Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-429-5
13x19.5 cm, 576 s.
Liste fiyatı: 48,00 TL
İndirimli fiyatı: 38,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Didier Anzieu diğer kitapları
Deri-Ben, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Freud'un Otoanalizi ve Psikanalizin Keşfi
Özgün adı: L'auto-analyse de Freud et la découverte de la psychanalyse
Çeviri: Nesrin Tura
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Yetkin Başarır
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2003
2. Basım: Kasım 2015

Psikanaliz tarihinin en ilgi çekici yapıtlarından biri. Psikanalizin "kurucu babası" olarak Freud'un otoanalizi, onun psikanalizi nasıl adım adım kendi rüyalarından, dil sürçmelerinden, unutma ve benzeri bilinçdışı ürünlerinden hareketle yarattığını ortaya koyar. Böylece Freud'un üzerinde çalıştığı ruhsal çatışma tiplerinin onun kendi imgesine ve döneminin Avrupa uygarlığına olan bağımlılığını sergiler. Şöyle demektedir Anzieu: "Sorun Freud'un viktoryen dönem bunalımı karşısında bulduğu çözümü tekrar etmek değildir. Sorun, insanoğlunun günümüz medeniyetindeki rahatsızlığına bir cevap bulmaktadır. Psikanalitik nitelikte bir çalışma, bilinçdışının kendini gösterdiği her yerde yapılmalıdır; ayakta, oturur durumda ya da uzanmış halde; bireysel olarak, grup halinde ya da ailede, öznenin kaygılarını ve fantezilerini, onları işitebileceği ve açıklayabileceği varsayılan birine anlatabileceği her yerde."

İÇİNDEKİLER
Sunuş Levent Kayaalp

I 1895 Öncesinde Freud
II Rüyaların Anlamının Keşfi
III Oidipus Kompleksinin Keşfi
IV İlkel Sahne Fantezisinin Keşfi ve Rüyalar Üzerine Kitabın İlk Versiyonu
V Hadım Edilme Kaygısının Keşfi ve Rüyalar Üzerine Kitabın İkinci Versiyonu
VI Raslantısal Otoanaliz ve Yapıtın Devamı
VII Sonuçlar

Kaynakça ve Dizin içerir
OKUMA PARÇASI

Levent Kayaalp, "Sunuş", s. 9-11

İnsanlık tarihine damgasını vuran büyük öğretilerin temel özelliklerinden biri, saman alevi gibi parlayıp sönmek yerine zamana direnmeleri ve ışıklarının kalıcı olmasıdır. Bu öğretilerin insan zihninin ürünü olduğu ve insan ömrünün de sınırlı olma özelliği taşıdığı göz önüne alınırsa sürekliliğin nasıl sağlandığı sorusu gündeme gelir. Genellikle, "Kurucu baba" olarak adlandırılabilecek yaratıcı kişi öğretiyi kendinden öncekilerin deneyimlerinden de yararlanarak, kendi iç kaynaklarından damıttığı kuramlaştırmalarla oluşturur. Onu izleyen çocuklarsa öğretiyi kuşaktan kuşağa aktarma işlevini üstlenirler. Ancak, "yaratıcı çocuklar" olarak adlandırılabilecek bir grup çocuk, öğretiyi aktarmakla kalmayıp, kendi özgün katkılarıyla zenginleştirirler. Böylece, öğreti bir yandan özünü oluşturan temel önermeleri muhafaza ederken, bir yandan yeni katkılarla değişen zamana ve koşullara direnerek sürekliliğini korur.

İnsanın ruhsal yapısını açıklamaya yönelik bir kuram ve aynı zamanda bu yapıyı incelemeye ve tedavi etmeye yönelik bir yöntem olarak psikanaliz, ortaya çıkışından bugüne dek geçen bir asırlık dönemde benzer bir sürece konu olmuştur. Yaratıcı çocuklar, öğretinin temellerini oluşturan iki ana önermeye, yani dürtü ve bilinçdışı kuramlarına sadık kalarak kendi özgün düşüncelerini öğretiye eklemlemeyi başarmışlardır. İşte 1999'da kaybettiğimiz Didier Anzieu, psikanalizin yaratıcı çocuklarından biri olarak nitelendirilmeyi hakedenlerdendir.

Anzieu'nün yapıtının özgün yönlerini ortaya koymanın en uygun yolu yine onun yapıtına dönerek temel önermelerine başvurmaktır. Anzieu, ilk çalışması olan Freud'un Otoanalizi'nde (L'auto-analyse de Freud, 1959), Freud'un kendi bilinçdışı ürünlerinden –rüyalar, dil sürçmeleri, unutmalar, eksik edimler– hareketle psikanalizi adım adım yaratışını gözler önüne serer. Başka bir deyişle, yaratıcının içsel dünyası ile ürün arasındaki yakın bağı sergiler. Bu bağı daha sonra Le corps de l'oeuvre (Yapıtın Gövdesi, 1981) başlıklı çalışmasında, yaratıcılık sürecini açımlayarak ayrıntılı bir incelemeye tabi tutacaktır. Bu anlamda, Anzieu'nün önermelerini takibimiz bizi ister istemez onun yaşam öyküsüne götürür.

Didier Anzieu posta idaresinde çalışan memur bir çiftin çocuğu olarak 1923'te Melun'de dünyaya gelir. Kendisinden önce ölü doğan bir kızkardeşin varlığı, annesinin aşırı koruyucu tutumunun zeminini hazırlar. Anne Maguerite de, 5 yaşında yanarak ölen ve aynı adı taşıyan kızkardeşin ikamesi olarak dünyaya gelmiştir. Anne doğumdan sonra çocuğa hiç kimseyi yaklaştırmaz, zaman zaman kusturana kadar emzirirken, zaman zaman emzirme saatini unutur. Çocuğun bedeninin havayla temasını önlemek için kat kat giydirir. Sonunda annenin kızkardeşi Elise çocuğun bakımını üstlenir ve anne psikiyatri kliniğine yatırılır. Klinik çıkışında bir süre çocuğuyla ilgilenirse de, daha sonra kendi isteğiyle Paris'e tayin olarak eşini ve çocuğunu terk

eder. Elise eniştesi ve yeğeniyle birlikte yaşamaya başlar. Marguerite Anzieu'nün adı birkaç yıl sonra 1931'de Paris gazetelerine manşet olan bir haberle duyulur: Marguerite Anzieu, tiyatro oyuncusu Hu-guette Duflos'yu öldürmeye teşebbüs etmiştir. Marguerite Saint-Anne hastanesine yatırılır. Doktoru Jacques Lacan'dır. Lacan 1932'de Rudolf Loewenstein'ın divanında analizine başlar ve aynı yıl tezini savunur: De la psychose paranoiaque et ses rapports avec la personnalité. Tezin konu aldığı olgu Aimée Marguerite'den başkası değildir.

Didier Anzieu ilk ve orta öğrenimini Melun'de tamamladıktan sonra liseyi Paris'te Henri IV. Lisesinde yatılı olarak okur ve ardından Ecole Normale Superieur'e girer. Felsefe doçentliği sınavında başarılı olduktan sonra psikolojiye yönelir. Bir yandan Claude-Bernard Merkezi'nde psikolog olarak çalışırken bir yandan da Prof. Graciansky'nin dermatoloji servisinde staj yapar. Dermatoloji stajı deneyiminin, annesiyle bebeklik döneminde yaşadığı istikrarsız bakım yaşantılarının izlerine yön vererek Moi-peau (Deri-benlik, 1974) kavramının doğuşunu hazırladığını tahmin etmek pek zor değildir. Annesinin öyküsü Didier Anzieu'yü, psikolojiden sonra psikanalize yönlendirir. 1949'da Lacan'ın divanında analizine başlar. Analizine başladığında, Lacan'ın tez olgusu Aimée'nin kendi annesi olduğunu bilmemektedir. Lacan'ın, Didier Anzieu'yü analize kabul ederken bu gerçeği bilip bilmediği konusundaysa Elisabeth Roudinesco kesin konuşmaktadır: Lacan'ın Anzieu soyadını bilmemesi mümkün değildir; Anzieu adını bilinçdışına atmış ve bu bilinçdışına atışı Mar-

guerite'in oğlu karşısında kabul etmeyi istememiştir. Lacan'ın tutumunu daha da tartışmalı kılan bir diğer olguysa, Didier Anzieu'yü analize aldığı sırada, Marguerite Anzieu'nün Lacan'ın babası Alfred Lacan'ın yanında ahçı olarak çalışmasıdır. Didier Anzieu gerçeği annesinden öğrenir. Lacan ile analizi 1953'e kadar sürer. Catherine Chabert göre, Lacan'ın kendi seminer eğitimini izlemesi önerisi Didier Anzieu'yü hayal kırıklığına uğratmış ve seans sayısını azaltma talebine neden olmuştur.

Didier Anzieu psikanaliz eğitimini Société Psychanalytique de Paris'te (Paris Psikanaliz Cemiyeti) tamamlamış, ilk ayrılık hareketinde Lacan'ın yanında, ikinci ayrılıktaysa karşısında durmuş, 1964'te Association Psychanalytique de France'ın (Fransız Psikanaliz Birliği) kurucuları arasında yer almıştır. Psikoloji profesörü olarak görev yaptığı 1955-1983 yılları arasında psikolojinin tıp ve felsefe eğitimlerinden bağımsızlaşarak özerklik kazanması için mücadele vermiş, psikolog ve psikanalist kimliklerini biribirine karıştırmadan klinik psikolojiye akademik camiada saygınlık kazandırmıştır.

Didier Anzieu, psikodramadan projektif yöntemlere, dermatolojiden edebi yapıtların yorumuna, çok değişik alanlarla ilgilenmiştir. Ancak dünya ölçeğinde otoanaliz ve deri-benlik konusundaki özgün yaklaşımlarıyla tanınmıştır. Psikanalizin bu yaratıcı çocuğunun psikanaliz içindeki duruşunu galiba en doğru biçimde kendi sözleriyle anlatabiliriz: "Sorun Freud'un viktoryen dönem bunalımı karşısında bulduğu çözümü tekrar değildir. Sorun, insanoğlunun günümüz medeniyetindeki rahatsızlığına bir cevap bulmaktadır. Psikanalitik nitelikte bir çalışma, bilinçdışının kendini gösterdiği her yerde yapılmalıdır: ayakta, oturur durumda ya da uzanmış halde; bireysel olarak, grup halinde ya da ailede, öznenin kaygılarını ve fantezilerini, onları işitebileceği ve açıklayabileceği varsayılan birine anlatabileceği her yerde."

Devamını görmek için bkz.

Bölüm I, "1895 Öncesinde Freud", s. 23-30

1 Bir Yaratıcının Çocukluğu

Sigmund Freud'un ilk şansı, ticareti meslek edinmekle birlikte bu alanda yeteneği olmayan, buna karşılık liberalizmi ve modernliğiyle gurur duyan, kendi kendini yetiştirmiş, muhtemelen inançsız Yahudi bir babaya sahip olmaktı. Babasının ilk evliliğinden olan ağabeyleri ve kendisinden küçük erkek kardeşi, kendilerini ticaret pratiğine ya da eğitimine adayarak babalarının başarısız olduğu alanda başarılı olmayı seçeceklerdi. Sigmund, hekim ve araştırmacı olarak, babasının hoşlanacağı ve arzusunu oğluna aktarmış olduğu türde bir başarıyı gerçekleştirecekti: kültürel düzen içinde bir başarı.

İkinci şansı, kendisinden yirmi yaş büyük dul bir erkekle evlenmiş, genç, canlı, yumuşak ve neşeli bir anneden doğmuş olmaktı. Bu annenin ilk gözağrısına karşı duyduğu tutkulu ve gurur dolu sevgi onun bazı noktalarda erken uyarılmasına neden olmuş ve ona varoluş konusunda güçlü bir emniyet ve güven duygusu, ensest arzusuyla büyük bir tanışıklık ve her yaratıcı için gerektiği dozda bir mazoşizm sağlamıştı.

Üçüncü şansı, taşrada, bir çeşit ilkel göçebe topluluğu arasında, dillerin, inançların, kültürlerin ve toplumsal sınıfların çoğul olduğu bir ortamda, üç yıllık mutlu ve özgür bir dönem yaşamış olmasıydı.

Üç buçuk yaşına doğru erken bir sürgün yaşamış olmasından kaynaklanan ilk şanssızlığı sonradan bir şans haline gelecekti: Yaratmak, yitirilen ve telafisinin imkânsız olduğu bilinen şey için ağlamak değil, onun yerine bir yapıt koymaktır; oluştururken kendi kendini de yeniden oluşturduğun bir yapıt.

İkinci şanssızlığı da yine bir şansa dönüştü. Dört yaşının sonundan itibaren oturduğu, kentsel yapıyı, çok sayıda taşınmayı, yoksulluğu yaşantıladığı Viyana, duyduğu hıncın nesnesi haline geldi, mazoşizmini ve buna tepki olarak başarma iradesini körükledi. Viyana'da, Alman dilini, Latin ve Gotik olmak üzere iki karakterde yazmayı öğrendi. Bu dil anne-babası tarafından önemsenen başvuru diliydi; daha önceki sistemleri yıkmadan düzene koyan koddu; Kitabı Mukaddes'i resimli bir çeviri metninden, ardından da Shakespeare'i metin olarak okudu; mükemmel bir klasik dil ve edebiyat öğrenimi yaptı; bilimsel kesinlik duygusunu kazandığı, hayranlık duymaya, öykünmeye, reddetmeye ihtiyaç duyacağı hocalara kavuşup sonra da onları yadsıdığı bir üniversiteye, dünyadaki ilk üniversitelerden birine devam etti: Romantik genç kahraman olarak fetihçi özdeşleşmelerine, büyük bir buluş yapmak konusundaki tutkulu ihtirasına ve narsisizmini olumlu biçimde dengeleyen kendini tek başına sınama ihtiyacına uygun düşen bir Viyana.

Gerisi, yani psikanalizin keşfi, yeniden kuracağımız ve bu fonun dışında anlaşılması mümkün olmayan öyküdür. Birbirini izleyen şanslı durumların meyvesi olan tüm ruhsal süreçlerden beslenen, onları eyleme değil yapıta geçiren ve nihayet yapıtın bizzat kendisinde temsil eden bir iç çalışmanın öyküsü. Ama, pek çok çağdaşının ve hastalarının durumunda olduğu gibi Freud'un durumunda da, belirli bir ruhsal sorun ve işleyiş tipini biçimlendirmiş olan ailevi, toplumsal ve kültürel bir bağlamla sıkı ilişki içinde bir öyküdür söz konusu olan.

Freud'un çocukluğu ve gençliği artık iyice biliniyor: Bu konuya geri dönmeyeceğiz. Bilgiye ihtiyaç duyan okur Freud'un ekteki yaşamöyküsüne başvurabilir.

Freud psikanalizi kırk-kırk beş yaşları arasında, kendi rüyaları üzerine kişisel bir çalışmaya girişerek keşfeder. Bu iki ayırt edici niteliğe –orta yaş krizine, rüyalara ya da gündüzdüşlerine gösterilen dikkate– birçok yaratıcıda rastlanabilir. Ama bir bireyi yenileyen, kırkıncı yaşını onun için kritik bir evre haline getiren, yaratıcılığa götüren kral yolunu rüyalarda bulmasına yol açan şeyin ne olduğu henüz bütünsel bir açıklamaya kavuşmamıştır. Elinizdeki çalışma, Freud'un yaptığı keşfin mümkün olan en açık ve eksiksiz özetini vermeye çalışırken, arka planda bu soruları gündemde tutacaktır.

2 Orta Yaş Krizi

Freud'un orta yaş krizi 1895 yılında başlar. Otuz dokuz yaşındadır. Cinsel etkinliğindeki azalmanın bilincindedir. Art arda gelen gebeliklerden ve iki-sekiz yaş arasındaki beş çocuğa (sırasıyla Mathilde,

Jean-Martin, Olivier, Ernst ve Sophie) bakmaktan yorgun düşen karısı, hayret ve pişmanlık içinde yeniden gebe kaldığını fark eder. Çift bir karara varır: bu son çocukları olacaktır. Freud bir koca olarak aldığı, zaten rahatsız edici ve kaygı yaratıcı olan önlemlerin (coïtus reservatus, coïtus interruptus) yetersizliğini saptar. Berlinli arkadaşı Fliess'in, cinsel çevrimler üzerine özgün araştırmaları sayesinde gebeliği önleme sorununu çözerek hazza imkân sağlayacağı umudu Freud'u büyülemekte ve arkadaşını gözünde büyütmesine katkıda bulunmaktadır. Freud, cinsel etkinliklerinin kısıtlanmasına o denli boyun eğer ki, sonunda bu kısıtlama sayesinde, kendini hazdan iradi olarak alıkoymanın sıkıntılarından ve doğurganlığın risklerinden korunmuş olur. Öte yandan, karısıyla cinsel ilişkisi her zaman doyurucu olmuştur; bu da, katı ahlak anlayışıyla birleşerek, onun evlilik dışı deneyimlere hiçbir zaman itilmemesini sağlamıştır. Tevekkülü oldukça serinkanlı, fazla burukluk belirtisi göstermeyen, başkalarına yönelik saldırganlık içermediği gibi kendi gözündeki değerini de düşürmeyen bir tevekküldür, çünkü Freud cinsellikle bir başka biçimde ilgilenmektedir. Hastalarının nevrotik sorunları, Freud'a yavaş yavaş, aslında cinsel arzulara karşı nevrotik savunma mekanizmalarının ürünleri olarak (psikonevrozların her biri için, histerik bastırmanın prototip oluşturduğu özgün mekanizmanın hangisi olduğunu araştırmaktadır) ya da tamamlanmamış bir cinsel boşalmayla ve aşırı yüklü libidonun kaygıya dönüşmesiyle (güncel nevroz) sonuçlanan pratiklerin bir sonucu olarak görünmeye başlar. Eğer hastalarını yalnızca sakinleştirmek değil, iyileştirmek istiyorsa cinsellikle ilgilenmelidir. Cinsellikle ilgilenebilir, çünkü bizzat kendisi, bu alanda, yapıcı bir kötümserliğin izini de biraz taşıyan bir iç dinginliğe, bu mekanizmaların birçoğunun yatışmış bir yankısını kendisinde duyabilmek ve dolayısıyla işleyişlerini sınayabilmek için yeterli bir içgörüye ulaşmıştır.

Eşzamanlı olarak Freud, ömrün ikinci yarısına geçildiğinin saptandığı bir yaşta kaçınılmaz olan bir düşünceyle, ölümle ilgili kaygılar duymaya başlar. Kendi kişisel ölümüne ilişkin ilk düşünce, ya enfeksiyon sonrası bir miyokardite bağlı olan ya da hafif bir koroner pıhtıdan kaynaklanan kalp hastalığı belirtileri vesilesiyle aklına gelir. O andan başlayarak, altı çocuğunu büyütmeden önce ölme korkusu (doğması beklenen çocuğu yirmi bir yaşına geldiğinde, o altmış yaşında olacaktır), her zaman takıntı halini almasa da kafasını meşgul eder. Freud'un ölüm hakkında her zaman gerçekçi bir bakış açısı olmuştur: Ölüm her şeyden önce kaçınılmaz bir olay, bir zorunluluk, olduğu gibi kabul edilmesi gereken ananké'dir. Yakın arkadaşların kaybı, örneğin karısının kız kardeşi Minna Bernays'in nişanlısı Schönberg'in ölümü karşısında bu düşüncesine uygun davranmıştır. Hiçbir zaman, ruhun ölümsüzlüğüne dair herhangi bir düşünceye inanmak gibi savunmacı bir ihtiyaç duymamıştır. Saati geldiğinde yok olmaya razı olacağını derin bir biçimde bilmektedir. Ama o ana dek kendi ölümüne kafa yormaktan kaçınmıştır. Böyle bir düşüncenin baskınına maruz kalmak, hiçbir zaman iç dünyada anafor yaratmaksızın, tasarıların ve davranışların zorlu bir gözden geçirmeye tabi tutulmasına yol açmaksızın gerçekleşmez.

Freud, cinsellikle ilgili olarak, serbest çağrışım yöntemini öğütlediğinden beri hastalarının kendisine gittikçe daha açık seçik bir biçimde getirdikleri malzemeyi giderek daha iyi dinlemeye, hayal etmeye ve anlamaya hazır olsa da, ölümle ilgili olarak aynı şeyi yapmaktan uzaktır. Ölümü kabul eder ama ölümün temsilini kafasında canlandırmaz ve bunun için tartışmalı bir kuramsal gerekçe öne sürmeye hazırlanır: Ona göre bilinçdışı ölümün temsilini içermemektedir. Otoanalizi, cinsellikle bütünleşen ve ölümle bir biçimde ilişkili olan farklı bir boyutun kabul edilmesi için geniş ve zorlu bir işlem çalışması(*) oluşturacaktır ama Oidipus kompleksinin keşfedilmesiyle duracak ve orta yaş krizine son vermek için yeterli olacaktır. Bu işlem çalışmasını yeniden ele almak ve ölüm dürtüsü kavramına dek götürmek için bir sonraki krizi, ayırt edici niteliği kendi ölümüne yakınlık duygusu olan altmış yaş krizini beklemesi gerekecektir.

1895'te Freud'un çok sayıda basılmış çalışması vardır ve hem bilimadamı hem de pratisyen olarak haklı bir üne sahiptir. Ama bu çalışmalar dergi ya da ansiklopedi yazılarından, ortak çalışmalar için yazdığı bölümlerden, kokain ve afazi üzerine iki monografiden ibarettir ve tam anlamıyla yapıtlardan söz etmek mümkün değildir. Bunun nedeni, fikir eksikliği çekmesi değildir. Elde ettiği sonuçların sınırlı kalması gençliğe özgü bir çalışma tarzına sahip olmasından kaynaklanmaktadır: Şevkle, bir esinin ani etkisiyle, tam olarak sınamak için gereken zamanı ayırmadan ve özeni göstermeden (kokain), zorunlu sonuçları çıkartmadan (sinir sisteminin temel yapısı) ya da esas olanı yeterince açıklığa kavuşturmadan (afazi) çalışmaktadır. Düşünmek ve yazmak onun için aynı şeydir ama bu değerli yeteneğini kullanma biçimi kısa vadelidir, çünkü düşündüğünü bir kez yazdıktan sonra o konuda kafa yormayı bırakır ve başka bir şeye geçer. O zamana dek, bu çalışma tarzıyla yetinmiştir. Oldukça istisnai yeteneklere sahip olduğunun ve bunları yeterince kullanmadığının bilincindedir. O zamana dek, önünde sonsuz bir zaman olduğunu düşünmüştür; yarın... bulacaktır. Şimdi, bu gelecek sallantıdadır. Öğrenim yıllarını tamamlamıştır. Artık zaman gözüne belirsiz görünmemekte, durmadan biraz daha yaklaştığı bir ufuk çizgisi yolunu kesmektedir. Yaratmanın zamanı ya şimdidir, ya da hiçbir zaman; şimdi, yaratmak için tarzını, kuramsal başvuru kaynaklarını, araştırdığı nesnenin bizzat doğasını değiştirmenin de zamanıdır. Farklı bir biçimde çalışması, kendi içinde bir başka düzeye inmesi, oradan getireceği malzemeyi adım adım örgütlemesi, hissetmesi, sistematize etmesi, kendisinin bu malzemeyi işleyiş biçimine tepki vermesi, onu kurarken kendisini de yeniden kurması gerekmektedir.

Bu türden yaratıcı bir gerilemeyi gerçekleştirmek, her şeyden önce, rehber olarak kabul edilen bir yaratıcıyla özdeşleşmenin sağlayacağı desteği gerektirmektedir. Gençliğinde Brücke, Meynert, Breuer ve Charcot'yla yaşadığı özdeşleşmelerin iflasının ardından, Freud ergenlik dönemine ait bir kahramanlık özdeşleşmesine geri döner.

Goethe'yle arasındaki koşutluk çarpıcıdır. Goethe (1749-1832) hukuk okumuştur: Freud hukuk okumak istemiştir, ve son anda tıpta karar kıldıysa, bu, Goethe'ye atfedilen Doğa Üzerine Deneme'den parçalar dinledikten sonra gerçekleşmiştir. Goethe, edebi etkinliğinin yanı sıra, değişik alanlara yayılan bir bilimsel ilgi geliştirmiştir: optik, botanik, jeoloji, osteoloji. Hatta bu alanlarda, mütevazı olmakla birlikte, kendi çağı için önem taşıyan keşifler yaptığı da olmuştur; örneğin, Freud'un düşünce ustalarından biri olan Helmholtz, Goethe'nin renkler kuramına saygısını ifade etmiştir. Freud, Brücke örneğini izleyerek, sonradan ruhsal aygıt olarak adlandıracağı şeyi bir optik aygıtla analoji içinde tasarlamaktadır; kendi isteğiyle botanikle ilgili monografiler okumaktadır; kafasında, bilinçdışını, farklı yaş ve örgütlenmelere ait jeolojik katmanların üstüste gelmesi biçiminde canlandırmaktadır; osteolojiye gelince, ilerde göreceğimiz gibi, Oidipus kompleksinin keşfi sırasında, Freud'un Goethe'yle bu noktada özdeşleşmesi "Koyun başı" rüyasıyla birlikte açık hale gelecektir.

Goethe'nin sevdiği kadınlar arasında yer alan Minna Herslief (Gönül Yakınlıkları'nda, değiştirilmiş biçimde yer alan) Sigmund'un giderek daha fazla değer verdiği baldızı Minna Bernays'le aynı ismi taşımaktadır. Freud üzerinde önemli bir etkisi olan felsefe profesörü Franz'ın da üyesi olduğu Brentano ailesi, romantik şair Clemens'ın ve Goethe'yle tutkulu bir yazışma sürdüren kız kardeşi Bettina'nın (roman yazarı Achim von Arnim'in eşi) ün kazandırdığı bir ailedir; dul tüccar Brentano'nun genç ve hüzünlü eşi Maximilienne'in bir adaşı Werther'de sahneye çıkmıştır. Nihayet, olgunluk dönemine giren Goethe, 1794-1805 yılları arasında, Schiller'le çok yakın bir dostluk sürdürdüğü dönemde, esas olarak Wilhelm Meister'ın Çıraklık Yılları adlı yapıtının damgasını vurduğu yaratıcı bir yenilenme yaşayacaktır:

Fliess, Freud tarafından aynı rolü oynamak üzere aynı yere çağırılır. Freud da Goethe gibi seksen üç yaşında ölecektir. Ama bunlar önemsiz benzerliklerdir. Goethe çocukluğunu ve gençliğini içeren özyaşamöyküsünü parçalar halinde kaleme almıştır: Dichtung und Wahreit (Şiir ve Hakikat). Yapıtlarında yer alan ve burada andığı karakterler o kadar kendisidir ki, hiç durmaksızın yaşamöyküsünün gerçekliğinden yaratılarının şiirine geçmeyi başarır. Kuşkusuz bu yapıtta, edebi yaratılarına vermek için uğraştığı mükemmel biçimi hayatının anısına da verebilmek için hayatının gerçekliğini zorunlu uyarlamalara tabi tutmuştur. Aziz Augustinus ya da J. J. Rousseau'dan farklı olarak, Goethe'yi harekete geçiren şey temelde ne alçakgönüllülük, ne kibir, ne kendini teşhir etme ne de örnek alınma arzusudur. Amacı, başkalarına ve kendi kendisine, varlığının Bildung'unu, yani içsel oluşumunu göstermektir: Önce, Aristoteles'den aktarmayı sevdiği sözcükle, "entelekheia"sını, ve sonra çeşitli başkalaşımlarını göstermek. Goethe'nin bu yönü Freud için o ana dek herhangi bir önem taşımamıştır ama otoanalizinin gelişmesi sürecinde giderek bir özdeşleşme modeli olarak işlev görecektir. Freud'un, daha ileride yazacağı, "Şiir ve Hakikat'ten Bir Çocukluk Anısı" adlı inceleme, bu metne ilgisinin sürekliliğinin bir göstergesidir.

Bu arada, 1895 ortalarında, Goethe'ye dair bir başka çizgi Freud' un hayatında tam anlamıyla kendini gösterir. Bütün iyi Alman öğrenciler gibi Freud da İtalya'ya yolculuğun Goethe'nin hayatında nasıl temel bir dönemeci temsil ettiğini bilir. Goethe otuz yedi yaşına dek, heyecanın egemen olduğu, genellikle oldukça kısa ve her zaman oldukça basit romantik yapıtlar yayımlamıştır: Başta Gœetz von Berlichingen olmak üzere yarım düzine tiyatro oyunu ve ününü borçlu olduğu Werther adlı roman; ilk Faust'u yazmaya başlamıştır. Sonra, 1786-1788 yılları arasında Roma'da, ardından Napoli'de ve yeniden Roma'da kalmıştır. Napoli'de insana ilişkin trajik bir görüş keşfetmiştir: "Napolili, deniz cennetiyle Vezüv cehennemi arasında yaşar" (Vezüv o sırada patlama halindedir). Roma'da ikinci kalışı sırasında, özlem duyduğu kişisel dengeyi sezinlemiştir ve o andan başlayarak esin kaynakları değişmiştir. Bu kaynakları, klasik idealde, Yunan trajedisinde ve Rönesans'ta bulmuştur. Böylece büyük trajedilerini, büyük dramlarını, lirik ya da eleji türündeki büyük şiirsel yapıtlarını yazmıştır. Daha sonra İtalya'ya Seyahat'ini parçalar halinde (1788-1789, 1813, 1817, 1829) kaleme alan Goethe'nin, o sırada gerçekleşmiş olan iç değişimin tamamen bilincinde olduğu görülür. İtalya'ya bir yolculuk yapmak, Roma'ya, Napoli'ye gitmek, Freud'un uzun zamandır düşlediği bir şeydir. Maddi kaynaklarının yetersizliği ve kuşkusuz, Goethe örneğinde olduğu gibi, kendi başkalaşımını gerçekleştirmek için henüz yeterince olgun olmadığı duygusu bu yolculuğu ertelemesine neden olmuştur. Ama artık bu düş gerçekleşecektir. 1895 Paskalyası'nda, Istria'daki Abbazia'ya (o zamanlar Avusturya'ya dahildi) ani bir yolculuk, Trieste'de yaptığı staj sırasındaki çok hoş anılarına kavuşma olanağını sağlar. Kararını verir: O yaz ilk kez İtalya' ya gidecektir. Gerçekten de ağustosta, erkek kardeşi Alexandre ile birlikte (Goethe hep bir yol arkadaşı ile yolculuk yapar) Venedik'i görmeye gider. Martha'ya gönderdiği kısa bir pusulanın tanıklık ettiğine göre, yaşadığı şey "sarhoşluk"tur. Fliess, Freud'a Lido'da onu aydınlatabilecek bir kafatası bulmasını diler. Goethe'nin kafatası omurları konusundaki kuramını Lido Plajı'nda bir koyun kafatasının kalıntılarını toplayarak keşfettiği bilinmektedir. Eylülde Freud, yine kardeşi Alexandre ile birlikte,

Fliess'i görmek ve ona yeniden burnunu ameliyat ettirmek için Berlin'e uğrayarak geri döner. Freud'un Bilimsel Bir Psikoloji Taslağı'nı yazmaya başlaması Viyana'ya dönüş yolculuğu sırasında gerçekleşir.

Yitik Zamanın Peşinde adlı yapıtında Proust, roman yazarı Bergotte'un ilk dönemini betimlerken onun "havalandığı" anı saptamaya çalışır. Bu Proustçu formül –Proust'un, Bergotte karakteri için model aldığı kişilerden biri olan Anatole France'ın hem çağdaşı hem de hayranı olan– Freud'a mükemmel bir biçimde uymaktadır. Freud, yolculukları boyunca, havalanmaya hazırlanmaktadır.

(*) "İşlem çalışması"nı "travail d'élaboration"un karşılığı olarak kullandım. Elaborer fiilini "işlemek" diye Türkçeleştirdim (ç.n.). Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.