Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-738-8
13.5x21.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 26,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ludwig Wittgenstein diğer kitapları
Tractatus Logico-Philosophicus, 1985
Felsefi Soruşturmalar, 2007
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer
Çeviri: Doğan Şahiner
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Haluk Barışcan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2009
2. Basım: Haziran 2013

İki Wittgenstein kitabını tek bir ciltte bir araya getirdik. Wittgenstein'ın hayatının son iki yılında, ölümünden bir kaç gün öncesine kadar tuttuğu notlardan manevi mirasçıları G. E. M. Anscombe ve G. H. von Wright tarafından derlenmiş olan Kesinlik Üstüne filozofun Moore'un bazı düşüncelerinden yola çıkarak yaptığı inceleme ve sorgulamaları içeriyor. Bilmek, inanmak, şüphe duymak, emin olmak gibi konuların etrafında dönen bu değinilerde okur, eserin aslen yayım için hazırlanmamış notlardan oluşması nedeniyle, yalnızca yazarın düşüncelerini değil, tinsel uğraşını, akıl yürütme tarzını, ele aldığı alanı incelerken attığı adımları da izleyebilir. Wittgenstein'ın en önemli eserleri arasında yer alan kitap kimi araştırmacılar tarafından onun düşüncesindeki yeni bir aşama olarak da yorumlanmıştır.

Kültür ve Değer, Wittgenstein'ın 1951'de ölümünden sonra geride bıraktığı folyolar halindeki elyazması notlardan derlenmiş ve ağırlıklı olarak felsefe, sanat ve kültür konularındaki değinilerinden oluşan bir seçmedir. İlk kez 1977 yılında G. H. von Wright ve Heikki Nyman tarafından Almancada "Vermischte Bemerkungen" adı altında yayımlanan eser daha sonra genişletilmiş ve İngilizcede, bizim de Türkçesi için kullandığımız "Culture and Value" başlığıyla yayımlanmıştır. Okurun Wittgenstein'ın felsefesiyle tanışık olmasını gerektirmeyen bu eser yirminci yüzyılın en önemli filozoflarından birini daha yakından tanımamızı sağlarken, felsefesiyle ilgilenenlere de düşünce tarzıyla ilgili birçok ipucu sunmaktadır.

İÇİNDEKİLER
Birinci Kitap
Kesinlik Üstüne

İkinci Kitap
Kültür ve Değer

1977 Baskısına Önsöz
1994 Baskısına Önsöz
Editörün Notu
Çevirmenin Notu
Kültür ve Değer
Notlar
Bir şiir
Kaynakların listesi/Kitapta yayımlandığı sırayla
Kaynakların listesi/Alfanümerik sırayla
Değinilerin ilk birkaç sözcüğüne göre dizin
OKUMA PARÇASI

Kültür ve Değer’den, s. 120-122.

İyi bir benzetme zekâyı tazeler.

Bir yere nasıl gidileceğini miyop birine tarif etmek güçtür. Çünkü şunu söyleyemezsiniz: "Şu on mil ötedeki kilise kulesini gözden kaybetme, o yöne yürü.

Yalnızca doğanın konuşmasına izin ver ve doğadan yüksek tek bir şey tanı; ama başkalarının düşünebileceği şeyi değil.

Ağaç eğileceği yerde kırılırsa, bu bir trajedi olur. Trajedi, Yahudice olmayan bir şeydir. Mendelssohn belki de bestecilerin trajediden en uzak olanıdır. Trajik bir şekilde ısrar etmek, sevgide trajik bir durumu dikbaşlılıkla sürdürmek, bana hep idealime tamamen yabancı bir şey gibi görünüyor. Bu benim idealimin zayıf olduğu anlamına mı gelir? Bunu ben yargılayamam ve yargılamamam gerekir. Eğer zayıfsa, demek ki kötüdür. Temelde yumuşak ve dingin bir idealimin olduğuna inanıyorum. Tanrı idealimi zayıflıktan ve sahtelikten korusun.

Yeni bir sözcük, tartışma toprağına atılmış taze bir tohum gibidir.

Canlı, sıcak tohuma ulaşmak için her sabah ölü yığıntıyı yeniden temizlemek zorundasın.

Sırtımdaki dolu felsefe çantasıyla matematik dağına ancak ağır ağır tırmanabiliyorum.

Mendelssohn bir doruk değil, ama bir plato. Bu onun İngilizliği.

Kimsenin bir düşünceyi benim yerime düşünememesi, kimsenin şapkamı benim yerime giyememesine benzer.

Bir çocuğun ağlamasını anlayarak dinleyen herkes, onun içinde, yaygın olarak kabul edilenden farklı psişik kuvvetlerin, korkunç kuvvetlerin uyuduğunu bilir. Derin bir öfke, acı ve mahvetme şehveti.

Mendelssohn, yalnızca çevresindeki her şey zaten neşeli olduğu zaman neşeli olan ya da çevresindeki herkes iyi olduğu zaman iyi olan birine benziyor; çevresinde her ne olursa olsun yerinde sağlamca duran bir ağaç gibi kendine yeterli değil. Ben de öyleyim ve öyle olmaya eğilimliyim.

İdealim belli bir dinginlik. Tutkularla karışmadan onlara ortam sağlayan bir tapınak.

Çoğu zaman, kültürel idealimin yeni, yani çağdaş bir ideal mi yoksa Schumann'ın zamanından kalma mı olduğunu merak ediyorum. O idealin gerçekteki devamı olmasa da, en azından bana onun bir devamı gibi geliyor. Yani, 19. yüzyılın ikinci yarısını dışarıda bırakacak şekilde. Söylemek gerekir ki bu tamamen içgüdüsel olarak gerçekleşti, düşünerek değil.

Dünyanın geleceğini düşündüğümüzde, her zaman, onun şimdi gittiğini gördüğümüz gibi gitmeye devam ederse varacağı yeri kastediyoruz; düz bir çizgi değil de bir eğri çizerek ilerlediği ve yönünün sürekli değişmekte olduğu aklımıza gelmiyor.

Avusturya'da ortaya çıkan iyi yapıtların (Grillparzer, Lenau, Bruckner, Labor) özellikle anlaşılması güç olduğunu düşünüyorum. Bunlar bir anlamda başka her şeyden daha ince ve hakikatler, asla ihtimal dahilindekilere yaklaşmıyor.

İyi olan, kutsaldır da. Tuhaf ama bu benim etik anlayışımı özetliyor.

Doğaüstünü ancak doğaüstü olan ifade edebilir.

İnsanlar iyiye yönlendirilemez; ancak şuraya-buraya yönlendirilebilir; iyi, olgu uzayının dışında yatar.

Geçenlerde Arvid'le (Arvid Sjögren, Wittgenstein'ın yeğeni Clara Salzer'in eşi ve Wittgenstein'ın dostu. –ç.n) sinemada çok eski bir film seyrettikten sonra ona şunları söyledim: Modern bir filmin eski bir film karşısındaki konumu, bugünün bir otomobilinin 25 yıl önce yapılmış bir otomobil karşısındaki konumu gibi. Verdiği izlenim onunki kadar gülünç ve sakar, ve film yapımındaki iyileşmenin tarzı otomobillerde gördüğümüz teknik iyileşme türüyle karşılaştırılabilir. Sanatsal bir tarzdaki iyileşmeyle —eğer buna iyileşme demek doğruysa— karşılaştırılamaz. Modern dans müziğinde de herhalde tamamen aynı şey oluyor. Caz dansı, film gibi, iyileştirilebilecek bir şey olmalı. Bütün bu gelişmeleri bir tarzın oluşumundan ayırt eden şey, bunlarda ruhun hiçbir rol oynamaması.

Bugün iyi bir mimarla kötü bir mimar arasındaki fark, kötü mimarın her ayartmaya kapılması, iyi mimarınsa bunlara direnmesidir.

Bir yerde şunu söylerken herhalde haklıydım: Eski kültür bir moloz yığını haline gelecek, sonunda da bir kül yığınına dönüşecek; ama bu küllerin üstünde ruhlar dolaşacak.

Kişi sanat yapıtının organik bütünlüğünde görülen çatlakları samanla tıkamaya çalışır, vicdanını yatıştırmak için de en iyi samanı kullanır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Süreyya Su, “Bildiğim, inandığım şeydir”, Kitap Zamanı, 7 Aralık 2009

Türkçede son zamanlarda birçok felsefe ve düşün insanına ait, önemli ve temel metinler birbirinin peşi sıra çevrilip yayımlanıyor. Bu, özellikle felsefe alanında literatürün zenginleşmesini sağlayan bir gelişme. Daha on yıl öncesine kadar, felsefe tarihinde yer edinmiş birçok filozofa ait, birkaç makaleden türetme kitapçıklar ancak bulunabiliyordu Türkçede. Dolayısıyla herhangi bir felsefeci üzerine, onun düşüncelerinin kuşatıcı bir okumasın yapmanın imkanı yoktu. Oysa şimdi, yüzyıla damgasını vurmuş usta filozofların hemen hemen tüm kitaplarını içeren külliyatları Türkçede bulmak mümkün. Bunlardan biri de Wittgenstein. Son zamanlarda ardı ardına çevrilen kitaplarıyla bir Wittgenstein külliyatı oluşuyor. En son, Kesinlik Üstüne ve Kültür ve Değer adlı kitapların tek ciltte yayımlanması bu külliyatın oluşmasına önemli bir katkı sağladı. Bu, Wittgenstein'ın felsefesine ilgi duyanlar için sevindirici bir haber.

Wittgenstein'ın tinsel serüveni

Kitap, Wittgenstein'ın hayattayken yayımlamak için hazırlamadığı notlarından oluşan Kesinlik Üzerine ve yaşamının değişik dönemlerinde tuttuğu günlük notları ile özlü sözlerinden oluşan Kültür ve Değer adlı kitapları tek ciltte bir araya getiriyor. Kesinlik Üzerine'de Wittgenstein, hocası G. E. Moore'un bilgi ve kesinlik hakkındaki tezlerinden hareketle şüphe ve kesinlik kavramları üzerine düşünceler geliştiriyor, deneyimimizin sınırlarını ve bilgimizin olanaklarını tartışıyor. Wittgenstein bu kitapta, düşünsel olduğu kadar tinsel serüveninin de bir toplamını çıkarıyor.

Wittgenstein, şüphe üzerine şu tezleri öne sürüyor: I) Şüphenin temellere ihtiyacı vardır; II) Şüphe, şüphenin dilsel deneyiminden daha fazla bir şey olmalıdır; III) Şüphe, bir dil oyununa vakıf olmayı şart koşar; IV) Bir dil oyununun dışında şüphe olanaksızdır; V) Şüphe kesinliği varsayar. “Şüphe etmek düşünmek demektir. Akıllı bir insan mutlak şüpheye sahip değildir. Sonu olmayan bir şüphe, bir şüphe bile değildir”.

“Dil oyunları”

Wittgenstein, “Akla uygun bir şüphenin bir nedeni olmalıdır” der. Sırf inat olsun diye şüphe etmek rasyonel değildir. “Belirli nedenlerden dolayı şüphe edilir”. Her şeyden şüphe eden, kendi sözlerinin anlamından emin olamaz, ondan da şüphe edecektir. Bu durumda o, hiçbir dil oyununu ortaya koyamaz. Onun sözlerinde hiçbir uzlaşım yoktur. Demek ki, şüphe etmek için bir dil oyununa sahip olunmalıdır. Bir dil oyununa sahip olmayan şüphe ifadeleri, onların şüphe ettikleri şeye yönelttikleri sözler, sağlam dayanağa sahip olmadıklarından, iddiaları kendilerine çevrildiğinde çelişkili bir görünüm arz edecektir.

Dili; betimleme, bildirme, bilgilendirme, onaylama, yadsıma, spekülasyon yapma, emir verme, soru sorma, öykü anlatma, şarkı söyleme, tahmin etme, şaka yapma, cevap verme, çeviri yapma, rica etme, teşekkür etme, selamlaşma, dua etme, uyarma, anıları anlatma, duyguları ifade etme gibi pek çok amaç için kullanıyoruz. Wittgenstein, bütün bu etkinliklere “dil oyunları” adını verir. ‘Dil oyunu’ terimi, dili konuşmanın, bir etkinliğin ya da yaşam biçiminin bir parçası olma olgusunu öne çıkarmak anlamında kullanılmaktadır.

O, dil oyunlarının çokluğundan söz eder. Dil, bir dil oyunları toplamıdır. Bununla vurgulanmak istenen şey, dilin tek bir özünün olmadığıdır. Dolayısıyla, dilin işleyişini anlamak için ilk önce dil oyunları çeşitliliğini kabul etmeliyiz. Bu, dilin uzlaşımsal olduğu anlamına gelir.

Bir dil oyununa katılmak, uzlaşımı paylaşmak demektir. Ancak böyle bir uzlaşmadan sonra şüphe gelebilir. Mutlak şüpheci biri, baştan böyle bir uzlaşmanın önünü kapatmakla, aslında şüpheyi de olanaksız bırakmaktadır. Her şeyden şüphe edecek bir yaklaşımda şüpheden söz edilemez. Eğer her şeyden şüphe ediyorsam, şüphe etmekten de şüphe etmem gerekeceğine göre, şüphe etmemiş olurum. Oysa dilimizde ve düşüncemizde bazı temel kesin bilgiler vardır; çünkü yalnızca onları bilirsek birbirimizle konuşabilir ve anlaşabiliriz.

Wittgenstein, yaşamımızdan gelen, sanki bir ölçüt olmak gibi bir işlevi yerine getiren “dünya resmi” dediği bir şeyden söz eder. Dünya resmi de uzlaşımsaldır. Bu uzlaşım, kendiliğinden olan, yaşamsal bir uzlaşım, dil oyunundan gelen bir uzlaşımdır. Biz bu uzlaşıma çocukken kendiliğimizden katılırız. Ve zaman içinde, doğru ile yanlışı kendisiyle ayırt ettiğimiz, temellük edilmiş bir arka plan oluşturan dünya resmi ortaya çıkar.

Bir şeyin şöyle veya böyle olduğuna inanmamızın temeli, onun öyle veya böyle olduğunu yaşantımızdan öğrenmemiz ise, bu, inancımızın temelsiz olduğu anlamına gelir. “Güçlük, inancımızın temelsizliğini kavramaktır.” İnancımız temellendirilmiş ise o zaman onu temellendiren henüz gerçek değildir. “Temellendirilmiş inancın temelinde temellendirilmemiş inanç yatar”. Demek ki, inançta ne kadar derine inersek inelim, bir inançta duracağımızdan, orada şunu söylemekten kaçınamayız: İnancımız temelsizdir.

Dünya resmi ise son temeldir. Wittgenstein, “Bildiğim, inandığım şeydir” der. “Biliyorum” önermesi, nihayetinde “inanıyorum”u içerir. Eğer inanmak, bilmek anlamındaysa, o zaman inandığım bildiğimdir de denebilir. Nitekim inanç şüpheden önce gelir; inanmadığım bir şeyden şüphe edemem. Şüphe, bir şeyin varlığına dair bilgiyi şart koşar.

‘Din öğretilemez, pratik edilebilir'

Burada, Wittgenstein'ın dinsel inancına değinmemiz gerekiyor. Onun dinsel inancı mistik bir mahiyet taşır. Tanrı fikri sürekli zihnini meşgul etmiş, sonunda kendine özgü bir tanrı inancı geliştirmiştir. Şöyle ki, o, tanrı inancını, tıpkı bilgi kuramında olduğu gibi, temellendirmeyi asla düşünmemiştir. Böyle bir şey, ona göre çıkmaz yola girmek gibi olurdu.

“Tanrı” sözcüğünü anlamak bir ikna sorunudur. Tanrının varlığı sorusu ile haklarında birçok şey işitilen şeylerin varlığına yönelik soruyu Wittgenstein birbirinden ayırır. Tanrı inancı ahlâkla ilgili bir meseledir. Bu yüzden Wittgenstein, “Tanrı vicdandır” der. Wittgenstein, Tanrıya inanmak için hiçbir nedene gereksinim duymaz. “Sen Tanrıyı, o bir başkasına söz söylerken işitemezsin; tersine eğer sen kendisine konuşulansan işitebilirsin”. Bu bir dilbilgisel kanıtlamadır. Dolayısıyla din öğretilemez, ancak pratik edilebilir. Tanrıyı öğrenmek sadece pratikle mümkündür, tıpkı matematik gibi.

Wittgenstein, Kültür ve Değer adlı bir fragmanda, “Yeni bir sözcük, tartışma toprağına ekilmiş taze bir tohum gibidir” der. Onun bu kitabının Türkçeye kazandırılması da, Türkiye'de tartışma toprağına ekilmiş taze bir tohum gibi önem taşıyor.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu Büke, 'Felsefenin üç atı: bilgi, şüphe, kesinlik", Radikal Kitap Eki, 1 Ocak 2010

Felsefeciler arasında nesilden nesle aktarılan bazı efsaneler vardır. Bunlardan biri 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden G. E. Moore’un bir felsefe seminerinde, çağdaşı filozofları sağduyuya davet etmek için elini havaya kaldırarak, “Bu bir eldir” dediği konuşmasıdır. Moore’un bu çıkışı, sağduyudan iyice uzaklaşan, varlıkbilim ve epistemolojiden sadece teknik terminolojiyle söz eden filozoflar için gerçekten de uyarıcı bir etki yaratmıştır. Konuşması boyunca arada sırada elini gösterip “bu hâlâ bir eldir” sözlerini yineleyerek, komik ama bir o kadar da etkin bir hava yaratan Moore, ‘A Defence of Common Sense’ (Bir Sağduyu Savunması) adlı makalesinde, daha sonraları ‘Sağduyu Felsefesi’ adıyla anılacak olan bilgi kuramını ortaya koyar. Moore’un felsefesi genel okur tarafından pek bilinmez ama felsefe öğrencileri için çok önemlidir. Hem çok sayıda düşünürü etkilemiş hem de çağdaşları gözünde çok saygın bir yere sahip olmuştur.

Ludwig Wittgenstein da Moore’un kuramlarına ilgisiz kalmaz. İki düşünür aynı dönemde Cambridge’de hocalık yaparken yakın dostluk kurma şansı da bulmuşlardır. Wittgenstein’ın geçen hafta yayımlanan Kesinlik Üstüne, “(b)urada bir el olduğunu biliyorsan, geri kalan her şeyi sana bağışlayacağız” sözleriyle başlar. Yazarın gönderme yaptığı Moore’un ünlü sözleridir. Romanlarda bile ender bulunacak bu muazzam giriş tümcesiyle vakit kaybetmeden konuyu ve durduğu yeri belli eder Wittgenstein. Eserin ana konusu bilgi, şüphe ve kesinliktir. Bu konu elbette sadece Wittgenstein tarafından değil, yüzlerce yıldır tüm felsefe akımları tarafından ele alınmıştır. Konu aslında basit görünür: dış dünyayı bildiğimizi ne kadar netlikle söyleyebiliriz? Ve söylediğimizde, şüpheciliğin ağlarına düşmekten kurtulabilir miyiz?

Kesinlik Üstüne Wittgenstein’ın hayatının son yıllarında yazdığı notlardan oluşur. Ölümü ardından dost ve öğrencilerinin derlediği kitap, genelde Felsefi Soruşturmalar’daki yan temalardan birine açıklık getiren notlar olarak ele alınır. Dağınık bir yapıda olmaları, yazarın bunları yayımlanmak üzere elden geçirmediğinin kanıtıdır, zaten eserlerinin ancak ölümünden sonra basılması dileğini dostlarına çok kereler dile getirmiştir. Dağınık yapıda dedik ama filozofun sadece merkez konu (bilgi ve kesinlik) etrafında yazdığı notlardan oluştuğu için, bu hissedilmez. Ayrıca bazı temalardaki süreklilik ve yineleme, düzensiz yapıyı yine de anlaşılır kılar.

Wittgenstein’ın ontoloji ve epistemoloji konularında en değerli (yaşamının sonunda ulaştığı olgunlukla, en gelişmiş) fikirlerini tartışan bir eseri kısa bir tanıtım yazısında anlatmak mümkün olmaz fakat bu eseri okuduktan yirmi yıl sonra yeniden elime alınca, Wittgenstein’ın felsefe tarihini, çağdaşlarını (dostlarını) ve hepsinden çok da kendisini nasıl sürekli eleştiri altında tuttuğunu görmek inanılmaz geliyor. Kendi felsefesine de en acımasız silahlarla saldırışı çok özgündür. Felsefesini kökten değiştirmekten de hiç çekinmemiştir oysa felsefe tarihi boyunca bunu yapmış düşünür sayısı fazla değildir.

Felsefenin en değerli sorusu G. E. Moore’un kuramına göre insan algılamaları dışında ve insanın algılamalarından bağımsız olarak varlığını sürdüren bir dünya vardır. Wittgenstein’a göre bunu söylemek, felsefe adına bir şey söylemek değildir, buna rağmen Moore’a hayranlığını dile getirir. Ona göre Moore, kaçmak istediği ve gereksiz bulduğu şüpheciliğin kucağına atar kendini çünkü bu tip önermeler dünya hakkında bilgi verir ama “bunu nereden biliyorsun?” sorusuna yanıt vermezler. Felsefe içinse asıl olan bu sorudur. Buna göre, “Bu bir eldir” önermesi dil içinde bir çerçeve oluşturmak ve dünyaya bir anlam yaratmaktan başka bir şey değildir. Ve Wittgenstein’a göre, bu tür önermeler zaten şüphe altında olmamalıdır. Çünkü Moore’a yanıt olarak “burada bir el olup olmadığını bilmiyorum” denmesinin anlamı yoktur; yanıt sadece “daha yakından bak!” olabilir.

Wittgenstein filozoflar arasında, açıklamalarını en iyi örneklendirenlerin başında gelir. Kesinlik de bu açıdan benzersiz örneklerle dolu. Örneğin yukarıdaki açıklamadaki dil işlevini, bir kapı mandalına benzetir. Moore’un önermeleri gibi önermeler, aynen kapı mandalının gördüğü türden işleve sahiptir, kapının açılıp kapanmasına, başka deyişle işlemesine yararlar. Moore’un sağduyu önermeleri de bunlar gibi, dilin anlam kazanmasını sağlar. Fakat bunları epistemolojik anlamda ele aldığımızda, anlamlarını sorguladığımızda, felsefeye fayda sağlamayacak kadar basittirler. Bu noktayı anlamak, Wittgenstein’ın dil felsefesini anlamak için zorunludur.

Wittgenstein Kesinlik’te, dış dünyanın şüphe edilebilir olduğunu savunmak gibi bir niyet taşımıyor. Ayrıca şüpheciliği çürütmek ya da Moore’un sağduyu felsefesini desteklemek gibi bir niyeti de yok. Tek gösterdiği (hem de çok zeki örneklerle) şüphenin gerekeni yapmadığı. Bazı önermelerin doğal hallerinde mantıklı olduğunu söylemekle yetiniyor, bunlar dil içinde belli bir yere sahip araçlar Wittgenstein için. Bunlara fazla anlam yüklemek, dilin işleyiş biçimiyle dünyanın işleyiş biçimini değiştirmeye çalışmak kadar anlamsız. Dilsel bir kullanımla düşünceler düzene sokulabilir fakat dilsel bir düzenleme ile çorap dolabı daha toplu bir hal almaz; ya da düşünerek ve mantıksal açıklamalar yaparak dünya daha düzgün bir yer olmaz. Aslında Wittgenstein’ın dil felsefesi böylesine basit bir noktadan hareket ederek, dünyayı yeniden anlamlı kılmaya çalışır. İkinci Wittgenstein dönemi olarak bilinen düşüncelerinin merkezinde, gerçekliği bir dilsel oyun olarak görmemek yatar.

Zevkle okunacak bir yapıt

Kesinlik Üstüne genelde kendi başına yayımlanan bir eserdir. Metis Yayınları hoş bir sürprizle kitaba Kültür ve Değer adlı, yazarın başka notlarını da eklemiş. Ayrıca böyle yaparak kitabı daha geniş bir okur kitlesi için ilginç kılmışlar. Kesinlik Üstüne sadece felsefe öğrencilerinin ilgisini çekecek bir yapıt ama Kültür ve Değer aksine genel anlamda felsefeye ilgi duyan, sanat ve kültür üzerine yeni düşüncelere açık herkes tarafından zevkle okunacak bir yapıt. Wittgenstein’ın derin müzik bilgisini görmek de okurun hoşuna gidecektir. Bildiğim kadarıyla her iki eser ilk kez dilimize çevriliyor. Kesinlik’i belki en çok Felsefi Soruşturmalar’ı daha iyi anlamak isteyen bir okur ama Kültür ve Değer’i herkes okumak isteyecektir.

Devamını görmek için bkz.

İlke Kamar, “Kesinlik üstüne düşünceler”, BirGün Kitap Eki, 6 Şubat 2010

“Yüzyılın en etkili olmuş filozoflarından biri Ludwig Wittgenstein’dır” cümlesi birçok kişinin hemfikir olduğu bir değerlendirme.Felsefesini bir dil problemine indirgeyen Wittgenstein’ın düşüncesinin merkezinde, dilin kapsamı ve sınırlarını belirleme sorunsalı yatar. Ona göre insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli şey dili kullanma ve anlama yetisidir. Bu noktadan hareket eden filozof, dilin dünya ve düşünceyle olan ilişkisi üzerine sorular sormuş ve bulduğu cevapları bir öğretiler bütünlüğünden uzaklaştırıp etkinlikler çerçevesinde değerlendirmiştir. Felsefeye ilgi duyanların filozofu, bugünlerde yeniden okumak içinse iki sebebi var: Daha önce yayımlanan Kesinlik Üstüne kitabına, “Kültür ve Değer” başlığında yeni notların eklenmesi ve Metis tarafından Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer adıyla kapsamlı bir kitaba dönüşmesi. Kesinlik Üstüne’de ilk göze çarpan Wittgenstein, Moor'un bazı düşüncelerinden yola çıkarak yaptığı incelemeler.

Moore'a göre insanın algılamalarından bağımsız olarak varlığını sürdüren bir dünya vardır. Oysa Wittgenstein'a göre bu çıkarım, felsefe adına bir şey söylemek değildir. Ama bu değerlendirmeye rağmen Wittgenstein Moore'u reddetmez. Moore’a en temel eleştirisini, onun kaçmak istediği ve gereksiz bulduğu şüpheciliğin kucağında, dünya hakkında bilgiler verirken "bunu nereden biliyorsun?" sorusuna yanıt vermemesi üzerine kurar. Wittgenstein’a göre ise asıl sorulması gereken soru tam olarak da budur. Ve daha önemlisi felsefe için de gerekli olan sorudur bu. Wittgenstein bu eleştirisini yaparken Moore’a sorar: “Şimdi insan bildiği şeyleri tek tek sayabilir mi? Moore gibi dolaysızca sayabileceğini sanmıyorum. Aksi halde ‘Biliyorum’ ifadesi yanlış kullanılmış olur. Bu yanlış kullanım yoluyla, tuhaf ve son derece önemli bir zihin durumu ortaya çıkmış gibi görünür.”

Wittgenstein felsefe içinse temel soru olan ‘nereden biliyorsun”u önermenin anlamına göre değerlendirir. Şöyle ki; "Burada hasta bir adamın yattığını biliyorum" önermesini Wittgenstein saçma bulur. Ona göre ‘yatağın kenarına oturuyorum, yüzüne ilgiyle bakıyorum, öyleyse burada yatan hasta bir adam olduğunu bilmiyor muyum yani?’ diyerek sorunun ve önesürüm anlamsızlığına vurgu yapar. Çünkü bir önermede bulunabilmek için kimi kuşku duyulmayacak ön kabullerin olması gerekir ama kuşku duymamak için nereden başlamalıyız?

Wittgenstein için ‘şüphe’ gerekeni yapmıyor. Bazı önermeleri doğal hallerinde kullanmak mantıklı ve bu önermeler olduğu dil içinde de belli bir yere sahip araçlar. Fakat bunlara fazla anlam yüklemek, dilin işleyiş biçimiyle dünyanın işleyiş biçimini değiştirmeye çalışmak kadar anlamsızdır.

Kitap bununla birlikte, Wittgenstein ele aldığı konular çerçevesinde akıl yürütme tarzıyla farklı bir düşünme biçimi sunuyor aynı zamanda. Kültür ve Değer bölümünde Wittgenstein’ın, felsefi evreninin kültür akışı içinde dilin anlamını sorguluyor.

“Biraz önce bir kesekağıdından bir elma aldım; uzun zamandır orada duruyorlardı.Birçoğunun yarısını kesip atmam gerekti. Daha sonra yarısı kötü bir cümlemi kopya ederken, cümle bana bir anda yarısı çürük bir elma gibi göründü. Hep böyle oluyor.Önüme çıkan her şey benim için , düşündüğüm şeyin resmi haline geliyor.”

Filozof, gündelik dilin tümceleri resimlere benzemedikleri halde, bir anlam taşıyacaklarsa, bu öğe ve tümceler sözü edilen nesneleri karşılayan adlardan oluşurlar ve bu adların düzenlenişleri, nesnelerin düzenlenişlerini yansıtır diyor. Yani nesneyle sözcükler arasında kurulan ilişkinin dünyadaki şeyler arasında bulunan ilişkiyi karşılayacağını düşünüyor.Bu yolla, tümce dünyayı resimleyebiliyor. Ona göre resimsel önermeler belirgin bir anlamı da içermekte.

Ayrıca, Kültür ve Değer bölümünde Wittgenstein’ın , felsefi evreninin kültür akışı içinde Shakespeare’in de özel bir yeri olduğunu öğreniyoruz. Shakespeare’in insan tiplerini ‘iyi’ çizdiği ve bundan dolayı hayata sadık olmadığını söyleyen filozof, buna rağmen yazarın esnek dili ve özgün karakterlerine bakmadan geçemediğini söylüyor. Ona göre asıl sorun Shakespeare’in Batı kültüründe tek başına duruyormuş gibi gösteren düşünce. Ama tüm bunlar Wittgenstein’ın ona olan hayranlığını engellemiyor, onu şair olmasının ötesinde dil yaratıcısı olarak görüyor.

Wittgenstein, daha çok teknik bir filozof olarak anıldı siyaset ve toplum işlerinin ortasında pek yer almadı. Kendi mesleği içinde bile ortada gözükmekten kaçındı ve çok az yayımda bulundu. Bunun sonucu olarak etkisi çok büyük olmasına karşın, bu etki felsefeciler dünyasıyla sınırlı kaldı. Çalışmaları yaşamı boyunca yayımlanan tek kitabı, Tractatus’u ortaya çıkardı. Tractatus’dan rahatsızlık duyan filozofun ürettiği yeni görüşlerini içeren birçok birikmiş yazıları ise Felsefi Soruşturmalar adıyla ölümünden sonra yayımlandı. Aynı dönemde birbirinden ayrı iki felsefe görüşü üretmesi, filozofun farklılığını bir kez daha ortaya koyuyordu. Felsefe tarihinde benzeri olmayan bir durumdu.

Devamını görmek için bkz.

Suat Hayri Küçük, “Çatışmanın estetiği; dünyanın dışına sarkan dil”, BirGün Kitap Eki, 6 Şubat 2010

Mitolojik tanrıların temsil ettikleri kavramlar, içinde bulundukları durumlar, yarattıkları olaylar ve diğer tanrılarla, ölümlülerle ve doğanın güçleriyle ilişkileri aslında bu söylencelerin üretildikleri tarihsel toplumsal dönemin bir imgesini de sunarlar bize. Görmenin diyalektiğinde bu fenomenleri ve imgeleri, bir metada o metanın üretildiği tarihsel toplumsal durumun içindeki sınıfların düşlerini ve gerçekliğini okur gibi okuyabiliriz.

Söylencelerden birine göre Tanrının Kapısı - Babil, Kral Nimrod’un inşa ettirdiği kuledir. Kentin tanrısı Marduk’tur ve yönetici sınıfın tanrısı Tecum ile işbirliği içindedir. Bu iki işbirlikçi tanrının yeryüzündeki sureti olarak Kral Nimrod kentin tamamını köleleştirmiş ve Babil Kulesi’ni yaptırmaktadır. Ölüm, kan ve gözyaşı Tanrının Kapısı’na yakınlaştıkça artmaktadır. Kule yapıldıkça kral krallığını köleler de köleliğini inşa etmektedirler. Ortama ve duruma katıksız inanç, rüya-uyku ve adaletsizlik hâkimdir. Kuşku, düş ve adalet kentten kovulmuştur. Şüphe tanrısı Necoho, büyü ve uyku bozucu tanrı Zuvassan, intikam tanrısı Veive ve adalet tanrısı Foresti kölelerin kendi zincirlerine halkalar ekleyen bu çalışmayı-üretimi neden sürdürdüklerini anlamaya çalışırlar. Nihayet, salt anlam taşıyıcısına indirgenmiş, bu nedenle de yozlaşmış dilin basit bir alete dönüştüğünü, oluş halindeki varlığın evi olmaktan çıkmış olduğunu anlarlar. Bunun üzerine kölelerin arzularının ve düşlerinin yabancılaşmış ifadeleri olan tanrılar Necoh, Zuvassan, Veive ve Foresti dile, dilin taşıyamayacağı boşluklar ve fazlalar katarak çalışmaz, işlemez hale getirirler. Bilinen en eski politik sabotajdır bu. Üretim durur, kölelik düzeneği çalışmaz, emirler algılanmaz, nesneler adlandırılamaz, yapının ürettiği değer ve anlamlar aktarılamaz kılınarak imdat frenine basılır. İlk sarsıntıda köleler zincirlerini algılar, zihni ve ruhu ezen yapılarla çatışır. Köleler köleliklerinden, krallar krallıklarından olur. Tanrının Kapısı yıkıldığında köleler özgürlüğün eşiğine varır. Bu, Babil söylencesi’nin kölelerce yorumudur. Dilin, eşyanın ve toplumun düzeni ile birlikte, bu düzenin kökeni ve hedefi olan, üreten ve üretilen olarak değer-anlam piramidi de dildeki bu çatışma ile bozulur, dağılır ve yıkılır.

Öpüşmek bir özgürlük deneyimidir. Ancak eşitler öpüşebilir. Ve yine ancak fark, eşitliğe olanak tanır. Eşitlik yoksa deneyimlenen öpme ya da öpülmedir. Yaşam, erotik olandan çok pornografik olana sürüklenir. Bu sürüklenmede ilişki de müstehcenleşir. Ki bu da insanın nesnelerle kurduğu ilişki gibidir. Mülkiyet ve sahiplik ilişkisi olarak da tarafların hiçbirini özgürleştirmez. Yani, eşitlik yoksa özgürlük burjuva bir söylencedir. Yine aynı neden ve amaçla çatışmanın da gerçek anlamda, öpüşmenin koşulu olan ruhsal-zihinsel bir eşitlikle olanaklı olduğunu söyleyebiliriz. Düşmanın gözünün içine bakabilmeyi gerektirir. İçimizden emilmiş yaşam gücüne el koyanla burun buruna geliriz. Böylece yoksunlukların konfor ve varsıllık gibi üreticisi olarak bizler, tiranın karşısına dikilir, tehdit ve vaat olarak çatışmanın estetiğini somutlar ve güncelleriz. Peter Weiss’in Direnmenin Estetiği’ni de bugüne tercüme etmek gerekirse, Çatışmanın Estetiği olarak okumak mümkündür. Bu okuma ile baktığımızda TEKEL işçilerinin zaferi ve Kürtlerin politik cüreti çatışma ekseninde okunabilir. Talep eden, meşruiyet dileyen, direnen ve mağdurun diliyle mızmızlanan değil, saldıran, çatışan, dayatan bir dil, ruh hali, konum ve tavır ancak çağın ruhuna kafa tutabilir. Direnmeyi gerektirecek savunulacak bir vasat dahi kalmadıysa bu vasat çatışmanın içinden zuhur edecektir. Direnme bir denge durumuna işaret etmektedir. Dengeye yaslanan statükonun, mevcut toplumsal sabitleri çatışma alanıdır. Yıkım ve yaratım tam orada çatışmanın orta yerinde çatışmanın meşrebince belirecektir. Burjuva züppe karşısında onun semptomu olan lümpenle çıkılmaz. Nesnesine yaslanan dile ve tavra ne düş ne de ütopya sığar. Burjuva rüyalardan ancak devrimci düşle uyanılacaksa, burjuva değer-anlam yapılarına gömülü hayatlara değil tüm bu değer-anlam dünyasını çatışmanın-saldırırının estetiği ve taşıyıcısı ile göz hizasına indirmeliyiz. Bir durum yaratmak olarak çatışma, etik ve estetiğin de politik olana el verdiği bir sınır aşımı deneyimidir. Sınır aşımı mekânı genişletmek değildir. Genişleyen mekan başka bir şeye dönüşmez, cehennemi daha geniş alanlara yaymaktan başka bir anlamı olmaz. Mekândan uzama geçmek, uzamı tüm olanakları ile yeni bir kendilik inşası için içermek anlamında düşseldir, ütopiktir ve özgürlükçüdür. Ancak bu zihinsel sınır aşımından sonra mekanın tüm içeriğine kökten ve cepheden saldırı faillerine dönüşür kişi.

Bu noktada Simmel’in çatışma, sapma ve tereddüt kavramları ile Wittgenstein’ın dil-dünya kavramlarını birlikte okumayı ve çalıştırmayı öneriyorum. Bu önerim ekseninde de Metis Yayınları’nın yayımladığı Bireysellik ve Kültür ile Wittgenstein’ın Kesinlik Üstüne + Kültür ve Değer kitaplarını birlikte okumayı öneriyorum: Yani Wittgensteincı Simmel ve/veya Simmelci Wittgenstein!

Simmelce düşünürsek, toplum kategorisi sonsuz bir toplumlaşma sürecinde tortulaşan, gelip geçici, kırılgan ve değişken bir formdur. Bu form sadece zamanda mekânın şimdiki halidir. Ezeli ve ebedi bir nitelik taşımaz. Buna denk düşen kavramsal açınım ise teorik tereddüttür. Bu yüzden kendi metinlerini gidimli dile boyun eğmeyen bir deneme olarak gören Simmel, bu yazı türünü, geçiciyi ebedi kılmak olarak da görür. Tipik olan biricik olanda, yasa tesadüfte, şeylerin özünü ve anlamını ise yüzeyde ve geçici olanda bulan bir estetik bakışta gerçeklik parçalanır ve her bir parçasına yaşamın anlamı ve değeri sirayet eder. Yaşamın öğelerini sınıflanmadan ilişkilenebilir. Ki özgürlük de kölelik gibi bir ilişki biçimidir. Bu ilişki biçiminde sunulan ile sunuş arasındaki gerilimin dinamiği bir yere vardırmadan, her yeni anlamın kendi biçimini bulacağı bir labirente sokar. Bu yanıyla daha çok bir sanatçı zihnine ve tavrına sahiptir Simmel. Jameson, onun metinlerini bir dizi “konudan sapmalar”dan oluşan bir yapı olarak okur. Simmel’in zihnimizde ördüğü gevşek ve hafif ağ yayıldığı uzaklardan bize titrek bir ışık yayan dünya imgesi oluşturur. Nesneler de çözülür bu bakışta. Düşüncede kesintiler yaratan bu görüde duyarlılık oluşur. Tüm dünyayı ve yaşamı bir fenomenler düzeni olarak ele alırsak, Simmelci düşünüşte herhangi bir fenomende diğer tüm fenomenlerin görsel yankısını görebiliriz, ancak o anda elimizdeki fenomen bilgi nesnesi olmaya direnir. Mesafe talep eder. Olaylar düzeni olarak ele alınırsa yaşam ve dünya, en alelade olay bizi ruhun çarklarına götürür. Adeta, sanki, belki, deyim yerindeyse gibi ifadeler onun dil güzergahında temel işaretler olarak çalışır. Benjamin’in dediği gibi, “insan bir şehri en iyi sokaklarında kaybolarak tanır” ise bu kayboluşun en isabetli rehberi Simmel, felsefe somut nesnelere dönmelidir diyen Heidegger’in varlık anlayışına yakın durur. Akademik korumadan yoksun olan Simmel’in, sosyolojik mikro analizler yapan Gabriel Tarde ile ruhsal-zihinsel akrabalığı dikkate değer. Modernliğin tezahürlerine dair eleştirel yaklaşımı, ardıllarının eleştirisini de içerir. Kültürel gerçekliğe dair, üst anlatılara inançsızlık olarak çağın ruhunu yakalayacak, kavrayacak ve aşacak türden bir düşünüş için Simmelci bir görme biçimi etkili olabilmektedir. Bunu en güçlü biçimiyle Simmel’in etkisinde olan Bauman’ın postmodernizm üzerine metinlerinde görebiliriz.

Bir toplum, zaman, mekân, kavram ve değerlerle, içerik ve eylemlerden oluşan nesnel bir şey olarak düşünüldüğünde; belli bir zaman ve mekânda içerde ve dışarıda duran varlıklardan oluşan bir yapıdır. Bu nedenle de toplum dışı denen şey de topluma aittir. Bu içerisi ve dışarısı denen şeyin mekansal ve durum olarak olanaksızlığını önemseyen Negri’yi hatırlatıyor. Bir yüce, kutsal, saygın, kıymetli ve anlamlı şey ile bir olmanın yolu ondan farklı olmakla mümkündür. Kant’la birlikte doğalcılıktan kurtulduğumuz gibi Simmel ile de sinizmin kaynağı olan determinist, ilerlemeci, çizgisel tarihselcilikten zihinsel bir kopuş yapabiliriz. Ancak bu kopuşla kişi-özne bir kendilik olarak yaratıcıya evrilir. Burada tinsel özgürlüğe de alan açılır. Her insanı ait olduğu sosyolojik tipe indirgeme vasatından kurtulmuş oluruz. Burada Hegel’in toplumsal sabitleri sabote eden düşünüşüyle “hiç kimse sınıfına indirgenemez” ifadesi yankılanır. Sınıftan kaçışın yanlış eleştirisi olan sınıfa kaçış da böyle önlenebilir. Sosyolojik tip, o tipe ait kişinin peçesi olarak sadece onun özgüllüğünü maskelemez, asıl önemlisi ona yeni bir biçimle beraber anlam da verir. İnsanın insanla ilişkisi arasına giren bu maske de sahici, özgürleştirici bir deneyim olarak ilişkiyi olanaksızlaştırır. Burada Marx’ın yabancılaşma ve meta fetişizmi bahsinde sözünü ettiği “insanın insanla ilişkisi şeyler arası ilişkiye dönüşür” anlamına gelen ifadeleri hatırlanmalıdır. Bu yüzden toplumsallaşmanın temel unsuru çatışmadır. Deneyimin koşulları eğer deneyim nesnelerinin de koşulları iseler deneyimlenen çatışmalar da nesneler dünyasındaki sürmekte olan çatışmaların açımlanmasıdır.

Aşkınlık hayata içkindir. Kendinde kalmanın olanaklı tek yolu kişinin sürekli kendi dışına seferler eylemesine bağlıdır. Yani daha fala hayat için hayattan fazlası gerekir. “Her yerde ve her zaman sınırlara sahip olduğumuz düşünülürse, biz aslında bu sınırlarızdır. (…) zaman sadece hayat için gerçektir. Zaman, formüle gelmeyen, dolaysız somutluğu içinde yaşanan hayatın bilincimizdeki formudur. Zaman, içeriklerinden ayrı olarak görülen hayattır, zira diğer her türlü gerçekliğin zaman dışı şimdisini her iki yönde de aşan ve böylece de bütünüyle tek başına zamansal boyutu, yani zamanı yaratan tek şey hayattır.” sözleriyle Simmel için hayat kendi zamanı ve mekanı dışında durana uzanan şey olarak kendisi olan sınırları sürekli ihlal eder, ama her ihlalde sınır o ihlalin menziline kadar genişler. Yani nerede bir formu olan şey yaşansa Simmel için hayat çıkmaz sokağa girmiştir. Devrimci bir içeriğin zuhur etmesi için biçimle ilişkimizi, gerçek hayatta çıkmaz sokaklardan nasıl çıkıyorsak öyle kurmamız gerekiyor. Biçim ve içerik ilişkisi Janus Başı olarak imgelenebilir.

Mantıksal güçlükler susmaya yetmez ve mantığın kendisinin metafizik kökü konuşmanın imkansızlaştığı yerdedir. Bu da bize Wittgenstein’ın “üzerinde konuşulamayan şey hakkında susmak gerek” dayatmasına “dil varlığın evidir” diyen Heideggerci bir itiraz etme alanı açar. Kişinin mantık tarafından gayet mantıklı da gelen tüketilmesine itiraz niteliğindedir. Kültürel bedenin ruhuna yeni alanlar yaratılır. İnsan zihni farkla uyarılır, böylece varoşlun yüzeyindeki her bir noktadan ruhun derinliklerine sondaj yapılabilir. Çağın ruhunun temel karakteristiği olan ve ayırt etme yeteneğinin körelmesinden türeyen bezginlik de böylece ruhun cisimleşmesi aşılabilir. Kişi nesnel kültürün duvarlarını aşabilir, ihmal edilebilir bir nicelik olmaktan kurtulur, böylece kültür de kişinin kendine dışsal olan şeyi içine çekmesi ile başka bir kültürün eşiğine gelir.

Tutkulara ortam sağlayan tapınak soyundan bir filozof olarak Wittgenstein’ın temel düşünce uğrakları olan bilmek, inanmak, şüphe duymak, emin olmak üzerine düşüncelerinin berisindeki tinsel uğraşını, akıl yürütme tarzını, zihinsel mekanını da kendimize katabiliriz. “Gerçekten gitmek zorunda olduğum yer, aslında zaten bulunuyor olmam gereken bir yer” diyen ve konusu etrafında sıçraya sıçraya düşünen Wittgenstein büyük ayartıcılar soyundandır. Bize, daha ileriye gidilemezi ilk adım olarak sunar. Bu nedenle de kişi sadece kendi zamanının ötesiyle yetinemez, oraya yerleşemez, aksi halde zaman onu kat edecektir. Hakikat arayışından anlam kurmaya dönüklüğüyle Wittgenstein için bir teori yapmanın ötesine bir iç çekiş ve bir çığlıktır aslolan. Bu iç çekiş ve çığlıkta söylemek istediği ise insanın doğruyu söyleyemez oluşundaki acı ve öfke saklıdır. Bu iç çekişte sanata yaklaşır Wittgenstein. Sanatın çekirdeğindeki vahşi onda yankılanır. Sanatın eylemi bu yüzden duyarlılık ve beğeniyi aşar. Eşikte bekletir. Durup, çok zamandır geride bıraktığımız ruhumuzu beklemeyi önerir bize. Çünkü nesneler dünyasına girerken yanımızda nesne olmayan parçamızı(ruhumuzu) almadan girmeyi ölümcül bulur Wittgenstein.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.