Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-088-5
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 18,00 TL
İndirimli fiyatı: 14,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Cemal Kafadar diğer kitapları
Kim var imiş biz burada yoğ iken, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kendine Ait Bir Roma
Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora, Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2017
2. Basım: Haziran 2017

Millet ve vatan kavrayışlarının tarihi ile ilgili tartışmaları derinleştirebilmek için, gerek bu unsurların, gerekse bunları paylaştığımızı tahayyül ettiğimiz başka insanlardan oluşan topluluklara duyulan aidiyet hissinin tarihine eğilmek gerekir. İşte burada zihnimizin hayret kapısını ardına kadar açık tutmakta yarar var. Vatan, il, yurt, ulus, kavim, millet, soy gibi kavramların mazisi hepimiz için sürprizlerle dolu. Geçmişin en az bizim kadar incelikli insanlarının bu kavramların içini nasıl farklı şekillerde doldurduklarına yakından bakmak zorundayız.

Osmanlı devletinin şemsiyesi altına girmiş insanları ve onlara ait toprakları anlayabilmek için karşımıza çıkan en önemli anahtar kelimeler arasında diyar-ı Rum ve Rumîlik var. Bu sözcüklerle birlikte birçok soru sökün ediyor: Diyar-ı Rum neresidir? Bir tür vatan mıdır? Anadolu mudur Roma mıdır? Kimlere Rumî denmiştir? Roma kimliğinin ve kültür mirasının tapusu Bizans’tan Batı’ya mı geçmiştir?

İnsanlığın geçmişi bize farklı yerelliklerin mümkün olduğunu, “bir yer’in insanı olmanın” çok farklı şekillerde yaşanabileceğini gösteren nice hikâye sunuyor. Diyar-ı Rum’a dair bu küçük kitap bu hikâyelerden birine odaklanıyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkürler
Giriş
Kendine Ait Bir Roma
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 15-17

Tarihyazıcılığı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyordur. İyi de, bu bir beyan; altını doldurmak, hakkını vermek, neyin ne olduğunu bilmek kolay mı? Tarih cilveli, hürriyet efsunkâr, zulüm kurnazdır. İnsanlığın geçmişi, içinden zulüm çıkan nice hürriyet mücadelesiyle dolu değil midir? Birilerinin hürriyeti başka birilerini dışlamanın yolu olarak tecelli edince şaşırıyor muyuz? Ama kokusunu alınca da, hürriyetin neye benzediğini hemen anlamıyor muyuz?

Uzun bir on dokuzuncu yüzyıl boyunca dünyanın birçok yerinde verilen hürriyet mücadelelerinin merkezinde vatan kavramı yer almıştır. Osmanlı-Türk kültür hayatında “hürriyet” denince ilk akla gelen,

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet

Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

dizelerinin yer aldığı şiirin adı “Vatan Kasidesi”dir. “Vatan şairi” olarak ünlenecek Namık Kemal’in 1873’te İbret gazetesinde yayımladığı “Vatan” yazısı yine bu sözcük ile “hürriyet”i yan yana getirir: “İnsan vatanını sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı, menfaati vatan sayesinde kaimdir.” [1]Namık Kemal gibi Yeni Osmanlılar Cemiyeti (kuruluşu 1865) üyelerinin dünyaya gözünü çevirdiği dönemde, vatan ve hürriyet meselelerinin birbirine çok sıkı dokunduğu büyük bir devrim yılı, 1848 yaşanmış ve hadiseler önemli ölçüde Orta ve Batı Avrupa’da cereyan etmekle birlikte Osmanlı dünyasında da derin izler bırakmıştır.

Oysa yirminci yüzyılın sonuna doğru güçlenen bir yorum, ulus-devletleri ve onlara payandalık eden vatan-millet gibi kavramları, özgürlük arayışlarına engel olarak görmeğe meyletmiştir. Yine sembolik bir tarih arayacak olursak, Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin çatırdamakta olduğu 1989 yılını seçebiliriz. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından esen rüzgârla birlikte, hem küreselleşmenin önünün ardına kadar açıldığı hem Avrupa’ nın çeper addettiği yerlerde ortaya çıkan toprak (“vatan”) savaşlarının arkaik bir dünyaya ait olduğu kanaati yaygınlık kazandı. Küresel bir düzenin özgürlükler dünyasını kurmasının önündeki engel ya tükenmişti (tarihin sonu) ya da gidişatı belliydi (tarihin yönü). Ulus-devletlerin ve ulusçuluğun doğası itibariyle hürriyetçilikle çeliştiği fikrini bir mütearife, sıradan bir doğru, sağduyunun (hatta kendini özgürlükçü addeden bir sağduyunun) sesi olarak gören bir tavır yaygınlaştı.

Konuya akademik dünya açısından bakarsak, yirminci yüzyılın büyük kısmında, dinin toplumları dönüştürücü rolünün tükendiği ve (Batı-mahreçli, Batı-merkezli, ve Batı-eksenli bir) modernleşmenin sekülerleşme ile birlikte kaçınılmaz bir gidişat olduğu fikriyle hareket eden sosyal bilimler yüzyılın sonuna doğru bu anlatıdan vazgeçmek zorunda kaldı. Bu sefer ulus-devlet modelinin ve ulusçuluğun toplumları şekillendirmekteki başat rolünün tükendiği ve küreselleşmenin yarattığı ulusötesi oluşumların tarihin kaçınılmaz yönü olduğu gibi yeni bir büyük anlatıya savruldu. Mark Twain’e atfedilen “öldüğüme dair söylenti bayağı abartılı” sözünü hatırlatırcasına, gerek din gerekse milliyetçilik sosyal bilimlere nanik yapmış gibi görünüyor.

Notlar


[1] M. N. Özön, Namık Kemal ve İbret Gazetesi, İstanbul: Remzi, 1938, s. 264. Devamında: “İnsan vatanını sever, çünkü vatan öyle bir garibin şemşiri veya bir kâtibin kalemiyle çizilen mevhum hatlardan ibaret değil; millet, hürriyet, menfaat, uhuvvet, tasarruf, hâkimiyet, ecdada hürmet, aileye muhabbet, yâd-ı şebabet gibi birçok hissiyat-ı ulviyenin içtima’ından hâsıl olmuş bir fikr-i mukaddestir.” Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fırat Güllü, "'Diyar-ı Rum'dan 'vatan'a", Agos Kitap/Kirk, 10 Haziran 2017

1990’lı yılların ikinci yarısında Boğaziçi Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisans derslerine devam ederken Stefanos Yerasimos’un yaptığı bir konuşmaya katıldığımızı hatırlıyorum. Hoca o kendine has mütevazı üslubuyla son derece karmaşık bir konu üzerine konuşmaktaydı. Uzun yıllara yayılan derin bir birikimin içerisinden son derece spekülatif kabul edilebilecek bir tartışma yürütmekteydi. Osmanlı coğrafyasını teşkile eden toprakların yüzlerce yıldır Doğu ve Batı arasında tampon bir bölge oluşturduğundan ve bir yandan her iki dünyaya aitken diğer yandan da her ikisinin de dışında kaldığından bahsetmişti. Analizini sadece Osmanlı ile sınırlı tutmuyor Persleri, Büyük İskender ve Roma’yı da hesaba katarak konuşuyordu. O tartışma sırasında Boğaziçi Üniversitesi mensubu çeşitli hocalarımızın tartışmanın kendisini zihin açıcı bulmakla beraber fazlasıyla muğlak ve soyut bir tanımlama ile karşı karşıya kaldıklarını düşündüklerini belirttiklerini hatırlıyorum. Stefanos hoca da bunun bilimsel olmaktan ziyade işlevsel bir kategori olarak düşünülmesinde fayda olacağını belirtmiş ve gelecekteki araştırmacılara farklı bir zemin sağlayacağını düşündüğünü söylemişti.

Sonrasında sözü edilen mesele ile ilgili lliteratüre belki de en önemli katkı Cemal Kafadar tarafından yapıldı. Onun Osmanlı’nın kuruluşu üzerine kaleme aldığı İki Cihan Arasında başlıklı çalışması herhalde yukarıda özetlemeye çalıştığım yaklaşımın en yetkin örneklerinden birisiydi. Cemal Kafadar’ın, yakın zaman önce ‘Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine’ alt başlığı ile yayınlanan Kendine Ait Bir Roma adlı eserini okurken yıllar önce Stefanos hocanın yaptığı konuşmayı hatırladım. En az onun kadar spekülatif ama aynı oranda zihin açıcıydı.

Modern kimlikler

Cemal Kafadar, bu kısa ama yoğun kitapçığa temel bir saptama yaparak başlıyor: ‘Türk’, ‘Yunan’ gibi modern kimlik gösterenleri Ortaçağ ya da erken Modern Çağ’ın toplumsal yapısını anlamakta bize yardımcı olamaz. Ve ardından kendi önerisini ortaya koyuyor: İmparatorluklar çağının kozmopolit dünyasında kilit bir rol oynayan ‘Rumi’ kavramı ele alınarak modern kimliklerin ortaya çıkmasından önceki dönemde ‘biz’ ve ‘öteki’ kavramlarının nasıl oluştuğuna dair alternatif bir tartışma yürütmenin mümkün olacağını düşündüğünü belirtiyor.

Çalışmasının ilk bölümünde modern zamanlarda ‘vatan’ kavramının ortaya çıkışı ve tüm hürriyet mücadelelerinin bu ana kavram üzerine kurulu olması olgusu üzerine kuran Kafadar, 19. yüzyılın siyasi olarak ulus-devletlerin, kültürel olarak da milliyetçiliğin yükselişe geçtiği bir çağ olması nedeniyle tam bir geçiş dönemi olarak kavramsallaştırıldığını belirtir. Ulus-devletlerin kurucu öznesi olarak sunulan ‘milletler’in ezel ebet var olmuş kimlik kategorileri olarak sunulmasını tarihsel açıdan bir çarpıtma olarak görür. Aslına bakılırsa tarih boyunca çok farklı ‘biz’ler ve ‘biz’ inşa etme mekanizmaları olmuştur. Modern öncesi Osmanlısında varlığına rastlanan ‘Rumi’ ve ‘diyar-ı Rum’ kavramları da bir dönem için benzer bir işlevi yerine getirmiş ama sonrasında unutularak tarihin karanlık sayfalarında kaybolmuştur. Oysa bir zamanlar Bizans ‘Yunan’, Osmanlı da ‘Türk’ anlamına gelmemekte, Tuna ve Fırat nehirleri arasındaki bölge ‘diyar-ı Rum’ olarak bilinmekte, söz konusu coğrafyada yaşamakta olan insanlar da ‘Rumi’ olarak adlandırılmaktaydı. Bu tabirler sadece Osmanlıcada değil çok daha geniş bir coğrafyada Arapça, Farsça ve Kürtçe konuşan halkların dilinde yer etmişti: “Rum ve Rumi kelimeleri bütüm bu mecralarda dolaşıma girmiş, başka aidiyet gösterenleriyle birlikte yüzyıllar boyu “biz” veya “onlar” demenin, ama bilhassa sanat ve düşünce hayatı ile ilgili olarak Osmanlı coğrafyasına has şeyleri belirtmenin, çok işlevli ve anlamlı yollarından birini teşkil etmiştir.” (sf. 38)

Cemal Kafadar’a göre ‘diyar-ı Rum’ fiziki olduğu kadar kültürel bir tanımlamadır. Roma’nın bölünmesiyle beraber Doğu Roma olmuş, ardından memalik-i Osmaniye adını almıştır. Ama coğrafya aynıdır ve kültürel katmanların üst üste binmesiyle kendine has bir kültür aurası yaratmayı başarmıştır. Buna göre Rumilik:

•Her şeyden önce siyasi değil kültürel ve coğrafi bir tabirdir. Resmi söylem tarafından değil, esnaf-tüccarlardan ve âlimlerden oluşan sivil toplum tarafından şekillendirilmiştir: “Bu önemli çünkü modern öncesi devletlerde de kimlikleri ve kolektif hafızayı manipüle etmeye ya da bu konuda mühendisliğe teşneydiler.” (sf. 95) Oysa ‘Rumi’ bu resmi mekanizmaların dışında kalabilmeyi başarmış naif bir kimlik göstereni olarak ele alınabilir.

•Yerleşik, şehirli, iş güç sahibi bir topluma işaret eder. 11. Yüzyıldan itibaren farklı etnisitelerden de gelse ‘Türkçe’ konuşan bir topluluktur bu. Bununla birlikte aynı dönemde ‘Türk’ sözcüğünün bu topluluktan çok göçebe Türkmen aşiretlerini nitelemek için kullanıldığını da unutmamak gerekir.

•Dinlerin, özellikle de İslam’ın farklı yorumlarını bağrında yaşatan bir kültürdür bu. Bir anlamda tasavvuf demektir, Mevlana Celâlettin-i Rumi demektir.

•Ve aynı zamanda sözlü, yazılı ve görsel sanatlarda kendi içinde tutarlılık taşıyan has bir üslubun adıdır.

‘Rumi’ kavramı çok çeşitli biçimlerde ve kaynaklarda 11. ve 17. Yüzyıllar arasında, ‘Farisi’ ya da ‘Arabi’ gibi farklı melez kültürel kimlik gösterenleriyle yan yana kullanılmıştır. Yazarın Halep, Rum ve Diyarbekir’de kadılık yapmış Haleti adlı bir kişiden yola çıkarak örneklendirdiği gibi bu kimlik gösterenleri etnik aidiyetlerin ötesinde anlamlar ifade etmektedir: “O, Arab’ın lütfu ve mürüvvetini, Acam’in zarafet ve nezaketini, Rum’un zekâ ve fetanetini kendinde toplamıştır.” (sf. 108)

18. yüzyıldan sonra

Kafadar’a göre 18. yüzyılla birlikte ‘Rumi’ kelimesinin kullanımı yavaş yavaş sönümlendi. Bir coğrafi terim olarak ‘diyar-ı Rum’ bir süre daha kullanılsa da 19. yüzyılın milliyetçilikler çağında bu kelimelerin anlamları köklü bir değişime uğradı. ‘Diyar-ı Rum’ sözcüğü yerini Anadolu’ya bıraktı. 1820’lerden sonra ‘Rum’ sözcüğü çok da olumlu anlamlar atfedilerek kullanılmıyordu. 19. yüzyılın sonunda yaşanan büyük Müslüman göçleri sonrasında ayakta kalmaya çalışan devlet yeni ‘biz’ler yaratmak için yeni mitolojiler üretmeye başladı. Bu anlamda ‘Rumi’ olmak bir sapkınlık olarak sunulmaya başlandı: “Selçuklular ve Osmanlılar Türk olduklarını unutup Pers, Arap ve Bizans kültürlerine gönül vermişlerdi.” (sf. 134) Artık farklı ‘vatan’ ve farklı Anadolu tahayyülleri birbirleriyle yarışmaya başlayacaktır. ‘Diyar-ı Rum’ ve ‘Rumi’nin esamesi okunmayacaktır.

Yine Kafadar’a göre, Modern tarihyazımı başladığında ‘Rumi’ kavramı bilinçli olarak devre dışında bırakılmıştı: “Modern dönemde konuyla ilgilenenler ‘Rumi’ kelimesinin bir zamanlar bolca kullanılmasıyla ilgili hafıza kaybının kökleri çok derinde, Türk milliyetçiliğinden çok öncesine denk düşen bir tercihte, Osmanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkdilli Müslümanlarını toptan ‘Türk’ diye nitelendirme tercihinde yatıyor.” (sf. 110)

Cemal Kafadar bu kısa ama yoğun metinde milliyetçi tarih yazımının tarihi kendi paradigması içinde çarpıtan, ayıklamacı anlayışını eleştiriye tabii tutar. Ama aynı zamanda emperyalizmin küreselleşme harekâtının bir manevrası olarak gördüğü ulus-devletleri zayıflatma ve silikleştirme operasyonuna dair bir farkındalık içinde olmamız gerektiğini de savunur: “Milli öze olan ilgi ve diğer her şeyi dışlayan söylemler beni derinden kaygılandırsa da, kendini küreselleşme çağı ilan eden bu çağda, ulus temelli kavramsallaştırma ve anlatıları yıkmak da korkarım ki, bunları manipülasyona açık (insan hakları, demokrasi, azınlık hakları, kadın hakları vb. temelli) söylemlerle eklemlendirmek yoluyla emperyalizmin yeni biçimlerine yol açabiliyor.” (sf. 136) Yazarın bu konudaki görüşleri daha uzun ve geniş bir tartışmayı gerektirse de ‘Rumi’ kavramı üzerine kurulu olan bu kitaba ilişkin son sözleri ona bırakmayı tercih edeceğiz: “Bu yazdıklarımı, ‘Rumi’ sözcüğünü milliyetçiliklerin aşırılıklarına karşı panzehir olarak sunmak, onu ‘Türk’ veya ‘Osmanlı’ya mekanik bir alternatif olarak geri kazanma ya da ‘Romalı-olarak-Türkleri’ Avrupa kimliğine katma çabasına girmek apaçık romantizm olacaktır. Ne var ki zaruri sayılan ulus, din ya da devlet-merkezli kategorileri sorgulayarak tarih yazarken, başka şeylerin yanı sıra ‘Rumi’lik anlayışında cisimleşen modernlik öncesi kimlik kavramsallaştırmalarının daha derinlikli bir arkeolojisinden yararlanabilir ve böylece ele aldığımız çoğul ortamlardaki ‘kendim/iz ve başkaları’ kavrayışlarının serüvenini daha iyi anlayabiliriz.” (sf. 138)

Devamını görmek için bkz.

Kâmil Yeşil, "Ezber Bozan Bir Tarihçi: Cemal Kafadar", dunyabizim.com, 31 Temmuz 2017

Birçok kimse bilgi kaynağını saklar. Konuşurken kitap, yazar, ilim adamı zikretmez. Ama siz konuşmacının ihtisas sahasını biliyorsanız, yazdıklarını yakından takip ediyorsanız o bilginin kaynağının bizatihi kendisi olmadığını, bir yerlerden mutlaka okuduğunu ve fakat kaynağını sakladığını anlarsınız.

Benim bu konuda tutumum “Hüzünler paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır.” sözünü uyarlamaktır. “Bilgi; bilgi kaynağı paylaşıldıkça çoğalır.”

Bu bağlamda Cemal Kafadar’ın iki kitabından bahsetmek istiyorum: Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken ve Kendine Ait Bir Roma.

Kim var imiş biz burada yoğ iken

Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken adlı kitabını Karacaoğlan’ın bir dörtlüğü üzerine bina ediyor:

Karac'oğlan der ki bakın olana

Ömrümün yarısı gitti talana

Sual eylen bizden evvel gelene

Kim var imiş biz burada yoğ iken

Gerek bu eserde gerekse Kendine Ait Bir Roma'da şunu açıkça görüyoruz ki edebî eser (şiir, öykü, roman) sadece estetik haz için yazılmış bir metin değildir. Ya nedir? Tarihtir, sosyolojidir, psikolojidir, inançlardır, değerlerdir.

Şairin “Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı” dediği şey aslında bütün edebî eserler için geçerlidir. Bunun için ne’yin nerede olduğu ve ne için olduğunu bilmek/bulmak okumak gerekir.

Bir kitaba adını veren “Kim var imiş biz burada yoğ iken” dizesi için yapılan tahlilden hareketle şunu söyleyebiliriz ki bu dizeye Cemal Kafadar gibi bakan ve açıklayan ne bir münekkit vardı şimdiye kadar ne bir şair ve akademisyen.

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken tarih yazıcılığını büyük oranda değiştirecek bir anlayış ortaya koyuyor; Cemal Kafadar, Fuad Köprülü’nün inşa ettiği tarih yazıcılığı anlayışına yeni bir boyut getiriyor ve ezberleri bozuyor. Tekil olan çoğullaşıyor ki bunu önümüzdeki yıllarda tarih yazıcılığında göreceğiz.

Tarih yazıcılığında tekrar edilen bazı klişelere yeniden bakmak

“Yeniçerilerin ‘bozulma’ devrinden önce askerlik dışında hiçbir iş­le uğraşmadığını; uluslararası ticarette Müslümanların rol oynama­dığını; modern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünya­sından kimselerin günce tutmadığını, hatta kişisel tecrübelerini ka­leme almadığını sanıyordum.”

Bu paragraftaki ‘sanıyordum’ ifadesi şahsı değil, bütün tarihçileri imliyor. Bu hususlarla ilgili örnek metinler tarihimize ve tarih yazıcılığında tekrar edilen bazı klişelere yeniden bakmayı gerektiriyor.

Kafadar’ın İki Cihan Âresinde kitabı bu anlayışın geliştirilmesi olarak okunmalıdır.

Şu satırlara bakalım:

“Sof ticaretinin 16.-17. yüzyıldaki merkezlerinden Ayaş'ı gezmeye gitmiş, bugünün Ayaşlılarına sokakta rasgele "sof nedir?" diye sormuştum. Sorduklarım arasında kimse kelimeyi bilmiyordu.”

Bir zamanlar Ayaş ve çevresinin sof merkezi olduğunu (Ankara keçisini hatırlayalım burada), sofu ihraç için işlediğimizi ve Ankara yününün böylece ünlendiğini kaç kişi biliyor? Sanki tasavvuf ile yün ehli arasında bağ kuran biz değiliz. Sof ve sufi arasındaki derin bağı kaybeden bir kültür tasavvufu nasıl konuşabilir ki!

Anadolu gibi Rumeli de aslında bir gönül coğrafyasıdır

İkinci olarak bahsedeceğim eser ise Kendine Ait Bir Roma.

Eserin mihverinde Roma/Rumeli olsa da kitap bunu coğrafî olarak Anadolu neresidir, Rumeli neresidir, nerede başlar ve nerede biter, kaç çeşit Roma/Rumeli var, Türk kimdir soruları üzerinden sorguluyor. Kitabı okuyunca anlıyoruz ki Anadolu gibi Rumeli de aslında bir gönül coğrafyasıdır. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sundan Remzi Oğuz’un ‘Coğrafyadan Vatana’ kitabına, İsmet Özel’in Türklük ve milliyetçilik anlayışına kadar birçok güncel açılımı içine alacak şekilde kurgulanan eser için ayrıntıya girmek bu sayfaları aşar.

Ayrıntılardaki kültürel İslam

Giriş sadedinde şunları söylemeliyiz:

Yazılı ve sözlü kaynaklar bize haber verir ki Devlet-İ Âliye zamanında bir Türk, yaya veya atlı, yolculuğa çıktığı zaman cebine mutlaka doksan dokuzluk bir tespih, bir namaz takkesi koyardı. Bunu şunun için yapardı ki yolda ölürse dini belli olsun ve Müslüman mezarlığına defnedilsin.

Balkanlara yolculuk yapan ve Hıristiyan memleketlerinden geçerken ölen tüccar, talebe veya askerler bu incelikten dolayı ya Müslüman mezarlığına gömülmüş ya da Hıristiyanlara ait mezarlarla karıştırılmasın diye mezar taşına hilal konmuştur.

Devlet-i Âliye’nin mezar taşları sadece bir sanat eseri değildir aynı zamanda cinsiyeti, ait olduğu dini, sınıfı, tarikati vs. gösterir bir belge idi. Modern tabirle gösterge idi.

Toplumu bütünüyle şekillendiren bir değer olarak din/İslam, günlük hayatın ayrıntılarında kendini hemen belli eder/di. Bir kişi ki suyu oturarak ve üç yudumda içiyor, bir şey yerken veya içerken besmele çekiyor, onun başka dini ritüellere uyup uymamasına bakılmadan Müslüman olduğuna hükmediliyordu. Günümüzde Batı’da göçmen, işçi, memur vs. olarak yaşayanlar için bu şiar; domuz eti yememek ve dinî bayramları kutlamak olarak belirginlik kazanmıştır.

Cami, minare, kafesli pencere, dış kapı, kapıdaki büyük tokmak, küçük tokmak nasıl mimari olarak bir İslami gösterge ise kitap okurken satırın üstünü çizmek, raflarda kitabı yatay dizmek, yazıya sağdan sola doğru başlamak da ayrıntılardaki kültürel İslam’ı gösterir.

Devlet-i Âliye devşirmelere, annesi babası bilinmeyenlere dinî ve popüler bir isim koyar: Abdullah.

Gayrimüslim iken Müslüman olanlara da verilen bu isim ayırt edici bir özelliktir. Yine buna göre; günlük dilde ve sözlü gelenekte Müslümanlar “ölür”, “merhûm” olur; gayrimüslimler vefat eder, “müteveffa” olur. Vatandaşımız, hayat sahibi ve insanlığından dolayı saygıdeğerdir ve ölü için rahmet okunmaz, “toprağı bol olsun” denir.

Cemal Kafadar ayrıca kadı sicillerinde düzenli olarak Müslümanlar için “vefat”, olmayanlar için ise "helak" ifadesine yer verildiğini ifade ediyor.

Müslümanlar her zaman “sakin”di, Müslüman olmayanlarsa “mütemekkin”

90’lı yıllarda İstanbul’da öldürülen bir Musevi vatandaş müteveffa olunca, Cemaat’ten önemli bir kişi -daha sonra devlet yöneticileri tarafından yalanlandı- televizyonda kendilerine ait kimliklerin belli bir harf ile başladığını söylemişti. Böyle bir uygulamanın anlaşılır bir yanı var ve bunun gelenekte başka bir uygulaması şöyle. Cemal Kafadar’ın tespitlerine göre on beşinci yüzyılın tahrir sayımlarında, bir Müslüman'ın şu ya da bu "şahsın oğlu" olduğunu belirtmek için ibn (ya da bin) kelimesi gibi veled kelimesi de kul­lanılıyordu. On altıncı yüzyıldan itibaren veled sadece Müslüman olmayanlar, ibn ise sadece Müslümanlar için kullanılmaya başlar.

Müslümanlar her zaman “sakin”dir (bir yerde meskun anlamında; tabii "sakin olmak" anlamı da var), Müslüman olmayanlarsa “mütemekkin”dir (yerleşik). Bir Müslüman’a aynı belgede ikinci kez ya da (ilave) bir referans ver­mek gerektiğinde, erkek ya da kadın olan bu kişiden mezkur(e) (yukarıda adı geçen) diye bahsediliyordu; Müslüman olmayan birisi söz konusuysa, ikinci gönderme mesfur(e) (beriki) tabirini kullanacaktı.

Dilin imkânları içinde farklılıkları imleyen bu tutumdan kimse rahatsız olmaz.

On sekizinci yüzyıla geldiğimizde, gayrimüslim isimlerinin "yanlış yazımları" da -eğer bu isim Müslümanlarca paylaşılıyorsa- standartlaşır. İshak mesela, sürekli olarak, Müslümanlar için doğru kullanım olan “sin” ile, Yahudiler için doğru olmayan kullanımla “sad”la yazılır. Yani ki Osmanlı yöneticileri ve kâtipleri, tuttukları defterlere daha da geliştirilmiş kimlik işaretleri koyarak, fark bildirmenin gitgide daha incelikli yollarını bulmuşlardır.

Birden fazla dil kullanılarak kaleme alınan metinler (En­dülüs deneyiminden ötürü aljamiado olarak da bilinir) on dördüncü yüzyıldan başlayarak bol miktarda görülür. İna­nış, etnisite, dil, yöresellik ve benzerleriyle ilgili çok ince ayrımları ifade etmekte kullanılan, bir görünüp bir kaybolan kelimelerin akıllara durgunluk verecek çeşitliliğini takip et­mek hemen hemen imkânsızdır: İğdiş, türkopuloi, çıtak, po­tur, torbeş, gacal, manav vb. Hatta bugün etnonim saydığımız kelimeler bile sadece etnik kategori olmaktan çok uzaktılar; hemen anla­şılan sosyolojik ve ahlaki çağrışımlar taşıyordu. Modern Türkçede sadece "çok zor" ya da "karmaşık" anla­mına gelen çetrefil, bir zamanlar bir dili kötü konuşanlara ve böyle birinin yazdığı ya da söylediği kötü kurulmuş bir cümleye gönderme yapardı.

Görüyorsunuz tarih, tarih değil, ân’dır, şimdidir, gelecektir.

Kalem ehli dahil birçok kimsenin atlayıp geçtiği ve her şeyin günlük politik söylem etrafında tartışıldığı bir ortamda eminim sizler de yeni bakış açıları bulacaksınız bu eserlerde. Kim bilir sadece edebî, kültürel çevre değil siyasetimiz de belki bir yol bulur bu yeni anlayıştan.

Yazdığı eserlerle, 2010 yılının Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen Cemal Kafadar için belki de şöyle söylemek gerekir: Kim var imiş Cemal Kafadar yoğ iken...

Devamını görmek için bkz.

Ömer Erdem, "Kendine ait bir Roma", Hürriyet Kitap Sanat, 1 Haziran 2017

Yaşadığımız coğrafyanın vatan olarak bir poetikası var mı? Eğer varsa o poetika zaman içinde nasıl oluşur, kim ve kimler tarafından tanımlanır? Cemal Kafadar’ın Kendine Ait Bir Roma kitabının kendiliğinden Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda'sına göz kırpması sadece bir gönderme oyunu değil, poetik tarih arayışının köküne dair bir işaret diye okunmalı. Ki Cemal Kafadar bir yandan “Ortaçağ Anadolu”sundan başlayarak, ‘Rum coğrafyası, Rumilik ve buna bağlı Türk, Anadolu ve Osmanlı kimliğinin menşeini, gelişim ve değişimlerini irdelerken tarihçiyi ve kültürel kodları da sorgular.

Anadolu, Vatan, Rum, Rumi gibi tanım-kavramlar hep birer kriz dönemlerinin sonucudurlar. Bu bağlamda ‘Anadolu ile (hep) özel bir ilişkisi olan Rum coğrafyası’ ve “en geç 15. yüzyılın başlarında Türkler için daha geniş bir anlam kazanan diyar-ı Rum’un” ne olduğunu araştırmak bu krizleri de deşmek demektir. Hele ‘coğrafyanın belirli bir kimlikle özdeşleştirilmesinin görüntü, ses ve kokularla da yakın ilişkisinin’ varlığı karşısında, matematiksel bir kesinlikle, Türk, Rum, Rumi, Anadolu gibi kimlik yüklü, ‘vatan, il, yer gibi mekânsal mecaz ve soyutlamalarla genişleyen, duygu içeren’ kelimeler konunun sorunsal bağlamını daha da ‘çetrefil’leştirmektedir. (‘Çetrefil’ kelimesini Kafadar’dan ilhamla kullandım).

Cemal Kafadar, ‘bir yer’in insanı olma, ‘bir yer’e ait olma hissinin modern vatan kavrayışından önceleri de güçlü olduğu ve diyar-ı Rum’da yaşayan Türklerin, başkaları onları tanımlamadan önce de bu fikre kendiliğinden sahip bulundukları görüşündedir. Tarihçi, modern zamanlarda, saklı ve açık politik ve emperyal amaçlarla kurulmuş söylemlere dikkat etmeli, ‘tarih yazıcılığı özgürleştirmiyorsa’ bir tür tanımlama zulmüne hizmet ettiğini unutmamalıdır. Kafadar, “Rumi’lik anlayışında cisimleşen modernlik öncesi kimlik kavramsallaştırmalarının daha derinlikli bir arkeolojisinden yararlanabilir ve böylece ele aldığımız çoğul ortamlardaki ‘kendim/iz ve başkaları kavrayışlarının serüvenini daha iyi anlayabiliriz” demektedir. Bu bitmeyen, Türk, Türk kimliği, Anadolu vs. tartışmalarına tarihsel ve kültürel derinlik getiren, ufuk açıcı felsefi bir perspektiftir.

“Türkdilli Müslümanlar geç ortaçağ ve Osmanlı döneminde ‘Romalı-lığı’ temellük etmişlerdir.” Yaygın ‘kültürel coğrafya okumalarının kendi politik çapraşıklıklarını’ göz ardı etmeden, ‘kelimeler ve yansıttıkları toplumsal-kültürel gerçekliklerin tarihiyle’ belgeler eşliğinde yüzleşmek gerekir. Haritalar, şiir, dini metinler, seyahatnameler ve her tür tarihi belge şaşırtacak derecede poetik-yatak değerindedir. Ayrı bir gözle ‘taşları’ okumak yeterlidir. Ayrıca sıradan insanların bu konuda ne düşündüğünü, devletler tepelerine çökmeden kimlerle ve ne şekillerle kendilerini ‘biz’ addettiklerini takip etmekte yarar vardır. Bu yüzden ‘Rumi, sivil toplum tarafından şekillendirilmiş bir kategoridir’ ve devlete göre bir gösteren değildir mesela.

“Sonuç olarak, insan kendi kimliğini tarihten ari bir biçimde tasarlayacak ve yayacak bir konumda bulunmadığı sürece kendine ait bir Roma yoktur.” Ancak, Osmanlı, Türk, Anadolu ve diyar-ı Rum’un içselleştirdiği Roma, yeni hegemonik güçlerin sahneye çıkmasıyla ruhuyla da hortlamıştır çoktan.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.