Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-831-6
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Susan Buck-Morss diğer kitapları
Rüya Âlemi ve Felaket, 2004
Görmenin Diyalektiği, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih
Özgün adı: Hegel, Haiti and Universal History
Çeviri: Erkal Ünal
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012

Buck-Morss bu kitabında da "tarihin enkazından" özgürleştirici unsurlar çekip çıkarmaya devam ediyor. "Dünya tarihinde belirleyici bir uğrak" olduğu halde ısrarla unutulmuş olan Haiti devrimi ile Hegel'in ünlü efendi-köle diyalektiği kavrayışı arasındaki bağların izini sürüyor ve tarihsel tahayyülün ufkunu genişletiyor. Kitabın ilk kısmını oluşturan ve "bir polisiye gibi yazılmış" olan "Hegel ve Haiti" yazısı, makale olarak yayımlandığı 2000 yılından itibaren sayısız tartışmaya ve ihtilafa konu oldu. Çeşitli disiplinlerden alınan tarihsel fragmanlardan inşa edilen ve getirilen eleştirilere de kısmen cevap veren "Evrensel Tarih" makalesi ise Avrupa Aydınlanmasının tarihsel özgürlük projesi üzerindeki tekelini reddeden evrensel sıfatına layık başka bir tarihin imkânlarını araştırıyor. Buck-Morss kitabı vareden düşüncesi için şöyle diyor:

"Akademik felsefenin tarihi, Batı düşüncesinin koloni deneyimini kendisi hakkında anlattığı hikâyelerden nasıl dışlamış olduğunun bir örneğidir. Bir felsefe profesörü bana açık açık şöyle demişti: 'Hegel bunları Haiti'yi düşünerek yazmış olsa bile, bu benim Hegel'i öğretme tarzımı değiştirmezdi' – belli bir bakış açısından elbette gayet yerinde ve kayda değer bir laf bu; ama söz konusu bağlacı, yani "ve"yi, Hegel'i Haiti olmadan düşünemeyeceğimizi ileri sürecek kadar vurgulayarak altını oymayı umduğum bakış açısı tam da buydu."

İÇİNDEKİLER
Önsöz

Birinci Kısım
Hegel ve Haiti
Birinci Kısma Giriş
Hegel ve Haiti

İkinci Kısım
Evrensel Tarih
İkinci Kısma Giriş
Evrensel Tarih

Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz’den, s. 9-11.

2000 yılının yazında Critical Inquiry dergisinde yayımlanan "Hegel ve Haiti" makalesi düşünsel bir hadise oldu neredeyse. Makalenin beklenmedik bir şekilde sanat kataloglarından siyasi dergilere ve internet bloglarına, işçi gazetelerinden üniversite dersliklerine kadar yayılması ve çeşitli dillere çevrilmesi, makalede ayrıntılarıyla ortaya konulan alışılmadık zaman ve mekân topolojilerine bir karşılıktı ve belki de, bize öğretilen ayrı ayrı tarihlerden ziyade hayatlarımızın fiili akışıyla uyumluydu. Çeşitli bağlamlarda bu makaleyi faydalı bulan ve bana pek çok şey öğreten akademisyenlerin, sanatçıların ve aktivistlerin gösterdiği ilgiden, sergilediği cömertlikten ötürü minnettarım. Bu makale ihtilaflara da yol açtı. Avrupamerkezciliği eleştiren akademisyenleri memnun etti, ama bir dereceye kadar. Batı modernliğinin mirasını merkezinden ediyordu etmesine (ve bundan dolayı methediliyordu), ama birçok alternatif modernlik olduğu beyanında bulunmaktansa, daha az rağbet görebilecek bir hedefe yönelip modernliğin evrensel yönelimini kurtarmayı öneriyordu. Bazılarının gözünde, evrensel tarih tasarısının modern metafiziğin küllerinden yeniden doğmasını sağlamayı önermek, Batı emperyalizmi (daha doğrusu onun daha soyut ve bazılarına göre daha sinsi bir biçimi olan Amerikan emperyalizmi) ile işbirlikçilik yapmakla aynı kapıya çıkıyordu.

Bu kitaptaki "Evrensel Tarih" başlıklı ikinci makale, ilk makaleyi eleştirenlere yanıt olarak kaleme alınmıştır. Burada, ilk makalede öne sürülen argümandan caymak şöyle dursun, en çok ihtilafa sebep olan iddialar geliştiriliyor. İkinci makale, tarihi siyaset felsefesi olarak yazıyor; "Hegel ve Haiti" ile ilgili, geçmiş hakkında bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri ve dolayısıyla bugünü düşünme biçimimizi değiştiren malzemeleri bir araya getiriyor. Bu tasarının siyasi bir aciliyeti var. Günümüzün "Küresel Düşün, Yerel Hareket et" sloganını değiştirmek gerek. Öncelikle, küresel düşünmenin ne anlama geldiğini sorgulamamız gerek, çünkü bunu nasıl yapabileceğimizi henüz bilmiyoruz. Kendi geleneklerimizin yerel özgüllükleri içinden geçerek küresel eylemi şekillendirebilecek kavramsal bir yönelime ulaşmanın yollarını bulmamız gerek. Bunun, bu kitapta geliştirilen bir yolu, belirli tarihsel verilerin şaşmış olan pusulasını doğrultmak ve böylece evrensel tarih nitelendirmesine yaraşır bir tarihe işaret etmelerini sağlamaktır. Bu görevde herhangi bir birlik öngörüsü, farklılık retoriğinin altında hepimizin sorunsuz bir biçimde aynı olduğumuza dair bir varsayım yoktur. Farklılık yargıları askıya alınmaz. Siyasi mücadeleler devam eder. Ama bunlar, daha belli bir mesele üzerine enine boyuna düşünmeye bile başlamadan ahlaki tahayyüle engeller koyan geleneksel yerleşik anlayışlar olmadan da gerçekleşebilirler.

Bu makaleler, tarih ile felsefe arasındaki sınırda duruyor. İleri sürdükleri evrensel tarih anlayışı, Hegel'in geçmişi sistematikleştirilmiş bir şekilde kavrayışından da, Heidegger'in tarihselliğin varlığın özü olduğu yolundaki ontolojik iddiasından da farklı. Evrensel tarih içerikten ziyade yönteme göndermede bulunur. Bir yönelimdir, kavramsal düzenlemesiyle siyasi şimdiki zamana ışık tutan ve somut malzemede temellenen bir felsefi tefekkürdür. Bu yolla açığa çıkarılan hakikat imgesi zamana duyarlıdır. Değişen şey hakikat değildir ama; biz değişiriz.

Bu tarihsel anda Amerikan tarihinin evrensel tarih tasarısına katabileceği bir şey varsa eğer, o da kolektif, siyasi katılımın göreneğe ya da etnik aidiyete, dine ya da ırka dayanması gerekmediği fikridir (ne yazık ki pek gerçeğe dönüşemediğini herkesin bildiği bir fikirdir bu). Bu fikrin kökeni Amerikan emperyalizmi falan değildir; çok daha eskilere gider, Yeni Dünya köleliği deneyimine kadar uzanır. "Evrensel Tarih" başlıklı ikinci makalede varılan sonuçlardan biri de budur. Çeşitli disiplinlerden alınan tarihsel fragmanlardan inşa edilen bu makale, şimdiki zamanın engin ufkuna duvar çekercesine kavramsal anlayışın önüne konmuş engelleri ve ahlaki tahayyüle çizilen sınırları unufak eder. Hümanistliğinden dolayı hiçbir mahcubiyet hissetmeyen bu tasarı, "Hegel ve Haiti"yi eleştirenlere ağızlarının payını verince filan değil aslen ihtilafın bahislerini yükseltirse amacına ulaşmış olacaktır.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Selim Salih, “Medeniyet dediğin…”, Kitap Zamanı, 7 Ocak 2013

Haiti, Hegel ve Avrupa merkezli tarih felsefesi hakkındaki bir kitabı anlatmaya Akif’le başlamak çoklarına ilginç gelecektir kuşkusuz. “Medeniyet”i bir Avrupa metonimisi olarak okuyan “Batıcı” paradigmaya karşı Akif, milliyetçi bir “karşı-medeniyet” anlatısı kurgulamamıştır. Ancak İslamî söylemin önemli seslerinden biri olarak Kuvayı Milliye bloğu içinde yer almış ve “İstiklâl Marşı”na imzasını atmıştır. Başlığa vesile olan bu mısrada da “medeniyet”in, olumsallığına (“dediğin”), zalim failliğine (“canavar”) işaret eder ve bu tek dişi kalmış insan icadını, bütün rasyonelitesinden, tarihsel meşruiyet araçlarından temizleyerek olduğu gibi, yani kendi hakikati ile baş başa bırakır. İstiklâl Marşı’nın bu en tekinsiz mısrasının ironisi, çoğu zaman Batıcı paradigmanın metonimik medeniyet okumasını tersyüz ederek Avrupa merkezli bir çerçevenin içinde dolaştırılır. Ancak bu çerçeve I. Dünya Savaşı’nın tarihsel/geçmiş bağlamında mahpustur ve dahası kerameti kendinden menkul her türlü “karşı-medeniyet” anlatısına yinelemeli bir söylemsel meşruiyet sağlar. Çerçeveyi dağıtmak, medeniyeti Avrupalı merkezinden kaçırarak, evrensel tarihin hakikatine/hakikatlerine savurmak belki Akif’in “niyetini” aşan bir yorum olarak değerlendirilebilir. Halbuki mısranın retorik gücü tam da bu aşkınlığa, medeniyetin “ortak insanlıkdışılığı”na dair söz söyleyebilme kapasitesinden de doğar. Susan Buck-Morss’un, Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih’ini okurken bu mısranın sayfalar boyunca Kongo’dan Haiti’ye, Paris’ten Londra’ya, Jena’dan Berlin’e zihnimde uçuşup durmasını ben biraz da böyle değerlendiriyorum.

Hegel ve Haiti

Kitabın hikâyesi Buck-Morss’un 2000 yılında Critical Inquiry’de yayımlanan “Hegel and Haiti” makalesi ile başlıyor. Akademik bir çalışmadan beklenenin çok üzerinde bir ilgi ile karşılanan yazı, farklı çevrelerde, dillerde, farklı tartışma konuları yaratarak adından sıkça söz ettirmiş. Erkan Ünal’ın çevirisi ile Türkçede ilk defa bu kitapta yayımlanan makalenin tezi aslında basit. Hegel’in 1803 yılındaki Adam Smith okumaları ile oluşmaya başlayan (ve kurumsal Hegel okumalarınca 1789 Fransız Devrimi’nin “ülke içi veçhesini anlatacak bir alegori” olarak kullandığı söylenen) “efendi-köle diyalektiği”nin onun Smith okumalarından ilhamını alan meta ticareti ile ilgisinin, 1790’da gerçekleşen ve Afrikalı kölelerin isyan ederek anayasal bir devlet kurdukları Haiti Devrimi ile açıklanabileceği. Buck-Morss’a göre Hegel ve Haiti, tarihin bu iki önemli fenomeni “sessizce” yan yana durmakta ancak aradaki kısacık “ve”, bizzat Hegel’in “dünya tarihi” nosyonu ile katkıda bulunduğu Avrupa merkezli dikey tarih inşasının onulmaz mesafelerinde kaybolup gitmektedir. Ancak mesele Haiti Devrimi’nin, Hegel’in kaynaklarından ya da felsefesini etkileyen tarihsel olaylardan biri olmasının ötesinde “Hegel adını verdiğimiz göndergenin, tarihsel olarak bilinir hale gelmesini sağlayan bastırmalardan ayrı değerlendirilemeyeceğidir”.

Bu bağlamda Buck-Morss, Hegel’in Haiti devrimi hakkında doğrudan konuşmamasını iki şekilde açıklar. Birincisi otuzlu yaşlarındaki Hegel o kadar da önemli biri değildir ve açıkçası Jena’yı işgal eden Napolyon güçlerine kendisini tutuklatacak işler yapmaktan da çekinmektedir. İkincisi ise Hegel’in bizde “farmasonluk” olarak bilinen “Hür Masonluk”la olan bağıdır. Siyasi gizlilik ve gizli kardeşlik gibi ilkeler üzerinde bir araya gelen Hür Masonluk, Buck-Morss’a göre “Bordeaux’nun köle ticaretinin yapıldığı limanlarını, Saint-Domingue’deki plantasyonları, kölelik karşıtı İngiliz yazarları, Minerva’nın Paris muhabirlerini ve Almanya’daki kitap yayımcılarını birbirine bağlayan sürekli bir hattır”.

Kitabın ikinci bölümü olan “Evrensel Tarih”, devrimin tikel detaylarına daha fazla odaklanarak, bu sürekli hattın sınırları yok sayan dünya-tarihsel karmaşasını ortaya koyar. Örneğin, devrimin başladığı an olarak anlatılan “Bois Caiman”, “Boukmen” adındaki muhtemelen Müslüman Jamaikalı bir kölenin, “mücahid” kan yemini ile coşturduğu ve “Fatiman” adındaki bir kadının yönettiği “Vudu” ayinidir. Bu ayin, Hür Mason simgelerinin Katolik ritüelleriyle, Kongolu ilahların yaşayan ölüler, yani Haitili “zombi”lerle buluşup, onlara İslâmi bir cihad çağrısı ile “Ya özgürlük, ya ölüm!” şiarınca “devrim” yaptırdığı, Avrupalı tarihsel tahayyülün sınırlarını aşan, özgürleştirici bir fenomendir. Ufuk açıcı değil mi? Belki de bu yüzden Akif’in mısrasının özgürleşmesi, mesela Arakan’ı bir iktidar müsameresi, Somali’yi bir Ramazan şovu olmaktan, Uludere’yi 2011 yılı gerçekliğini yaşayan vicdanların yanı başında sessizce kanamaktan kurtarabilir...

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Hegel okumanın tam zamanı”, Radikal Kitap Eki, 18 Ocak 2013

Türkiye’de de, Hegel ilgisi, felsefi bir bağlamdan çok ideolojik bir kökene dayanır. Hegel, felsefecilerden çok solun sahiplendiği bir filozof olagelmiştir. Solun, Hegel’i sahiplenişi de, Hegel’in kendi özgün düşüncesine önem vermenin bir neticesi olmaktan çok, solun kendi ideolojik kökenlerine gösterdiği merak, ilgi ve saygının bir sonucuydu ve bu bağlamda da, Hegel, materyalist Marx’ın idealist atası anlamına geliyordu. Hegel’le ilgili ilk seçme yazıların Onur Yayınları’ndan çıkan Seçme Parçalar (Çev. Hüseyin Demirhan) olduğunu; Hegel üzerine yazılmış ilk çeviri kitabın da, Birikim Yayınları’ndan çıkan W.T. Stace’nin Hegel Üstüne olduğunu hatırlatırım. (Bununla birlikte, yeni gelen genç kuşakta Hegel’e yönelik yeni bir felsefi ilginin başlangıcından da söz etmek gerekir; özellikle Baykuş ve Monokl dergilerinin Hegel özel sayılarından.)

Hegel’e, artık Marx’ın atası olarak değil kendisi olarak yaklaşmamız gerekir.

Hegel’i yeniden okumanın bugün en olanaklı yolu, sanırım onun biyografisini okumakla başlamak. Hegel ve biyografisinden söz etmek, bir başka önemli sorunla yüz yüze gelmek anlamına da gelir.

Biyografi kitaplarına yönelik bir ilgi eksikliğinden söz edebilir miyiz? Etmemiz gerekir. Son yıllarda, gerek felsefenin, gerek edebiyatın gerekse siyasetin çok önemli öznelerinin biyografileri yayımlanıyor. Çok önemli ve yeni gelişmelere dayalı bilgileri içeren biyografiler bunlar aynı zamanda. Örneğin Marquez’in, Simon Bolivar’ın, Hannah Arendt’in, Kant’ın, Musil’in, Darwin’in, Bediüzzaman’ın, Spinoza’ın, Karl Marx’ın, Heidegger’in, Adorno’nun, Benjamin’in, Rousseau’nun biyografilerinin kısa zamanda birkaç baskı yapmış olması gerekmez mi? Son dönemin üzerinde en fazla düşünülen yazar ve filozofları değil mi bunlar? Rimbaud’yu anmayan, onu örnek göstermeyen şair mi var Türk şiiri ortamında veya son yıllarda Hegel’e atıf yapmayan siyaset bilimcisi? Birçok kişinin referans edindiği bu şair ile filozofa ait bu biyografilerin en kısa zamanda birkaç baskı yapması beklenirdi. Bence bu ilgisizliğin kökeni, şahsi deneyimi önemsemeyen kanaatlerimizle alakalı.

"Başarı" dediğimiz...

Biyografi şahsi deneyime dayanan başarının hikâyesidir. Söz konusu başarı, her ne kadar kişisel bir başarı olsa da, bu başarının, insan başarılarına katkı sağlayan bir kişinin başarısı olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Bizim kültürümüzde başarı, yaygın olarak nüfuslu birinin adamı olmakla alakalı olduğu ve gelinen başarı noktası da, temelde o nüfuslu kişiyi temsil etmenin konumu olduğu için, şahsi deneyim, şahsi başarının kökeni olarak pek değerlendirilmez. Bizde yaygın olan ve tercih edilen olanak, şahsi deneyim değil, grup ve ekip deneyimidir. Başarı, şahsi olarak değil, grup ve ekip halinde gerçekleştirilen bir şeydir. Bir yazarın ne söylediğinden çok, kimi ve neyi temsil ettiğini merak etmiyor muyuz? Grup ve ekibi terk ederek şahsi başarı elde etmek neredeyse nefret duygularına neden olmuyor mu?

Şahsi deneyimin Batı kültüründeki felsefi kökeni, modern empirizme kadar geri götürülebilir. Deney ve deneyim, bu anlayışa göre, sadece epistemolojik bir sorun değil, aynı zamanda ontolojik zemini olan bir meseleyi dile getiriyordu. Deneyimle var oluruz ve nasıl bir insan olduğumuz, şahsi deneyimi nasıl gerçekleştirdiğimizle ilgilidir. Deney veya deneyim kavramının Batı kültüründe köklü bir geçmişi var. Erlebnis (yaşantı, şahsi deneyim) kavramının tarihi bunlardan biri. Bu bakımdan şahsi deneyim, “Hayatta karşılaşılabilecek engelleri ve tehlikeleri göğüsleyip aşarak masumiyeti [yani çocukluk ve deneyimsizlik dönemini] geride bırakmış olan bir dünyeviliği” (Martin Jay) dile getirir. Biyografi açısından burada önemli olan şu: Bir badire atlatmak ve bu badireyle karşılaşmadan bir şey öğrenmiş olarak çıkmak. Şahsi başarı, bir engelle veya bir badireyle karşılaşmamak değil, bu badireden ne öğrenerek çıkmış olmakla alakalıdır. Filozofların, gerek ortaya koydukları felsefi bilgi, gerekse ileri sürdükleri yargılar toplamı da, onların bir badireyle karşılaşmaları ve bu badireyi, ondan bir şey öğrenerek atlatmalarından bağımsız değildir. Yani düşünceler de zihinsel, epistemik (retorik) temelden değil, ontik, yani varlıksal temelden ortaya çıkar. Hegel biyografisinin yazarı Terry Pinkard’ın, Hegel’in felsefesindeki “karşıtlıklar” kavramının, filozofun çocukluğunun geçtiği Württemberg’de yaşanılan siyasi ve dini karşıtlıklarla bağlantı kurması, alakalı olduğunu ileri sürmesi, biyografilerin neden önemli olduğu konusunda fikir vericidir.

Yalan yanlış yargılar

Kuşkusuz Hegel’in biyografisi, bir başka açıdan ve asıl bu bakımdan çok önemli. Hegel’in yaygın yanlış imgesini aşarak, onun aslında gerçeklikte ne olduğunu anlamak bakımından... Hegel hakkındaki bu yaygın yanlış imgeyi betimlemek gerekir: Hegel’in “felsefesi Karl Marx’ın tarih kuramının öncüsüdür ama materyalist Marx’tan farlı olarak Hegel, gerçekliğin sonuçta tinsel ve tez-antitez-sentez sürecine göre geliştiğini düşünmesi anlamında idealisttir. Hegel aynı zamanda, Tanrı’nın işi olduğunu, kusursuz olduğunu ve bütün insanlık tarihinin doruk noktası olduğunu öne sürerek Prusya devletini yüceltmiştir. Bütün Prusya yurttaşları bu devlete borçludur ve bu devlet de onlara istediği gibi davranabilir. İddialı bir tavırla Mutlak adını verdiği şeyi yarı gizemli bir biçimde göklere çıkarmasıyla Alman milliyetçiliğinin, otoriterliğinin ve militarizminin gelişmesinde büyük rol oynamıştır.”

Hegel hakkında dile getirilen bu yaygın yargıların hepsi yanlıştır. Kuşkusuz burada, Hegel hakkında yanlış rol işlev gören etkenlerden biri, onun Marx’ın gölgesinde okunmasından kaynaklanıyordu. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, “20. yüzyılın büyük bölümü için ‘Hegel’ sadece, ‘Hegel’den Marx’a’ diye kurulan bir cümle bağlamından bağımsız değildir. Diğer düşünsel etken ise, Karl Popper’un, Açık Toplum ve Düşmanları kitabında, Nazi Almanyasının yol açtığı yıkımdan, düşünsel olarak Hegel’i sorumlu tutmasından kaynaklanır. Daha çok akademik çevrelerde dile getirilen bir başka etken ise, Hegel’in metinlerinin anlaşılabilirlikten yoksun olduğu fikridir. Bu fikir, kuşkusuz Marksizm ile ‘reel sosyalizm’ tehlikesinin, sosyalist olamayan ülkelerdeki heyulasına karşı geliştirilmiş akademik bir savunma mekanizmasıydı. Nitekim reel sosyalizmin 1989’daki yıkımından sonra bu akademik söylem de direncini ve yaygınlığını yitirdi.

Şimdi Hegel okuma zamanı.

Hangi nedenle? Mesela şu nedenle: Hegel, modernliğin kendisini, düşüncesinin nesnesi yapan ilk filozoftu. Kendisine kadar gelen süreçte yeraltına itilmiş bir filozofun, Spinoza’nın düşüncesine diyalektik kazandırması nedeniyle. Bugün, gerek felsefedeki ve gerek siyaset bilimindeki düşünce Hegel’siz ilerleyemiyor. Hegel ve Haiti’yi hatırlatırım.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Özsezgin, “Köleci toplum ve Hegel”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Ocak 2013

Karaip Denizi'nde bir ada ülkesi Haiti. Saint Domingue adıyla da bilinen bu ada bağımsızlığına kavuşmadan önce 30 bin kilometrekareye yaklaşan yüzölçümü ve 6 milyon nüfusuyla Fransız sömürgesi idi. Batı yarımküresinin en yoksul ülkesi olarak bilinen ada, Kolomb'un keşfinden sonra 'Hispaniola' adıyla anılır olmuştu uzun bir süre. Nüfusun yarısı köle ticaretinden ve savaşlardan dolayı yok oldu. Fransızlar adayı İngiliz ve İspanyol gemilerini taciz amacıyla kullandı. Şekerkamışı ve kahve üretimi yönünden ama daha çok da insan gücüne ihtiyacı olan Avrupalılar tarafından sömürülen bir kaynak olarak görülmüştü. Yirminci yüzyılın başına kadar darbe ve katliamlarla sarsılmış olan Haiti'nin batılı bir düşünür tarafından inceleme altına alınmış olması ilk bakışta uzak bir olasılık gibi görünür. İngiltere ve ABD'de 1800'lü yılların başında çıkarılan yasalarla insan ticareti ve kölelik yasaklanınca Haiti'yle ilgili tarihsel gelişme sürecinde de bir kırılma yaşanmıştı. Bu tarih, Hegel'in yaşamında (1770-1831) aktif bir döneme işaret ediyor.

İşte bu aşamada ada ile Alman düşünür'ün köle ticaretine ilişkin gelişmeler açısından Haiti gerçeğine yaklaşımını, bir ABD'li yazarın, Susan Buck-Morss'un 2000 yılında bir dergide yayımladığı 'Hegel ve Haiti' başlıklı bir makalede, bilimsel içerikle değil, bir 'polisiye' bağlamında ele alarak yazması, beklemediği bir yankıyla karşılaşır. Başlangıçta niyeti, Hegel ya da Haiti hakkında yazmak değildir. Ama gerek Hegel'in Jena metinleri, gerekse onun Adam Smith'in Milletlerin Zenginliği kitabına ilişkin okudukları üzerine yaptığı düşünsel temrinler çevrede büyük bir yankı uyandırınca, bu kitabına aldığı 'Evrensel Tarih' balıklı ikinci makalesini yazmaya yönelir. Dilimize aktarılan Hegel, Haiti ve Evrensel Tarih, bu iki makale boyunca Haiti yöresinde bir dönem yaşanan köle ticareti ve toplumsal olgulara ilişkin yorumları bir araya getiriyor.

Tarihsel misyon

Haiti, Hegel ve köle ticareti konularına ağırlık veren kitabı, bu açıdan arkeolojik ve kültürel bir kazı gözüyle okumak mümkün. Hegel, yaşadığı dönemde, bizim 'modernlik' adını verdiğimiz 'kırılma'yı çok yakından gözlemlemişti. O nedenle Haiti gerçeğine değgin yorumların bu kırılma dışında köleci bir toplum düzeneğinin uzak bir ada ülkesinde yaşananlar açısından ele alınmış olmasından daha doğal bir şey olamazdı. Hegel'in Jena metinleri, kolay kavranabilecek metinler olmadığı halde, maddeci bir eğilime sahip olduğunu söyleyen yazar, tarihsel olarak bu metinlerde 'somut ayrıntılar' bulmuş olduğunu belirtiyor kitabında. Köle ve efendi ilişkisi bağlamında köle ticareti, mübadele esasına dayandığı için Hegel de bundan birtakım sonuçlar çıkarmıştı. Nitekim o, efendi ile köle arasındaki ilişkiden hareketle diyalektik mantık yolunu kullanarak mutlak bilgiye ulaşılabileceği yolundaki teziyle tanınır.

Soru şudur: O halde iki yüzyıllık bu 'tarihsel misyon' nasıl izah edilebilir? Yazar, bu soruya yanıt ararken Hegel ve Haiti gerçeğini de daha kapsamlı bir bakışla yorumlama ihtiyacı duyar. Haiti devrimi olarak tanımladığı gelişmeler, gene yazara göre dünya tarihinde 'belirleyici bir uğrak'tır. Haiti'nin 'yalnız' bir ülke olduğunu söyleyip meseleyi geçiştiren Huntington'la aynı görüşü paylaşmıyor Buck-Morss. 'Tarihsel tahayyülün ufkunu genişletince', sorun da çözüm aşamasına gelecektir. Nitekim Hegel'in kafası da o döneme ait bir mesele olan kölelikle daha başından itibaren meşgul olmuştu. Ne var ki düşünürün metinlerinde bu konu üzerinde açık bir tartışma söz konusu değildir gene de. Yazara bakılırsa, o dönemde derin bir etki yaratmış olan Hür Masonluk, kölelik karşıtı İngiliz yazarlar gibi, köleliğe olumlu bir gözle bakmamıştı. S. Fischer gibi yazarlar, Hegel'in bu konudaki suskunluğunu psikanalitik açıdan yorumlamışlardı. Buck-Morss daha da ileri giderek bu suskunluğu, siyasi baskı görme korkusuna ve köklerinden uzaklaşma tehlikesine kadar başka nedenlere bağlamak eğilimindedir.

Hegel ve Haiti başlığını taşıyan ve yayını sırasında yankı uyandıran asıl makale, kitabın ana bölümü. Yazar, Hegel'in yaşadığı dönemde, yani on sekizinci yüzyılda Batı siyaset felsefesinin 'kök metaforu' haline gelmiş olan köleliği ve köle ticaretini ele alıyor. Bu dönemde köle ticareti gündeme gelmemişti, ama dönemin sanatı, yaygın biçimde işlemişti konuyu. Örneğin Franz Hals'in bir erken dönem tablosunda köle, ev yaşamının bir parçası olarak yansıtılmıştı. 1651'de yayımlanan Hobbes'un ünlü eseri Leviathan'da kölelik seküler bir çerçevede ele alınmıştı. Hobbes'a göre kölelik, insanın 'doğal mizacıyla' örtüşen bir olgu ve 'iktidar mantığının kaçınılmaz bir parçası' idi. Ancak Locke aynı görüşü paylaşmaz. 'Rezil ve sefil bir insanlık hali'dir kölelik ona göre. Ancak o, zenci köleliğin meşru olduğunu savını koruyarak bu konuda bir parantez açmaktan da geri kalmıyordu. Bu ve benzeri yargıların temelinde, bir Fransız kolonisi olan adadaki şeker pancarı üretiminin önemi yatmaktaydı. Adadaki köle sayısının on sekizinci yüzyılda katlanarak 500 bine ulaşmasında bu üretimin payı vardı kuşkusuz.

Köle sorunu ve Hegel

İngiliz ve Flaman sanatıyla ilgili tablolarda seçkin sınıfa mensup kadınların yanında köle figürünün yaygınlığı, zaman içinde bu olgunun bir tür modaya dönüştüğünün göstergesidir. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi'nde özgür doğan insanın her yerde zincire vurulduğu yolundaki görüşü, köle sorununu acımasızca kınaması bakımından belki de yakılan ilk ışıklardan biriydi. (O bile kölelerden söz ederken Afrikalıları atlamıştı.)

Bütün bunlara karşın köleliğin daha sonra ortadan kalkmasında şiddet içeren örgütlü isyanlarla bizzat kölelerin başlattığı mücadele etkili olmuştu. Haiti Devrimi, bu mücadelenin sonucudur yazara göre. 1800'lü yılların başında bu konuya geniş yer ayıran Minerva'daki yazıları okuyanlar arasında Hegel de vardı.

Susan Buck-Morss, yazısının bundan sonraki bölümlerinde köle sorunu karşısında Hegel'in konumunu irdeliyor. Geniş bir kaynakçaya dayandırdığı bu konum hakkında Hegel'in efendi-köle diyalektiğinden yola çıkıyor doğal olarak. Efendinin gücü karşısında köleninki düşüktür. Bağımlı durumundadır köle. Yasada (code noir- 1685) geçen hükümler gene de bağlayıcı olmamıştır bu nedenle. Hegel, bu gerçekten yola çıkarak özgürlüğün bilek gücüyle kazanılabileceği kanısındadır. Marksistlere gelince onlar, Hegel diyalektiğini toplumsal yorumla kendilerine mal etmiş olsalar da bazı yazarlar, Marksistlerin Hegel'i sınıf mücadelesi çerçevesinde yorumlamalarını eleştirmişlerdir.

Kölelik sorunuyla ilgi bağlamında Fransız Hür Masonları'nın logolarına da yer ayıran yazar, konuyu gene Hegel'e getirdiğinde 'kültürel bir ırkçı' olarak gördüğü düşünürün kölelik sorununa yaklaşımının 'esrarlı bir merak'tan öteye geçmediği kanısındadır. İnsana 'varlık' kavramının en üst noktasında yer vermiş olsa da Hegel'in, kölelik sorununa özel bir ilgiyle yaklaşmamış olmasından çıkarılacak sonuç budur.

Kitabın ikinci kısmı 'evrensel tarih' konusunu içeriyor. Yeni Dünya'daki kölelik gerçekliği, bu konu çerçevesinde ele alınıyor. Evrensel tarih açısından Haiti Devrimi'nin ancak muhayyilemizde bir zaferi temsil ettiği vurgulanıyor. İngiltere ve ABD'de 1807'de eşit işe eşit ücret ilkesi uyarınca köle hakları güvence altına alınmış olsa da günümüzde, kuşkusuz sorunun bir başka cephesine gönderme yapılabilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.