Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-677-0
13x19.5 cm, 536 s.
Liste fiyatı: 46,00 TL
İndirimli fiyatı: 36,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Nedenselliğin Kültürel Tarihi
Bilim, Cinayet Romanları ve Düşünce Sistemleri
Özgün adı: A Cultural History of Causality
Science, Murder Novels, and Systems of Thought
Çeviri: Emine Ayhan
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: René Magritte
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2008

"Neden?" – Bir şeyleri anlama, bir şeyleri birbirine bağlama ihtiyacıyla adeta istemsizce sorduğumuz, sormaktan kendimizi alamadığımız bu soruyu insan deneyiminin en temel sorusu addediyor Stephen Kern. O kadar temel bir soru ki, "neden?" ile "çünkü" arasında kurulan bağ bir bireyin, bir toplumun, bir çağın yapısını ve zihniyetini neredeyse birebir yansıtıyor.

Bu gözlemden yola çıkan Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi'nde, başta cinayet romanları olmak üzere pek çok klasik ve modern edebiyat eseri aracılığıyla Viktorya dönemindeki ve modern dönemdeki nedensellik anlayışının izini sürüyor. Bunu yaparken, bir yandan söz konusu dönemlerde bilim, teknoloji, sanat, psikoloji, tıp, sosyal bilimler, felsefe gibi çeşitli alanlarda yaşanan değişimi ele alıyor, bir yandan da bu değişimin edebiyattaki yansımalarına işaret ediyor.

Kitap boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan temel tema, özgüllük-belirsizlik ilkesi. Kern'e göre, olguların nedenlerine ilişkin bilgimiz ne kadar artar ve özgülleşirse, karşı karşıya kaldığımız belirsizlik de o denli artıyor. Bildiklerimiz arttıkça bilmediklerimizin ne çok olduğunu fark ediyoruz, ki bu da nedensellik konusunu çok daha çetrefilli ve çekici kılıyor.

Nedenselliğin Kültürel Tarihi titiz bir araştırmanın ürünü olan bilgi içeriği, akıcı anlatımı ve geniş edebiyat yelpazesiyle, cinayet romanlarının sürükleyiciliğine sahip doyurucu bir çalışma.

Neden? Çünkü "neden?" sorusundan kaçmak mümkün değil...

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Giriş
Soy
Çocukluk
Dll
Cinsellik
Duygular
Zihin
Toplum
Fikirler
Sonuç
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Çocukluk bölümünden, s. 101-104.

Thomas Harris Kızıl Ejder'de (1981) yirminci yüzyıl edebiyatı ve sinemasının en şöhretli seri katili haline gelen bir karakter yaratmıştır – Hannibal Lecter. Romanın başında, Hannibal aralarında yamyamlığın da olduğu birkaç vahşi cinayetten dolayı hapistedir. Harris'in sonraki romanı Kuzuların Sessizliği'nde (1988) Hannibal ortadan kaybolur ve iki polis memurunu yoldan çıkmış bir canavara yakışır şekilde öldürür. Harris, bu iki romanın sonunda, soruşturmanın ana hedefi olan seri katilleri cinayete iten güdüleri açıklarken, Hannibal konusunda sessiz kalır. Harris, ünlü katildeki öldürme güdüsünün korkunç bir çocuklukta temellendiğini ancak Hannibal'da (1999) belirtir.

Kuzuların Sessizliği'nin eleştirmenleri, Hannibal'daki güdünün eşcinsel, dinsel ya da psikopatça olduğuna dair fikir yürütmüştür – bu eleştirmenlerden biri, "işte Jeffrey Dahmer gibi bir cinsel sapık daha" demiştir.(1) Delacorte Yayınları, Hannibal'ın bu cinayetleri işleme nedenine dair en ufak bir fikre sahip olmaksızın Harris'e Hannibal için milyonlarca dolar ön ödeme yapmıştı. Hannibal'ın cazibesi, Anthony Hopkins'in Kuzuların Sessizliği uyarlamasındaki ilgi çekici performansıyla da perçinlenmişti. Ne var ki, Hopkins'in, Hannibal'ın cinayet işlemesinin altında yatan nedene yahut Harris'in bu nedenin ne olacağı hakkındaki düşüncesine dair en ufak fikri yoktu. Okurlar ve izleyiciler, on sekiz yıl boyunca, gaddarca cinayetler işleme nedeni sır olarak kalan bir karakter tarafından ayartılmıştır. Hannibal'daki patolojinin travmatik çocukluğa dayanan kökenlerini açıklamayı bu bölümün daha sonraki bir kısmına kadar erteleyeceğim, zira söz konusu kökenlerin birey psikanalizlerinde açığa çıkarılışındaki gecikmeyi ve cinayet romanlarında ilgiyi canlı tutmak için bu kökenlerin açıklanışını hikâyenin sonuna bırakmaya dayalı anlatı tekniğini uygulamak istiyorum.(2)

Bu bölümün dönüm noktasını, Freud'un yetişkin zihninin çocukluk döneminde belirlendiği yönündeki fikri oluşturmaktadır, zira bu çalışmaya konu olan yıllar boyunca, çocukluk dönemi nedenselliğine ilişkin düşünüşe herkesten çok damgasını vuran isim Freud' dur. Psikanaliz çocuk bakımı, tuvalet eğitimi, mastürbasyon, teşhircilik, röntgencilik, sadizm ve aile psikodinamiği hakkındaki yaygın fikirlerde devrim yapmış; çocukluğun sosyal bilimleri, edebiyat eleştirisi ve sanat tarihindeki önemini fazlasıyla artırmış; biyografiyi geliştirmiş; çocuk ve yetişkin psikiyatrisini dönüşüme uğratmıştır. En bilinen psikiyatr olarak Freud'un teorileri popüler anlayışa sindiğinden, modern cinayet romanlarına damgasını vuran psikiyatr da yine Freud'dur. Ama daha da önemlisi, seri katilleri konu alan romancıların, kitaplarına malzeme temin etmek için Freud'a bilhassa gereksinim duymasıdır, çünkü kişiyi kimi zaman ana katilliği, işkence, parçalama, ölü sevicilik ve yamyamlığa varan vahşi cinayetlere sevk eden saplantı ve muazzam enerjiye en makul açıklamayı ancak –seneler boyu ruhsal yaşantının en derin katmanlarında filizlenen cinsel bir çocukluk travması gibi– yerleşik bir neden getirebilmektedir.(3)

Viktorya Döneminde Çocukluk Nedenselliği

Çocukluğun nedensel rolü, Freud'un etkisiyle iki yorumsal doğrultuda dönüşüme uğramıştır: edilgenlikten etkenliğe ve cinsel saflıktan cinsel güdüye. Freud'un yeni bir çığır açtığı, çocukluğa ilişkin Viktorya dönemi bakışına dair incelememde dört ana kaynağa başvurdum: Hıristiyanlık, Romantizm, Darvincilik ve roman alanındaki kaynaklara model olarak Charles Dickens romanları.

Hıristiyanlık çocuğa ilk günahın edilgen bir alıcısı olarak bakar; İsa'nın çarmıha gerilişi ile bütün insanlığın bağışlandığı bu günah bebeklerde vaftiz yoluyla yıkanır ve katı dini ve ahlaki disiplinle yaşam boyu savuşturulmaya çalışılır. Yetişkinliğe geçiş süreci bu disiplinle şekillenir. İlk günahın pasif aktarımı fikri çocukları, ahlaklı Hıristiyan yetişkinler olma yolunda aktif biçimde çabalamaya mahkûm eder. Böylesi tayin edici bir olaya ilişkin kaygı, çocukluğun sonraki nedensel rolünün tek bir noktaya odaklanmasına yol açar; bu biricik olayı çıkış noktası olarak alır ve hayat boyu, tek ve eşsiz olan Tanrı'nın ahlaki buyruklarına itaati telkin etme doğrultusunda işler.

Romantikler çocuğun masumiyeti ve edilgenliği üstünde durmuştur. Rousseau, çocuğu, masum doğmasına karşın, ergenlik döneminde eğitimini engelleme tehdidi arz eden cinsel arzudan kaynaklı olarak suça yatkın görür. Rousseau'nun eğitim konulu yapıtı Emile'de (1762), ideal çocuk Emile'in doğadan öğrendiği ve kendi kendine yeter hale geldiği iddia edilir. Ne ki, aslında Emile, çocukluğundan ergenliğine kadar özel bir eğitmen tarafından kendisine verilen ahlaki ve düşünsel talimatların pasif bir alıcısı olmaktan öteye geçmez. Çocuğun masumiyeti teması, çocukları, tecrübeyle lekelenip karmaşıklaşmamış meleksi ruhlarını yansıtan yüzleriyle adeta minyatür yetişkinler olarak resmeden Romantik sanatta daha da ön plana çıkar. Romantik şair William Wordsworth, çocuğun dünyasına hâkim olan doğanın yardımseverliğini ve ilahi bir yaratıcı tarafından kutsanan insanın doğuştan iyiliğini savunur: "Geliyoruz görkem bulutlarının peşine takılıp/ Yuvamız olan Tanrı'dan:/ Çocukluğumuzda cennet kuşatıyor çevremizi alabildiğine!"(4) Wordsworth The Prelude (Prelüd) adlı yapıtında, "o saf çocukluğumuzu" bilişsel bir kavrayışlılık devri olarak değerlendirir. "Çocuk, insanın babasıdır," der şair, her ne kadar bu tersine çevrilmiş ebeveynlik ancak erişkinler çocukluk deneyimini hatırlayıp yeniden tanımladıktan sonra gerçekleşiyor olsa da.(5) Romantiklere göre dışsal duyumla şekillenen çocukluk edilgendir ve cinsel arzudan yoksunluğu bakımından da masumdur.

Darwin, çocuğu evrimsel tarihöncesinin edilgen bir alıcısı olarak kavramaktadır. Tarihöncesinin rolü, büyümekte olan çocukta daha aşağı türlere ait zihinsel ve fiziksel özelliklerin aşamalı olarak belirmesiyle açığa çıkar. Darwin İnsanın Türeyişi'nde (1871), böyle bir yinelemenin zihne nasıl uyarlandığı hususunda teori geliştirir: "Her çocukta bu becerilerin gelişimine günbegün tanık oluruz; evrim skalasının daha alt basamağındaki bir hayvanınkinden bile gerideki bir geri zekâlının aklından, bir Newton'unkine giden mükemmel evrimin izini sürmemiz mümkün."(6) İlk önemli Alman çocuk psikoloğu Wilhelm Preyer, çocuğunu doğduktan sonraki ilk üç yıl boyunca her gün gözlemleyerek, söz edilen evrimsel gelişimi izlemiş ve bu analizini 1881 yılında yayımlamıştır.(7) İngiliz psikolog George Romanes Mental Evolution in Man (İnsanda Zihinsel Evrim, 1888) adlı eserinde çocukluk dönemindeki zihinsel yinelemeyi incelemiştir. Romanes'in incelemesinde bu yineleme, ilk on beş ay boyunca insanda kaydedilen haftalık zihinsel gelişimin, tek hücreli hayvandan daha üst basamaktaki maymuna kadarki yetişkin organizmaların zihniyle mukayesesini gösteren bir grafikle açıklanmaktadır. 1900 yılında İngiliz psikolog Alexander Chamberlain, acı çeken bir Kafkas çocuğunun yüz ifadesinin "bir maymun ya da zencininkine benzediği, diğer yandan, birkaç konuşma jestine sahip üç yaşında bir çocuk söz konusu olduğunda, karşımıza ilkel bir insanın resmi çıktığı" iddiasıyla grotesk bir ırkçı eğilim barındıran bir evrim tasarısına başvurmuştur.(8)

On dokuzuncu yüzyıl sonu çocuk psikolojisi genel olarak evrim teorisini doğrulama işini üstlenmiştir. Fakat, çocuk zihninin yetişkin zihnine evrilmesine yol açtığı varsayılan şeyi ortaya çıkaran ve ona yön veren uzun evrim süreçleriyle birlikte, çocuk psikolojisi hayvanlar, "vahşiler" ve çocuklar arasında yapılan fazlasıyla spekülatif mukayeselere sürüklenmiş ve belli çocukların özgül deneyimlerinin erişkinlikteki zihinsel yaşamlarını nasıl belirlediğinin incelenmesi üzerinde pek az durmuştur. Gerçek çocukluk deneyiminin eşsizliği, Darwin teorisinin muazzam etkisiyle, türlerin tarihöncesinin basmakalıp bir yinelemesi içinde eriyip gitmeye yüz tutmuştur. Darvinci çocuk psikolojisi, çocukluktan yola çıkıp belli yetişkin özelliklerinin aktif olarak belirlenmesine yönelmek yerine, geriye giderek türlerin tarihöncesine odaklanmış ve bu evrimsel yükü alması bakımından çocuğu pasif saymıştır.

Çocukluk konulu romanın öncüsü Dickens, çocuğu müthiş bir mücadele veren ama başarılı olmak için başkalarının iyiliğine muhtaç olan, toplumsal ihmal ve kişisel istismarın çaresiz kurbanı olarak görmüştür. Oliver Twist (1839) bir çocuğun hayatını konu alan ilk İngilizce romandır ve çocuk istismarına ilişkin betimlemeler için model haline gelmiştir. Oliver, onu doğurduktan kısa süre sonra ölen annesi tarafından ihmal edilmiş, ilk yıllarını geçirdiği ıslahevinde açlık çekmiş ve ona yas kıyafetleri giydirip çocuk cenazelerine katılmaya zorlayan bir tabutçunun yanında edindiği ilk işinde istismar edilmiştir. Oliver Londra'ya kaçar ve burada bir çocuk çetesi tarafından zorlandığı hırsızlık olayı esnasında vurulup yüzüstü bırakılır. Ardından, hırsızların reisiyle işbirliği yapan yarı ağabeyi tarafından ele verilir. Oliver bulaştığı bu işlerden müşfik Bay Brownlaw, canayakın Rose ve aziz gibi biri olan Nancy tarafından güç bela kurtarılır. Viktorya dönemi insanına göre Oliver, çocuk istismarının edilgen kurbanına en iyi örnektir.

Çocukların en erken tecrübelerden kaynaklanıp travma ve saplantılarla çapraşıklaşan güçlü ruhsal arzular tarafından yönetildiğini savunan Freud sonrası fikirlerle karşılaştırıldığında, çocukluk nedenselliği, Viktorya dönemi düşünürleri için daha edilgen ve cinsel bakımdan saftır. Daha edilgendir; zira çocuk, Hıristiyan bakışında ilk günahın damgasıyla doğar, Romantiklere göre dışsal duyumlarla şekillenir, Darvinci bakışa göre evrimsel tarihöncesinin bir taşıyıcısıdır, Dickens romanlarında ise her zaman ötekilerin insafındadır. Freud çocuğun aseksüelliğine yönelik hâkim inancın yanı sıra, bunun beraberinde gelen ahlaki-dinsel modele de karşı çıkar, bunun yerine kişilik gelişiminin normal ve evrensel temeli addettiği çocuk cinselliği için tıbbi-psikanalitik bir model önerir.
(...)

Notlar


(1) Diana Fuss, "Monsters of Perversion: Jeffrey Dahmer and The Silence of the Lambs", Media Spectacles, haz. Majorie Garber, Jann Matlock ve Rebecca L. Walkowitz (New York, 1993), 195. Yukarı
(2) Thomas Harris'e yazıp ve Hannibal'ın davranışlarını açıklayan çocukluk travmasına ne zaman karar verdiğini, özellikle de buna 1970'lerde Kızıl Ejder'i yazarken mi karar verdiğini (yani 1999'da Hannibal'ın yayımlanmasına kadar bunu okurdan bilerek mi gizlediğini) yoksa yazdıktan bir süre sonra mı karar verdiğini sordum. Bana verdiği cevap muammalıydı: "Size bir cevap veremem çünkü kendim de bilmiyorum." Yazarla kurduğum irtibatın tarihi 26 Nisan 2000'di. Harris, Kızıl Ejder'in 2000 tarihli yeni basımına eklediği "Forward to a Fatal Interview" başlıklı merak uyandırıcı röportajda şöyle demektedir: "Yazmaya görebildiklerinizle başlarsınız, sonrasında yazdıklarınıza aklınıza önceden ve sonradan gelenleri eklersiniz" (ix). Ardından Harris büyük ihtimalle okura yönelttiği son bir yorum eklemektedir: "Hannibal'da geçen olayları kaydetmeye başladığımda, ne tuhaftır ki, doktor kendine ait bir cana büründü. Benim gibi siz de onu tuhaf biçimde çekici bulmuş gibisiniz" (xiii). Yukarı
(3) "Kompülsif şiddetin nedeninin önünde sonunda çocukluk travmasına dayandığı yönündeki iddia, kriminolojik ve popüler izahatta standart haline gelmiştir. ... Bu türden açıklamalar seri cinayeti konu alan edebi eserlerde de adeta kendiliğinden bir hal almıştır." Mark Seltzer, Serial Killers: Death and Life in America's Wound Culture (New York, 1998), 256. Yukarı
(4) Wordsworth, "Intimations of Immortality from Recollections of Early Childhood". Yukarı
(5) Wordsworth, "Our Simple Childhood", The Prelude, 5.508. Yukarı
(6) Charles Darwin, The Descent of Man and Selection in Relation to Sex (1971; yeniden basım, New York, 1897), 127; Türkçesi: İnsanın Türeyişi ve Evrim Üstüne, çev. Orhan Tuncay, İstanbul: Gün, 2001. Yukarı
(7) Preyer şöyle der: "Yeni doğanın zihninde ... doğumdan önce halihazırda ... çok önce göçüp gitmiş nesillerin sayısız duyumsal izleri kayıtlıdır." The Mind of the Child (1881; yeniden basım, New York, 1892), xiv. Preyer, başkalarına da çocukları gözlemleme ve onlardaki evrimsel gelişimi kaydetme esini vermiştir: Bernard Perez, L'enfant de trois a sept ans (Paris, 1886); Adolf Matthias, Wie erziehen wir unsern Sohn Benjamin? (Münih, 1904). Yukarı
(8) Alexander Chamberlain, The Child: A Study in the Evolution of Man (Londra, 1900), 70. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Tüleylioğlu, “İnsan deneyiminin temel sorusu”, Milliyet Sanat, Eylül 2008

Bilim insanlarının bütün gözlem ve deneylerinin altında bir “neden?” sorusu yatar. Tarihçilerin savaşların çıkış, uygarlıkların yükseliş ve çöküş nedenlerini soruşturması gibi, psikiyatrlar da hastalarının hangi nedenle hastalandığını bulmaya çalışır. Çocukların, hayatı anlama çabalarına eşlik eden “neden?” sorularına sevk eden de nedensel soruşturmadır. Stephen Kern’e göre insan deneyiminin en temel sorusu ve bütün soruların ardında yatan soru budur. Sorgulayan insan zihninin merkezinde yer alır; insan kavrayışında öyle asli, bu kavrayışın açıklama işlevi bakımından öyle bir role sahiptir ki tarihsel gelişmeye ışık tutar.

Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi adlı kitabında insan davranışının nedenlerine ilişkin tarihsel olarak farklılık gösteren düşünceleri incelerken çalışmasını edebi bir zemine oturtuyor. İnsan eyleminin neden ve amaçlarına dair yeni anlatım biçimleri ortaya koymuş olabileceğini düşünerek, yüzü aşkın cinayet romanında iz sürüyor. Bunu yaparken de, bir yandan bilim, teknoloji, sanat, psikoloji, tıp, sosyal bilimler ve felsefe gibi çeşitli alanlarda yaşanan değişimi ele alıyor, bir yandan da bu değişimin edebiyattaki yansımalarına işaret ediyor. Kuantum teorisi ile genetikten varoluş felsefesi ile cinayet romanlarına kadar çok çeşitli kaynaklara başvuran yazar Avrupa ve Amerika’da nedensel etmenlere dair değişen fikirlere odaklanıyor.

Cinayet romanlarında, cinayetin nedenlerine dair kavrayışın on dokuzuncu yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar birbirine bağlı beş şekilde dönüşüme uğradığını söyleyen yazar, nedensel bilginin artan özgüllük, çeşitlilik, karmaşıklık, olasılık ve belirsizliği hakkında değişen fikirlerin 170 yıllık tarihinin izini sürüyor; bu beş gelişmeyi bir argüman bünyesinde bir araya getiriyor. Söz konusu argüman, ne kadar çok şey bilirsek, ne kadar az şey bildiğimizin o kadar farkına vardığımıza ilişkin epistemolojik klişenin nedenselliğe uyarlanmış hali. Yani, ne kadar nedeni kavrarsak, keşfedecek daha ne çok neden olduğunun ve bildiğimizi sandığımız nedenler hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimizin o kadar ayırdına varırız.

Yazar bu argümana özgüllük-belirsizlik diyalektiği adını veriyor. Bu terimler söz konusu etkileşimin pozitif ve negatif yönlerini ifade etmeye yarıyor. Özgüllük aynı zamanda kesinlik ve geçerliliği belirtebilirken, belirsizlik ise çeşitlilik, karmaşıklık ve olasılığı ifade ediyor.

Kitapta söz konusu fikir değişimleri, soy ile genetik, çocukluk ile psikanaliz ve psiko tarih, dil ile dil felsefesi ve dilbilim, cinsellik ve seksoloji ve endokrinoloji, duygu ile iktisat ve fizyoloji, zihin ile nörobilim ve psikiyatri, toplum ile sosyoloji, fikirler ile varoluş felsefesi bölümleriyle ele alınıyor. Her bölümde romanlarda cinayete dair, cinayetin düşünce eksenini oluşturan yeni bilim ve disiplinlerdeki gelişmelerce desteklenen farklı bir nedensel durum veya güdü hakkındaki değişen fikirler ele alınıyor. Bu bölümlerde özgüllük-belirsizlik diyalektiğinin bilimsel ve edebi sonuçlarına dikkat çekiliyor.

Stephen Kern’e göre bilimcilerle romancılar, tartışmanın beş esasına farklı katkılarda bulunmuşlar. Bilimciler nedensel olarak davranan kendilikleri saptayarak, nedensel kavrayışı daha kesinlikli kılmaya çabalarken, romancılar nedenselliği yaşamın dokusuna işleyip, nesnel kavrayışın açığa çıkışını sanatsal açıdan daha dinamik kılmaya çalışmış, tarihin belli bir aralığında yaşamanın ne anlama geldiğine dair daha derin bir anlayış sergilemiş.

Son derece zengin ve şaşırtıcı kitabında nedenselliğin kapsamlı bir kültürel tarihini sunan Stephen Kern, “Araştırmacılar nedensel etmenlere dair kavrayışlarını geliştirdikçe, hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere ilişkin yeni bilgisizlik alanları, bilgi sahibi oldukları şeyler hakkında ise yeni belirsizlik kaynakları açığa çıkarmış, bu bilgisizlik ve belirsizlik alanları ise daha özgül soruşturmalara kapı açacak yeni tasarılar akla getirmiştir” diyor ve şunları ekliyor: “Söz konusu dönüşümün olumlu getirisi, bireylerin geleneksel anlatılarla değer sistemlerine dayanmaktan kurtulmak, kendilerine bizzat temel oluşturmak durumunda kalmalarıdır. Bütün bu koşullar altında, fikirlerin nedensel rolü de esas itibariyle dinsel ve ahlaki zeminden estetik ve varoluşsal zemine kaymıştır.”

Nedenselliğin Kültürel Tarihi ufuk açan, anlatımı ve bilgi içeriğiyle benzersiz bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, “Nedensellik ve cinayet romanları”, Radikal Kitap Eki, 19 Eylül 2008

Geçen haftalarda yayımlanan bir kitap, tarihçileri hedeflediği halde daha çok felsefeciler tarafından ilgiyle karşılandı. Konu, ne de olsa yüzyıllardır filozofların en sevdiği konulardan biri olan nedensellikti. kitap nedenselliği açıklamak için iki yüzyıllık cinayet romanlarını mercek altına almayı seçtiğinden edebiyat eleştirmenleri tarafından da ilgi gördü. Nedensellik, ilk bakışta heyecan verici bir konu sayılmayabilir. Genel anlamda ontoloji konuları dar bir çevrede tartışılacak konular olarak görülür fakat bazı kitaplar vardır ki, en akademik konuyu ele alışları çok özgün olduğu için herkesin anlayacağı, zevk alacağı bir rahatlıkla okunur kılırlar. İşte Stephen Kern, Nedenselliğin Kültürel Tarihi başlıklı kitabında bu çok zor işi başarıyor. Kitabın eğlenceli yanını bu başlık yansıtmıyor belki fakat altbaşlığı Bilim, cinayet Romanları ve Düşünce Sistemleri konuya çok farklı açılardan bakacağının haberini daha kapakta veriyor.

Kitaptan söz etmeye başlamadan önce, kapağında yer alan tabloya değinmek gerekir. René Magritte’in Tehdit Altındaki Katil başlıklı resmi, cinayet romanları izinde nedenselliği araştıran bir kitap için gerçekten çok uygun. Resimde, kanepedeki genç kadının ağzından akan taze kan, onun yeni öldürüldüğünü söylüyor bize. cinayet aleti (eşarp) hâlâ cesedin üzerinde duruyor. Resmin sağ ve sol köşelerinde saklanan ikiz Polisler, birazdan katili yakalamaya hazırlar. Bahçe balkonundan evin içini gözleyen üçüz Polisler ise, evin tamamen kuşatıldığı izlenimini veriyorlar. Katil ise belli ki duyduğu müzikten etkilenmiş, kaçamıyor bir türlü cinayet mahallinden.

Bu resim nasıl bizi cinayetin nedenine (ya da nedenlerine) götürüyorsa, bu kitapta yer alan cinayet romanlarına da benzer iz sürerek yaklaşıyor yazar. Cinayet romanları, doğaları gereği okuru önce motivasyonu sonra da nedeni düşünmeye iterler. Magritte’in tablosu da, aynı cinayet romanları gibi, baktıkça anlamlandırılmayı bekler. Gerçek anlamda bir cinayeti anlamak, nedenini (nedenlerini) anlamaktır. Sadece nasıl’ların anlaşılması yeterli değildir. İyi cinayet romanlarında “neden”ler çözüldükçe “nasıl”lar ortaya çıkar.

Kern, tarihçi yanını bazen bir kenara bırakıp bir dedektif gibi işliyor konuları. Aslında kitabına çok iddialı sözlerle başlıyor. Giriş bölümünün daha başlarında “bugüne kadar nedensellik kavramının kapsamlı kültürel tarihine ilişkin olarak bu kitaptakine benzer bir incelemeye girişilmemiştir” diyor ve hemen ardından nedenselliğin tarihinin bilim tarihi ile paralel gelişimini anlatıyor.

Her cinayet bir nedenden doğar

Aristoteles’in en ünlü sözlerinden biri sayılacak “Her neden bir başlangıçtır ” Kern’in elinde tersine işleyen bir saat oluyor sanki: “Her cinayet bir nedenden doğar.” Edebiyatın en nedensiz cinayetleri bile (Camus’nün Yabancı’sı, Gide’in Vatikan’ın Zindanları) bu ışıkta bakıldığında, nedensel etkenleriyle birlikte görülür oluyor. Kapitalist toplumların 1830’lardan sonraya denk gelen kontrolsüz gelişimi, cinayet romanlarının gelişimi ile boşuna denk düşmez. Kern böylesine akıllı bir çerçeve kurduğu için, kolayca dağılabilecek bir konuyu hep bir arada tutmayı başarıyor.

Kitabı çekici kılan şeylerin başında, nedensellik sorununa romancı, filozof, doğabilimci ve sosyal bilimcilerin nasıl da farklı baktıklarını ortaya koyması geliyor. “Darwin, Spencer (...) Nietzsche, Freud, Wittgenstein, Sartre ve Derrida gibi başlıca düşünürler cinayet romanları üstünde doğrudan etki etmiştir, ben de bu türden etkileri dikkate aldım.” Yine aynı paragrafta bilimsel bulgulardan yararlanan romancıların çok çıktığını fakat okun ters yönde ilerlediğini hemen hiç görmediğini söylüyor. Tarihsel süreç içinde romanlardan etkilenen bilim adamı ve felsefeciler yok denecek kadar az belki fakat bugün yaşamın her alanının kurgudan etkilendiğini söyleyen kuramlar da var.

Kitapta giriş ve sonuç bölümleri dışında sekiz bölüm daha var. Genel olarak hangi güdülerle bu kitabı yazmaya giriştiğini anlatarak başlıyor ve kitabın son bölümünde de bu çalışmadan çıkardığı sonuçları sergiliyor. Diğer bölümler: soy, çocukluk, dil, cinsellik, duygular, zihin, toplum ve fikirlerden oluşuyorlar. Her bölüm, bilimsel olarak Viktorya döneminden başlayarak anlatılacak kavramın oluşumunu inceleyerek başlıyor. Örneğin “Soy” bölümü, Darwin’in araştırmalarını ve kuramlarını etraflıca anlatıyor. “Çocukluk” bölümü ise Freud’un kuramlarını nasıl oluşturduğunu ve önce bilim çevresinin daha sonra da sanat çevrelerinin kurama bakışını anlatıyor. Viktorya Dönemi’nden itibaren bilim tarihinin en temel taşlarını yerine oturttuğunu görüyoruz Kern’in. Beş yüz sayfanın üzerindeki kitabın büyük bir bölümünü bu kuramların incelenmesi oluşturuyor. Nedenselliğin Kültürel Tarihi sadece bilim tarihi kitabı olarak da okunabilir. Son iki yüzyıl içinde Batıda ortaya atılan kuramların hepsinden bahsediliyor, önemli kilometre taşları ise inceleme altına alınıyor.

Konu cinayet romanı olunca...

Kitap hakkında çıkan bir eleştiri yazısında (Nicole Eustace, Journal of Social History) yazarın klasik romanlar yerine cinayet romanlarını tercih etmiş olması sert dille eleştiriliyor. cinayet romanları üzerinden iz sürmenin kuşku yarattığına değiniliyor. Bu nokta sanırım her okurun dikkatini çekecektir, nedensellik cinayet romanlarında daha çok motivasyonla ilgili olduğu için kitabın başında söz verilen nedenselliğin araştırılmasına biraz gölge düşüyor. Bu noktadan yola çıkarak, nedenselliği yazarın sadece insan davranışlarına mı indirgediği de sorgulanabilir. Konu cinayet romanı olunca, metafiziksel anlamlarıyla nedensellik konu dışına itilmiş oluyor. Varlığın nedeni gibi bir soru bu kitapta -ne yazık ki- fazla değinilmeden geçiyor. Kitabın başlarında yer alan determinizm ve pozitivizm açıklamaları da diğer bölümlerde yeniden ortaya atılıp tartışılmıyor, ancak buna fazla gerek kalmıyor, bilim tarihi içinde felsefe kuramlarını da rahatlıkla takip ediyor okur.

Nedenselliğin Kültürel Tarihi, referans kitabı olarak özellikle öğrencilerin faydalanacağı bir yapıt çünkü benzersiz bir akıcılıkla bilim ve teknoloji tarihini anlatıyor. Kitabı edebiyatçı için ilginç kılan şey ise, tüm bu bilimsel kuramların çok tanıdık roman kahramanları üzerinde deneylenmesi. Kitabın sonunda yer alan dizi sayesinde örneğin Suç ve Ceza’yı bulup, Raskolnikov’un para için rehinci kadını öldürme kararının ardında annesinin özverisine karşı duyduğu öfkenin yattığını öğrenebiliyorsunuz. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri olan “Çocukluk”ta, masumiyetin, cinsel güdülerin, utancın, farklı örneklerle nasıl katilleri şekillendirdiği anlatılıyor. Kitabın bir yerinde denildiği gibi, nedenselliğin tarihi aslında insanın düşünce tarihine dönüşüyor.

Bilim ve felsefeyle iç içe geçen metinleri çevirmek kolay değildir. Okurun alışkın olmadığı felsefe dilinde yazmak, okuru uzaklaştıracaktır; eğer okurun anlaması ön plandaysa, o zaman da dil fazla basitleşecektir. Bu ikisini dengede tutmak, hem bilimsel hem de akıcı bir anlatım geliştirmek, zordur. Stephen Kern’in başarıyla bu dengeyi kurmuş, çevirmen Emine Ayhan da kusursuz denilecek bir titizlikle dilimize aktarmış.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.