Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-661-9
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Biz Hayır Diyoruz
Eduardo Galeano’dan Seçme Yazılar
Çeviri: Bülent Kale
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2008
4. Basım: Mart 2017

Uruguaylı yazar Eduardo Galeano Latin Amerika'da militan gazeteciliğin önde gelen isimlerindendir. Bu Metis Seçkisi’nede, gazeteciliğin edebiyatın bir alt kolu değil, aksine, en etkililerinden biri olduğunu savunan Galeano'nun yirmi altı yazısına yer veriyoruz: Che, Zidane, Salgado, Evo Morales, Latin Amerika edebiyatı, yazarın işlevi, televizyon, beden, işkence, sürgün, Şili, Küba, Bolivya, ABD, emekçiler, eşcinseller, beyazlar, siyahlar, yerliler, Latin Amerika... Sözün onuruna inancını hep koruyan bir yazardan, edebiyatın hakkıyla kullanıldığında gazeteciliği ne denli etkili kılacağını gösteren güçlü politik metinler.

OKUMA PARÇASI

Sunuş, Bülent Kale, s. 7-11

Latin Amerika’da militan gazeteciliğin önde gelen isimlerinden Eduardo Galeano çok erken yaşlarda başladı gazeteciliğe. Bu seçkide de yer alan "Bir Otoportre İçin Notlar" adlı yazısında "ilk çizimini 14 yaşında (haftalık sosyalist gazete El Sol'e) yaptığını, boş bir sayfa karşısında ilk paniğini 18 yaşında yaşadığını" söyler. Karşısında ilk paniğini yaşadığı o boş sayfa daha sonra Latin Amerika' nın Uruguay'da yayımlanan efsanevi haftalık gazetesi Marcha'da yayımlanmıştı. 1939'dan, 1974'te diktatörlük tarafından kapatılana kadar tam 35 yıl yayımlanan ve Pablo Neruda'dan Octavio Paz'a, Che Guevara'dan Salvador Allende'ye, Juan Goytisolo'dan Jean

Paul Sartre'a kadar dünya çapında pek çok ismin yazdığı dergi Uruguay'da (ama aslında La Plata'nın hemen öte tarafındaki Arjantin'de de) üç farklı kuşağın oluşumunda büyük rol oynadı. Uruguaylı eleştirmen Ángel Rama'nın "eleştirel kuşak" olarak tanımlayıp üzerine kapsamlı bir deneme kitabı yazdığı son derece politik bir kuşak yarattı. Eduardo Galeano bu eleştirel kuşaktan, kendisini yaratan ustalarıyla beraber (1960-64 yıllarında Marcha'nın yazı işleri müdürlüğünü yaptı) aynı idealler için yazmayı sürdüren bir gazeteciydi, hâlâ da öyle.

Daha sonra 1964'te militanı olduğu MLN-T (Movimiento Nacional de Liberación – Tupamaros) hareketinin yayın organı olan Época gazetesini kurdu ve yönetti. 1973 yılındaki diktatörlüğün ardından 1976'daki darbeye kadar yaşadığı Buenos Aires'te Arjantinli meslektaşları ve Marcha okulundan sürgündeki gazetecilerle kurdukları Crisis'te gazeteciliğe devam etti. Marcha diktatörlük yıllarında Meksiko'da aylık olarak Cuadernos de Marcha adıyla yayımlanırken de, diktatörlüğün ardından, doğduğu ülkede (derginin kurucusu Carlos Quijano'nun ailesi karşı çıktığı için) Brecha adıyla yeniden yayın hayatına başlayınca da katkıda bulunmayı sürdürdü, sürdürüyor.

Kendisiyle yapılan söyleşilerde ve yazılarında şaka yollu Uruguay kahvelerinde Latin Amerika'ya özgü inanılmaz hikâyeler dinleyerek büyüdüğünü söyler ki doğrudur, ancak formasyonunu, bütün yazılarını temellendirdiği o insan odaklı bakış açısını, karamsarlıktan beslenen sonsuz umudunu, çalışma disiplinini, yıllar içinde yarattığı üslubunun temellerini Marcha'da edindiğini söylemek gerekir. Bu anlamda, bu yetileri kazanmasına büyük emeği geçmiş iki ustasından biri Marcha'nın kurucusu ve yayın yönetmeni Don Carlos Quijano, diğeri de Latin Amerika edebiyatının en özgün isimlerinden Uruguaylı yazar Don Juan Carlos Onetti'dir.

Galeano, 1981 Temmuzu'nda diktatörlük yüzünden Meksiko'da yine Don Carlos Quijano'nun yönetiminde çıkan Cuadernos de Marcha'nın yıldönümüne bir mektupla katılır ve 20 yıl önce omuz omuza çalışarak gazeteciliği öğrendiği ustasına dünyanın dört bir yanına dağılmış olmanın hüznü ve Uruguaylılara özgü bir melankoliyle şöyle seslenir: "Çok şey gördüm çok şey yaşadım geçen yirmi yılda. Neredeyse hiç saçım kalmadı, ama ne arzum ne azmim azaldı. Ve yazarlık mesleğinin onuruna asla ihanet etmedim: Sizin bize kelimeleriniz ve eylemlerinizle öğrettiğiniz o onur ve sorumluluk duygusuna asla ihanet etmedim." Bu satırlar 26 yıl sonra, bugün de geçerlidirler. Galeano için sözün onuru vardır; insan etten ve kemikten yapılmıştır ama söylediği kelimelerden de yapılmıştır.

Eserleri Türkçeye henüz çevrilmemiş olan Uruguaylı ünlü yazar Juan Carlos Onetti, Marcha'nın yazı işleri müdürü ve aynı zamanda Reuters'in Latin Amerika muhabiriydi. Edebiyat tarihinin en sıra dışı figürlerindendi. Diktatörlük sona erdikten sonra Uruguay'a dönmeyi reddetti. 1994 yılında Madrid'deki evinde öldüğünde on beş senedir yatağında susarak, sigara içerek ve özel bir düzenekle bir hortumun ucundan şarap içerek yaşıyordu. Galeano yirmi yaşından beri tanıdığı ve İspanya'daki sürgün yıllarında sık sık görüştüğü Onetti'yi yakın zamandaki bir belgeselde yine melankoliyle anar: "Çok şey öğrendim Onetti'den. Onetti. Juan Carlos Onetti. Sürekli küfrederdi. Usta, gözlerini tavana diker, sürekli sigara içer, çok az şey söyler ya da hiçbir şey söylemezdi. Ve böyle küfrede küfrede bana yaşamayı hak eden kelimelerin yalnızca sessizlikten daha iyi kelimeler olduğunu öğretti."

Teori Onetti'ye aitti ama yöntem Meksika'dan bir başka ustadan geliyordu: "Baltayla yazıyorum, ona nasıl yazdığını sormuştum, bana baltayla yazıyorum, diye fısıldadı, çünkü böyle fısıldayarak konuşurdu. Yazmayı ondan öğrendim, ben de baltayla yazıyorum." Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden, Meksikalı yazar Juan Rulfo'dan bahsediyor Galeano. Yine yakın zamandaki bir söyleşisinde şöyle der: "Üslubumu geliştirmemde ustam Juan Rulfo'nun payı oldu. Onunla dost olma şansına eriştim. Şu arkasında silgisi olan eski kalemlerle yazar gibi yazmak lazım, derdi bana, çünkü ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil; silerek." Yazmak üzerine kaleme aldığı bir metinde hâlâ ustasının tavsiyelerine sadık olduğunu gösterir: "Aynı metni bir, iki, üç, beş, yirmi farklı şekilde yazarım, her seferinde daha kısa, daha yoğun, düzeltilmiş ve küçültülmüş son hali çıkar ortaya."

"Kısa tutmayı öğrendim," der gazetecilikten edindiği becerileri sıralarken. Ama bazı şeyleri dışarıda bırakarak kısa tutmayı değil: "Beni, bir sürü şey söylemek isteyen biri için elzem olan bir senteze zorladı." Ve gazeteci olmanın getirdiği, yazılarına renk katan çok önemli bir özelliğini daha açık eder: "Gazetecilik seni o küçük çevrenden çıkmaya ve gerçekliğe, başkalarının dansına katılmaya zorlar."

Eleştirmenler, gazeteciliğin, öykünün ve şiirin sınırlarında dolaşan, her üç disiplinden de belli ölçülerde yararlanan üslubuyla dikkat çektiğini söylüyorlar. Her zaman "dansına katıldığı öteki"lerin yanından yazdığını, laf kalabalığını sevmediğini, sessizlikten daha değerli olduğuna inanmadığı sözü asla söylemediğini de belirtmek gerekir. O yoğun, kısa metinlerinin şiirden yoksun olmadığını, gerçekliği anlatırken düşleri de anlattığını, bize gerçeklerimizle düşlerimiz arasındaki kaçınılmaz ilintiyi hissettirdiğini, hayatın öznesi olduğumuzu sürekli hatırlattığını da ekleyelim. Galeano eline geçen her şeyi parçalamakta usta olan, bize sürekli iki seçenekten birini ya da çoğu zaman hiçbirini sunan sistemin gerçek yüzünü ortaya çıkarır ve bizi, sistemin bize sunduğu hayatı yaşamamaya, kendi hayatımızı yapmaya davet eder. Hayat da tıpkı tarih gibi yapılabilen bir şeydir onun metinlerinde.

Ben, son olarak, metinlerinin okuru asla dışarıda bırakmayan bambaşka bir büyüsü olduğunu da söylemek istiyorum. Galeano metinleri bize ne yalnızca dünyanın gidişatı hakkında esaslı bir ders verirler, ne de yalnızca edebiyatın tadı damağımızda kalan lezzetli meyvesinden ikram ederler. Galeano metinleri, konusu ne olursa olsun, okura, bahsi geçen nimetlerden yoksun olmayan, keyifli bir sohbet sunarlar. Konuşan bizimle aynı kaygıları taşıyan, aynı sorulara cevap arayan bir benzeşimizdir. Kendiliğinden bir "biz" ruhu oluşur ve okurla yazar arasında benzerine çok az rast gelinebilecek son derece keyifli, son derece doyurucu bir muhabbet hasıl olur. Büyük saygı duyduğumuz bir yazardır ama aynı zamanda yol arkadaşımızdır, dostumuzdur.

Bu seçkide, gazeteciliğin edebiyatın bir alt kolu olmadığına inanan, başlı başına, hem de en etkililerinden bir edebiyat türü olduğunu savunan Eduardo Galeano'nun çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış 26 yazısına yer verdik. Her biri farklı temaları ele alan ama bizim de "sessizliğe yeğlediğimiz kelimeler ve düşünceler"den oluşan, edebiyatın hakkıyla kullanıldığında gazeteciliği ne denli etkili kılacağını gösteren güçlü metinler bunlar.

İlki Che'nin öldürülmesi üzerine kaleme alınan 1967 tarihli "Büyülü Bir Yaşam İçin Büyülü Bir Ölüm", sonuncusu 2006 Dünya Kupası ve Zidane üzerine yazılan bir metin olan kırk yıla dağılmış bu gazetecilik ürünlerinin her birinin altına –okurun yazarın üslubunda ya da ele aldığı temalardaki farklılıkları ya da sürekliliği takip edebilmesini kolaylaştırmak için– kaleme alındıkları tarihler not düşüldü. Che, Zidane, Salgado, Evo Morales, Latin Amerika edebiyatı, yazarın işlevi, televizyon, beden, işkence, sürgün, Şili, Küba, Bolivya, ABD, emekçiler, eşcinseller, beyazlar, siyahlar, yerliler, Latin Amerika gibi pek çok farklı konuya değinen metinleri seçerken Galeano'nun üslup özelliklerini ve bazı temel konularını –Latin Amerika tutkusu, Amerika'nın gerçek kimliği, dünyanın ve doğanın talanı, halk kültürünü hor gören ve bizi kendimize yabancılaştıran sistemin ifşası gibi– barındıran metinler dışında, politik tarihimizdeki benzerlikler dolayısıyla –askeri darbeler, sürgünler, ardından gelen demokrasi bozuntuları gibi– bizi ülkemiz hakkında düşünmeye sevk eden metinleri de dahil etmeye çalıştık. Bu vesileyle, bu seçkinin oluşmasında yapıcı eleştirileriyle katkılarını esirgemeyen Müge Gürsoy Sökmen'e ve Tuncay Birkan'a teşekkür ederim.

Son olarak, bu seçkiyi oluştururken bizlere büyük keyif ve heyecan veren bir ayrıntıyı da sizlerle paylaşmak isteriz. Seçkide yer alan 1999 tarihli "Çalışanların Hakları Arkeolojik Bir Konu mu?" dahil 2000'li yıllarda yazılmış 11 metin bizzat Eduardo Galeano tarafından seçildi. Onunla farklı kıtalardan da olsa birlikte yayıncılık yapmanın tarifsiz onuruyla, onunla birlikte, büyük bir keyif ve inançla "Biz de hayır diyoruz!"

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

M.İlhan Atılgan, “Çağının vicdanı futbolsever”, Kitap Zamanı, 7 Nisan 2008

Metis Yayınları'nın son dönemde yaptığı en iyi şey, unutulmaz Gölgede ve Güneşte Futbol'un yazarı Eduardo Galeano'dan bir seçki yayımlamak oldu. Galeano'yu yalnızca bir 'futbol yazarı' sananlar olabilir; oysa Uruguaylı yazar, Güney Amerika'da "eleştirel kuşak" olarak bilinen politik kuşağın en üretken isimlerinden. Gazeteciliğe 14 yaşında başlamış, boş bir sayfa karşısında ilk paniği 18 yaşında yaşamış, o günden bugüne Latin Amerika edebiyatının büyük ustası Juan Rulfo'nun "ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil; silerek" öğüdünü tutarak yazıyor. WAL-MART, McDonald's gibi devlerin sömürüyü nasıl vahşi ve meşru hale getirdiklerini günümüzün unutkan insanına hatırlatıyor Galeano. Gazeteciliğin, edebiyatın bir türü olduğu savını çarpıcı üslubuyla kanıtlıyor. Ama bu kitapta da en güzel yazı bir futbol yazısı: "Zidane'ın Dünya Kupası"nda Galeano, sadece Zidane'ın Materazzi'ye kafa atışını değil, günümüzde futbolun durduğu yeri çözümlüyor. Galeano, o yazısında aktardığına göre, golcüler ve panda ayıları soyları tükenmekte olan türler. Ve galiba çağının vicdan olan, edebiyatçı-gazeteciler de öyle.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Çağın örtüsünü kaldıran denemeler”, Milliyet Kitap Eki, 9 Nisan 2008

Hepimiz, içinde bulunduğumuz sosyal sınıfın, sahip olduğumuz cinsiyetin, aldığımız eğitimin, çocukluğumuzdan itibaren bize kültür aracılığıyla aşılanmaya çalışılan irili ufaklı önyargıların, tutkularımızın ve acılarımızın zihnimizi örttüğü bir pencereden bakarız hayata. O pencerenin ne kadar açık ya da kapalı olduğu, elbette kişilere göre farklılıklar gösterir.

Ama bazılarımızda, zihinlerinde olması gereken o örtünün yerinde yeller esiyordur nedense. Karşılaştıkları bir insan, okudukları bir kitap, duydukları bir melodi, o insanların zihninden o örtüyü çekip almıştır sanki. Ya da tam tersi, bilinçli bir çabayla çeşitli acılar ve zorluklar göğüslenerek açılmıştır tüm o pencereler. Belki de sanatın ve edebiyatın sahip olduğu sır budur: Ya sahip olduğumuz örtüyü çekip alır ya da daha süslü ve sağlam bir örtüyle kaplar zihnimizi.

Bülent Kale’nin çevirip hazırladığı Uruguaylı gazeteci-yazar Eduardo Galeano’nun denemelerinden oluşan Biz Hayır Diyoruz adlı seçki, dünyaya çıplak gözlerle bakan bir yazarın kaleminden, dünyaya çıplak gözlerle bakma fırsatı veriyor bize. Ama bu bakış, güzellikleri daha güzel, çirkinlikleri daha çirkin göstereceği için bazı riskleri de barındırıyor içinde.

Daha önce fark etmediğimiz, fark etsek bile umursamadığımız oyunlar, yalanlar, haksızlıklar, biz onlara açık bir zihinle bakınca, bir uğursuzluk gibi peşimize takılabilir örneğin. Bu uğursuzluktan kurtulmak için ya onunla hesaplaşmamız ya da yeni bir örtü edinmemiz gerekir kendimize.

Galeano, hesaplaşmayı seçmiş bir aydın ve yazar… Bunu yaptığı için de, cezaevi ve sürgün hayatıyla tanışmış, sevdiklerini kaybetmiş, kendi deyişiyle pek çok kere ölüp yeniden doğmak zorunda bırakılmıştır. Ama ne kadar ölse ve yeniden doğsa da, güzellikler karşısında hayrete düşme ve alçaklıklar karşısında öfkelenme yeteneği'ni koruyabilmeyi ve onu güldürmeyen hiçbir şeyi ciddiye almaması gerektiğini de unutmaz hiçbir zaman.

Galeano kitapta yer alan denemelerinde, hesaplaşmaya önce “Bir Otoportre İçin Notlar” başlığı altında kendisinden başlıyor. Ardından Irak savaşından Zidane’ın Dünya Kupası’nda attığı kafaya kadar pek çok siyasi ve sosyal meseleyle hesaplaşmasına tanık oluyoruz.

Ama bu hesaplaşmalar, kısa ve yoğun metinler aracılığıyla çoklu bir bakış içinde gerçekleşiyor. Bir Uruguaylı olarak, futbolcu olamadığı için yazar olduğunu söyleyen Galeano, adeta usta bir golcünün soğukkanlılığı ile cümlelerini sıralıyor, olaylara ve düşüncelere çalımlar atarak.

Gazeteciliği, edebiyatın şiir ve öykü gibi bir türü olarak gören, hatta türler arası bir üslupla sade ve sahici bir dil kullanarak yazılarını etkili kılan Galeano, herkesin ilgisini çekebilecek meseleler üzerinden insanlığın temel sorunlarını tartışıyor. Üstelik bunu, kitapta yer alan “Küba Ağrısı” adlı denemesinde olduğu gibi, hem ABD’nin hem de Küba’nın insan hakları ihlallerine aynı sertlikte karşı çıkarak, olabildiğince tarafsız ve yalın bir biçimde yapıyor.

Sebastiao Salgado’nun fotoğraflarından yola çıkarak yazdığı “Işık Çöplüğün Sırrıdır” adlı denemesinde olduğu gibi, Galeano deneme türünün sınırlarını alabildiğine genişleten, yarattığı imgesel zenginlikle toplumsal meseleleri yoğurduğu bu çarpıcı metinlerle, çağımızın bir ermişi olarak değerlendirilmeyi belki de en çok hak eden isimlerden birisi.

Laf kalabalığını sevmeyen, sessizlikten daha değerli olduğuna inanmadığı hiçbir sözü asla söylemeyen Galeano’ya kulak vermekte fayda var. Bir şeylere “Hayır” diyebilmenin erdemini yaşamak için…

Devamını görmek için bkz.

Irmak Zileli, "Sözün sihirli işlevi", Radikal Kitap Eki, 18 Nisan 2008

Eduardo Galeano'nun denemelerinin derlendiği Biz Hayır Diyoruz isimli seçkinin sunuş yazısında Bülent Kale şöyle diyor: "Galeano için sözün onuru vardır; insan etten ve kemikten yapılmıştır ama söylediği kelimelerden de yapılmıştır." Bu bana Sait Maden'in Yeryüzü Şiiri isimli kitabında okuduğum bir Bambara atasözünü hatırlattı: "İnsanın kuyruğu da yoktur, yelesi de. Neresinden tutarsın onu? Ağzından çıkan sözden." O kitapta Maden, "Çağımızda sözün büyüsü yok oldu, kutsallığı yitti. (...) Bugün bir pilin, bir vidanın, bir bilgisayar faresinin kullanılabilirliğinin yanında söz'ün iş görür hiçbir özelliği yok" diyordu. Maden haklı. Ama insan, Eduardo Galeano'yu tanıyınca bu konuda bir gönül ferahlaması yaşıyor... Dünyanın bir başka memleketinde bir başka yazar daha 'sözün büyüsüne' sahip çıkıyor.

Gazetecilik ve edebiyat

Eduardo Galeano'nun sözle ilişkisi çokboyutlu. Onun için söz, bütünüyle işlevsel, gerçeğe dokunduğu ve gerçeği dönüştürdüğü ölçüde değerli. Sözün temel işlevi: Gerçekleri işaret etmek! Ve gerçeği göstermeyi başardığı ölçüde de değiştirme gücüne sahip. Bu anlamda Galeano, edebiyatın gerçekliği yorumlayabildiğini ama değiştiremediğini söyleyenlere karşı çıkıyor, "gerçekliği tanımlamanın onu değiştirmeye başlamak için ilk gerekli adım" olduğunu söylüyor. Galeano'nun sözle kurduğu bu işlevsellik temelli ilişkide kuşkusuz gazeteciliğinin payı büyük. Ki Galeano'ya göre gazetecilik edebiyatın bir alt kolu değil, aksine onun etkili kullanıldığı alanlarından biri. Galeano'nun gazetecilik ve edebiyat arasında kurduğu güçlü ilişkinin kaynağında da sözü bir uzuv kadar hayati görmesi var. Söz hayatla bağlarını güçlü kıldığı ölçüde büyüsünü koruyor. 'Gerçekleri ifade etme' rolünü bir kenara iten söz, işlevini, hayatı etkileme gücünü, dönüştürme yetisini de kaybediyor. O yüzden edebiyatın 'kurgu dışı' yazın türleri karşısında eksik olduğunu savunanlara meydan okur Galeano: "Hiçbir sosyolojik araştırma Kolombiya'daki şiddet hakkında Marquez'in kısa romanı –eğer yanlış hatırlamıyorsam içinde tek bir kurşunlama bile olmayan– Albay'a Mektup Yazan Kimse Yok'tan daha fazla şey öğretemez." Ve ekler: "Gerçekliğin içine işleme yetisinde olanlar gerçekliği döllerler."

Galeano'nun yazınında söz 'kıymetli'dir. Bir savaşçının silahındaki sınırlı kurşun kadar kıymetli. Boşa atılan her mermi gibi, söz de yerinde ve 'yeterince' kullanılmalıdır. Ne daha az ne daha çok. O yüzden onun yazılarını okuduğunuzda 'çıkarılabilecek' tek bir tümce, tek bir satır, tek bir sözcük bulamazsınız. O yüzden onun kitaplarını okurken her satırının altını çizmek istersiniz. O, "arkasında silgisi olan eski kalemlerle yazar gibi yazmak gerektiğini" düşünür. Çünkü "ucundan çok arkasıyla yazılır kalemin, yani ekleyerek değil; silerek." Eduardo Galeano kısa yazma yetisini de gazeteciliğine borçludur. Şöyle der: "(gazetecilik) beni bir sürü şey söylemek isteyen biri için elzem olan bir senteze zorladı."

Eleştirinin gerekliliği

Eduardo Galeano, Uruguaylı bir gazeteci ve yazardır. Ama Uruguaylı olmaktan önce o Latin Amerikalıdır. Latin Amerika'nın çatısı altındaki her bir ülke ortak bir kaderi paylaşıyordur ona göre: "Sınıflı toplumun çelişkileri burada zengin ülkelerdekinden çok daha kıyıcı." Ve tam da bu yüzden o, "Sesi olmayanların sesinin ortaya çıkmasına yardımcı olan bir edebiyat için çalışmak isteyenler"dendir.

Galeano, Biz Hayır Diyoruz'da yer alan denemelerinde Latin Amerika'nın toplumsal gerçeklerine dair önemli saptamalarda bulunur. Ancak bu yazılarda, Galeano'nun diğer pek çok 'muhalif' yazardan bir farkı çıkar ortaya. Galeano görünen gerçeklerin ötesindeki noktalara işaret eder. Pek çok muhalif sesin söyleyebileceklerinin ötesine geçer. Bunu da derin bir felsefi kavrayış sayesinde yapar. Sürgündeki yazar ve sanatçıların yaşadıklarının acımasızlığı herkes tarafından kabul görmüştür. Galeano, artık bir başka eleştiri yapmanın gerekliliğinin farkındadır. O, yine kendi topraklarında yaşayan ve üreten ama zihninde bu toprakları çoktan terk etmiş olan yazarların varlığına işaret eder: "Kendi ülkende sürgün olup kendi içine sürgün edilmek, dışarıdaki herhangi bir sürgünden her zaman daha zor ve faydasızdır."

Galeano hiçbir sözcüğü boşa kullanmadığı gibi, 'fayda' sözcüğünü de özellikle kullanmıştır. Ülkesinden sürgün edilmiş yazar ne pahasına olursa olsun yazdıklarıyla topraklarından kopmayarak, ülkesi için 'faydalı' olmayı sürdürebilmektedir. Ve ardından şu örnekleri verir: "Paris'te Julio Cortazar son derece Arjantinli bir edebiyat yazıyor. Pedro Fugari yıllar önce tüm zamanların Uruguaylı tablolarını boyadı ve hayatının dörtte birini orada geçiren Cesar Vallejo Perulu bir ozan olmayı asla bırakmadı." İşte Eduardo Galeano'nun farklılığı ve bence üstünlüğü tam da burada: Herkesin kolaylıkla ifade edebileceği gerçeklerin ötesini işaret edebilmesinde.

Biz Hayır Diyoruz'da Galeano'nun Che, Zidane, Salgado, Evo Morales, Şili, Küba, Bolivya, ABD, ırkçılık gibi pek çok konuda denemeleri yer alıyor. Eduardo Galeano güncel konuları, edebiyatın gücünü kullanarak okura kendi bakış açısı ve değerlendirmeleriyle sunuyor. Okur televizyonlardan, gazetelerden ona aktarılan gelişmeleri, yeni bir pencereden görme olanağı ediniyor.

Latin Amerika'nın entelektüel dünyası

Galeano'nun Latin Amerika'nın tarihi ve bugünü üzerine pek çok yapıtı bulunuyor. Biz Hayır Diyoruz'da farklı olan bir şey var. Galeano bu kitapta yer alan denemelerinde Latin Amerika'nın entelektüel dünyasının da son derece derin bir eleştirisini yapıyor. Latin Amerika'da Edebiyat ve Kültür Üzerine On Yaygın Yanlış ya da Yalan başlıklı denemede Galeano, kapitalist-emperyalist sistemin devamını sağlayan kitle kültürü, televizyonlar ve popüler kültür üzerine analizler yaparken, yazarın işlevini de sorguluyor. Bir başka yazısında "kendini seçilmiş hisseden yazar"ın kibrini yerden yere vururken, bu tür yazarların, gerçeklik onların beklentisine uymayınca, 'seçilmişliklerinden' bir anda nasıl vazgeçtiklerini, halka sırtlarını nasıl döndüklerini cesaretle ifade ediyor. Galeano, 'işçiler için edebiyat' anlayışını tartışırken, Latin Amerika soluna yönelik de son derece çarpıcı bir eleştiride bulunuyor ve diyor ki: "Halkın seviyesine 'inmeyi' reddeden güzelliğin tekelcileri ve halkla iletişim kurmak için bu seviyeye 'inmeyi' amaçlayan iyi niyetliler arasındaki polemiğin sahte olduğuna inanıyorum. İki taraf da aynı fikirde: Tepeden hareket ediyorlar ve bilmeyenleri küçük görüyorlar."

Biz Hayır Diyoruz'da sanmayın ki Latin Amerika toplumunu, entelektüellerini, sanatçılarını, politikacılarını göreceksiniz yalnızca. Her bir satırında Türkiye'den de 'yüzler', durumlar çıkacak karşınıza.

İşte o satırlardan biri: "Sorumsuzluk ayrıcalığını talep eden yazarların ve sanatçıların sayısı çok fazla. Tarihten ve toplumsal mücadeleden ayrı tutulunca kültürel işlev metafizik bir şey olur. Kitaplar ve tablolar, kulağına cinlerin, şeytanların ve hayaletlerin üflediği seçilmiş olanın aracılığıyla meydana gelirler. Sanatçı bu yüzden dokunulmazlık beyanıyla doğar." Eduardo Galeano'nun kalemi devrimcidir. O gerçeği dönüştürmek için yazar. Bunu da her fırsatta ifade eder. Bu anlamda da bütün sorumluluğu yüklenmiştir. Paul Nizan'ın sözlerini aklında tutar hep: "Dünyaya karşı bir suçlama olmayan tek bir büyük eser yoktur".

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.