Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-486-8
16.5x23.8 cm, 400 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Susan Buck-Morss diğer kitapları
Görmenin Diyalektiği, 2010
Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Rüya Âlemi ve Felaket
Doğu'da ve Batı'da
Kitlesel Ütopyanın Tarihe Karışması
Özgün adı: Dreamworld and Catastrophe
The Passing of Mass Utopia in East and West
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Bülent Doğan
Kapak Resmi: Aleksandr Kosolapov
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2004

Yirminci yüzyılın kitlesel ütopyaları başarısız oldu. Bu ütopyalara bağlanmış rüyalar, hayaller de öyle. Yeni bir yüzyıla girdiğimiz şu günlerde, sanayi üretiminin maddi kıtlığı aşmayı sağlayarak herkese mutluluk ve refah getireceği inancının yerinde yeller esiyor. Gezegenin bu süreçte uğradığı tahribatın ayan beyan ortaya çıkması ve sosyalizmin yenilgisi kolektif bir ütopya hayalini itibarsızlaştırdı. Artık ütopya sadece özel hayat içinde mazur görülebiliyor, kolektif mutluluk kavramı ezici bir çoğunluğa hiçbir anlam ifade etmez oldu.

Buck-Morss, Walter Benjamin'den aldığı "rüya âlemi" kavramını hem kolektif bir zihin durumunun şiirsel bir tasviri hem de analitik bir kavram olarak kullanarak, çöküş de denebilecek bu dönüşümün izlerini sürüyor. Yerleşik totalitarizm/demokrasi karşıtlığını reddedip Doğu ve Batı bloklarının (SSCB ile ABD'nin) rüya âlemleri arasındaki tekinsiz benzerliklerin altını çiziyor, sosyalist tahayyülün kapitalizminkine fazla sadık kaldığı için başarısız olduğunu gösteriyor. Bunu da geleneksel akademik metinlerin yaptığı gibi baştan sona kesintisiz akıp giden bir argüman geliştirerek değil, son derece deneysel bir tavır benimseyerek yapıyor: Yine Benjamin'in icadı olan "diyalektik imgeler" kavramını yaratıcı bir biçimde uygulamaya koyarak, 20. yüzyılın kitle ütopyasını, ilk bakışta önemsizmiş gibi görünen küçük görsel ayrıntılardan, tarihin büyük anlatısı içinde pek de bir yere oturtulamayan anekdot parçalarından hareketle, kitle kültürünün görsel enkazını eşeleyerek sorguluyor. Buck-Morss'un atıldıkları yığının içinden kurtarıp bize yeniden kazandırdıkları arasında neler yok ki: Lenin'in mumyalanması kararı ile başlayan dehşet verici sürecin bir kronolojisi, avangard sanatta "kare"nin kullanılmasının tarihi, tepesinde dev bir Lenin heykeli olması planlanan ama inşa edilmeden kalmış Sovyetler Sarayı projesi ile Amerikan pop kültürü ikonu "King Kong" filminden bir kare arasındaki benzerlik, Melnikov'un aylaklığı yüceltiyor diye reddedilen "Uyku Enstitüsü" projesi, 20'li ve 30'lu yılların Amerikan ve Sovyet sinemasında "kitlelerin" kullanım tarzı ve makine fantazileri.

Tarihi, artık hiçbir bütün içine tıkıştırılamayan fragmanlara hakkını veren sağlam bir teorik zemine yaslanarak görsel imgeler üzerinden anlamaya çalışan ve hâlâ kolektif bir ütopya mümkün diyorsak dersimizi iyi çalışmamız gerektiğine dikkat çeken bu güzel kitabın sizi de heyecanlandıracağından eminiz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz

I Demokrasi ve Rüya Âlemi

1 Siyasi Çerçeve
1.1 Kitle Egemenliği ve Düşman İmgesi
1.2 Hipermetin
Soğuk Savaş Yılları
Fransız Devrimi
Ekonomik Olan ile Siyasi Olan Arasındaki Ayrım
Egemen Parti / Sosyalist Devlet
Mekân
Zaman

II Tarih ve Rüya Âlemi

2 Zaman Üzerine
2.1 Devrimci Zaman
2.2 Zaman Fragmanları
Mitik Zaman
Fragman 1: Mitik Zaman: Bir Kronoloji
Fragman 2: Ters Çekim
Fragman 3: Zamana Karşı (Maleviç)
Fragman 4: Karenin Kısa Tarihi

III Kitle Kültürü ve Rüya Âlemi

3 Sağduyu
3.1 Ekolojik Devre
3.2 Şok
3.3 Makinelerin Doğası

4 Kitlelere Kültür
4.1 Kitleler
4.2 Yüzey Estetiği
4.3 Kozmopolit Bir Proje

5 Rüya ve Uyanış
5.1 King Kong ve Sovyetler Sarayı
5.2 Ev Alanı
5.3 Uyanış

IV Sonrası

6 Yaşanan Zaman / Tarihsel Zaman
6.1 Düşmanı Kaybetmek
6.2 Tek Dünya
6.3 Küresel Bir Ekonomide Bilgi Üretimi

Notlar
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7-13.

Yirminci yüzyılın rüyası kitlesel ütopyalar inşa etmekti. Hem kapitalist hem de sosyalist biçimleriyle sınai modernleşmenin yol gösterici ideolojik gücü buydu. Rüyanın kendisi, doğal dünyayı dönüştüren, sanayi tarafından üretilmiş nesnelere ve inşa edilmiş ortamlara kolektif, siyasi arzu yatırımında bulunan çok büyük bir maddi güçtü. Bireylerin geceleyin gördükleri rüyalar, toplumsal düzen tarafından ketlenmiş ve geriye, çocukluktaki biçimlerine itilmiş arzuları ifade ederken, bu kolektif rüya kişisel mutlulukla uyumlu bir toplumsal dünya tahayyül etme cüretini gösteriyor ve yetişkinlere, gerçekleşmesi halinde kıtlığın herkes tarafından alt edilmiş olacağını vaat ediyordu.

Yüzyılımız sonuna yaklaşırken, bu rüya terk edilmektedir. Sınai üretimin kendisi azalmış değildir. Metalar hâlâ üretilmekte, pazarlanmakta, arzulanmakta, tüketilmekte, sonra bir kenara fırlatılıp atılmaktadır – hem de dünyanın gittikçe daha fazla bölgesinde, her zamankinden daha büyük miktarlarda. Tüketicilik, yok olmak şöyle dursun, sosyalizmin son kalesi durumundaki Çin anakarasına da nüfuz edip muhtemelen ilk küresel ideolojik form haline gelmiştir. Devletin meşruluğu, artık birkaç yüzyıllık olmuş "modern" siyaset teorilerinin ortaya koyduğu "halkın yönetimi" idealine dayanmayı sürdürüyor. Ama sınai modernliğin kitlesel-demokratik miti –dünyanın sanayi tarafından yeniden biçimlenmesi sürecinin, kitlelere maddi mutluluk sunarak iyi toplumu ortaya çıkarabilecek kudrette olduğu inancı– Avrupa sosyalizmlerinin dağılmasından, kapitalist yeniden yapılanmanın gereklerinden ve temel ekolojik kısıtlamalardan gelen çok ciddi bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Artık hem siyasi retoriği hem de pazarlama stratejileini, söz konusu mitin yerine, kitleleri parçalara ayıran bir farklılıklardan medet umma tavrı biçimlendirmektedir – bu arada kitlesel manipülasyon da eskisi gibi sürüp gitmektedir. Metalar insanların özel rüya âlemlerine doluşmayı bırakmış değil; kişisel düzeyde hâlâ ütopik bir işlevleri var. Ama daha geniş boyutlu toplumsal projenin terk edilmesi, bu kişisel ütopyacılığı siyasi kinizme bağlıyor, çünkü artık bireyin peşine düştüğü şeyi kitlelere de garanti etmenin zorunlu olduğu düşünülmüyor. Bir zamanlar kişisel ütopyanın mantıksal bağlılaşığı olarak görülen kitlesel ütopya artık paslanmış bir fikir. Onu gerçekleştirmek üzere tasarlanmış ilk fabrikalarla birlikte o da sanayi toplumları tarafından ıskartaya çıkarılmaktadır.

Bu kitap kitlesel rüya âlemleriyle tam da tarihe karıştıkları anda hesaplaşmaya yönelik bir girişimdir. Kalkış noktası Soğuk Savaş'ın sona ermesidir. Bu olayın derinde yatan anlamının, yarattığı siyasi etkilerden, yani "reel" (devlet) sosyalizmin yerine "reel" (kapitalist) demokrasinin geçmesinden çok, tarihsel haritadaki bu temel kaymanın her iki tarafta da bütün bir dünya anlayışını paramparça etmesi olduğunu ileri sürmektedir. Bu olay, gerçek anlamda, yirminci yüzyılın sonuna karşılık gelir. Bu zamansal kopuşun bu tarafından bakıldığında, (Soğuk Savaş'ın Avrupamerkezci terminolojisini kullanacak olursak) "Doğu"da ve "Batı"da var olan kültürel biçimler tekinsizce birbirlerine benziyor gibi görünürler. Modernliğin sorunlarıyla başa çıkma tarzları müthiş farklılıklar göstermiş olabilir, ama Batı'nın geliştirdiği modernleşme sürecine her iki taraf da inanıyordu. Bugün bizler için işte bu inanç fena halde sarsılmış durumdadır. Bu kitap Doğu'yla Batı'nın rüya âlemlerini, halihazırdaki durumumuzun değişen mahiyetini aydınlatmak amacıyla birbiriyle kıyaslıyor.

Rüya âlemi kavramını ödünç aldığımız Walter Benjamin bu kavramı sadece kolektif bir zihinsel durumun şiirsel tasviri olarak değil, analitik bir kavram olarak, modernliği dünyaya büyüsünü yeniden kazandırmak olarak gören teorisinin merkezinde yatan bir kavram olarak kullanıyordu. Bu terim, modern hayatın bünyesindeki geçiciliği teslim eder; modern hayatın sürekli değişen koşulları geleneksel kültürü olumlu bir anlamda tehlikeye düşürür, çünkü sürekli değişim geleceğin daha iyi olabileceği umuduna imkân verir. Modern-öncesi kültürde mitler toplumsal kısıtlamaların zorunluluğunu haklı çıkararak geleneği pekiştirirken, modernliğin –siyasi, kültürel ve ekonomik– rüya âlemleri, mevcut biçimleri aşan toplumsal düzenlemelere yönelik ütopyacı bir arzunun ifadeleridir. Ama sahip oldukları muazzam enerji iktidar yapıları tarafından araçsal biçimde kullanıldığında, tam da nimetlerinden yararlanacakları varsayılan kitlelerin aleyhine dönen bir güç aracı olarak seferber edildiklerinde, rüya âlemleri tehlikeli bir hal alırlar. Rüyası görülen toplumsal dönüşüm potansiyeli gerçekleşmezse, gelecek kuşaklara tarihin onlara ihanet etmiş olduğunu öğretebilir. Aslında en ilham verici kitlesel ütopya projeleri –kitle egemenliği, kitle üretimi, kitle kültürü– artlarında bir felaketler tarihi bırakmış oldu. Kitle egemenliği rüyası milliyetçi dünya savaşlarına ve devrimci teröre yol açtı. Sınai bolluk rüyası, hem insan emeğini hem de doğal ortamları sömüren küresel sistemler inşa edilmesini teşvik etti. Kitlelere kültür rüyası, modernliğin şiddetini estetize eden ve bu şiddetin kurbanlarını uyuşturan türlü türlü rüya efekti yarattı.

İşte kitaptaki denemelerde kitlesel ütopyanın bu iki ucu, rüya âlemi ve felaket ele alınıyor. Ütopyanın Doğu ve Batı'da büründüğü biçimleri kıyaslama fikri, Moskovalı felsefecilerle sıkı işbirliği yaptığım bir dönemin sonunda ortaya çıktı. 1988 ile 1993 arasında Sovyet (daha sonra, Rus) Bilimler Akademisi'ne bağlı Felsefe Enstitüsü'nü sık sık ziyaret edip bir iktidar sistemi olarak Sovyet kültürünü eleştirel bir biçimde analiz eden yeni kuşak entelektüellerle birlikte çalıştım. Biz böyle fikir alışverişleri yaptığımız sırada, Soğuk Savaş dünyası çöküverdi. Kendilerini bu gezegen üzerindeki hayatı ortadan kaldırarak savunmaya muktedir ve hazırlıklı iki uzlaşmaz düşmanı içeren o hayali/ imgesel topoloji, birdenbire kesilen bir rüyayı andırırcasına buharlaşıp gitti. Bu tarihsel kopuş insanın aniden aklının başına gelmesi gibi bir his veriyordu. İktidar yapıları bize bir süre o kadar muallaktaymış, geçmiş tarihin yükü de o kadar hafifmiş gibi geldi ki, sırf kişisel dostluklar bile yeni, ortak bir kültür çağına kılavuzluk etmeye yeterliymiş gibiydi. Ama yeni iktidar gruplaşmaları oluşmaya başlayıp kendimizi tarihin akışına karşı kürek çeker vaziyette bulduğumuzda, kişisel eylemliliğin sınırları acı verici bir biçimde ortaya çıktı.

Birlikte yaptığımız çalışma, Soğuk Savaş düzeni yüzünden birbirinden ayrı tutulmuş düşünürler arasında, yapılmasına yeni yeni izin verilen fikir alışverişinin yoğunlaştığı bir dönemin parçasıydı. Önayak olduğumuz projeler sayesinde Batı düşüncesinin çeşitli veçheleri SSCB'ye ve ona bağlı devletlere tanıtıldı; bu projeler arasında Walter Benjamin'in Rusça'da ilk kez yayımlanması, yapıbozum hakkındaki ilk atölye çalışması, ilk Heidegger konferansı, son Sovyet Uluslararası Film Festivali ve Dubrovnik Inter-University Centre' da, başta Merab Mamardaşvili olmak üzere Sovyet felsefesinin Kıta Avrupası geleneğine bağlı okulu diye adlandırılabilecek okulun mensuplarının verdiği ilk –ve son– ders sayılabilir. Jacques Derrida, Jürgen Habermas, Fredric Jameson, Jean-Luc Nancy, Slavoj Zizek ve bazı başka kişiler bu fikir alışverişlerinde rol oynadılar, böylece bu hikâye zamanımızın düşünce tarihinin bir parçası haline geldi. Ama siyasi kültürün dönüşebileceği yönündeki umutlarımız gerçekleşmedi. Ortak bir eleştirel söylem kurma projemiz, Soğuk Savaş sonrası dönemin başat düşünsel eğilimleri yanında marjinal kalıyordu, halen de öyledir. Hegemonik söylem, bu yüzyılda zafer kazanmış olanların manevi üstünlüğünü teyit ediyor – eleştirelliği değil. Onların, yendikleri kişilerle ne kadar çok inancı paylaştıkları üzerinde pek düşünülmüyor.

O çok tekrarlanan hikâyeye, Batı'nın Soğuk Savaş'ı kazanması ve kapitalizmin sosyalizm karşısında tarihsel bir zafer kazanması hikâyesine karşı, bu yazılarda şu fikir savunuluyor: Tarihsel sosyalizm deneyi Batı'nın modernleşmeci geleneği içinde o kadar derinlere kök salmıştı ki onun yenilgisinin bütün Batı anlatısını sorgulama konusu haline getirmemesi imkânsızdır. Bu noktada postmodern teriminin bir işlevi varsa, o da yeni bir tarihsel aşamanın tasviri işlevi değil –modernliğin temelde yatan yapıları hiçbir surette ortadan kalkmış değildir– modernliğin rüya âlemlerinde bir zamanlar inanılan o kalkınmacı ve iyimser anlamdaki "tarihin aşamaları" diye bir şeyin olmadığının farkına varılması işlevidir.

Dört ana bölüme ayrılıyor kitap. Birinci bölüm olan "Demokrasinin Rüya Âlemleri"nde Doğu ile Batı'nın siyasi formlarının demokrasi ile egemenlik arasındaki ortak bir çelişkiyi, kökenleri Fransız Devrimi'nde yatan ve intikamını Soğuk Savaş'ın karşılıklı imha mantığıyla almış olan çelişkiyi cisimleştirdikleri ileri sürülüyor. İkinci bölüm, "Tarihin Rüya Âlemleri"nde devrimci zaman anlatısı eleştirel bir biçimde incelenerek Bolşevik kültür siyasetinin hikâyesi kendi terimleriyle anlatılıyor ve devrimci siyasetin bu zamansal zırha bürünmeden yeniden düşünülmesi öneriliyor. Üçüncü bölüm, "Kitle Kültürünün Rüya Âlemleri"nde Sovyet kültürünün rüya âlemini, tam da ondan uyanıldığı anda temsil eden geç Sovyet dönemi sanatçılarından yola çıkılıyor ve Doğu ile Batı'nın kitle kültürüne ait imgeler yan yana getirilerek bu sistemler arasındaki mücadeleye, aynı ütopik biçimleri kusursuz bir biçimde üretmeye yönelik bir rekabet olarak görünürlük kazandırılıyor. Dördüncü bölüm, "Sonrası"nda ise kitap, Moskovalı felsefeci arkadaşlarımla yaptığımız çalışmaların tarihsel bağlamı içine yerleştirilerek kişisel ve siyasi tarih, her ikisini de gizemlerinden arındırmak amacıyla, iç içe geçiriliyor.

Bu kitabın tezi, kapitalizmin arzulanmaya layık ve kaçınılmaz olduğu, toplumsal hayatın normal doğal düzenlenişi olduğu şeklindeki beylik hikmete karşı çıkıyor. Modernliğin toplumsal kötülüklerinin piyasaya yapılan siyasi müdahalelerin yol açtığı çarpıklıklar olduğunu savunan, böylece sosyalizmin ve hatta yakın tarihlerde refah devletinin bile normdan sağlıksız sapmalar olarak faşizmle aynı kategoriye tıkıştırılmasını sağlayan neoliberal savı reddediyor. Soğuk Savaş'ın totalitarizme karşı demokrasi şeklindeki söylemsel ikiliğine temelden meydan okuyor. Sağda olduğu kadar solda da siyasetin bütün bir kitleler anlayışını safra diye bir kenara atmaya hevesli göründüğü bir dönemde, geçtiğimiz yüzyılın kendine demokratik diyen bütün siyasi ve kültürel mücadelelerinin bir kitleyi kazanmak için, o kitle adına yapıldığını hatırlatıyor. Aynı zamanda, demokrasinin, ister genel irade adına tek bir partinin, ister ulus-devleti savunan kitlesel bir ordunun uyguladığı şiddete dayalı bir egemenlik kavramıyla herhangi bir biçimde bağdaşıp bağdaşamayacağını sorguluyor.

Bu kitap, belli insan gruplarının eşsiz, benzersiz geçmişlerini vurgulamaktan çok, benzerliklere dayalı bir hikâye anlatıyor. Yirminci yüzyılın, birbirine karşıt siyasi rejimler içindeki kültürel gelişmelerini ortak bir temanın, yani endüstriyel modernliğin kitlelere mutluluk sağlayabileceği, hatta sağlayacağı şeklindeki ütopyacı rüyanın çeşitlemeleri olarak yorumluyor. Bu rüya tekrar tekrar kâbusa dönüşüp savaş, sömürü, diktatörlük ve teknolojik yıkım gibi felaketlere yol açmıştır. Aynı rüyayı, ekolojik tehlikeleri umursamadan geleceğe taşımayı sürdürmek intihardan farksız bir şey olacaktır. Ama bu felaket sonuçların, söz konusu rüyanın ifade ettiği demokratik, ütopyacı umut adına eleştirilmesi gerekir, bu umudun reddi olarak değil. Küresel sermaye tarafından örgütlenen ve sanayi üretiminin, bu sefer de kitlelerin refahına kayıtsız kalarak ve siyasi kısıtlamalarla ketlenmeksizin genişlemeyi sürdürdüğü bir dünya, felaketlerin ortadan kalkacağı bir dünya değildir. Yine felaketler olacaktır, ama bu kez hesap sorulacak kimse olmayacaktır.

Moskova'daki ortak çalışmanın birçok aşamasını finanse etmiş olan Mac-Arthur Vakfı'na özel bir şükran borçluyum. Ayrıca Cornell Üniversitesi, Rus Bilimler Akademisi Felsefe Enstitüsü, Guggenheim Vakfı, Alman Akademik Değişim Servisi (DAAD), Fulbright programı, Rockefeller Vakfı ve Soros Vakfı'na da projenin çeşitli yönlerine verdikleri cömert destek için teşekkür etmek istiyorum. Cornell'in muhteşem kütüphaneleri olmasa, bu araştırma mümkün olmazdı. Başta Marie Powers olmak üzere Cornell'in hoşgörülü kütüphanecilerine, idari can simidim Michael Busch'a, felsefi fotoğrafçım Joan Sage'e (Lenin'in King Kong'a benzerliğini ilk o fark etti) ve çalışmanın çeşitli yönlerine yaptıkları yardımlar için Laurie Coon, Lindsay Davis, Jassica Ferrell ve Kimberley Shults'a teşekkür ederim. Kitabın ilk taslağını eleştirel bir gözle okuyan arkadaşlarım John Borneman, Teresa Brennan, Valerie Bunce, Alla Efimova, Zillah Eisenstein, Matthew Evangelista, Hal Foster, Peter Holquist, Aleksandr Ivanov, Christina Kiaer, John Christopher Kern, Brandon Taylor ve Geoffrey Waite kitabın daha iyi olmasına yardımcı oldular. MIT Press'ten Matthew Abbate ve Jim McWethy'ye de kitabın basımı sırasındaki uzmanca yardımları için teşekkürlerimi sunarım.

Yöntem Üzerine Notlar. Bu kitap, fragmanlar halinde yazılmasına rağmen, ileri sürülen sav bu savı okuma deneyiminden ayrılamayacağı için bir bütün olarak okunmak üzere yazılmıştır. Birçok bilgi dalına ait kitaptan yararlandım. Bunlara ulaşmak en kapsamlı türden, geleneksel bir araştırma kütüphanesi sayesinde mümkün oldu. Bazı olay ve imgeleri keşfetmek için kabul gören disipliner sınıflamaları sürekli görmezden gelmek gerekti. "Kilit kelimeler", araştırma işini teamüllere aykırı bir biçimde yapmayı zorlaştıracak ölçüde fazla rastlantısal, "konu" dosyaları fazla katıydı. Veri bankalarının düzenleme stratejileri yetersizdi. Arama motoru, yazarın nevi şahsına münhasır sezgileri oldu.

Kitap birkaç düzeyde okunabilir. Bir düzeyde, Soğuk Savaş düşmanlarının ortaklıklarını vurgulayan, bu yüzyılda sosyalizmin kapitalizmi ona fazla sadık kalarak taklit ettiği için başarısız olduğunu ileri süren teorik bir savdır. Bir başka düzeyde, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte unutulma tehdidi altına giren tarihsel verilerin bir hulasasıdır. Bu verileri günümüz hakkında eleştirel bir biçimde düşünmek için faydalı olabilecek yeni burçlara yerleştirerek kurtarır, bir anlamda geri kazanır. Kitap aynı zamanda görsel kültürün başvurduğu yöntemler alanında bir deneydir de. İmgeleri felsefe olarak kullanma, bu yüzyılın neyle ilgili olduğu hakkındaki beylik anlayışlara meydan okuyan bir görme biçimi sunma girişimidir. Bu kitabın amacı genel okura, mevcut genel geçer anlayışları çelen ve altüst eden bir bilişsel deneyim sunmaktır. Yirminci yüzyılı değerlendirme işinin zafer kazanmış olanlara bırakılmaması gerektiği yolunda bir uyarıdır.

Dört ana bölümün her biri teorik iddialarla tarihsel fragmanlar arasındaki ilişkiyle farklı deneyler yapıyor. Her birinin başındaki Yöntem Üzerine Notlar bu bölümleri tanıtıp okura bir kılavuz sunma amacını gözetiyor. Genel plan şöyle:

Ana Bölüm I (Bölüm 1): (1.1'de geliştirilen) teorik sav, onunla aynı doğrultuda kısmi anlatılar sunan bir dizi kilit kelimeye yapılan hipermetin bağlantıları (1.2'deki maddeler) yoluyla tarihsel zamana açılıyor.

Ana Bölüm II (Bölüm 2): Belli bir zaman fikrine itiraz eden (ve 2.1'de geliştirilen) teorik sav, ona eleştirel bir cevap olarak tarihsel imge ve metinlerden inşa edilen bir dizi zaman fragmanı ortaya çıkarıyor (2.2).

Ana Bölüm III (Bölüm 3-5): Teorik sav bir dizi burç içinde tarihsel malzemeye bütünüyle bağlanıyor. Burçların her biri (3.1-5.3) günümüz tarafından geçmiş içinde yapılan ve yirminci yüzyılın geleneksel anlatılarını değiştirme gücüne sahip, imgeler etrafında toplanmış veriler aramak amacıyla zamansal ve mekânsal sınırları aşan bir kurtarma, geri kazanma misyonu şeklinde inşa ediliyor.

Ana Bölüm IV (Bölüm 6): Odak değiştirilerek bu kitabın yazılışını kuşatan görünmez bugün görünür hale getiriliyor. Yaşanan zaman ile tarihsel zamanın kesiştiği kavşakta inşa edilen bu bölüm, yazarın kendi feminist strateji versiyonudur.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.