahramanı Sade'ın, şiiri "boku kullanma ve onu yedirme sanatı" olarak tanımlayan Genet'nin kitaplarından hatırlayacaklardır. Kovulanın İzi'nde açıkça belirtilmiş yakınlıklardır bunlar. Bu yazıların yalnızca esin kaynağını değil, çoğu zaman konusunu da bu yazarlar oluşturur. Yaşar Çabuklu daha çok edebiyat metinlerinden tanıdığımız bu temaları bu kez politik bir vurguyla; yer yer politik bir nihilizme yakınlaşsa da bireysel anarşizmden beslenmiş bir bakış açısıyla, aydınlanma karşıtı bir felsefeyle, modernizm eleştirisiyle birleştirip yalnızca kapitalizmi değil, uygarlığın tamamını hedef alan kurum ve otorite düşmanı bir eleştirel düşünceye varmaya çalışıyor. Kamuyu bir toplumsal şiddet olarak, gündelik hayatı bir toplu kayıtsızlık olarak, demokrasiyi bir yavanlaşma olarak, orta sınıf ahlakını bir riyakârlık olarak, nihayet çıkar ilişkilerini iyilik maskesi altında gizleyen toplumu herkesin kurulmasına katkıda bulunduğu bir yalan olarak tanımlıyor. Sosyal ve işlevsel olanın karşısına uygunsuz ve işlevsiz olanı, mağrur bir ilerlemeciliğin karşısına arızayı ve zaafı, kamusal cinayetlerin karşısına bireysel şiddeti, nihayet hep aynı tezgâhın aynı tekdüze ritimle kayıtsızca dönmesinin karşısına eşi benzeri görülmemiş bir felaketi bu yüzden çıkarıyor.

Çabuklu'nun kötülükçü edebiyata olan yakınlığı tesadüf değil. Bu kitaptaki yazılar da benzer bir irtifa kaybıyla, benzer bir alçalma isteğiyle; felakete ve tekinsiz olana yapılmış benzer bir vurguyla şekillenmişlerdir. Bunun da ötesinde, bu yazılar da kötülüğün şimşeğini her şeyden önce orta sınıfa yöneltirler. Ölüm içgüdülerini bastırıp dış dünyayla uzlaşmayı başarmış sağlıklı orta sınıf insanı; kaygısızlık ve sağduyu; huzur ve güven arayışına ayarlanmış vasat ve kayıtsız bir doğa. Kovulanın İzi'nde sık sık söz edilecektir bundan; "otorite ve hiyerarşi düşkünü kentli orta sınıf"tan, "şahsiyetsiz, nötr ve duyarsız tüketiciler topluluğu"ndan, "iyi ve temiz" insanlardan, "düzgün beyefendiler"den. Onların temsil ettiği "ikiyüzlü iyilik anlayışı"na karşı hesapsız bir kötülüğün, "konformist kayıtsızlığa" karşı oyun bozan bir kıyıcılığın, "kokusuz, steril orta sınıf bedenleri"ne karşı aşağılık dürtülerin, pis kokan gövdenin, çürümüş kadavranın yanında durur Çabuklu. Uygar toplumun sahte erdemlerini, aldatıcı vicdanını görünür kılabilmek için toplumsal kirden söz eder. Kibar muhitte dolaşan serserinin, nezih salona çamurlu ayaklarıyla giren işgalcinin, şehrin caddelerine taşmış bok çukurunun görüntüsü. Don Juan'dan Punk'a, Mavi Sakal'dan Drakula'ya uzanan bir dizi olumsuz kahramanın izinde, toplumun korunaklı yüzeyinde bir gedik açmayı deneyen bir tür işgal politikası, her türlü hesaplılığa karşı yokluğa, faydasızlığa, tükenişe adanmış bir ihlal etiği. Böyle bir hedefi var bu yazıların.

Bunlar, ilk bakışta göze çarpanlar. Biraz daha yakından baktığımızda ise Kovulanın İzi'nde hemen her yazıda kendini hissettiren bir sahicilik arayışı olduğunu fark ederiz. Bütün bu yazılarda kapitalizm bir sahicilik kaybının, bir eksilmenin tarihi olarak ele alınmıştır. Demokrasi ruhsuzlaşmanın, kayıtsızlığın, ikame edilebilirliğin tarihidir orada; toplumsal vicdan bireyin içindeki sesi bastırmanın tarihi. Kitabın en kesin, en sık tekrarlayan önermelerinden biridir şu: Demokratik değiş-tokuş çağında bakışın pırıtısı yok olmuş, eşyanın tılsımı bozulmuş, nihayet bir kimlik kartına, bir bilgisayar kaydına, bir seyirlik görüntüye dönüşmüştür birey. Kovulanın İzi'nin kötücül vurgularının ardında, artık kaybedildiğine inanılan bütünsel bir doğa imgesi vardır. Çabuklu'nun eleştirisi de o imgeden beslenen, geride kalmış imgeyi kötülükle de olsa onarmak isteyen, bunun için de uygarlık öncesinin bastırılmış karanlığına gerilemekten medet uman romantik bir uygarlık eleştirisidir her şeyden önce. İnsanın bir zamanlar eşyayla kurduğuna inandığı daha "sıcak, sahici ve doğrudan" ilişkiye, doğayla oluşturduğu "ilksel bütünlüğe", burjuvazinin gelişmesiyle birlikte kaybolan "cömert, ölçüsüz, coşkulu ve karşılıksız olan"a duyulan bir özlem vardır burada. Eskinin popüler haydutlarına, verimsiz harcamaya dayalı potlaça, geçmişin bilinmeyene doğru açılan tutkulu seyyahlarına, röntgenciliğin iktidarca bir sosyal röntgenciliğe dönüştürülmeden önceki "ront" ve "dikiz" dönemine, henüz sentetik ve anonim bir nesne konumuna indirgenmemiş bir bedene duyulan özlem. Kapitalizmin soğukluğuna, nötrlüğüne ve sterilliğine karşı dünyayla, başka bedenlerle doğrudan temas kurma isteği. Dünyanın tehlike, korku ve endişe dolu olduğu, ama insanlara cömert, ölçüsüz ve karşılıksız bir armağanmış gibi sunulduğu âna duyulan özlem. Böyle bir hakikat imgesine varacak yegane yol olduğunu düşündüğü için laneti üstlenmeyi önerir Çabuklu. Yeniden sahici olabilmek için kendi pisliğini, kendi alçalmışlığını, kendi karanlığını içerebilmelidir birey. Kibirli, kıvançlı, mağrur burjuva zihnine karşı yine bu yüzden ısrarla kötü kokanı; sapa, ıssız ve izbe olanı çıkarır. Dünyanın kayıtsız yüzeyinde çirkin bir hareketle, derin bir kesikle, pis bir kokuyla da olsa tanıdık bir iz bırakılabilmelidir. Sahteliğe karşı bok çukuru: Kamu denen sıradanlık potası içinde erimemek için, kayıtsız kalınamayacak kadar pis kokan bok çukurunun "ölçüsüz, niceliksiz, ama samimi alanı"na bırakıvermelidir kendini birey.

Böyle bir çerçevesi var bu yazıların. Çabuklu'nun kötülüğü, kiri, sapkınlığı gündeme getirmesinin aslında birden çok nedeni var. Kamu cinayetlerine kayıtsız kalıp hep bir "cani" imgesini besleyen ikiyüzlü adalete karşı çıkma isteği var örneğin. Modern toplumun kirin üstüne örttüğü utanç perdesini aralama, toplumsal yeniden üretim ve tüketim sürecinde işlevsiz kalmış bir atığa işaret etme, nihayet varolan değerlerler sisteminin içyüzünü gösterme isteği. Ama en az bunlar kadar önemli bir başka şey daha var bu yazılarda. Kirin bu yavan ve aldatıcı dünyadaki yegane sahici şey olduğuna inanıyor Çabuklu. Kayıtsız olduğu kadar sığ ve yüzeysel olan insanlığın ancak korkuyla, dehşetle, endişeyle yeniden tanışırsa değişebileceğine inanıyor. Ancak kaybettiği trajik duyguya yeniden ulaşabilirse daha duyarlı bir bireysel vicdan, kendi karanlığıyla yüzleşmiş soylu bir ahlak edinebileceğine inanıyor. Çoktan kaybedilmiş sahiciliğin "ancak şiddeti, sarsıntıyı, çöküntüyü ve gerginliği içinde barındıran bir yaşantıyla" yeni bir düzeyde yakalanabileceğine, "mekânla kaybedilen sıcaklığın... ancak bir yoksunluğun, bir kaybın, bir olumsuzlamanın sonucu olarak" gerçekleşebileceğine inanıyor. Buradan politik bir program çıkmaz elbet; ama bir etik önerme çıkabilir: Dışarıdaki baskıya duyarlı olabilmek için kişinin kendi içindeki negatif yanı sahiplenmesi, laneti tekbaşına da olsa üstlenmesi gerekecektir.

Açmazları olmayan bir düşünce değil bu. Kültürün büsbütün dışından gelen, onu toptan yıkmaya azmetmiş kuraldışı bir kesinti; hafif, uçucu ve kayıtsız bir gündelik hayata yeniden ağırlık kazandıracak bir büyük çöküntü, bir mutlak felaket, eşi benzeri görülmemiş bir kopuş imgesi var bu yazılarda her şeyden önce. Sahibini iktidarın dünyasından geri dönüşü olmayan bir biçimde ayıracak sıradışı, kesin ve net bir suç; daima skandal konusu olacak, hiçbir zaman ehlileştirilemeyecek yabanıl bir doğa; yüceltilemeyecek kadar pürüzlü ve pis bir yüzey imgesi var. Kısacası, mutlak bir negativite arayışı var. Kural ile kuraldışı olanı, muktedir ile bozguncuyu, şeytani olanla kölece olanı, yukarıdakiyle düşkünü, evdekiyle kovulmuşu, hesaplı bir iyilik dünyasıyla onu yerle bir edecek saf kötülüğü birbirinden net bir çizgiyle ayırmak istiyor Çabuklu.

Açmaz da burada. Birincisi, bugünün dünyasında iktidardakiler çoğu zaman bir iyilik düzleminde tanımlanmış yüce ideolojilerdense düpedüz korsanlığın, haydutluğun, kötülüğün dilini kullanabiliyor. Bugünün kötü çocuğu yüce bir İyi'nin değil, kötücül enerjileri alabildiğine sıradanlaştıran, dahası kötülüğü bir meslek haline getirip bir sektöre dönüştüren bir dünyaya doğdu. İkincisi, kötülük düşüncesinin kendisi toplum tarafından pekâlâ ele geçirilebilir; sıradan bir kötülük efektine, şık bir jeste, bir alçaklık pastişine dönüştürülebilir. Nitekim dönüştürüldü de. İnsanlardaki karanlık yanı bastırmaktansa kışkırtan, dehşeti ve iğrençliği yağmalayan, o yabanıl doğayı en iyi ihtimalle bir altkültüre, bir modaya, bir gösteriye dönüştüren koskoca bir endüstri var bugün karşımızda.

İşin edebi yanına gelince: Aslında yalnızca eleştirel düşüncenin değil, edebiyatın bütün kötü çocuklarının karşı karşıya kaldığı bir açmaz bu. Kendini başka herkesten ayıracak emsalsiz bir suç imgesiyle yola çıkar kötü çocuk, ama sonunda sıradan bir adli vakaya, kitaptan kapma bir jeste, bir alçaklık klişesine dönüşen de yine o olacaktır. Genelgeçer yasaları ihlal edip tekil ve sahici bir sesin peşindedir, ama sonunda kendi devralınmışlığına, kendi gecikmişliğine, kendi kitaptan kapmalığına hapsolacaktır. Modern edebiyatın en şık değilse de en iyi işlenmiş, en inandırıcı kötü çocukları bu açmazın içinden çıktılar. Bir türlü sahici olamadıklarını anladıkları, kendi sahteliklerini gördükleri ölçüde sahici bir sese kavuştular. Dostoyevski'nin kahramanları da Oğuz Atay'ın kötü çocuğu Hikmet de buna dahil.

Okurun önündeki soru şu: Yaşar Çabuklu bu açmazın ne kadar farkında? Şöyle bir çerçeve çizmek yanlış olmaz sanırım. Kovulanın İzi Çabuklu'nun on dört yıldır çeşitli dergilerde yazdığı, bir de ilk kez burada yayımladığı yazılardan oluşuyor. Çabuklu'yu başından bu yana izleyenler fark etmişlerdir. Başlangıçta kötücül enerjilerde, kapitalizmi olduğu kadar uygarlığı da karşısına alabilecek bir muhalefetin imkânını görüyor, bu kötücül sözün kendi başına radikal bir eleştiri oluşturduğuna, doğası gereği yıkıcı bir imgeyi, negatif bir enerjiyi dolaşıma sokacağına inanıyordu Çabuklu. 80'lerin sonlarında yazdığı yazılarda bu karanlık içeriğe; kurum karşıtı bir muhalefetin neredeyse son kalesi olarak sahip çıkmıştı. Karanlığı gördüm, bastırılmış olanı fark ettim, düşkünlüğü anladım; söyledim ve bozdum oyunu; böyle bir sertlik vardı bu ilk yazılarda. Bireysel tutkunun, toplumsal kirin, akıl dışının hem yıkıcı hem de ele geçirilemez olduğu inancından beslenen bir olumsuzluk düşüncesi.

Çabuklu'nun sonraki yazılarında da bu ilk çerçeveden fazla taviz verdiği söylenemez. Ama zamanla, yukarıda sözünü ettiğim açmaz bir biçimde sızdı bu yazılara. "Bozguncunun, anarşistin, kovulmuşun, düşkünün son arzusu yüzlerindeki ... saf ifade bozulmadan dünya değiştirmektir" diyor bu kitaptaki son yazısında. Ama o saf ifadenin bozulabileceği, üzerine gölge düşeceği sezgisi de yok değil. Bu sezgi zamanla iyice yerleşti bu yazılara. Toplumun kötülüğü lanetinden arındırıp kültürel çeşitliliğin bir parçası haline getirdiğini, yani "şimşeğini" elinden aldığını fark etmişti Çabuklu. O zaman da yazdıklarında bir gelgit, bir çatal ortaya çıktı. Dünyanın sıradan yüzeyini delip geçecek sıradışı bir kötülük imgesi ile kötülüğün sistemin ürettiği kolektif cinnetin parçası haline gelip hem şimşeğini hem de masumiyetini kaybedebileceği bilgisi arasında; dizginlenemez bir yabanıl canavar imgesiyle bu yabanıllığın da ölçülebilir, hesaplanabilir, o halde sisteme dahil edilebilir bir bela odağına, bir dehşet efektine dönüşebileceği sezgisi arasında; bozguncunun yüzündeki saf yüz ifadesine duyulan güçlü inanç ile o ifadenin de pekâlâ ödünç alınmış, yapay ya da taklit olabileceği sezgisi arasında gidip gelir bu yüzden bu yazılar. Bir yanda emsalsiz bir felaket beklentisi sürer; ama öbür yanda felaketin de bir bilgisayar kaydına, istatistiksel bir veriye, seyirlik bir görüntüye dönüştüğü bilgisi vardır. Donjuanlığa ya da röntgenciliğe duyulan yakınlık da sürer; ama öbür yanda bugünün şeffaf toplumunun bütün bunları sıradan bir seyirliğe dönüştürdüğü bilgisi de vardır. Bu iki uç arasında gidip gelir bu yazılar. Çabuklu'nun kitabın başına koyduğu, belli bir mesafeyle yazılmış "Giriş" yazısı bu bakımdan önemlidir. Başka bazı sezgiler de vardır orada. Yazılarında sözünü ettiği sapkınlığın erkeksi bir sapkınlık, bel bağladığı rezaletin erkeksi bir rezalet olduğuyla ilgili; Mavisakal'dan Sade'a, Don Juan'dan Punk'a sempatiyle söz ettiği toplum düşmanlarının aynı zamanda kadın düşmanı da oldukları, orta sınıf nefretinin bazen sahibini nasıl da faşizme yaklaştırdığıyla ilgili sezgiler belli ki rahatsız etmektedir artık Çabuklu'yu.

Bu gerilimin Kovulanın İzi'nin ses tonunda bir kısılmaya yol açtığı söylenebilir. Ama onu, son zamanlarda kötülük ve tekinsizlikten söz eden, frapanlıktan öteye geçemeyen şairane yazılardan ayıran da büyük ölçüde bu bence. Aslında Kovulanın İzi'ni şık bir jest olmaktan uzaklaştıran başka şeyler de var. Burada genç okurlarına, Yaşar Çabuklu'nun solculuktan geldiğini; yazdıklarının genelgeçer iyilik tanımlarıyla yetinen, çoğu zaman merkezin diliyle konuşan, eleştiri nesnesini devlet ve düzen partileriyle sınırlamış iyimser, ilerlemeci ve gürbüz bir solculukla çatışma içinde geliştiğini hatırlatmakta yarar var. Çabuklu'nun zaaf ve maraz düşkünlüğünde, muktedir olandansa tükenmişliğe yatkınlığında, aklın sesine karşı midenin gurultusuna düşkünlüğünde, kişisel bir mizaç kadar bu içsel çatışmanın da izlerini görmek gerekir. Ama aynı zamanda yenilgiyle, kendisinin olduğu kadar arkadaşlarının da yenilgisiyle; tüketilmiş, lanetlenmiş, sakatlanmış olanı içerme isteğiyle de bağını kurmak gerekir.

Öte yanda Çabuklu'nun hep geniş zaman kipinde kurulmuş cümlelerle hiçbir toprağa kayıtlı olmayan vatansız bir söz söyleme isteğinde, dünyanın en negatif gerçeklerinden bile sanki pozitif bir doğrudan söz ediyormuşçasına konuşabilmesinde, olumsuzdan ısrarla bir umut çıkarma ısrarında da yine aynı solculuğun izi var. Bu yazıların güvenli, huzurlu, sağlıklı insanlara yönelmiş bir kişisel kızgınlıktan çok, düzen denen (ya da orta sınıf denen) daha soyut, daha kurumsal, daha sınıfsal bir düşmana yönelmiş olmasında; alçaklığı bir kamusal gösteriye dönüştürmektense orada ısrarla doğruyu arama isteğinde; üslubunun sahne ışıklarındansa bir probleme adanmışlığında; nihayet teatralliktense çocuksuluğu çoktan kabullenmişliğinde de aynı etkinin izleri var. Çabuklu'nun basit ama dayanıklı bir uslupla yazmasının –böyle yazan kaldı mı artık?– nedenleri de büyük ölçüde burada aranabilir bence.

Madem negatifliği önemsiyor Yaşar Çabuklu, o halde onu önerdiği çözümler kadar, sahnelediği çatışmalar açısından da okumakta yarar var. İlerlemeciliğe karşı çıkışı ile konuya bodoslama girip hiç oyalanmadan doğruca hedefe ilerlemesi, doğrusal bir düşünceyi eleştirmesi ile kocaman zaman dilimlerini bir cümleye sığdırabilecek kadar hedefe kitlenmiş olması, kafaya karşı hep başka organlardan medet ummasıyla daima saptamalarla ilerleyen, fikir belirten, çözümleyen üslubu arasındaki çatışma nasıl çözülecek? Tüm dünyayı yerle bir edecek bir kopuş hayaliyle sahici bir süreklilik arzusu arasında, merkezi bu kadar az önemseyip vargücüyle cepheden savaşması, otoriteden hoşlanmayıp bildirme kipine bu kadar rağbet etmesi, töre karşıtı olmasıyla daima bir töre gerektirmiş şeylerden (eşyanın anısından, nesnelerin tanıdıklığından, şeylerin tılsımından) böyle özlemle söz edebiliyor olması, toplumsal vicdanın lanetleyiciliğine karşı çıkması ile lanetlenmişliği bir özgürlük alanı, bir haz bölgesi, bir aşırılık imkânı olarak korumaya yatkınlığı arasında da bir çelişki yok mu? Ya da aşırılığı savunmasına rağmen aşırılıktan, kapris ve skandaldan olabildiğince arınmış üslubu arasında? Kamunun, demokrasinin, kurumların, ne kadar sahte olursa olsun bir iyilik düzlemi gerektiren hegemonik bir iktidarın bu kadar az gelişmiş olduğu, Baba'nın yüce bir İyi'yi temsil edemeyecek kadar kifayetsiz ya da zorba olduğu, düpedüz haydutlukla iş gördüğü bu ülkede "kötü çocuk" olmak nasıl bir açmaz sunuyor okura?

Kovulanın İzi'nin "kültürel mozaik" içinde anarşizan bir ses ya da aykırı bir çeşniden ibaret kalmaması, okurunun da bu açmazları üstlenebilmesine bağlı. Bütün bunlara, Çabuklu'nun habasete olan ısrarlı ilgisiyle habis düşüncelere genellikle eşlik eden duygusal içeriklerden (her şeye bulaşmış bir kızgınlıktan, uygarlığın nimetlerinden yeterince yararlanamamış olmaktan kaynaklanan bir hiddetten, çoktan reflekse dönüşmüş bir hınçtan, yalnızca muarızlarına değil zamanla herkese tepeden bakmaya yol açan bir alaydan) yoksun oluşu arasındaki çelişkiyi de ekleyeceğim ben. Tahrip edilmiş, yaralanmış ve köreltilmiş olana duyulan bir yakınlık var daha çok bu yazılarda. Şiddete maruz kalanlara, evsizlere, işsizlere, lanetlenmiş ve kovulmuş, itelenmiş ve dışlanmış; sakil ve sefil olana duyulan yakınlık. Çabuklu'nun utanmazcasına basit olan bir üslupla kendisi de nesnesi kadar mülksüz bir yazı ortaya çıkarmasının bir nedeni de burada aranmalı bence.

Bu yazıları okurken, her türden genelgeçer akla karşı kendi mizacını savunan, pisliğe duyduğu ilgiyi okuruyla da paylaşan, tüketilmişlerin kaderiyle birlikte kendi karanlığını, aczini ve marazını da üstlenen yazarı görmek gerekir. Mizacın düşüncedeki payı önemli. Aşırı iştah, aşırı zayıflık, bir türlü dindirilemeyen bir mide gurultusu, gevşetilemeyen kaslar, uzun süre yıkanmamış bir beden, nihayet çıplak güneş altında deniz yıldızı gibi saatlerce kıpırdamadan yatma isteği. Kelimelerle kurulan dünyayı aşırı önemseme var bir de. Ama işin bu yanını okura bırakmak yerinde olacak.

Bebek için hem bir armağan hem bir oyun aracı hem de bir saldırıymış bok. Bize artıktan, lağımdan ve boktan söz eden Kovulanın İzi'nin, onu alacak orta sınıftan okura sunulmuş bir oyun mu, bir armağan mı, yoksa bir saldırı mı olduğuna, ona da siz karar verin.

Devamını görmek için bkz.

Giriş, s. 15-17

Genellikle kötülükle ilişkilendirilen tekinsizin alanı tarih boyunca iktidarın, kurumların, egemen kültürün baskısına maruz kalmıştır. Uygarlığın gelişiminin tahripkâr, ölümcül içgüdülerin kontrol altına alınmasını gerekli kıldığı süreç içinde şiddet ve kötülüğün tanımı ve uygulanması iktidarın tekeline geçmiştir. Ölümün, suçun, cinselliğin, şiddetin, kirliliğin denetim altına alınmasına kurumsallaşmış dinin, ahlakın, iyiliğin, zorun, hijyenin oluşturulması eşlik etmiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda gelişmeye başlayan kapitalizm bu süreci hızlandırmaktan başka bir şey yapmamıştır.

Kapitalizme karşı yükselen toplumcu eleştirinin sistem için sorun teşkil eden bu lanetli "kara bölgeler"i ciddiye alması umulsa da sonuç bu yönde olmamıştır. Toplumcu eleştiri gelişen bilimlerin ve Aydınlanmanın yol açtığı iyimserlikle genelgeçer bir iyilik tanımını kabul etmiş, lanetlenmiş olana hak ettiği payı vermemiştir. Bunun bir nedeni kötülük alanlarının insanların toplum halinde yaşamasına karşı tehdit oluşturabilecek yıkıcı eğilimleri içinde barındırmasıdır. Tekinsiz olgular kamuoyunca onaylanması zor, bastırılmış gerçeklerdir ve bu halleriyle gittikçe kurumsallaşan toplumcu muhalefet alanının dışında kalmışlardır.

Kötülük bölgeleri sistemin kurumsal ve reformcu dönüşümüyle yetinemeyen, uç eğilimler taşıyan bireylere "yıkıcı" bir özgürlük imkânı sağlarlar. Bu bağlamda kötülük topluma güvenmeyen uç sola, politik nihilizme yakındır. Sade ve Lautreamont'un ifade ettikleri kötülük, suçu bir özgürlük alanı olarak gören Stirner ve Bakunin'inkine komşudur. Normdışı bireysel kötülük bazen varolan toplumun eleştirisini de içinde taşır. Cinsel şiddeti ve insanlığı ortadan kaldırmayı savunan Sade kurumsal kötülüğe (idam cezası) karşı çıkar, politik bir gelecek projesi olarak bir tür anarşist toplumu önerir. Başka örneklerde (Baudelaire, Genet) orta sınıf ahlakına tepki olarak gelişen kötülük mutlak bir muhalif etiğe, yüce bir iyilik noktasına ulaşmada bir dolayım işlevi görür. Öte yandan kötülük her zaman iktidar karşıtlığı olarak ortaya çıkmaz. Celine'in orta sınıfa karşı nefretiyle beslenen kötülüğü onu Nazizm'e yaklaştırır. Benzer bir tepkiyle ihaneti, mutlak kötülüğü sahiplenen Genet ilk dönem kitaplarında mutlak otoriteyi simgeleyen polise, Naziliğe prim verir.

Kötülük kavramı 1960'lardan itibaren gelişmeye başlayan postmodern toplumda önemli değişikliklere uğramıştır. Yeni toplum kötülük alanlarını ticarileştirerek, kültürel çeşitliliğin, renkliliğin bir parçası, bir moda haline getirerek onların yıkıcı etkilerini en aza indirmiştir. Eskiden cinsellik bastırılırken 1960'larda başlayan cinsel özgürlük dalgasından günümüze uzanan süreç içinde "sapkın cinsellik" üzerindeki baskılar büyük ölçüde ortadan kalkmış; eşcinsellik, transvestizm, transseksüellik ve "ara cinsel kimlikler" kültürel çoğulluğun bir parçası haline gelmiştir. Eskiden ruhsal bozukluklar bir kapatılmanın konusu iken bugün neredeyse her "normal" yurttaşın bir terapisti vardır. Eski kapitalizmde kötülük tek sesli bir ana kültürün dışına sürülmüş bir alandı. Postmodern toplumda ise katı, merkezci, monolitik kültür zayıflamış, marjinallikler ve alt kültürler yeni ticari kültürel çeşitliliğin parçaları haline getirilerek şiddetlerinden arındırılmışlardır. Farklılıkları kabul etmeye dayalı yeni toplum "şeffaflığı" yaygınlaştırarak kötülüğün şimşeğini elinden almıştır. Eskinin yıkıcı felaketleri günümüzde istatistik, risk ve sigorta kategorileriyle tanımlanıp bir kayda, bir televizyon görüntüsüne indirgenmiştir. Şeffaflığın, açık ilişkilerin yaygınlaştığı postmodern toplumda donjuanlık ve röntgencilik sıradanlaşıp anlamsızlaşmıştır. Ölüm Lady Diana'nın cenaze töreninin tüm dünya televizyonlarından naklen yayınlanmasıyla, yine televizyonda yayınlanan naklen ölüm programlarıyla odalarımıza kadar girip sıradanlık kazanmıştır. Sokakta yaşayanlar ve altkültürleri kliplere, reklamlara, filmlere konu teşkil etmektedir.

Tüm bunlara karşın postmodern kapitalizmin kötülük alanlarını tümüyle asimile ettiğini söylemek doğru olmaz. Gençliği ve ölmeyecekmişçesine yaşamayı mutlaklaştıran postmodern toplumun bireyi ölümü özel hayatından dışlar, yakınlarının hastanede, ondan uzakta ölmesini ister. Diğer taraftan yüksek yoğunlukta güvenliğe dayalı postmodern toplum suçluları dışlar, onlar için sayıları hızla artan hapishaneler inşa eder. İstihdam edilemeyen "artık" nüfusun çoğalmasıyla birlikte işsizler, göçmenler suçlulukla özdeşleştirilip baskı altına alınır, cinayetten tecavüze, uyuşturucu satıcılığından fuhuşa kadar tüm kötücül faaliyetler bu kesimle ilişkilendirilir. Vergisini düzenli ödeyen tüketici yurttaşların üzerinde bir yük olarak gösterilen bu "toplumsal fazlalık" her tür kötülükle özdeşleştirilir. Postmodern toplumun tüketicisinin kendinden farklı olanlarla bir arada yaşamayı kabul etmesi onların suçlu kategorisinden uzak "hoş", "otantik", "renkli" olmalarıyla mümkündür. Düzenli tüketiciler bunlara dışarıdan, fazla bulaşmadan seyirlik bir obje olarak bakabilmelidir. Bu anlamda rahatsız edici marjinalite günümüz toplumunda kabul görmez.

Bu kitaptaki denemelerin bazılarının yazım tarihi on dört yıl öncesine kadar gidiyor. O günlerden bu yana görüşlerimde değişiklikler oldu. Eskiden olumsuzu, tekinsizi neredeyse mutlaklaştırarak benimsiyor, bu konuları "içerden" bir dille anlatıyordum. Bugün hiçbir şeyi mutlaklaştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Tarih boyunca bir ölçüde sistem eleştirisini içinde barındıran sivil kötülük alanları 1980'lerden sonra sistemin ürettiği kolektif cinnetin parçaları haline geldiler. Kötülük sistemle zıtlaşan etik değerlerle bağlantısını, "masumiyetini" gitgide yitirdi, "kötülük için kötülük", "seri kötülük" eğilimi ağırlık kazandı, kurumsal kötülük sivil kötülükle iç içe geçti. Bu nedenlerle şiddeti görece de olsa onaylayan bir yazımı bu kitaba almadım, bazı yazılarda küçük değişiklikler yaptım. Ancak yazıların ana yapısını değiştirmedim çünkü bu belki bazı yazıların yeni baştan yazılmasını beraberinde getirecekti; bunu göze alamadım. Bu bağlamda röntgencilik ve Don Juan üzerine olan yazıların erkek bakışının izini sürerek yazıldığını söylemeliyim. Tüm bunlara karşın kitaptaki yazılar bir bütün olarak ele alındığında kötülükle arasına mesafe koyan, anti-otoriter bir yaklaşımın ön plana çıktığını sanıyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Hikmet Temel Akarsu, "Kovulanın İzi", Radikal Kitap Eki, 9 Kasım 2001

Subjektif yargılara itibar eden hoşgörülü okurlara sığınarak ifade edecek olursak, Kovulanın İzi 2001 yılının en önemli telif kitabı. Bu yargıya varırken elimizdeki kitabın, daha önce yayınlanmış deneme ve makalelerin bir toplamı olduğuna dair gerçeği gözardı ediyor değiliz. Bunun farkındayız ve buna rağmen bu yargıda bulunmaktayız.

Yaşar Çabuklu, üretken bir yazar değil. Az sayıda, nitelikli denemeler ve makaleler yayınlıyor. Bu türde yazılar yayınlayan pekçok yazar gibi akademisyen, gazeteci, eleştirmen vs. de değil. O, örneklerini daha çok Batı toplumlarında gördüğümüz radikal, muhalif yazar türünün ülkemizdeki en önemli temsilcisi. Halil Turhanlı, Barlas Özarıkça, Yıldırım Türker, Süreyyya Evren gibi olağanüstü yetenekler taşıyan deneme yazarları kategorisinden sayılsa da onlar gibi perdenin önünde yer almaktan uzak durur. Bunu, bir mesaj vermek ya da bir tarz edinmek, bir ayrıcalıklılık imajı yaratmak adına da yapmaz. Sadece ve sadece yaşam tercihleri o yöndedir.

O yüzden de herhangi bir Yaşar Çabuklu metninde belagat çabası ya da okura bir meseleyi açıklama gayretkeşliği göremezsiniz. Son derece soğuk ve mesafelidir okura karşı. Yazıları art arda sıralanmış hükümlerin birer bileşkesi gibidir. Çabuklu hükümlere onu götüren hipotezleri okura kanıtlama gereğini duymaz. Zikreder geçer. Ancak, hükümde bulunduğu her tümcesinin altında yüzlerce kitap ve referansa dair birikim ve tortunun yattığını size asık suratla hissettirir. Okuru tartışmaya davet etmez Çabuklu. Konusuna hakimdir ve kendine güvenilmesi ile mükellef kılar okuru. Adeta okurla arasına buzdan bir duvar örer ve o soğuk, buzdan, şeffaf duvarın arkasından kesip biçerek imal ettiği düşünceler prizmasında binbir aykırı perspektiften, hayata, dünyaya, insanlığa ve medeniyete bakmamızı sağlar. Onun yarattığı prizmalardan baktığınızda hayatı bambaşka bir yönden görmeye başlarsınız. Bu yeni görmeye başladıklarınız, çok zaman iç açıcı şeyleri “muştu”lamamaktadır...

Kovulanın İzi, Nurdan Gürbilek’in uzun bir sunuş yazısıyla başlıyor. Yazının uzunluğu ve yazarın Yaşar Çabuklu’yu, Halil Turhanlı’nın Bir Erdem Olarak Sapkınlık adlı kitabı başta olmak üzere tüm anlatılarında bize yakından tanıttığı Batılı marjinal sanatçı şablonuna oturtma çabası bir parça itici gelse de, ana hatlarıyla okuru, Çabuku’nun yazar kimliği hakkında bilgilendirmesi açısından yararlı görülebilir. Ancak Çabuklu’yu yakından tanıyanlar onun bu şablonlara oturtulamayacak biri olduğunu bilebilirler. Çabuklu yerel yazınsal ve insani erdemlerle donanmış, köklü bir siyasi tecrübeden gelen, ülkemizdeki alışkanlıkların tersine ortodoks doktriner gelenekleri bıkıp usanmadan sorgulayan, marksist terminolojiye hakim, yanı sıra dünya kültürünü ve edebiyatı iyi bilen, buna da ek olarak, ekonomi, finans ve siyasetbilim hakkında derin fikirlere sahip bir yazardır. Zaten Çabuklu, Boğaziçi Üniversitesi’nden, Siyaset Bilimi yüksek lisans derecesine sahiptir.

Kara Delikler, Artığın Kerameti, Mekanın Tekinsizliği, Birey ve Kötülük adlarını alan dört ana başlık altında toplanan yazılar birinci bölümden itibaren hayata aykırı bakışın getirdiği zenginlikleri ayaklarımızın altına seriyor. Kitabın en vurucu ve ürpertici denemeleri ikinci bölümde yer alıyor. Bu bölümde, özellikle Fazlanın Laneti ve Üzerimizdeki Lanet adlı denemeler olağanüstü. Zenginliğin ve fazlanın dağılımı esnasında kopan komplikasyonları ve potlaç’ın erdemlerini bu güne dek eşi görülmedik bir beceriyle hepimize anlatmayı başarıyor Çabuklu. Mekanın Tekinsizliği adlı bölümde ise hepimizin içinde yer aldığı şeyler dünyasının gelişen medeniyetle beraber bizleri hangi acınacak durumlara düşürdüğü tüyler ürperten bir şekilde anlatılıyor. Son bölüm olan Birey ve Kötülük’de ise kovulanın, ötekinin, dışlanmışın, aykırının, kaybedenin, soğukkanlı yazarını görkemli bir resm-i geçitte buluyoruz. “Sade’ı Yakmalı mı?”, “Röntgencilik”, “Don Juan: Basitliğin Törenselleştirilmesi”... Hepsi de birbirinden çarpıcı, uyarıcı, soğuk duş etkisi yapıcı ve yaşama bambaşka bir gözle bakmayı sağlayıcı üstün vasıflı denemeler.

Edebiyatımızdaki, Süreyyya Evren, Rahmi Ögdül ve Yaşar Çabuklu “triumvir”inin son elemanının Kovulanın İzi ile, parkura görkemli bir giriş yaptığını düşünmemiz, abartılı bir değerlendirme olarak görülmemelidir.

Kovulanın İzi, edebiyatımızda yükselen türün şiir, öykü, roman değil, deneme olduğu yönündeki tezlerimizin etkili bir kanıtı olarak kitapçı raflarındaki yerini alırken, daha önce yayınladığı Yıldırım Türker toplama yazılarını sunarken, “Biz aslında gazete dergi yazılarından kitap yapmayız ama bunun bazı istisnaları olabilir,” yönünde bir “pr” çalışması yürüten Metis Yayınları’nın bu görüşünü değiştirmesini sağlaması açısından da oldukça yararlıdır. Bugün edebiyatımızı yakından takip edenler en üstün nitelikli eserlerin, parça başı telif yazılarıyla deneme alanında verildiğini bilmektedirler. Yazılarının kitaplaştırılmasının çok yararlı olacağını düşündüğümüz en az iki düzine yazar sayabiliriz. Bunların herbiri de sözkonusu yayınevinin emprezaryolar aracılığıyla, “pr” yoluyla lanse ettiği, tebessümler arasında izlediğimiz “romancı”lardan çok daha kıymetldir.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Koçak, “Dimdoğru denemeler”, Virgül, Sayı 48, Şubat 2002

Yaşar Çabuklu, denemede Nermi Uygur’un tam tersini yapıyor. Başka her şey, bu iki ucun arasında yer alır, bu iki uç tarzın çeşitli bileşimlerinden oluşur. Uygur, sonuçsuzlukta karar kılmış gibidir: Konu, nesne, işlenecek asıl fikir, onun merceğinden geçerken, bir prizmada kırılan ve ayrışan ışın demeti gibi, değişik görünümlerini sırayla serer ortaya. Hepsi önemli, hepsi taze ve şaşırtıcıdır, hiçbiri nihai değil. Düşünceler önemlidir ama asıl önemlisi birbirine dönüşmeleri, bir büyülü fener gibi durmadan dönmeleridir. Eğer bu yapılmayacaksa ancak tam tersi yapılabilir, der gibidir Çabuklu, ışıktan oluşmayacaksa ancak kurşundan oluşabilir. Son, sonuç, daha ilk cümlenin içinde bile ağır bir çökelti halinde tortulanmıştır Çabuklu’da. Başla son arasında sadece kompozisyonun biçimsel gerekleri vardır. Uygur’un düşünceleri, sevilen bir cismi okşayan parmaklardır; konunun kıvrımları üzerinde gezinir, girintilerini yoklar, onun “havaya çizilen bir dünya” gibi bir kez daha şekillenmesine aracılık ederler. Böyle zorlanmasız bir ilişki söz konusu değildir Çabuklu için: Konunun yavaşça gelişen bir sarmaşık gibi kendini oluşturmasına zaman tanıyamaz, çünkü zaten en baştan konuya yakalanmıştır. Haşin, zorba konulardır bunlar, çevrelerinde zarif arabeskler çizilmesine izin vermeyen.

Evet, konular. Kendi biçimlerini dayatan, katı, hoşgörüsüz konular. Çabuklu, “Giriş” bölümünde şöyle sıralıyor bunları: Ölüm, suç, cinsellik, şiddet, kirlilik. Nurdan Gürbilek’in kitaba yazdığı sunuşta belirttiği gibi “uygarlığın yeraltına tıktığı karanlık içerikler, toplumsal vicdan tarafından lanetlenmiş sapkın eğilimler, bastırılmış yıkıcı dürtüler... kadavra, lağım ve bok.” Konular, denemelerin biçimini olduğu kadar, yazıcının yerleşeceği konumu da belirlemekte: “Kapitalizme karşı yükselen toplumcu eleştirinin,” diyor Çabuklu, “sistem için sorun teşkil eden bu lanetli ‘kara bölgeleri’ ciddiye alması umulsa da sonuç bu yönde olmamıştır. Toplumcu eleştiri gelişen bilimlerin ve Aydınlanmanın yol açtığı iyimserlikle genelgeçer bir iyilik tanımını kabul etmiş, lanetlenmiş olana hak ettiği payı vermemiştir. Bunun bir nedeni, kötülük alanlarının insanların toplum halinde yaşamasına karşı tehdit oluşturabilecek yıkıcı eğilimleri barındırmasıdır. Tekinsiz olgular kamuoyunca onaylanması zor, bastırılmış gerçeklerdir ve bu halleriyle gittikçe kurumsallaşan toplumcu muhalefet alanının dışında kalmışlardır.” Çabuklu da kendi düşünsel dayanaklarını bu alanın dışından seçecektir: Sade ve Lautreamont, Bakunin ve Stirner, Baudelaire ve Genet.

Sanırım, Çabuklu için bu adların asıl önemlileri, Sade ve Bakunin’dir, belki de sadece Sade. Çünkü bütün negativizmine karşın, Çabuklu’nun düşünsel serüveni Aydınlanma ile, daha doğrusu Aydınlanma’nın öz-eleştirisiyle belirlenmiştir. Aydınlanmanın asıl hedefi kişinin özerkliği ve özgürlüğüyse eğer, Çabuklu da böyle bir beklentiden azade değildir: “Kötülük bölgeleri,” diyor, “sistemin kurumsal ve reformcu dönüşümüyle yetinemeyen, uç eğilimler taşıyan bireylere ‘yıkıcı’ bir özgürlük imkânı sağlarlar.” (a.g.e.) Gürbilek de saptamıştır bu hedef ortaklığını: “Kötülükten, kirden ve suçtan; kadavradan, lağımdan ve boktan söz ediyor. Üstelik, bütün bunlardan söz etmekten bir şey umuyor. Yer üstündeki asayiş yeraltının denetim altına alınmasıyla kurulmuşsa eğer, aşağıdaki içeriklerin konuşturulmasından geçecektir yıkıcı eleştiri. Kapitalizm bireyin yalnızca kendi tanımasının değil, aynı zamanda kendini unutmasının da koşullarını yaratmışsa, unutulanı hatırlatmayı hedef edinecektir eleştiri. Böyle bir umut var bu yazılarda.” Belki sadece Sade, dedim. Sade, Aydınlanmanın her türlü nezaket kuralı ve uzlaşımın ötesine geçecek kadar ileri götürülmesidir; ya da bütün bu ilerleme projesinin kendi tahripkâr ve gerileyici niteliğini tanıyacağı noktaya kadar ilerletilmesi.

Ama Çabuklu’yu Aydınlanma geleneğine bağlayan bir referans noktası daha var, mantığının en alt katmanını tanımlayan bir isim: Freud. “Bok ve pislik konuları uzun zamandır ilgimi çekmekteydi,” diyor bir yerde, “Meselenin kökenine doğru yol aldığımda Freud’la karşılaştım.” Bu ifade, içerdiği sinsi, usul ironiye karşın, Uygarlığın Huzursuzlukları yazarını da memnun edebilirdi (Freud, örtük biçimde de olsa, kendi kişiliğinin makatsal özellikleriyle uğraşmıştı). Bireysel dürtülerle uygar yaşam arasındaki nihai bağdaşmazlık ve bunun doğurduğu karamsarlık, Aydınlanmacı Freud’un düşüncesinin temel takıntılarından biridir. Bu noktada, Çabuklu’nun da Freud’un yüceltim (“süblimasyon”) konusundaki düşünüşüne bir noktaya kadar bağlı kaldığını görüyoruz: “İnsanın ataları dört ayak üzerindeyken, koku alma duyularının gelişkinliğine ve burunlarının yere yakın olmasına karşın bok kokusundan rahatsız olmuyorlardı. İnsan iki ayağı üzerinde dik olarak yürümeye başlayınca koku duyusu önemini yitirdi, bakış önem kazanmaya başladı. Süblimasyon ihtiyacı içindeki insan anal bölgesini ve dışkısını bir tiksinti ve utancın konusu haline getirdi. Daha önce menstrüesyon ve kızışma dönemlerindeki kokuların uyardığı cinsellik, burun yerden yükselince görsel bir boyut ve mesafe kazandı. İnsan kıçını ve cinsel organlarını örterek anal ve jenital bölgeleri üzerindeki baskıyı başlattı.”

Bu, epeyce evrimcileştirilmiş bir Freud olsa bile (ki Freud’un kendisi de böyle bir evrimcilikten büsbütün muaf değildir) yüceltim konusunun çok merkezî bir yönüne işaret ediyor. Yüceltim, Freud’da cinsel dürtünün enerjisinin cinsel olmayan amaçlara, özellikle de toplumca değerli sayılan kültürel amaçlara yöneltilmesidir. Burada Freud’un dürtü kuramına da kısaca değinmek gerekir. Cinsel dürtü, ergenlik çağının sonuna doğru üreme güdüsünün egemenliği altında örgütlenene kadar, kendi özel uyarım bölgelerine ve konularına sahip olan birtakım kısmi dürtüler halinde ayrışmıştır: Ağızsal dürtü, makatsal dürtü, gözetleme (ve bilme) dürtüsü, duyma dürtüsü, vb. Ama bu kısmi dürtülerin tamamının her zaman üreme amacına bütünleştirilmesi mümkün olmaz; geride, ehlileştirilmeye dirençli bir artık kalır. İşte Freud’a göre yüceltim de tastamam bu bütünleşmeyen kısmi dürtülerle ilgilidir. “‘Uygar’ Cinsel Ahlak ve Modern Sinir Hastalığı” başlıklı yazısında şöyle yazar: “Kültürel faaliyetler için seferber edilebilecek kuvvetler, büyük ölçüde cinsel uyarımın sapık olarak bilinen öğelerinin bastırılmasıyla elde edilir.” Çabuklu da makatsal dürtüyle toplumsal değer arasındaki ilişkiye dikkat çekecektir:

“Modern kapitalizm bokun üzerine bir iğrenme perdesi örterek onun sembolize ettiği ölümcül, tahripkâr (...) boyutu gizlemeye çalışır. Ancak bu boyut kapitalizmin içinde örtük biçimde mevcuttur. Para ve bok kapitalizmde varolan her değerin indirgenebileceği iki farklı ve benzer kıstastır. Her ikisi de moral düzeyde değerin yükseldiği/düştüğü aynı boyutta bulunan iki ayrı noktadır. Günümüz toplumunda insanın en çok yüceldiğini sandığı nokta aynı zamanda yücelmenin arkasında saklı bokun kokusunun da kendini en çok hissettirdiği noktadır. Yazıyı Beckett’in ‘İlk Aşk’ hikâyesinden bir alıntıyla bitirelim: ‘Eğer aşkım katışıksız ve çıkarsız olsaydı, onun adını eski sığır boklarına yazar mıydım? Hem de sonradan emdiğim parmaklarımla!’”

Freud’a başvurmadan da içten içe bildiğimiz bir yakınlıktır bu: Yücelik duygusu, bir üperiş halinde belirir; ama bayağı ve iğrenç olanla karşılaştığımızda hissettiğimiz tensel duygu da buna çok benzeyen “ama haz vermeyen” çarpık bir ürperti değil midir, bir tür kıvranmayla bedenimizden ve ruhumuzdan kovmaya çalıştığımız keskin bir iç bulanması hali? İşte, tıpkı Freud gibi Çabuklu’nun yaptığı da bu: Aslında çok tanıdık, fazlaca tanıdık olan, ama bilinçten kovulduğu için yabancı, tekinsiz bir nitelik kazanan bir olgunun, bir deneyimin çağırılması, adlandırılması. Ergenliğe geçişle birlikte silinen o denklemin yeniden yazılması: Dışkı = hediye = altın. Burada, ergence bir hazza da dikkat çekmeliyiz: Ortaokul şakalarında, bastırılmış bir duygunun bir anda serbest kalmasını sağlayan özgürleştirici boyut, o bayağılaştırılmış deneyimin yeniden yaşanmasıyla ilişkilidir. Çabuklu’nun metnindeki haz payı da buradan geliyor: Düşünce “ve yazı” kendi ritminden, kendi deviniminden çok, ağza alınmaz şeylere tanık olmaktan ve onları bir kez daha adlandırmaktan zevk alıyor.

Freud’un “Tekinsiz Üzerine” başlıklı yazısının zaafı, uygar bilincin yaptığını sadece tersine çevirmekle yetinmesiydi: Sözcüğün etimolojisini de inceleyerek “tekinsiz”in aslında “tanıdık” ya da “eve ait” kavramlarının değer düşmesine uğrayarak ters dönmesiyle ortaya çıktığını belirtiyor, kavramı aslına iade ediyordu. Ama bunu yaparken tekinsizin asıl işlerliğini kazandığı o bulanık, bulandırıcı/ürpertici, ikiz-anlamlı bölgeyi de ortadan kaldırmış oluyordu. Çabuklu da bu noktada Freud gibi aydınlanmacıdır: Alacakaranlığa ve çarpıklığa fazla tahammülü yoktur. Ortaokul şakalarında olduğu gibi, o serbest kalma mekanizmasını bir an önce işletmek, tekinsiz olanı derhal buraya, açık söylemin alanına çağırmak zorundadır. “Kötülük alanları”ndan söz etmesi de belirtisel bir değer kazanır burada. Asıl kötülüğün alanları yoktur oysa; tıpkı şimşek ya da yıldırım gibi, sadece vektörleri vardır. Onu bir alan olgusu haline getirmek, çoktan yatıştırmak, yerleştirmek demektir.

Kovulanın İzi’ni okuyanlar, “kapitalizm” sözcüğünün yaygınlığına da takılacaklardır belki. Kapitalizm, kendisinin de bir yerde yazdığı gibi, insanın iki ayağı üzerinde doğrulmasından itibaren işlemeye başlayan süreçlerin “Aydınlanma sürecinin” uç noktasından başka bir şey değildir Çabuklu için. Bunun ötesinde bir özgüllüğü yok gibidir. Yukarda andığımız yazarları da birer edebiyatçı, birer biçim kurucusu olarak almaz Çabuklu: Simgesel bir boyutu olsa bile yine de tikel bazı deneyimleri anlatan ya da dışa vuran yazarlar değildir bunlar; evrensel, hatta ezeli bazı hakikatlerin sözcüsüdürler. Ama işte Kovulanın İzi’nin gücü de buradan, kendi kavramına bu sadakatinden geliyor: “Kapitalizmin” her türlü özgüllüğü erittiğini ve bir eşdeğerler denklemi kurduğunu bilen, hayır, hisseden bir bakış için, birtakım tikellikler ve tazelikler aramak, bazı şeyleri ilk kez yaşanıyormuş edasıyla söylemek, sayfanın kenarına çiçek süslemeleri yapmaya benzerdi. Adorno’nun Beckett için söyledikleri, bir bakıma Çabuklu için de geçerlidir: İnsanların her geçen gün kuklaya daha çok benzediğini gören birinin bazı canlı, somut ve unutulmaz karakterler yaratmaya girişmesi bir yalan olurdu. Figürasyon, sadece yazıyı devam ettirip sona erdirmek için gerekli olan bir alettir burada.

Eğer Kovulanın İzi kendi konusuna ve kavramına bu kadar sadık bir metin olmasaydı, içerdiği en önemli sezişin şu pasajda bulunduğunu söyleyebilirdim ben:

“Öte yandan kötülük her zaman iktidar karşıtlığı olarak ortaya çıkmaz. Celine’in orta sınıfa karşı nefretiyle beslenen kötülüğü onu Nazizm’e yaklaştırır (...) Kötülük kavramı 1960’lardan itibaren gelişmeye başlayan postmodern toplumda önemli değişikliklere uğramıştır. Yeni toplum kötülük alanlarını ticarileştirerek, kültürel çeşitliliğin bir parçası, bir moda haline getirerek yıkıcı etkilerini en aza indirmiştir (...) Farklılıkları kabul etmeye dayalı yeni toplum, ‘şeffaflığı’ yaygınlaştırarak kötülüğün şimşeğini elinden almıştır (...) Bu kitaptaki denemelerin bazılarının yazım tarihi on dört yıl öncesine gidiyor. O günlerden bu yana görüşlerimde değişiklikler oldu. Eskiden olumsuzu, tekinsizi nerdeyse mutlaklaştırarak benimsiyor, bu konuları ‘içerden’ bir dille anlatıyordum. Bugün hiçbir şeyi mutlaklaştırmamak gerektiğini düşünüyorum. Tarih boyunca bir ölçüde sistem eleştirisini içinde barındıran kötülük alanları 1980’lerden sonra sistemin ürettiği kolektif cinnetin parçaları haline geldiler.”

Sistemik kötülük ve bireysel kötülük, iyi kötülük ve kötü kötülük; sınırı nasıl çizeceğiz, her zaman çizebilir miyiz? Çabuklu’nun haklı olarak bir yana ittiği tikel, burada her şeye karşın onsuz yapılamayacağını hissettiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Mahmut Temizyürek, “Deneme Yeni Dönemde ‘TESBİH’ten mi Çıktı?”, Türkiye'de Eleştiri ve Deneme, TÖMER Yayınları, 2002


(...)

Düzenin dışladığı herkesi, “uygarlığın yer altına tıktığı karanlık içeriklerden ve toplumun egemen değerlerinin lanetlendiği sapkın eğilimlerden, yıkıcı dürtülerin bastırılmış hallerinden... kötülükten, kirden, suçtan, kadavradan, lağımdan ve boktan söz eden bir yazar olarak girdi Yaşar Çabuklu denemeye. Yazıyı yıkıcı bir eleştirinin araçlarından biri olarak görüp ona daha fazla bir beklentiyle yaklaşan yazarlardan oldu Çabuklu. Aşağıda kalmış, bastırılmış, itilmiş ve lanetlenmiş her şeyi kucaklamayı yeğleyen Yaşar Çabuklu’nun ayrılmadığı temalardan biri de varoluşun temel sorunu ölüm-kalım konuları oldu. Ruhunu yitirmiş dünyaya az çok sahici biçimde yaşanmış zamanlardan da bilinebilecek nitelikte, bugünden sert bir hatırlatma ve düzenin konformizmine bir başkaldırı çabasını içerdi hep bu yazılar. Üzerimizdeki oyunu görüyor olmanın oyunu bozacağına dair derin bir inanç besleyen bir yazar var. Çabuklu, sözünü dünya kadar geniş bir coğrafyanın içinde dolaştırdı, etkisini de o genişlikte yaşamak istedi. Herhangi bir sempati beklemeyen, “kötü çocuk” rolü üstlenmekten kaçınmayan bir tavır ve cepheden yazdı Çabuklu. Bütün bu konulara, öncelikle varoluşçu yazarların, marjinalliğiyle var olmuş kahramanların bakış açısından görmeyi ve düzenin ittiği, kovduğu her şeyi yazıda kurtarmayı amaçlayan bir gayretin eseridir Kovulanın İzi (2001).

(…)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.