Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-706-7
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Cemal Kafadar diğer kitapları
Kendine Ait Bir Roma, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kim var imiş biz burada yoğ iken
Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Resmi: Murat Morova
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2009
6. Basım: Ekim 2017

Cemal Kafadar bu kitapta bir araya getirdiği dört denemede, on altıncı ve on yedinci yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişiyi ele alıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı Yeniçeri; İstanbul'da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik'te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi; rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Yazıların her biri ampirik malzemeye, Kafadar'ın arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulduğu kaynaklara dayanıyor, ancak tarihçinin "uzak gözlüğü" saydığı yöntem, paradigma ve felsefe sorunlarıyla da uğraşıyor.

Kitabın genel tematiğini "Osmanlı'da birey" olarak adlandırabiliriz. Kafadar sunuşta, derlemenin mantığını anlatırken, özgün bir tarih felsefesinin nüvesini de ortaya koyuyor: "Aile, klan, cemaat, ümmet içinde erime halinden birey olma haline geçiş, diye özetlenebilecek çizgisel bir hikâye yok. Değişik zamanlarda ve bağlamlarda, kişilerin ben-lik algısının ve ferdiyetlerini yaşama biçimlerinin değişmesidir söz konusu olan. Kendilerini aşan yapılarla kâh uyuşarak kâh didişerek iç içe yaşayan insanların gelgitli hikâyesi."

Yapı ile süreç ilişkisi, bilimsellik ile hikâye etme arasındaki bağlantı, "biz" ve "ben" olmanın ne anlamlara gelebileceği gibi birçok meseleyi ele alırken Osmanlı tarihi konusundaki ezberlerimizi bozarak, yeni baştan düşünmeye davet eden bir kitap.

İÇİNDEKİLER
Giriş

1. Yeniçeri Nizamının Bozulması Üzerine

2. Ben ve Başkaları
On Yedinci Yüzyıl İstanbul'unda Bir Dervişin Güncesi ve Osmanlı Edebiyatında Birinci Ağızdan Anlatılar

3. Venedik'te Bir Ölüm (1575)
Serenissima'da Ticaret Yapan Anadolulu Müslüman Tüccarlar

4. Mütereddit Bir Mutasavvıf
Üsküplü Asiye Hatun'un Rüya Defteri 1641-1643
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 13-18.

Kim var imiş biz burada yoğ iken sorusunu neden hayatın acılarından dem vuran, "tas tas içtim ağuları sağ iken" diyerek başladığı bir şiirin sonunda sorar Karacaoğlan? Kâh âşık kâh düpedüz çapkın sesi ile tanıdığımız şiirlerinde pek görülmeyen, ya da açık edilmeyen bu felsefi-tarihi duyarlığı, neden kendisine kolayca yakıştıramadığımız efkârlı bir şiirin sonuna yerleştirir?

Bu soru sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.

Burada bir araya getirdiğim dört denemede, on altı ve on yedinci yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişi ve onlarla ilgili bulduğum belgelerin ışığında peşine düştüğüm bazı sorular ele alınıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için 1521'de divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı Yeniçeri; 1660-64 arasında İstanbul'da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik'te 1575'te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi; rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Yazıların her biri ampirik malzemeye, arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulduğum kaynaklara dayanmakla birlikte, tarihçinin "uzak gözlüğü" saydığım yöntem, paradigma ve felsefe meseleleriyle de uğraşır.

Karacaoğlan'ın "bizden evvel gelen"lere seslenişi, Yunus Emre'nin "biz bu ilden gider olduk / kalanlara selam olsun" şiirinde ahiret âlemine göçerken bu ölümlü dünyanın insanlarına yönelen sesinin içbükey yansıması gibidir.(1) Yunus'un aklında hep ölüm ve ahiret vardır, orayı anlamaya çalışır, cevapsız kalacağını bilse de mezartaşlarına sorar, ölümlü olmanın ne menem bir şey olduğunu idrak etmek için uğraşır, buralılara yani dünyalılara bu ince elemelerinden bir hisse çıkarır, selam verir, sonra da başını çevirip öteye bakan yoluna devam eder. Karacaoğlan ise hayat doludur, malum, baharın gelip de çiçeklerle donattığı bir dağa baktığını, ya da bir biçimde hayatın ortayerinde durduğunu ifade edecek imgelerle lafa girmeyi sever. Bu efkârlı şiirinde bile, üzerinde ömrünün yarısını tükettiği ama demek ki öbür yarısının hala önünde uzanıp gittiğini düşündüğü bura'dan, ayaklarını sağlamca bastığı dünyadan öteye doğru sual eyler (daha doğrusu, sual eyleme işini bile okura havale eder).(2)

Aradaki fark belli belirsizdir, ama benim için önemlidir: Tarih, yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir. Nitekim, Karacaoğlan da "kim var imiş" diye sorar, onların kanlı canlı insanlar olduklarını hatırlatacak şekilde, şimdi yok olduklarını değil bir zamanlar var olduklarını ifade ederek. Dönüp seyir ettiğimiz zamanlar için bir yokluk söz konusu ise, o bizim yokluğumuzdur, anlama çabasıyla telafi etmeye çalıştığımız yokluğumuz. "Onlardan sonrası" olduğumuzun ve bir de "bizden sonrası" olacağının bilinciyle, yani bugüne ait ve geleceğe dönük bir perspektifle anlamağa çalıştığımız birileridir mazinin insanları. Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahiret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzerine düşünmek isteyen ise tarihe...

İnsanların tarihini yazmak için onları anlamak, tecrübelerini duyumsamak ve yorumlamak (kökten şüpheci olacaksak, "başkalarını anlamanın mümkün olduğu kurmacasına katılmak" diyebiliriz) gerekir. "İnsan kalbi," der Tanpınar, "başkalarının duygularına ancak kendi tecrübeleri nisbetinde açıktır." İyi hoş, ama insan kendi tecrübelerine, yani onlardan bir şeyler öğrenmeye ne kadar açıktır? Kendinin farkında olduğu, kendisi üzerine düşünmeye katlandığı kadar. Yani tarihçinin zenaatında ilerlemesi, kaynak çalışması ve yöntem bir yana, onun kendisine ve dünyasına dair farkındalığını geliştirmesi, duyarlık perdesini tecrübelerini kendine kılavuz edinecek şekilde genişletmesi ile mümkündür.

Tecrübe deyince muhakkak acı ve yanlış ve pişmanlık girer işin içine. Bizi geliştirdiği için güzel şeydir tecrübe ama çoğu insanın ve çoğu toplumun çoğu tecrübesi acılarla örülmüştür. Kolonileri de kendisi gibi ufak bir Avrupa ülkesine hükmettiği için, yirminci yüzyılın fazla adı geçmeyen diktatörlerinden Salazar'ın "mutlu ulusların tarihi yoktur," derken kastettiği budur. Şimdilerde, acıdan bahsedilir edilmez, arabesk nitelemesi yapıştırılıyor, oysa tango da acıdan bahseder, Billie Holliday de. Reklamların yansıttığı mutlu aile tablolarının normallik olduğu yanılsamasına kapılmamışsanız acıdan konuşmanın utanılacak bir yanı yoktur. Amerika'nın onyıllar boyu kendini, hem halkına hem dünyaya, bir talih beldesi, bir Eldorado olarak sunduğu uzun reklamın bir süre inandırıcı olabilmesi, herhalde, "tarih noksanlığı"na bağlıdır. Yoksa, tarihli toplumlar ütopyadan çok distopyaya meyleder. "Öncesiz sonrasız şimdiyi tam tamına benimsemiş olsaydık," Cioran'a göre, "tarih vuku bulmazdı ya da her halükârda ağır yük veya azapla eşanlamlı olmazdı".(3)

"Nedir bu dünyanın hali? Nedir bu insanların çekisi?" sorularının peşinden gitmek isterseniz tarihle ilgilenmeğe başlamışsınız demektir. Burada maksat, çekilmiş çileleri, yaşanmış zulümleri tekrar tekrar terennüm etmek değil. İnsanların hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve hergeleliklerini anlamak da bu işin parçası, hatta –Cioran'ın affına sığınarak– benim tercihimdir, ama tosladıkları ve ördükleri duvarları, çektikleri ve çektirdikleri kahırları unutmadan. On yedinci yüzyılın büyük düşünürü ve tarihçisi Kâtip Çelebi, herkesin tabiatında kendi tekliğini (bireyliğini?) ve bağımsızlığını ("teferrüd ve istiklal") yaşamaya eğilim olduğunu yazar, ama aynı zamanda başkalarının üstüne çıkmaya, reis olmaya da ("riyaset") meylettiklerini söyler. Ve ekler: Bu "tek ve bağımsız olma" halini tatmanın derecesi, "cemiyette mevcut olan sınıfların makam ve rütbelerine göre olur", yani toplumsal hiyerarşi, sınıflı ve zümreli yapı, eşit bir şekilde yaşanmasına izin vermez, "akran ve emsale tabi olmaktan insana ar (utancın verdiği ağırlık hissi) gelmeye başlar". Peygamberler için bile bu insanlık hali ve ezici hiyerarşi geçerlidir: "Hatta rivayet ederler ki Hazreti Musa, [kendi] asrında nebilerin vücuduna rıza vermeyip dua etti, ruhlarını kabzettirdi."(4)

Devletlerin, milletlerin, sınıfların, maddi kültürün, çevrenin tarihini yazmak için farklı kaynaklar, okuma yöntemleri, beceriler, vurgular ve hassasiyetler gerekebilir, ama onları da insansız yazamayacağımız aşikârdır. Hele bu kitaptaki gibi çalışmaların oluşturduğu tarihçiliğin öncelikle anlamak istediği, "kim var imiş" sorusunun davet ettiği üzere, insanlar ise... Toplumsal yapıların, süreçlerin, aidiyetlerin çerçevesinde anlamağa çalışsak da tekillikleri ile ele alınan insanlar... Kendilerine dair, biyografi veya mikrotarih yazacak kadar çok şey bilmediğimiz kimseler.(5) Hele, buradaki yeniçeri ve tüccar gibi, kendilerine dair bildiklerimiz, kısa ve işlevsel bir-iki arşiv belgesinden ibaretse; yani kaynaklar, hayatlarından ancak küçük bir kesit üzerinde yoğunlaşmamıza izin veriyorsa. Ama bu kadarıyla bile bu belgeler, "sıradan insanlar"ın hayatına sokulmak isteyenler için bir nimet. Bilhassa daha geniş ölçekli birtakım toplumsal yapılar veya süreçler ile bireylerin hayatının kesişme noktalarına dair soruları olanlar için. Venedik'te ölen Ayaşlı bir tüccarın ardından kalan bilgi kırıntılarının önemi, onu 16.-17. yüzyıllarda ülkelerarası ticaret ağının içine yerleştirdiğimizde belirginleşiyor. Öte yandan, bu ağı ören insanları, hayal meyal de olsa, tanımadan oluşturacağımız ticaret verileri kuru birer istatistik yığınından ibaret benim için.

"Sıradan insanlar" deyiminin aldatıcı bir yanı var. "Seçkinlerden gayrısı, Tarih yapan, Tarih'e geçen insanlardan gayrısı" gibi bir şeylerin kastedildiği belli, ama sıradan herhangi birini ele aldığımızda o sıradışı olmuştur zaten. Yakından baktığımızda sıradışı olmayan mı var? Hem, sıradışı olanı sıradanlığına da bakmadan anlayabilir miyiz? (Reşat Ekrem Koçu bu soruların hakkını verdiği için hem iyi hem öncü bir tarihçidir, hatta toplum ve kültür tarihçisidir diyeceğim ama kendisi bu terimleri eminim yadırgardı.)

Modern tarih yazıcılığının öncesinde tarihçilerin bu yaklaşımlara tamamıyla yabancı olduğunu düşünmek yanlış olur.(6) Örneğin, Osmanlı tarih yazıcılığını, bu geniş ve derin ve çok kulvarlı sahada sadece bir janr olan vakanüvisliğe indirgemek, bu geleneği de "hep sarayı, hep askeri olayları anlatmışlar" diye yargılamak doğru olmaz. Bir kere, vakanüvislerin vaka olarak ele aldığı olgular, bu dar tanımın sınırlarını çok aşar. Koçu'nun malzemesinin önemli bir kısmı bu kaynaklardadır. Hem, sultanı ve komutanı da insan olarak, hatta sıradan insan olarak ele almak mümkündür. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin "Hülâsatü'l-Ahvâl der-Letâif-i Mevâiz-i Sahîh-i Hâl"inde, sultandan başlayarak toplumsal hiyerarşide aşağı doğru her sınıftan insanın, elbette sultan ve vezirlerin de, bu dünyada payına düşen kendine has dertleri anlatılır.(7)

Yirminci yüzyılda insan ve toplum bilimlerinin hikâyesini özetlemenin en iyi yollarından biri, sanırım, yapısalcılık ile yapısalcılık sonrası arasındaki çekişmeye odaklanmak olurdu. Tarihçiler için bunu, yapı ile süreç arasındaki gerilim meselesi olarak ifade edebiliriz. "Vaka" yapısal olan ile süreç içindeki anın kesişme noktası olarak ele alındığında, tarihçinin bu ezeli derdine mütevazı ve zarif bir çözüm sayılabilir. Vaka yazarlığını küçümsemek doğru olmaz, zaten tarihçi tekil olan ile ilgilenmezse ölçüyü sosyoloji yönünde kaçırmış demektir.

...

Notlar


(1) Burada Karacaoğlan'ın "tarihi kimliği" meselesi üzerinde durmayacağım, çünkü zaten değişik Karacaoğlan'ların halk muhayyilesinde ve telif hakkı-öncesi yazma kaynaklarda bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan yarı-efsanevi Karacaoğlan'dan söz ediyorum. 16.-17. yüzyılların efsane şairinden üç yüzyıl geriye doğru baktığım gibi, bugüne doğru bir sıçrama daha yaparak, Edip Cansever'in "ne kalır benden geriye, benden sonrası kalır, asıl bu kalır"ı aynı çerçevede bir değerlendirmek isterdim ama bu yazıda değil. Yukarı
(2) Öte dünyadan bu tarafa bakası olduğunda, aklına düşenler Yunus'tan çok farklıdır: Karac'oğlan der öldüm bilsinler / toplansınlar namazımı kılsınlar / mezarımı yol üstünde koysunlar / geçerken uğrasın yolu kızların. Yukarı
(3) E. M. Cioran, Tarih ve Ütopya, çev. Haldun Bayrı (İstanbul: Metis, 1999), s. 98. Yukarı
(4) Kâtip Çelebi, Mîzânu'l-Hak fî İhtiyâri'l-Ehakk, haz. Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara (İstanbul: Marifet, 2001), s. 226-7 (sadeleştirmede: 125-6). Yukarı
(5) Belki Seyyid Hasan'ı bu yargının dışında tutabiliriz; güncesinden yola çıkarak bir mikrotarih çalışması yapma fikri yıllardır zihnimde dönüp duruyor ama burada okuyacağınız yazıda böyle bir işe girişmedim. Yukarı
(6) Osmanlı dünyasında eğitim imkânlarının cılız olduğu erken dönemde bahtını Mısır'da arayan nice yetenekli Rûmî genç gibi, ömrünün çoğunu Kahire'de geçiren ve eserlerini Arapça yazan, Bergama doğumlu Kafiyeci'ye (1386-1474) göre, "tarihçinin aslî maksadı, muteber bir şekilde insanın kaydını tutmaktır". Kafiyeci'nin daha önce bir benzeri olmayan Kitabü'l-Muhtasar fî İlmi't-Tarih adlı eserinin Türkçe çevirisi için bkz. Kasım Şulul, Kafiyeci'de Tarih Usulü (İstanbul: İnsan, 2003); alıntı s. 102'dendir. Yukarı
(7) Mustafa Âlî'nin bu manzum eserinin metni ve İngilizce çevirisi için bkz. A. Tietze, "Poet as Critic of Society," Turcica (1977): 120-6 ve 145-60. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Oylum Yılmaz, “Osmanlı’da birey olmak ya da olmamak...”, Sabit Fikir, Ekim 2009

Bir yeniçeri düşünün ki, babasından kalan araziye el konulduğu için eline kalemi alıp divan-ı hümayuna başvurmakta... Ya da yiyip içtiklerini bile günü gününe yazan Balat şeyhi bir derviş karısının ölümünü yazmakta... Evlenmeyi reddeden entelektüel bir Osmanlı kadınının rüyalarına ne dersiniz peki? Hangi tarihi romancı yaratabilir ki bu karakterleri, gerçekte yaşadıklarını bilmeden, sezmeden... Ta ki bir tarihçi, gün gelip mazinin derinliklerinden gelen bu insanları gözler önüne serene dek.

“Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzeride düşünmek isteyen ise tarihe...” diyerek başlayan bir tarih kitabı var elimizde. Kim var imiş biz burada yoğ iken, bu Karacaoğlan’a ait dize Cemal Kafadar’ın çalışmasının adı aynı zamanda. Zira Kafadar bu dizeden yola çıkarak kuruyor çalışmasının çatısını ilgi çekici bir biçimde, tarihin yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgili olduğunun altını çizerek başlıyor... Böylelikle hem tarih bilimine olan yaklaşımını daha en baştan okuruna hissettirirken maziyi değil, mazinin insanlarını konu ettiğini bildiriyor yolun en başında...

Evet, son derece farklı bir tarih kitabı var elimizde. Öncelikle tarih bilimini sorgulayan. Ama yanlış anlaşılmasın öyle uzun uzadıya, tarih bilimine dair teknik bilgiler vererek, nutuk çekercesine yapmıyor bunu Kafadar, çalışmasının içine yediriyor, bu sorgulamayı çalışmasının belkemiği yapıyor. Mustafa adlı bir yeniçeri, Seyyid Hasan adlı bir derviş, tüccar Ayaşlı Hüseyin Çelebi ve rüyalarını kaleme alan Üsküplü Asiye Hatun... Tarihin içinden kaleme aldıklarıyla çıka gelen bu dört Osmanlı aracılığıyla, tarih bilimini sorgularken bir yandan da hem Osmanlı’da birey olmanın anlamını açıyor hem de tarihi araştırmacılara açılacak yeni kapıları işaret ediyor. Yani, Osmanlı tarihi kaynakları arasında bireylerin kendileriyle ilgili, doğrudan kendilerinin yazdığı metinlerin bulunmadığına dair yargıyı, kanıtlar göstererek yıkıyor...

Çalışmanın dört denemesinden ilki olan “Yeniçeri Nizamının Bozulması Üzerine”, 1500’lerde yaşamış yeniçeri Mustafa özelinde askeri statü ile ekonomik faaliyet arasında var olduğu düşünülen kesin ayrıma dair yeni bir fikir edinmemize yol açıyor. Daha doğrusu yeniçerilerin bozulma döneminden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadıkları yargısını alaşağı ediyor. Balat şeyhinin kaleme aldığı Sohbetname’yi “Ben ve Başkaları” başlığı altında incelerken, yazıldığı dönem özelinde Osmanlı birey edebiyatı çerçevesinde düşünmeye yönlendiriyor bizi Kafadar. Modern Batı’ya özenip, onun değerlerini özümseyene kadar Osmanlı’da kimselerin günce tutmadıkları düşüncesi, Sohbetname’yle birlikte kökünden değişiyor. Kitapta yer alan üçüncü deneme ise “Venedikte Bir Ölüm”: Ticaret yapmak amacıyla gittiği Venedik’te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi’nin hazin hikâyesinde, Osmanlı’da Müslüman Türklerin dış ticaretle ilgili olmadıkları, hatta bunun özellikle istenmediğinin yanlış bir inanış olarak kalacağına dair izler görüyoruz. Ve son deneme “Mütereddit bir Mutasavvıf” üzerine... Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından bizlere öyle silik, öylesine sisli bakan kadınların dünyasına atılmış bir adım gibi Asiye Hanım’ın rüya defteri. Kitaplara ve tasavvufa düşkün, entelektüel bir Üsküplü Osmanlı kadının rüyalarında, onun kaleme aldığı mistik deneyimlerinde, her yanı boşluklar ve soru işaretleriyle de dolu olsa da sanki Osmanlı’yı temsil eden bir kadın kahraman gözlerimizin önünde belirginleşiyor. Sisin bir perdesi heyecan verici bir şekilde açılıyor...

“Bu kitapta okuyacağınız yazıların her biri şaşkınlık ürünüdür” diyor ta en başta Cemal Kafadar. Bir tarihçi olarak onu bunca şaşkınlığa sürükleyen araştırması, biz sıradan okurlar için elbette daha şaşkınlık verici. Kafadar’ın maziden çekip çıkardığı belgeleri, onların doğruluğunu başka bir gözle incelemek ve araştırmak tarih bilimcilerin işi elbette ama tarihle ilgilenen, savaşların, politikacıların ve siyasi entrikaların dışında da bir yerlerde bir geçmiş yattığını düşünen okurlar için Kim var imiş biz burada yoğ iken, bilinmezin kapısını aralayan, açıkçası bulunmaz bir nimet.

Devamını görmek için bkz.

Kerem Ünüvar, “Osmanlı'da birey olmak”, Radikal Kitap Eki, 16 Ekim 2009

Osmanlı tarihi çalışmalarının, çok meşakkatli süreçlerde hazırlandığı aşikâr. Sadece tez ya da kitapların değil, her bir bağımsız makalenin bile hazırlık aşamaları uzun zaman alıyor. Osmanlı tarihçileri, bu makalelerini yayımladıkları çeşitli dergilerle birbirlerinden ve tartışmalardan haberdar oluyor. Ancak kabul etmek gereken bir gerçek var ki, o da bu dergilerin ve makale sayılarının, sürekli takip edilebilir sınırları aşması. Dolayısıyla bu dağınık yazıları derlemek, okurlar ve araştırmacılar için büyük bir hizmet. Cemal Kafadar’ın makalelerinin toplanması da böylesi bir işlevi yerine getiriyor öncelikle. Uzun bir zaman, değişik yayınlara dağılmış bu makaleler bir araya geldiklerinde ise yukarıda saydığımız faydanın yanı sıra, çok farklı bir bütünü ortaya çıkararak Osmanlı tarihine dair müthiş bir döküm sunuyor.

1980’lere kadar devam eden ve genç bir tarihçi kuşağının etkisiyle gelişen önemli bir değişimi burada anmakta fayda var. Kafadar’ın da dahil olduğu bu kuşak, “...muazzam arşiv ve yazma hazinelerine sahip bir sahada çeşitli konulardaki bilgisizliğimizin temel sebebini kaynaksızlıktan önce o konulara yönelik soru sorulmayışında arama”yı önererek ve bu sorulara yönelerek klasik olarak nitelendirilebilecek akımın ötesine geçmeyi başarmıştır. Bu kuşak içinde Cemal Kafadar’ın da, Osmanlı kuruluş dönemine ait eseri Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State (University of California Press, 1995) ile müstesna bir yeri vardır.

Cemal Kafadar’ın bu derlemede bir araya getirilen yazıları, öncelikle bahsettiğimiz türde yeni soruların ve bu sorulara verilebilecek muhtemel cevapların neler olabileceğini araştırıyor. Pedantik olmayan, muhtemel cevapların ne olması gerektiğini dayatmayan, birlikte düşünmeye davet eden bir arayış bu. Şimdiye kadar varlığına yönelik sorular sorulmayan ve bu nedenle de bizim tahayyülümüzün ötesinde ‘yok’ olduğu konusunda özgüvenli yargıların yerine, ticaretle uğraşan yeniçeri, şimdi bize kayıtsızlık gibi görünecek bir ilgiyle hayatını (en azından bir bölümünü) kayda geçiren derviş, Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu coğrafyada ülkeler arası ticaretten uzak durmayan ve ticareti küçümsemeyen bir Müslüman tüccar ya da şeyhine rüyalarını anlatan, bunları bir toplumsal bilgilenme, araştırma sürecine de çeviren hatun, kitabın dört ayrı boyutunu oluşturuyor.

Cemal Kafadar, tarihi nasıl algıladığı ve nasıl bir arayış içinde olduğunu gayet güzel özetleyerek, kitabın giriş bölümünde öncelikle bunu anlatıyor. “Tarih yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir.” Ve diğer yandan da “...anlama çabasıyla telafi etmeye çalıştığımız yokluğumuz”un peşine düşmeyi gerektirir. Kafadar’ın kitapta ele aldığı kişilerin, yalnızca biyografilerini ortaya çıkaran belgesel malzeme değil, bireyler olarak nasıl yaşadıkları, nasıl düşündükleri, kendilerini, içinde yaşadıkları toplumu ya da içinde bulundukları ânı nasıl değerlendirdiklerini görmek için sarfettiği çaba, kendisinin çerçevesini çizdiği arayışla uyum içindedir. Ve bu anlamda sadece bir makale derlemesinden değil, bütünlüklü bir kitaptan bahsetmeye de imkân verir.

Kitabın kahramanları

Kim var imiş biz burada yoğ iken kitabını oluşturan makalelerden ilki, bir arazi davası nedeniyle mahkemeye müracaat eden bir yeniçeri ile ilgilidir. Bu dava ile ilgili anlatıya gelinceye kadar Kafadar, yeniçerileri, Osmanlı toplumsal düzeni içinde ne ifade ettiklerini, tarihçilerin onları yazarken nasıl konumlandırdıklarına bakıyor önce. Daha sonra bu bakışın içerdiği zaaflara ve neleri dışarıda bırakarak yeniçerileri anlatmaya çalıştıklarına değiniyor. Kafadar’ın master tezinin de konusu olan yeniçeriler ilgi çekici bir araştırmanın ve makalenin konusu olarak yeniden arzı endam ediyorlar.

Osmanlı’da cemaatleri birbirine bağlayan ilişkiler kadar bu cemaatler arasındaki farklılıkları da takip etme imkânı veren alanlardan bir tanesi tarikatlardı. Bu tarikatların dergâhları ve şeyhleri, ‘posta oturmak’ için izlenmesi gereken bir süreç vardı. Bugünün değerleriyle bakmaktan imtina etmek gereken bir alan ve o alana dair süreçlerden bahsediyoruz. Halvetî-Sümbülî tarikatının Kocamustafapaşa merkez dergâhı şeyhinin oğlu Seyyid Hasan’ın sohbetnâmesini, kitabın ikinci makalenin konusunu teşkil ediyor. Seyyid Hasan’ın tarikat mensubu olarak sosyal hayatını naklettiği bu eserle, bir dervişin hem sosyal dünyasını takip etmeye çalışmak hem de bu takip sırasında pek çok yeni soruyla karşılaşmak mümkün. Kafadar da bu soruları takip ediyor, gelenekleri aktarıyor, Osmanlı toplumundaki bu sosyal kategorinin ilişkilerine değiniyor, anı/hatırat geleneğinin içinde biçimlendiği tarihsel örnekleri ele alıyor ve bir anda çok zengin bir tartışma çerçevesine okuyucularını davet etmiş oluyor. Kafadar’ın “kendine özgü bir çevrenin gündelik yaşam ethos’u...” olarak tanımladığı ve Seyyid Hasan’ın anlatısının kimi zaman kayıtsızlık derecesine ulaştığı (elbette bugün bakıldığında) noktalarda bize hatırlatma gereği duyduğu şu noktanın altını çizmek gerekiyor: “Kayıtsızlık ilginin yokluğu değildir; aksine, hayatın her anına eşit (aralarında fark gözetmeyen) bir aşk duymak demektir.” Bunu şeyh figürü üzerinden yorumlamaya kalkma aceleciliğine kapılmadan belki de zaman algısına dair yeniden kafa yormamız gerekiyor.

Osmanlı’da ticaretin genellikle Müslümanların imtina ettiği bir alan olduğu, fetih sözkonusu iken ticaretin hakir görüldüğü üzerinde genelleşmiş ve yerleşmiş bir yargı vardır. Bu yargı ne Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyayı dikkate alır ne de insanlar arası ilişkileri hesaba katar. Böyle olunca bütün bir Akdeniz havzasının önemli bir bölümünde var olan imparatorlukta yalnızca gayrımüslimler ticaretle uğraşır gibi görünür. Hatta bu noktadan üretilen teorilerle kendi iç sınırları haricinde ticaret dünyasıyla ilişkisi olmayan bir Osmanlı imgesine varmak dahi mümkün sayılır. Kitapta yer alan üçüncü makalede Cemal Kafadar, “20 Mart 1575’te Venedik’te öldürülen Ayaşlı sof tüccarı Hüseyin Çelebi bin Hacı Hızır bin İlyas’a ilişkin bir grup belge”ye dayanarak, Osmanlı ve Venedik kaynaklarında mevcut terekelerin de karşılaştırılmasıyla Akdeniz ticaret ağı için yine farklı bir anlatının mümkün olduğunu gösteriyor. Ankara’da üretilen daha sonra Kıbrıs’ta canlandırılan sof üretiminin ve ticaretinin, Orta Anadolu’dan Ancona ve Venedik’e uzanan hikâyesine Müslüman Osmanlı tüccarları açısından bakmak oldukça ilgi çekici. “Sof kelimesinin çeşitli Avrupa dillerindeki karşılıkları (İngilizcede camlet, Fransızcada camelot, İtalyancada ziambellotti, vb.) muhtemelen Arapça hamla kelimesinden türemişti ve deve ya da keçi kılından yapılma her türlü iyi kalite yünlü için kullanılırdı” (s. 98). Elbette tarihsel, coğrafi bağlamlar, kültürel zemin ve bu zeminin değişimi bu makalenin yine geniş bir çerçevesini çizmeye yarıyor.

Kitabın dördüncü ve en ilgi çekici karakteri Asiye Hatun. ‘Mütereddit Bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun Rüya Defteri, 1641-43’ makalesi, başlığından da anlaşılacağı üzere çok ilginç bir dünyaya açılıyor. Bu dünyanın içinde toplumsal cinsiyetten, tarikatlara, icazet almadan, tasavvud dünyasına ve kadın mutasavvıfların âlemine uzanan zengin bir hikâye vardır karşımızda. Asiye Hatun’un “âşufte ve perîşân ” rüyalarının değil, şeyhiyle ve tasavvuf inancı ile ilgili rüyaların aktarıldığı mektuplaşmalara dayanan bu makalenin (ki daha önceki yayımları kaçıran açısından) tekrar ve tekrar okunmayı hakkeden bir çalışma olduğunu bir kez daha belirtmek gerekiyor.

Tarihçilik zenaatı

“...Tarihçinin zenaatında ilerlemesi, kaynak çalışması ve yöntem bir yana, onun kendisine ve dünyasına dair farkındalığını geliştirmesi, duyarlık perdesini tecrübelerini kendine kılavuz edinecek şek ilde genişletmesi ile mümkündür.” Cemal Kafadar’ın makalelerinde öne çıkan bu zenaatçılığa değinmemiz gerekiyor. Zira makaleler sadece kitapta bahsi geçen bireylere dair belgelerin özetlenmesinden, naklinden ibaret değil. Venedik ’te ölen tüccara değinirken Akdeniz ticaret havzasının özelliklerinin; liman kentlerinin birbiriyle rekabetinin; alternatif limanlar ve güvenlik için girişilen faaliyetlerin; Venedik ve Ancona ’da Osmanlı tüccarlarının nasıl karşılandığının bir bütün içinde ama ayrı ayrı işlendiği bir zenaatkârlık sözkonusu olan. Benzer bir örnek Asiye Hatun’un rüya defteri için de geçerli. Asiye Hatun’un rüya defteri ile ilgili makale, tarikat hiyerarşisini; tarikat özelliklerini; şeyhin toplumsal konumunu; rüyanın toplumsal özellik ve ayrıntılarını; cinsiyet ağlarını; cinsiyet ağlarının toplumsal sirkülasyondaki etkisini; rüya defterinin fonksiyonunu; tâbi olanların sosyal ilişkiler içindeki rolünü ve etkisini; kadının toplumsal konumunu değiştirmek için nasıl bir yöntem izlemiş olabileceğini çeşitli bağlamlara yerleştirilmiş sorular gibi bir çerçeve içine topluyor. Ardından bu soruların cevapları biribirine bağlanan yeni ve daha geniş bir çerçeve haline geliyor. Böylelikle Osmanlı dünyasına, insanlarına ve bu insan bireyler arasında kadınlara dair yeni bir anlatı ortaya çıkıyor. Bir anlamda mektupların derleyicisi de sayabileceğimiz ‘müstensih’in pekala müstensiha olması ihtimalini de hatırlatan bir yeniden okuma yapabiliyor Kafadar, yukarıda andığımız geniş çerçevenin içinde. Tarihçiliğin zenaat tarafının, “rüya anlatıları, görenin kimliğine, görülenin bağlamına ve yorumlanışına göre değerlendirildiğinde, tarihçilerin ilgilendiği birçok sosyal ve k ültürel meseleye ışık tutabilir” yargısını izlediğini unutmayalım. Kitabı oluşturan makalelerin her birinde bu zenaatın izlerini tekrar tekrar görebiliyoruz.

Osmanlı ve yeni sorular

Osmanlı tarihi dönemselleştirilirken gayet ideolojik bir tasnifle kuruluş, yükseliş, duraklayış ve çöküş evrelerinden bahsedilir. Eğitimin en erken çağlarından başlayarak işlenen bu bilgi türü, Osmanlı tarihini tek taraflı okuma ve değerlendirme anlayışının yerleşmesindeki en önemli etkendir. Sürekli tekrarlanan ileri-geri, yükseliş-çöküş tarifleri Osmanlı tarihini de, kültürel dünyasını da ve hatta Osmanlı’nın içinde bulunduğu coğrafyada sürdürdüğü ilişkileri de anlamayı kuraklaştırdı. Sadece iyilik ve kötülük tasvirleri açısından değil, bir döneme, bir olaya ait yaşananları farklı pencerelerden, tarih söz konusu olduğunda farklı arşiv, kaynak, belge, anı, gazete, tereke vb. kaynaklardan görme/bilme zaruretini bertaraf ederek yaptı bunu. Belirli bir tarihçilik anlayışı ya da sadece ulus-devlet ideolojisinin çarpık merceği değil failler. Cemal Kafadar’ın ilk başta alıntıladığımız sözlerinde belirttiği gibi, ‘bir zamanlar var olan’la ilgilenme saikinin bir yana bırakılmasıydı söz konusu olan. ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken’, bu nedenle de akıldan çıkarılmaması gereken bir soru olarak halen karşımızda duruyor.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, “Varlık ve yokluk”, Radikal Kitap Eki, 16 Ekim 2009

Bir şiirden yola çıkılarak tarih yazılabilir mi? Ya da bir mısra, yalnızca bir mısra karanlık bir kuyudan çıkmak için tutunacağımız ip olabilir mi? Şimdilik bu soruyu bir kenara bırakalım ve bu kitabın dizinine bir göz atalım. I. Beyazıd, Abdalan, Mustafa Akdağ, Hannah Arendt, Oğuz Atay, Bacıyan-ı Rum, Italio Calvino, İbn-i Arabi, İstihare, Karacaoğlan, Mevlana, Nietzsche, Susan Sontag, Cemal Süreya, A.Hamdi Tanpınar, Semerkant... İlk bakışta görebileceğimiz üç beş isim ve başlıklardan sadece bazıları bunlar. Yetinmeyip, neredeyse metinler kadar değer taşıyan dipnotlarına bakacak olursak karşı karşıya bulunduğunuz yazar kadar yazma yöntemini de değerlendirmek durumunda kalırız.

Cemal Kafadar’ın Kim var imiş biz burada yoğ iken adlı kitabı, Karacaoğlan’ın bir mısraından ödünç alınarak isimlendirilmiş. Yalnız sadece bir isimlendirme değil, tarihe bakış yönteminin yeni bir anahtarı. Yolu. Bir tarihçi gözüyle geçmişe dönüp baktığınızda, hangi malzemeyi hangi bileşenler içerisinde değerlendirmek elbette bir birikim olduğu kadar yöntem meselesidir de. Yeni nesil tarihçiler, belgelere sadece evrak olarak bakmazlar, canlılığı her bakımdan devam eden etkin bir varlık olarak da görürler. Tarih, zaman içinde kültürlerin bir varlık ve yokluk meselesiyse eğer, teknik yaklaşımlar tek başına yeterli değildir. Bu görüş, tarih içindeki yerimizi anlamamız kadar bugünü anlamlandırmak bakımından da kritik bir köşeyi işaretlemektedir.

‘Osmanlı dünyasındaki değişik aidiyet duygularının ve tasavvurlarının kaynaklardaki izini sürmek, ortaçağdan moderniteye çizgisel bir hikâye yerleştirmek amacı gütmeden keşifler yapmak, Osmanlı tarihi kaynaklarında bireylerin kendileriyle ilgili doğrudan metinlerin bulunmadığı yargısını sorgulamak’ amacını da taşıyan yazılar toplamı Cemal Kafadar’ın çalışması. Osmanlı’dan seçtiği dört kşinin öyküsü üzerinden bir tür kültürel tarih kazısı olarak da değerlendirilebilir. Yazara göre seçtiği kaynaklar nadir değil yaygın, fakat ilgilenilmemiş belgelerdir ve bir o kadar da çoğul okumaya elverişli numunelerdir.

Birden bire soruverir tarihçi; “askerler ne zaman ticaret ve üretim ilişkilerine başladılar?” Gidip deşeceği kaynak ve oradan yapacağı keşifler, paradigmaların çürütülmesini de beraberinde getirecektir. Ticaret bilmez denilen Türklerin pekala da ticaret bildiklerini ortaya çıkaracaktır şahsi metinler. Osmanlı kültür tarihi okumalarının yeterince gelişmemiş olması tek taraflı ve tarihle örtüşmeyen paradigmaların türemesine sebep olmuştur. Öyleyse yapılması gereken başta edebiyat olmak üzere türler arası ilişkileri güçlendirecek çalışmaların arttırılmasıdır. Ancak böylesi bir bağlamsallaştırmanın neticesinde ‘Seyahatnameyi sonuç olarak otobiyografik bir alt tür’ olarak görecektir tarihçi.

Osmanlı’daki kişisel mektuplaşmalar büyük ölçüde araştırılmamış, ‘selam sabah ve boş laftan çok öte şeyler içeren’ otobiyografi kaynakları gözüyle değerlendirilmemiştir. Her ne kadar Osmanlı hanedanı otobiyografi yazmaktan uzak dursa da bu toplum tarafından örnek alınmamıştır. Ve edebi eserlerin sebeb-i telif bölümleri bölük pörçük de olsa otobiyografik bilgiler içerir. Sohbetname gibi eserler, temsil ve temaşa sanatlarının temelinde yatan ortak özelliklerle örtüşürken, sosyal hayatı da naklederler. O vakit tarihçi hükmünü şöyle verir: “Sohbetname çağının ürünüdür, özellikle de Osmanlı birey edebiyatının daha geniş çerçevesi içinde ele alındığında.”

Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun... Toplum kadar hayatı da temsil eden, çekip çeviren dört ana karakter. Bir tür anasır-ı erbaa... Kendi bağlamları içinde yan bağlamlara kolaylıkla açılabilen hayat zenginliklerine sahip insanlar, bireyler. Tarihçiye düşen, bazen bir romancı kurgusuyla zamanı kavramaya çalışmaktır. Kaldı ki, kitabı okurken yer yer kurgusal bir metinle karşılaştığım fikrine kapıldım. Acaba bu yeni bir roman yazma türü olabilir mi diye de düşündüm. Bir tarihçinin macerası pekala tarihi daha iyi anlamamızın yollarından birisi olabilir. Çünkü tarih süren bir şeydir. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyde ve her yerde.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Polatel, “Osmanlı’da birey olmak ve ‘biz yoğ iken var’ olanlar”, Agos Kitap/Kirk, Ekim-Kasım 2009

Erken dönem Osmanlı tarihi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan, Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinden Cemal Kafadar’ın, Kim var imiş biz burada yoğ iken: Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun başlıklı kitabı, geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Kafadar’ın 1986-1994 yılları arasında yazmış olduğu (üçü daha önce İngilizce, biri de Türkçe olarak yayımlanmış) dört makaleyi bir araya getiriyor. Makalelerde, Osmanlı tarihyazımında birçok açıdan tartışılamayan ya da eksik bırakılan ‘Osmanlı’da birey olma hali’ni inceleyen Kafadar, bu amaçla, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı yerlerinden dört farklı yaşamöyküsüne odaklanıyor, ve sınırlı arşiv belgeleri ışığında, Osmanlı tarihine alternatif bir yaklaşım geliştiriyor.

Kitabın “sıradan” başkarakterlerini tanıtmaya geçmeden önce, yazarın, Karacaoğlan’ın bir dizesinden aldığı başlığa dair satırlarını alıntılamakta fayda var:

Tarih, yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir. Nitekim, Karacaoğlan da ‘Kim var imiş?’ diye sorar, onların kanlı canlı insanlar olduklarını hatırlatacak şekilde, şimdi yok olduklarını değil bir zamanlar var olduklarını ifade ederek. Dönüp seyir ettiğimiz zamanlar için bir yokluk söz konusu ise, o bizim yokluğumuzdur, anlama çabasıyla telafi etmeye çalıştığımız yokluğumuz. ‘Onlardan sonrası’ olduğumuzun ve bir de ‘bizden sonrası’ olacağının bilinciyle, yani bugüne ait ve geleceğe dönük bir perspektifle anlamaya çalıştığımız birileridir mazinin insanları. (s. 14)

Osmanlı’da ‘birey’

Tarihin merkezine insanları (bireyleri) ve onların deneyimlerini koyan Kafadar, yalnızca insanların çektiği çileleri ve acıları değil, “hayata nasıl anlam ve zevk, derinlik ve eğlence kattıklarını, kendilerine özerk yaşama ve ifade alanları açtıklarını, üreticiliklerini ve yaratıcılıklarını sergilediklerini, hınzırlıklarını ve hergeleliklerini” (s. 15) anlamanın tarihçi için önem teşkil etmesi gerektiğini belirtiyor. Bu yaklaşım, Osmanlı tarihyazımında hâkim olan anlayışa dair önemli bir eleştiriyi de barındırıyor: Osmanlı tarihi alanındaki çalışmaların ezici çoğunluğu, Saray çevresine ya da çeşitli devlet kurumlarına odaklanırken, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan “sıradan” bireylere ya da bu bireylerin gündelik yaşam pratiklerine dair çalışmaların sayısı son derece sınırlı. Hâkim tarihyazımının temel mazereti, eldeki arşiv malzemesinin bu tür çalışmalar için yetersiz olması. Kafadar, Kim var imiş biz burada yoğ iken ile, alternatif arşiv belgelerinin varlığına işaret ederek, bu varsayımı çürütüyor.

Aslında 1970’lerden itibaren, önce ‘aşağıdan tarih’, sonra da ‘mikrotarih’ çalışmalarıyla, sıradan insanlara ve gündelik hayata gösterilen ilgi, tarih alanında, yavaş yavaş yeni pencereler açtı. Kafadar, bu çalışmasında, seçtiği kişilerin karakterleri özelinde, Osmanlı’da birey olmanın tarihini anlatıyor. Yaygın kabul gören tarih anlatısına göre, ‘birey’, Batı’da, modernleşme ile birlikte, insanların cemaatleri ya da klanları içinde erimektense kendilerini birey olarak ifade etmeye başlamasıyla ortaya çıkmış bir kategoridir; bu süreç, Batı dışı toplumlarda da, 19. yüzyılda başlamıştır. Kafadar, “otoriteye itaat etmektense kendi kararlarını özgür bir şekilde verebilen” bireylerin ortaya çıkışını modernleşmeye koşut olarak ele alan bu anlayışı eleştiriyor, ve birey ile, bireylerin aidiyet duydukları gruplar arasında keskin bir çizgi olmadığını ifade ediyor:

Aile, klan, cemaat, ümmet içinde erime halinden birey olma haline geçiş diye özetlenebilecek çizgisel bir hikâye yok. Değişik zamanlarda ve bağlamlarda, kişilerin ben-lik algısının ve bireyliklerini yaşama biçimlerinin değişmesidir söz konusu olan. Kendilerini aşan yapılarla kâh uyuşarak kâh didişerek iç içe yaşayan insanların gelgitli hikâyesi. (s. 21)

Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun

Birinci karakterimiz, babasından kalma bir arazideki haklarını korumak amacıyla Divan-ı Hümayun’a başvuran, Mustafa adlı bir Yeniçeri. Hâkim tarihyazımının Yeniçeri Nizamı’nın “bozulması” meselesine dair anlatısına göre, Yeniçerilerin zanaat ve ticaretle meşgul olmaya başlamalarıyla düzensizlik başlamış, ve imparatorluk gerileme dönemine doğru yol almıştır. Kafadar, Mustafa’nın hikâyesi üzerinden, Yeniçerilerin, en başından itibaren üretime ve kazanca yönelik etkinliklere katıldığını ortaya koyarak, bu tezin, yani “ilk bozulma” anlatısının geçersiz olduğunu gösteriyor.

İkinci karakter, Derviş Seyyid Hasan. Hasan’ın, tuttuğu günce ile günümüze ulaşabilen hikâyesi, Osmanlı’da ‘birey olma halleri’ni ortaya koyan bir başka örnek. Kafadar, bu bölümde, Osmanlı edebiyat ve kültür dünyasına ilişkin ‘iki tabakalı yapı’ (saray kültürüne karşı halk kültürü) klişesini eleştiriyor, ve “saraylı ya da popüler olarak tarif edilmeye direnen, şehirde üretilmiş kişisel nitelikte bir grup özgün anlatı kaynağı” (s. 40) aracılığıyla, bu tür bir keskin ayrımın yapılamayacağını savunuyor. Kafadar, Seyyid Hasan’ın “rutinle ve alelade detayla dolu ve günce formatına inatla bağlı” güncesi üzerine yaptığı çalışmayla, Osmanlı edebiyat geleneğinde ve anlatı kaynaklarında yazarların kendi ben’lerinden söz etmelerinin yaygın olmadığı yönündeki kanaati sarsıyor.

Üçüncü metin, ticaret için Venedik’e giden Ayaşlı Hüseyin Çelebi’nin, orada öldürüldükten sonra hazırlanan terekesi (kişisel eşyalarının, defin masraflarının ve alacak-vereceklerinin listesi). Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk döneminde Müslümanların ticaret hayatına katılmadıkları, katılanların –İslami geleneklerden ötürü– yadırgandığı, Osmanlı ile “âher diyar” (öteki ülkeler) arasındaki ticari faaliyetlerde ise kesinlikle yer almadıkları varsayılır. Kafadar, memalik topraklar dışında ticaret yapan Müslüman tüccar Hüseyin Çelebi’yi tanıtırken, Osmanlı’da iktisadi hayata dair yerleşik bir kanının geçersizliğini gösteriyor,

Son mütevazı kişimiz ise, rüyalarını kaleme alıp şeyhine gönderen, ve bu sayede irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Asiye Hatun’un rüya defteri örneği üzerinden, eldeki arşiv metinlerinin zenginliğine rağmen Osmanlı tarihinde kadın ve çocuk temalarının araştırılmamasını, var olan çalışmalarda ise bu nüfusun marjinal gösterilmesini eleştiren Kafadar, bu kısımda, Osmanlı tarihine ilişkin çalışmaların “araştırma dışı” bıraktığı konuların yeni tarih anlayışı içinde ilgi görmeye başladığını, yeni araştırma konularını sıralayarak vurguluyor:

“Bir yandan, tarihin altın sayfalarının kenar çizgisinin dışında kalan sosyal kümeler (deliler, fahişeler, eşcinseller, çalgıcılar, güruh olarak değil karmaşık kişilikler olarak isyancılar, vb.), bir yandan toplumun her kesiminden insanların zihniyet ve duyarlılıkları, ölçmesi güç, hatta gizli kapaklı yanlarıyla iç dünyaları (düşleri, korkuları, ölüm konusunda tavırları, okuma alışkanlıkları, zaman anlayışları, atasözlerine yansıyan derin zihniyet kalıpları, vb.), bir yandan da hünsalık ya da Hindistan’ı ararken Amerika’nın bulunması gibi ‘garip vakalar’.” (s. 123)

Asiye Hatun’un rüya metinleri, Osmanlı’da kadın olmaya, ve özellikle tarikatlardaki farklı kadın rollerine dair çok değerli bilgiler sunuyor. Seyyid Hasan’ın güncesi gibi birinci ağızdan yazılmış olan, ve Asiye Hatun’un itiraflarını ve iç hesaplaşmalarını barındıran bu metinler, ayrıca, Osmanlı dünyasındaki ‘birey’ algısına ve bireyleşmeye dair önemli ipuçları barındırıyor.

***

Dört “mütevazı” kişinin hikâyesini, Osmanlı tarihyazımındaki bazı temel varsayımların eleştirisi ışığında aktaran Kim var imiş biz burada yoğ iken, Osmanlı’nın erken dönemine, özellikle birey olma hallerine ilgi duyan genç araştırmacılara öneriler de sunmakta. Tarihçinin yaptığı işin, ‘emek’ ve ‘meşk’i bir arada barındırması gerektiğini vurgulayan Kafadar, genç tarihçilere şöyle sesleniyor:

“Hammaliye ise hammaliye. Tonlarca arşiv belgesi arasında ıdının dıdısı ile uğraşmanın romantizmini de yabana atmamalı. Kaynakların zenginliği ve öğrenileceklerin uçsuz bucaksızlığı, keşif yolculuğunun yükünü de artırır, zevkini de.” (s. 25)

Devamını görmek için bkz.

Başak Oğuz, “Biz yokken burada olanlar”, Kitap Zamanı, Sayı: 46, 4 Kasım 2009

Kim var imiş biz burada yoğ iken”... Geçmişi merak eden, tarihî –hatta felsefi– duyarlılığı yüksek, belki insanoğlunun hayattaki çilesine atıfta bulunan, sözü “şu koca dünyadan kimler geçti”ye getiren bu “soru-dize” tarih profesörü Cemal Kafadar'ın son kitabının adı.

Aslında Karacaoğlan'ın bir dizesi. Kafadar'ın kitabı okurunu tam da adındaki soruya yöneltiyor. Üstelik merakla çevrilen sayfalarda soruya şık bir cevap da buluyorsunuz.... Yazar, okuyucuyla pazarlığını daha yolun başında yapıyor zaten: “Bu soru” diyor, “sizde bir merak uyandırmadıysa, hatta tarihçilerin bu tür sorularla uğraşmasını yadırgıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem.”

Kafadar, bizi tarih kitaplarında okumadığımız, hiç tanıştırılmadığımız, sıradan bir hayat süren dört kişiyle tanıştırıyor. Ama işte onlar, biz yokken burada olanlar; kalıpları ve alışılagelmiş tarih söylemini sorgulamaya yol açabilecek, hatta yıkabilecek kadar güçlü.

Kendi halinde dört kişi

Kitaptaki dört makale, on altıncı ve on yedinci yüzyıllar Osmanlı dünyasından mütevazı dört kişiyi anlatıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için 1521'de Divan-ı Hümayun'a başvuran Mehmet adlı yeniçeri; 1660-64 yılları arasında İstanbul'da günlük tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik'te 1575 yılında ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi ve rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen, bu yolla irşat edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Cemal Kafadar, bu dört kişiyle ilgili belgelerin, ampirik malzemenin, arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulunan kaynakların ışığında ilerleyerek pek çok soruya cevap veriyor.

Kitap dört bilimsel makaleden oluşuyor ama bunlar geniş kitlelerce okunabilecek dört deneme olarak da değerlendirilebilir. Kim var imiş biz burada yoğ iken, aynı zamanda bir araya getirdiği makaleler, sunduğu kaynaklar, kitaplar, yazmalar, bilimsel dergiler, derinlikli dipnotlar ve zengin dizini ile araştırmacılar için eşsiz bir kaynak niteliğinde. Akıcı dili, zengin üslubu, farklı perspektifi ile de tarih meraklılarına keyifli bir okuma vaat ediyor.

Tarih kahramanlık mıdır? Tarih savaşlar, zaferler, yenilgiler midir? Yükselişlerden, gerilemelerden mi ibarettir? Yükselme topyekûn bir başarı mıdır? Gerileme aniden mi olur? Tarihte her şey birden mi değişir? Arada kalın, kalemle çekilmiş çizgiler mi vardır? Yıllardır “biz”e öğretilen “‘biz' kazandık ‘onlar' kaybetti”, “biz”e ne kazandırmıştır?

Günümüz Türkiye'sindeki birinci çoğul şahıs enflasyonuna çare bulmak için bu “bizlerin” atılması gerektiğini düşünüyor Kafadar. Okuyucuya, “aldık, verdik, biz sizi yendik” minvalli tarih anlayışının, ideolojik çarkların dişlilerinin, milli tarih dayatmacılığının dışında yollar olduğunu gösteriyor. “Biz”den “Ben”e, çoğuldan tekile, bireye bir yolculuk yapıyor ve bunu yaparken kullandığı kaynakların çeşitliliği, disiplinlerarası araçlar kitabı zenginleştiriyor.

Osmanlı deyince genel eğilim, bu dünyanın içinde yaşayan bireyleri bir ümmetin parçası olarak görme yönünde olmuştur. Oysa en basitinden kolaycılıkla açıklanabilecek bu yaklaşımın yanlışlığı, Kafadar'ın dört makalesindeki dört kahramana bakınca anlaşılıyor. Günümüzün tarih anlatısında “modern öncesi” diye üzerinden hızla geçilen geleneksel toplumun dört ferdinin ne derece sofistike olabileceğini kavrıyor, Osmanlı şehirlisi karşısında şaşırıyoruz. Bunda elbette Kafadar'ın makalelerin her birinde ele aldığı konuya geniş bir bakış açısıyla yaklaşmasının payı var. Zira sadece makalenin kahramanının başından geçenleri ve ilgili kaynakları aktarmıyor, geniş bir çerçeveye ulaşıyor; o dönem Osmanlı toplum yapısına ilişkin kültürel, sosyal, ekonomik saptamalar yapıyor.

Bu noktada kitabın kahramanlarının öykülerine kısaca göz gezdirmek de yerinde olacaktır:

Mehmet–Yeniçeri: Yeniçeri Mehmet'in şikâyeti var: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını istiyor, Kadı'nın gerekli araştırmaları yapıp hakkı olanı geri vermesini talep ediyor. Kafadar'ın toplumsal gerçeklik ile teorik literatürü karşılaştırdığı bu makalesinde Yeniçeri Mehmet'in başından geçenler, o dönemde yeniçerilerin toplumdaki konumu, ticaret hayatındaki yeri, ailevi bağları, mal mülk edinme hakları gibi pek çok konuda fikir veriyor.

Seyyid Hasan–Derviş: “Sohbet-nâme”sinde kendisinden “fâkir”, evinden ise “gamhâne” olarak bahseden Seyyid Hasan, Halvetî-Sümbülî tarikatının Kocamustafapaşa Merkez Dergâhı şeyhinin oğlu... Seyyid Hasan güncesine önemli bulduğu her şeyi not ediyor, gündelik hayatın ayrıntılarını yazarak ilerliyor. “Sohbetnâme”nin önemli tarafı tarikat hayatına ilişkin ipuçları sunması, ihvan topluluğuna, intisap etmeye, tarikat hiyerarşisine, devlet düzeni içinde tarikatların yerine, Osmanlı'da sufi kademelerinin bürokratlaştırılmasına dair fikir ve bilgi veriyor olması. Seyyid Hasan, okuyucuyu zaman zaman gülümsetse de aslında çok insani, çok dokunaklı konulardan bahsediyor. Karısının vebadan ölümünü anlatması gibi.

Ayaşlı Hüseyin Çelebi–Tüccar: 20 Mart 1575'te Venedik'te öldürülen Ayaşlı sof (yün) tüccarı Hüseyin Çelebi, kitaptaki “birey”lerden en bahtsız olanı galiba. Ne de olsa bir cinayete kurban gitmiş. Ama Kafadar'ın onun hakkında edindiği bilgi ve belgeler Osmanlı ticaret hayatı hakkında önemli ufuklar açıyor; Osmanlı'nın fethetmek dururken ticaretle uğraşmayacağı genel geçer yargısını yıkıyor. Ticaretin düşünüldüğü gibi hakir görülmediğini, Akdeniz ticaret ağı içinde Osmanlı Müslümanlarının önemli rol oynadığını ve tarihi farklı bir açıdan anlatmanın mümkün olduğunu gösteriyor.

Üsküplü Asiye Hatun: Kahramanlarımızın belki de en ilginci o. Kadın olması ve 17. yüzyıl Osmanlı dünyasında bir kadının elinden çıkmış mektupları, rüyaları okuma şansını bizlere sunması başlı başına bir tecrübe. Asiye Hatun yazdıklarıyla kadın mutasavvıflara ilişkin önemli bir belge sunuyor. Makale özellikle toplumsal cinsiyet kavramı, kadının toplumdaki yeri hakkında da fikir veriyor.

Eğer siz de yeniçerilerin “bozulma” devrinden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadığını, uluslararası ticarette Müslümanların rol oynamadığını, modern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünyasından kimsenin günce tutmadığını, kişisel tecrübelerini kaleme almadığını sanıyorsanız buyrun bu kitabı okuyun.

Devamını görmek için bkz.

Fatma Karaman, “Şaşkınlık ürünleri”, Star Kitap Eki, 4 Aralık 2009

Bir yeniçeri düşünün, babasından kalan araziye el konulduğu için divan-ı hümayuna başvurmakta... Ya da yiyip içtiklerini bile günü gününe yazan Balat şeyhi bir derviş karısının ölümünü yazmakta... Evlenmeyi reddeden entelektüel bir Osmanlı kadınının rüyalarına ne dersiniz peki? Hangi tarihi romancı oluşturabilir ki bu karakterleri, gerçekte yaşadıklarını bilmeden, sezmeden... Ta ki bir tarihçi, gün gelip mazinin derinliklerinden gelen bu insanları gözler önüne serene dek. Halen Harvard Üniversitesi Tarih Bölümü’nde ders veren tarihçi Cemal Kafadar’ın 1986-94 seneleri arasında yayımlanmış dört makalesinden oluşan Kim var imiş biz burada yoğ iken kitabı, 16’ıncı ve 17’inci yüzyıllar Osmanlı dünyasından dört kişiyi ele alıyor: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı Yeniçeri; İstanbul’da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik`te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi; rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun. Yazıların her biri Kafadar’ın arşivlerde ve yazma kütüphanelerinde bulduğu kaynaklara dayanıyor, ancak tarihçinin uzak gözlüğü saydığı yöntem, paradigma ve felsefe sorunlarıyla da uğraşıyor. Osmanlı tarihi konusundaki ezberlerimizi bozarak, yeni baştan düşünmeye davet eden bu kitap çok farklı bir bütünü ortaya çıkararak Osmanlı tarihine dair bir döküm sunuyor.

Kim var imiş biz burada yoğ iken kitabının dört denemesinden ilki olan Yeniçeri Nizamının Bozulması Üzerine, 1500’lerde yaşamış yeniçeri Mustafa özelinde askeri statüyle ekonomik faaliyet arasında var olduğu düşünülen kesin ayrıma dair yeni bir fikir edinmemize yol açıyor. Daha doğrusu yeniçerilerin bozulma döneminden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadıkları yargısının yanlış olduğunu gözler önüne seriyor. Balat şeyhinin kaleme aldığı Sohbetname’yi Ben ve Başkaları başlığı altında inceleyen Kafadar, yazıldığı dönem de Osmanlı birey edebiyatı çerçevesinde düşünmeye yönlendiriyor bizi. Modern Batı’ya özenip, onun değerlerini özümseyene kadar Osmanlı’da kimselerin günce tutmadıkları düşüncesi, Sohbetname sayesinde değişiyor. Kitapta yer alan üçüncü deneme ise Venedik’te Bir Ölüm: Ticaret yapmak amacıyla gittiği Venedik’te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi’nin hazin hikayesinde, Osmanlı’da Müslüman Türklerin dış ticaretle ilgili olmadıkları, hatta bunun özellikle istenmediğinin yanlış bir inanış olarak kalacağına dair izleri öğreniyoruz. Ve son deneme “Mütereddit bir Mutasavvıf” üzerine... Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından bizlere silik kadınların dünyasına atılmış bir adım gibi Asiye Hanım’ın rüya defteri. Kitaplara ve tasavvufa düşkün, entelektüel bir Üsküplü Osmanlı kadının rüyalarında, onun kaleme aldığı mistik deneyimlerinde, her yanı boşluklar ve soru işaretleriyle de dolu olsa da sanki Osmanlı’yı temsil eden bir kadın kahraman gözlerimizin önünde belirginleşiyor. Bu dünyanın içinde toplumsal cinsiyetten, tarikatlara, icazet almadan, tasavvuf dünyasına ve kadın mutasavvıfların alemine uzanan zengin bir hikâye çıkıyor karşımıza.

Adı Karacaoğlan’ın şiirinden geliyor

Cemal Kafadar’ın “Bir araya getirdiğim dört denemede 16 ve 17’inci yüzyıllar Osmanlı dünyasından oldukça mütevazı dört kişi ve onlarla ilgili bulduğum belgelerin ışığında peşine düştüğüm bazı sorular ele alınıyorum” dediği Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken kitabı adını ise Karacaoğlan’ın Viran Oldum Mor Sümbüllü Bağ İken şiirinden alıyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “Osmanlı’da birey olmak ya da olmamak...”, Sabitfikir, 2009

Bir yeniçeri düşünün ki, babasından kalan araziye el konulduğu için eline kalemi alıp divan-ı hümayuna başvurmakta... Ya da yiyip içtiklerini bile günü gününe yazan Balat şeyhi bir derviş karısının ölümünü yazmakta... Evlenmeyi reddeden entelektüel bir Osmanlı kadınının rüyalarına ne dersiniz peki? Hangi tarihi romancı yaratabilir ki bu karakterleri, gerçekte yaşadıklarını bilmeden, sezmeden... Ta ki bir tarihçi, gün gelip mazinin derinliklerinden gelen bu insanları gözler önüne serene dek.

“Yunus gibi ölüm gerçeği ve ahret üzerine düşünmek isteyenler felsefeye yönelse gerektir, Karacaoğlan gibi hayat ve dünya üzeride düşünmek isteyen ise tarihe...”diyerek başlayan bir tarih kitabı var elimizde. “Kim var imiş biz burada yoğ iken”, bu karacaoğlan’a ait dize Cemal kafadar’ın çalışmasının adı aynı zamanda. Zira Kafadar bu dizeden yola çıkarak kuruyor çalışmasının çatısını ilgi çekici bir biçimde, tarihin yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgili olduğunun altını çizerek başlıyor... Böylelikle hem tarih bilimine olan yaklaşımını daha en baştan okuruna hissettirirken maziyi değil, mazinin insanlarını konu ettiğini bildiriyor yolun en başında...

Evet, son derece farklı bir tarih kitabı var elimizde. Öncelikle tarih bilimini sorgulayan. Ama yanlış anlaşılmasın öyle uzun uzadıya, tarih bilimine dair teknik bilgiler vererek, nutuk çekercesine yapmıyor bunu Kafadar, çalışmasının içine yediriyor, bu sorgulamayı çalışmasının belkemiği yapıyor. Mustafa adlı bir yeniçeri, Seyyid Hasan adlı bir derviş, tüccar Ayaşlı Hüseyin çelebi ve rüyalarını kaleme alan Üsküplü Asiye Hatun... Tarihin içinden kaleme aldıklarıyla çıka gelen bu dört Osmanlı aracılığıyla, tarih bilimini sorgularken bir yandan da hem Osmanlı’da birey olmanın anlamını açıyor hem de tarihi araştırmacılara açılacak yeni kapıları işaret ediyor. Yani, Osmanlı tarihi kaynakları arasında bireylerin kendileriyle ilgili, doğrudan kendilerinin yazdığı metinlerin bulunmadığına dair yargıyı kanıtlar göstererek yıkıyor...

Çalışmanın dört denemesinden ilki olan “Yeniçeri Nizamının Bozulması Üzerine”, 1500’lerde yaşamış yeniçeri Mustafa özelinde askeri statü ile ekonomik faaliyet arasında var olduğu düşünülen kesin ayrıma dair yeni bir fikir edinmemize yol açıyor. Daha doğrusu yeniçerilerin bozulma döneminden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadıkları yargısını alaşağı ediyor. Balat şeyhinin kaleme aldığı Sohbetname’yi “Ben ve Başkaları” başlığı altında incelerken, yazıldığı dönem özelinde Osmanlı birey edebiyatı çerçevesinde düşünmeye yönlendiriyor bizi Kafadar. Modern Batı’ya özenip, onun değerlerini özümseyene kadar Osmanlı’da kimselerin günce tutmadıkları düşüncesi, Sohbetname’yle birlikte kökünden değişiyor. Kitapta yer alan üçüncü deneme ise “Venedikte Bir Ölüm”: Ticaret yapmak amacıyla gittiği Venedik’te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi’nin hazin hikayesinde, Osmanlı’da Müslüman Türklerin dış ticaretle ilgili olmadıkları, hatta bunun özellikle istenmediğinin yanlış bir inanış olarak kalacağına dair izler görüyoruz. Ve son deneme “Mütereddit bir Mutasavvıf” üzerine... Osmanlı toplum tarihindeki rolleri açısından bizlere öyle silik, öylesine sisli bakan kadınların dünyasına atılmış bir adım gibi Asiye Hanım’ın rüya defteri. Kitaplara ve tasavvufa düşkün, entelektüel bir Üsküplü Osmanlı kadının rüyalarında, onun kaleme aldığı mistik deneyimlerinde, her yanı boşluklar ve soru işaretleriyle de dolu olsa da sanki Osmanlı’yı temsil eden bir kadın kahraman gözlerimizin önünde belirginleşiyor. Sisin bir perdesi heyecan verici bir şekilde açılıyor...

“Bu kitapta okuyacağınız yazıların her biri şaşkınlık ürünüdür,” diyor ta en başta Cemal Kafadar. Bir tarihçi olarak onu bunca şaşkınlığa sürükleyen araştırması, biz sıradan okurlar için elbette daha şaşkınlık verici. Kafadar’ın maziden çekip çıkardığı belgeleri, onların doğruluğunu başka bir gözle incelemek ve araştırmak tarih bilimcilerin işi elbette ama tarihle ilgilenen, savaşların, politikacıların ve siyasi entrikaların dışında da bir yerlerde bir geçmiş yattığını düşünen okurlar için Kim var imiş biz burada yoğ iken, bilinmezin kapısını aralayan, açıkçası bulunmaz bir nimet.

Devamını görmek için bkz.

Alper Çeker, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken, Varlık Dergisi, Nisan 2010

Kim var imiş biz burada yoğ iken adlı kitabında Cemal Kafadar, toplumun üç ayrı katmanından gelen dört kişi üzerinden Osmanlı ülkesinde yaşayanlar üzerine bazı çözümlemeler yapmaktadır. Bu dört kişiden ikisi, tarikat mensubu birer derviştir: Seyyid Hasan ve Asiye Hatun. Ancak kitabı için “Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun” alt başlığını seçen Cemal Kafadar’ın, kitabın kahramanlarından Asiye Hatun’u bir derviş değil kadın olarak, yani cinsiyetiyle ayrıştırıp değerlendirdiğini görüyoruz.

Cemal Kafadar’ın yazdıklarından; bir tarikata intisabı, kariyer yapmanın bir yolu olarak gördüğü anlaşılıyor: “Günce yazarımız Seyyid Hasan 1620 yılında Kocamustafapaşa dergâhı şeyhinin oğlu olarak dünyaya geldi ve eğer dokuz yaşındayken babası ölmemiş olsa idi muhtemelen kariyeri çok daha seçkin bir yol izleyecekti… Gene de, Seyyid Hasan düzgün bir eğitim gördü, babasının yolunda ilerledi ve Kanunî sonrası Osmanlı kent toplumunun hayli bürokratik ethos’unda başlı başına bir kariyer çizgisine dönüşen Sufiyye’de terfiini beklemeye başladı.” (s. 59) Cemal Kafadar’ın söz konusu kitabının önemli bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tasavvufi yaşama ayrılmıştır. Ancak yazarın dervişlerle ilgili yargılarına kaynaklık eden eserlerin tamamı İngilizcedir. Hatta tarihçimiz, çağdaş bir Türk mutasavvıfı olan Muzaffer Ozak’ın Ziynetü’l Kulûb adlı kitabını bile Andràs Riedlmayer’den duymuştur (s. 133). Bu yabancılık, Kafadar’ın kitabındaki bir dizi yanlışın da kaynağıdır. Bir şeyhe biat edip, mutasavvıfların “seyr-i sülûk” dediği eğitime başlamak; bu sürecin bir yerlerinde müridin mutlaka şeyhlik, dedelik, babalık, dedebabalık, hilafet vb. bir makama geleceğinin garantisi değildir. Çünkü seyr-i sülûk tabir olunan tasavvufi eğitim, yöntem açısından tarikatlara göre bazı farklılıklar göstermekle birlikte, bir ömür boyu başladığı yerde takılıp kalabilir. İnsanlar nefs terbiyesi amaçlı bu eğitim sırasında nefsine, bedeninin arzularına yenik düşebilir. Geçmişte bir şeyhe biat etmenin müride garanti edebileceği tek şey, yatacak yer ve yemekti. Bu da şehirlerde, vakfiyesi olan asitaneler için geçerliydi. Kırsal kesimdeki zaviyelerde bir tür komün yaşantısı sürdürülüyordu. Günümüzde Detroit (Amerika Birleşik Devletleri) Bektaşi Dergâhı’nda halen bu uygulama sürmektedir. Kafadar, hem Seyyid Hasan’ın hem de Asiye Hatun’un Halvetî tarikatı mensubu olduğunu belirtmektedir. Pek çok kolu olan bu tarikatta şeyhinin verdiği dersleri uygulayan derviş adayının gelişimi, rüyalar aracılığı ile takip edilir. Necdet Ardıç, maddeden sıyrılmış (yani kavramlaşmış) olan zatların suret ve benzer cisimler olarak müşahedesinin “âlem-i misal”de gerçekleştiğini yazar. Bu âlemin idraki için gereken hayal kuvveti, “rüya âlemi”dir. “Misal âlemi”, ortalama insan tarafından rüyada, havas tarafından ise hem rüyada hem de uyanıklık halinde keşfedilir: “Berzah-ı evvelin sûretleri avâma rü’yada ve havâssa ba’zan rü’yada ve ba’zan uyanıklıkta münkeşiuf olur.”(1) Süfli rüyalar tasavvuf tarafından manasız kabul edilir ve yorumlanmaz. Ancak rahmani olanlar yorumlanır. Bu yorumların bir yöntemi yoktur; ama kendisine “ilm-i nuraniyet” ihsan edilmiş kimseler tarafından yapılmaları gerekir. Necdet Ardıç, böylesi bir yoruma Hz. Muhammed’in bir rüyasından örnek verir: Peygamber, rüyasında kendisine verilen sütü, ilim olarak yorumlamıştır.(2)

Necdet Ardıç’ın verdiği bu örnek, İbnül Arabî’nin Fusûsu’l Hikem adlı eserine bir telmihtir: “Bakınız! Hz. Peygamber’e rüyasında bir bardak süt verilmiş ve bu konuda şöyle demiştir: “‘Parmaklarımdan taşıncaya kadar içtim, kalanını Ömer’e verdim. Ey Allah’ın peygamberi! Bu rüyanın tabiri nedir?’ diye sorulmuş, o da ‘[rüyada görülen süt] Bilgidir’ demiştir.” Hz Peygamber, rüyanın mertebesini ve onun gereği olan tabiri bildiği için, gördüğü şeyi süt olarak bırakmamıştı [bilgi olarak tabir etmişti].”(3) İbnül Arabî’nin rüya hakkındaki görüşleri, Hz Muhammed’in “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar,” biçimindeki hadisine dayanır. İbnül Arabî bu sözden yola çıkarak uykunun, uyku içinde uyku olduğu sonucuna varır.(4) Nitekim İbnül Arabî şahsen yaşadığı bir deneyimde, yani sadık ve sâlih bir rüyasında Hz. Muhammed’i görmüş ve O’ndan Fusûsu’l Hikem adlı eseri almıştır.(5)

Kafadar’ın kitabında mektuplarını yayımladığı Asiye Hatun’a dönecek olursak… Söz konusu kişi kendi ifadesine göre, iki yıl dolmadan esmâ-i seb’ayı tamamlamıştır: “Muhabbetüm ve itikâdüm sebebîle az zamanda iki sene mürûr itmedin esmâ-i seb’ayı tamâm eyledüm.” (s. 156) Asiye Hatun’un sözünü ettiği “esmâ-i seb’a”, yedi nefs mertebesini temsil eden Allah’ın yedi ismidir. Dervişe yol göstermekle yükümlü olan şeyh, onun rüyalarını ve diğer bazı hallerini yorumlayarak; eğer ilerleme kaydetmişse, yeni bir ismin zikrine geçmesine izin verir. Yani Asiye Hatun’un kendi sözlerinden, seyr-i sülûk’u tamamladığı anlaşılıyor; buna karşılık Cemal Kafadar mektuptaki bu satırlar için anlaşılması güç, hatta anlaşılabildiği kadarıyla da yanlış bir ifade kullanıyor: “İşte bu şehirde, 1630’lu yılların sonlarında, Kadri Efendi’nin kızı Asiye Hatun, Veli Dede adlı bir şeyhe bağlanmış ve iki seneden kısa bir sürede birer birer ilerleyerek esma-yı seb’ayı (Allah’ın yedi ismini) zikretmeye icazet alacak kadar mesafe katetmişken, şeyhinden soğur.” (s. 130) “Birer birer ilerlenilen” nedir? Asiye Hatun, yedi ismin zikrini tamam ettikten sonra bu zikre başlama icazetini nasıl alır? Bir şeye başlama izni, onu bitirdikten sonra mı alınır? Görüldüğü üzere Cemal Kafadar, yabancısı olduğu bir alanda kalem oynatmış ve birtakım anlaşılmaz cümlelere imza atmıştır. İmdi, taklit mertebesinden, elimizden geldiği kadar bu konuya açıklık getirelim. Cemal Kafadar’ın yayımladığı mektuplarından anlaşıldığı üzere; Asiye Hatun ilk bağlandığı şeyhinin yanında yedi ismin zikrini tamamlamış, yani yedi nefs mertebesinin basamaklarını çıkmıştır. Daha sonra şeyhine karşı bir soğukluk ve halinde de gerileme hisseden Asiye Hatun’un kalbine, Uziçe’deki Şeyh Müslihuddin Efendi’nin muhabbeti düşmüş ve rüyasında şeyhe biat etmiştir. (s. 158, 164) Biat töreninde şeyh ile derviş adayı baş parmakları birbirine bakacak şekilde el ele tutuşurlar, böylece aralarında bir bağ kurulur. Bu bağ, Asiye Hatun ile Müslihuddin Efendi arasında, ikisinin de şeyhin ridasının ( derviş kisvesinin bir parçası olan rida, boynun iki yanından göğse sarkan ince uzun bir kumaştır) birer ucundan tutması yoluyla kurulmuştur. Şeyh, biatın ardından eski usûl üzre zikre devam etmesini, kendilerinde de usûlün öyle olduğunu söyler. (s. 166)1 Açıkça anlaşılıyor ki, önceki şeyhiyle seyr-i sülûk’u tamamlayan Asiye Hatun, yeni şeyhiyle bu yolculuğa bir kez daha çıkmıştır. Bundan sonra, dervişin rüyalarında nefsanî tutkuların remzi olan bazı hayvanları görüp, onları öldürmesi gerekmektedir. Çeşitli menkıbelerde hayvanların öldürülmesi, nefs-i emmare’nin aşılması anlamına gelir. Dervişin hayvanlara hükmetmesi de (geyiğe binmek, aslana tarla sürdürmek, yılanı kamçı olarak kullanmak vb.), mutmain nefsi işaret eder. Bu gibi tasavvufi remizler, akademisyenler tarafından menkıbelerde mutasavvıflara yakıştırılan mitolojik, doğaüstü işlevler biçiminde yorumlanmıştır ki, bu açık bir yanılgıdır. Asiye Hatun da Şeyh Müslihuddin Efendi’nin rehberliğinde yeniden isim zikrine başladığında, rüyasında bahçe içinde yılanlar görmüştür. Şeyhi, bahçeyi dünya, yılanları da dünya malı ve metaı olarak yorumlamıştır. (s. 176, 178) Aslında Asiye Hatun’un yeni isme geçmek için rüyasında bu yılanları öldürmesi gerekirdi, ama mektuplarda buna dair bir ifade yok.

Asiye Hatun’un mektuplarını Cemal Kafadar’ın yayımlaması, büyük bir talihsizlik; çünkü mektuplar tarihçimizin habersiz olduğu ve Asiye Hatun’u anlamakta yararlanılabilecek, tasavvufla ilgili son derece önemli bahisler içeriyor. Bunlardan biri, ayna mecazıdır: Asiye Hatun rüyaların birinde şeyhinin göğsünde bir ayna görür. Şeyh, “Bu âyine içine bakan kimse cemâl-i hazret-i Allâh’[ı] müşâhede ider” buyurur (s. 164). Vahdet-i Vücud anlayışına göre kimi zaman Hakk, kuluna ayna olur ve kul Hakk’ta zuhur eder; kimi zaman da kul Hakk’a ayna olur ve Hakk kulunda zuhur eder.(6) Bir başka rüyada Asiye Hatun’un kalbine şeyhi şu sözleri ilham eder: “Evvel hû, âhır hû, zâhir hû, bâtın hû. Benüm sultânum, bu hâlleri Çelebi efendiye yazup gönderün.” (s. 182) Bu cümlede Kur’an’ın Hadîd suresinin üçüncü ayetine gönderme yapılmakta ve tasavvufun en ilgi çekici başlıklarından biri olan devir nazariyesi ima edilmektedir. Cemal Kafadar, kitabının Asiye Hatun ile ilgili bölümüne başlarken şöyle diyor: “Çeşitli ülkelerde süregiden tarihçilik tartışmalarını izleyenlerin bileceği gibi, yeni tarihçiliğin en belirleyici yanlarından biri yayılmacılığı, yani eskiden araştırma dışı kalan birçok konuyu sahiplenerek incelemeye açması: Bir yandan tarihin altın sayfalarının kenar çizgisinin dışında kalan sosyal kümeler (deliler, fahişeler, eşcinseller, çalgıcılar, güruh olarak değil karmaşık kişilikler olarak isyancılar, vb.), bir yandan toplumun her kesiminden insanların zihniyet ve duyarlıkları, ölçmesi güç, hatta gizli kapaklı yanlarıyla iç dünyaları (düşleri, korkuları, ölüm konusunda tavırları, okuma alışkanlıkları, zaman anlayışları, atasözlerine yansıyan derin zihniyet kalıpları, vb.), bir yandan da hünsalık ya da Hindistan’ı ararken Amerika’nın bulunması gibi ‘garip vakalar’ (Reşat Ekrem Koçu’nun okurları açısından pek büyük bir yenilik yok yani.)” (s. 123) Sabri Ülgener’i okuyanlar, tasavvufi yaşantının Osmanlı tarihinin sayfalarının kenar çizgilerinin dışında kalan bir konu olmadığını görecektir. Bununla birlikte, tasavvufi yaşantı hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir tarihçi; Seyyid Hasan ve Asiye Hatun ile nasıl empati kurup, ait oldukları toplumsal kümenin tarihini yazacak? Reşad (-d ile yazılır) Ekrem Koçu’nun okurları açısından büyük bir yenilik var; çünkü Cemal Kafadar kendi ülkesini okyanus ötesinde arıyor. Bu, Hindistan’ı ararken Amerika’yı bulmaktan daha garip bir vaka.

Notlar


(1) Ahmed Avni Konuk, Fusûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi, cilt I (Marmara Ünv. İlh. Fak. Yayını, 1999, 3. Basım), s. 35. Yukarı
(2) Necdet Ardıç, Vâhy ve Cebrâil (a.s.) (tarihsiz, özel baskı), s. 62-64. Yukarı
(3) İbnül Arabî’, Fusûsu’l Hikem (çeviri ve şerh: Ekrem Demirli, Kabalcı, 2006), s. 87. Yukarı
(4) İbnül Arabî’, a.g.e., s. 104. Yukarı
(5) Ahmed Avni Konuk, a.g.e., s. 97. Yukarı
(6) Necdet Ardıç, Sûre-i Feth ve Feth’in Hakikatleri (özel basım, tarihsiz), s. 36. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Şahin Torun, “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken”, Ayraç, Aralık 2009

“Kim var imiş biz burada yoğ iken” diye sormadan önce, Cemal Kafadar’ın epeyce şairane bir seçimle Karacaoğlan’dan devşirerek kitabına isim yaptığı bu sözden bir okur olarak neyi anlamalıyız diye bir başka soru sormamız gerekiyor. Gerekiyor, zira bu söz ilk etapta kolayca yanlış anlaşılabileceği gibi ne ‘kim var imiş’ derken akla gelebilecek ‘bizci’ bir meydan okumayı ne de ‘yoğ iken’ derken akla gelebilecek uzak çok uzak bir gelişi önceleyen ve içeren bir söz değil.

Değil, çünkü Kafadar’ın kastettiği ‘biz’ bugün için burada yaşayan ‘biz’den başkası değil… Özetle Kafadar kendisini de dâhil ettiği bir ‘biz’ toplamında hem kendisini hem de ‘bizi / hepimizi’ muhatap alan bir soruya cevap arıyor… Aslında Kafadar’ın bizim yokluğumuzda aramaya çıktığı ve Karacaoğlan’ın sorusuna cevap olarak öne sürdüğü dört kişi de bizden başkası değil. Yani ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken’ diyerek aslında ‘ bizden önce burada olan biz’ e doğru bir yolculuğa çıktığımızı söylemek gerekiyor öncelikle.

Bununla beraber Kafadar’ın elimizden tutup bizi çıkardığı yolda ulaştığımız ‘biz’ her şeyden önce birer birey olarak kendi bireysellikleri içerisinde anlayabileceğimiz bir işleri, işlevleri, sanatları, dertleri ve bir serüvenleri olan kişiler olarak kazanıyor anlamını. Öyle ki, bir anlamda birbirine eklenen öyküler olarak ta tarif edebileceğimiz bu kitapta öncelikle bu iş, işlev, sanat ve dertten oluşmuş bir serüvenler toplamının odağında durduğumuzu hissediyoruz.

Bundan dolayı da Kafadar’ın kitaba yazmış olduğu oldukça uzun sayılabilecek giriş bölümünde yer alan, insana, tarihe, hayata, üreticiliğe ve emeğe ilişkin yorumlarının hem bir giriş bilgisi sağlaması hem de kitabın bütünlüğünün daha açık biçimde anlaşılabilmesi açısından büyük önem taşıdığını söylemeliyiz. Sözgelimi ‘..tarih yok olanla değil bir zamanlar var olanla ilgilidir…’ diyen Kafadar ; bunu derken bir yandan kendisinin seçmiş olduğu tarihsel bakış açısını ortaya koyarken bir yandan da birbirini tamamlayan dört ayrı çalışmadan oluşan bu kitabın yazılış amacını da oldukça manidar bir biçimde özetliyor…

Böylelikle de, ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken’ daha en başından tıpkı tarihi tarif ederken öne sürülen ‘yok olanla değil bir zamanlar var olanla’ ilgilenme tercihine benzer biçimde hem o bir zamanlar var olanla ilgilenme tercihine benzer biçimde bir zamanlar var olan hem de bu var olma dizgesi üzerinde bugün bize kadar ulaşan hayat, dünya ve insan hakkında düşünülmüş özgün bir çalışma haline geliyor.

Bu noktada ise Kafadar’ın yapmış olduğu seçimin bütün açıklığıyla akarak sürüp gelen bir hayat ve dünya ya dönük olduğunu görüyoruz. Zira, ister bizden öncekilerin isterse bizden sonrakilerin sorabileceği bizden sonrasına dair böylesine bilinçle sorulmuş bir soruya E. Cansever’den Karacaoğlan’a ve Yunus Emre’ye kadar genişleyen bir dizge üzerinde durarak verdiği cevapla da bu canlı hayat ve dünyaya yöneldiğini görüyoruz Kafadar’ın…

Şiirle yorumlanmış bu tarihsel bakış açısı tercihi ise hayli ilginç ve oylumlu; çünkü bir yandan Yunus’la ifadesini bulan ‘ölüm ve ahiret’ odaklı düşünme biçimini felsefeye dair alana göndermesiyle ve diğer yandan da E. Cansever’le ve Karacaoğlan’la anlamlandırdığı daha dünyevi ve seküler bir başka alanda da bir ‘bizden öncesi’ olduğu gibi bir ‘bizden sonrası’ nın da olacağından bahsediyor.

İşte öncesi ve sonrasıyla her zaman akıp duran bu hayat ve dünyaya yönelik seçim nedeniyle de Kafadar’ın tarihe yaklaşırken ortaya koyduğu ‘bir zamanlar var olanla ilgilenmek’ anlamındaki tarih tarifinin Karacaoğlan’ın deyişine bütünüyle denk düşen bir tercih olduğunu görüyoruz...

Tarihsel bir tercihle şairane bir deyişin böylesine bir denklikle bir araya geldiği nadir kitaplardan biri olarak saymamız gereken ‘Kim var imiş biz burada yoğ iken’ in yegane başarısı elbette bu şiirle yorumlanmış tarih tercihiyle sınırlı değil. Her şeyden önce sadece nitelikli bir şey okumak isteyen herhangi bir okur için dahi çok şey vaat edecek bir tarzda yazılmış olmasıyla da ayrıca dikkat çekiyor.

Okura, sözgelimi Uygarlıkların Grameri ya da Akdeniz’i okurken hissedilebilecek olan, ancak birkaç kat çıktıktan sonra en güzel odalarını görebileceği bir yapıyı geziyormuş gibi bir ayrıcalık kazandırıyor. Ya da tıpkı Braudel’i okurken farkına varılan ayrıcalığa benzer biçimde sözgelimi P. Mansel’in Konstantiniyye’sini okurken, hatta daha da ötede bütün ideolojik yüklemesine rağmen bir E. J. Hobsbawm kitabını okurken, bir H. İnalcık incelemesini okurken, ya da sözgelimi daha çok bir sosyal arka plan incelemesi olsa da P. Smith’in Rönesans ve Reform Çağı’nı okurken, daha da diyecek olursak bir dönem hacimsiz ama bir o kadar da güçlü içeriğiyle hem İngiliz Akademi çevrelerinde hem de Batı dünyasında özellikle tarih eğitiminde oldukça önemli etkiler bırakan K. Jenkins’in Tarihi Yeniden Düşünmek adlı kitabını okurken farkına varılabilen bir ayrıcalık kazandırıyor…

Bütün bu haliyle de kitap hem bir ürün olarak kendini ortaya koyarken hem de bu ürünü ortaya çıkaran tarihçiyi, tarihçiliği bir yana, oldukça iyi düşünen ve bir o kadar da iyi yazan hatta bundan da öte iyi yazanlara yazmak için iyi birer sebep sağlayacak ipuçlarını kazandırabilecek bir içerik taşıyor. Öyle ki, sözgelimi bir yanlışlık sonucunda babasından kalan ve halihazırda sık sık İstanbul’a kendisini görmeye gelen kardeşinin idaresinde olan çiftliğini hem de içindeki ‘tavar’ ile birlikte beytü’l-mal diye kaydeden Amil’i Kadı’ya şikâyet eden Yeniçeri Mehmet’in hikâyesinden Kanuni sonrası Osmanlı kent toplumunun hayli bürokratik ‘ethos’u içinde başlı başına bir kariyer çizgisine dönüşen ‘Sufiyye’ de, bir yandan terfiini beklerken bir yandan da ‘kadir oldukça – sözgelimi karısının öldüğü gün kavrulan helva gibi – taam ettiği ‘dürlü dürlü üzüm, peynir ve cümle çarşı taamun…’ bile

‘bade’l kahve’ kayda geçiren Seyyid Hasan Efendi’nin hikâyesine, ‘kadimden vara geldikleri üzere’ ‘her gah’ Venedik’e sof / yün satmaya giden ve 1575 tarihinde yine böyle bir seyahatte bir cinayete kurban giderek geri dönemeyen Ayaşlı sof tüccarı Hüseyin Çelebi’nin hikâyesine ve rüyalarını mektup eyleyerek şeyhine yollayıp irşad bekleyen Üsküplü Asiye Hatun’un hikâyesine ve bu dört kahramanın periferisinde dönen diğer hikâyelere kadar, kaç romana ya da öyküye konu çıkacağını düşünmek bile yeterli olacaktır…

Kafadar’ın kitabı bu edebi ve yazınsal kıymeti de göz önüne alındığında çoğunlukla değinildiği gibi, sınırlandırıcı biçimde, sadece geleneksel / kronolojik / zamandizimsel belki bir ölçüde de resmi hatta akademik tarih anlayışıyla pekiştirilmiş pek çok kalıp, paradigma yada ezberi sorgulama yada yıkma girişiminde bir kitap olmaktan da böylece kurtuluyor. O kadar ki ,sanıldığının aksine sadece askerlerin de ticaretle uğraştığını, yazılı bir alışkanlığın olmadığı söylenen bir tarih içerisinde insanların ‘sohbetname’ler de yazdıklarını, Osmanlı’ların ticaretle de uğraştıklarını ve bu medeniyet içerisinde kadınların da bir dünyasının olduğunu anlatan bir kitap olmaktan çıkıyor bile denilebilir. Değil, çünkü kitabın satır aralarında dikkatli bir okumayla görülebilecek pek çok tespit, tahlil, tarif ve eleştiriye ustaca ve içtenlikle yedirilmiş haldeki, yapılmış ve yapılmakta olan her şeyinde hakkını vermeye çalışan bir olgunluk ve birikim sürekli öne çıkıyor… Sözgelimi Türk tarihsel birikiminin verileri hakkında konuşulurken değindiği pek çok çalışma yanında bir İnalcık inceleme ve katkısının varlığından bahsetmesiyle ve aynı biçimde zamandizimsel tarih anlayışına karşı bir fay kırığı etkisi yapan Fransız Annales Okulu’nu konu ederken, okulun çokça sahiplenilen Braudel’ci yorumunun dışında birde ondan hiçte aşağı kalmayacak denli önemli Febvre’ci yorumunun ihmalinden söz edişiyle de oldukça kapsamlı bir birikim ve olgunluğu ortaya koyuyor.

Bu yüzden de kitabın çok yönlü başarısında ele alınan konunun özgün işlenmişliği bir yana, yakın tarihini en fazla 70’lerin başına ve gelişimini de 80’lere kadar götüreceğimiz ‘sorucu’, ‘sorgulayıcı’ yeni tarihçi kuşağı içinde Between Two Worlds: The Construction of the Otoman State adlı çalışmasıyla önemli bir temsilci olarak yer alan Kafadar’ın oldukça iyi düşünmüş ve bir o kadar da iyi yazmış olduğu çok yönlü birikimine bir kere daha değinmek gerekiyor.

İşte bu birikim hayli büyük bir önem taşıyor, çünkü bu birikim gösteriyor ki, yazmayı bilmek, yazının kudreti’ni anlamış olmak başta tarih olmak üzere akademinin edebiyat dışındaki hemen her alanında yapılan işi bir başka güzelliğe ulaştırabiliyor. Yazmayı bilmek ise pedantik sınırları geçen bir okuma ile ve bundan sonra gelecek bir öğrenme ve öğretme ile olabiliyor ancak...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.