Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-723-4
16x21 cm, 404 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nadire Mater diğer kitapları
Mehmedin Kitabı, 1999
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sokak Güzeldir
68'de Ne Oldu?
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2009
3. Basım: Haziran 2012

Kişisel anlatılar ile dönemin arkaplanına dair bilgileri bir araya getiren bu kitap 1968'in hakikate daha yakın bir resmini çezebilmek, hakikati tarihten geri kazanabilmek umuduyla yazıldı. Hiç kuşkusuz tek bir '68 yoktu, kitapta da herkes kendi '68'ini anlattı. Yine de diyebiliriz ki '68 kuşağı tutkulu ve başkaldıran bir kuşaktı. Evinden çok sokağı severdi, bir de devrimi ve arkadaşlarını. İnançları için ölümü göze almaktan çekinmeyen kişiler çıktı bu kuşağın içinden. Onların hikâyelerini bugün hatırlamamız bu yüzden önemli. Öte yandan hikâyelerin özgürleştirici oldukları kadar ketleyici, ezici de olabildiklerini unutmamak gerek. Efsane haline getirilmiş bir geçmişin, sonraki kuşakların sırtında ağır bir yük olduğunu da unutmamalıyız. Geçmişi yüceltmek, kolaylıkla bugüne boyun eğmenin bahanesine dönüşebilir.

'68'de gerçekte ne olduğunu bilmek, neyin olmadığını da düşünebilmek için de önemli. Bugünden bakıldığında, '68'de olup bitenler, bize güç ve esin verdiği kadar, neyin olmadığını, neyin hayal edilemediğini, neyin yaşanmadığını da gösteriyor. Henüz ne kadar çok şeyin denenmemiş olduğunu, ufkumuzda bizi ne kadar çok başlangıcın beklediğini de gösteriyor. Bizler, yazar ve yayıncı, Sokak Güzeldir'in böyle bir umutla okunmasını dileriz.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Nadire Mater

Söyleşiler
Bozkurt Nuhoğlu
Kemal Bingöllü
Uğur Cilasun
Ruhi Koç
Osman Saffet Arolat
Çimen Keskin
Çetin Uygur
Haydar İlker
Hikmet Bozçalı
Julide (Zaim) Aral
Selçuk Şahin Polat
Işık Alumur
Esra Koç
Şahin Alpay
Mustafa İlker Gürkan
Ertuğrul Kürkçü
Neşe Erdilek
Sait Kozacıoğlu
Mustafa Lütfi Kıyıcı
Oral Çalışlar
Hatice Yaşar

Ekler

Türkiye 68
Dünyanın 68'i
1960'larda Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik ve Sosyal Göstergeler, Barış Alp Özden
Türkiye İşçi Partisi (TİP)
Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı – Türkiye Milli Talebe Federasyonu (TMGT-TMTF)
Türkiye'de Modern Kürt Siyasetinin Doğuşu Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO), Ümit Fırat
FKF'den DEV-GENÇ'e
Milli Türk Talebe Birliği (MTTB)
Ant Dergisi
Aydınlık'lar ve Kurtuluş
Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO)
Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C)
Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP)
Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist (TKP-ML)
Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO)
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Nadire Mater, s. 11-15.

Sokakta bağırmanın tadını ilk kez İzmir'de, Kıbrıs mitinginde yaşadım. Sınıflardan çıkarılıp, otobüslere doldurulup Heykel'e götürülmüşüz. Üniversiteli erkekler konuşuyor, arada Makarios maketi yakılıyor, bizleri de "Ya Taksim, ya Ölüm" diye bağırtıyorlar. Miting ne demek, Makarios kim, ne taksim edilecek, kimler ölecek? Pek anlayamamıştık, sokakta olmak yeterliydi. 15 yaşındaydım, İzmir Kız Lisesi'nde yatılı okuyordum, haftalarca okulun kapısından dışarı bir adım bile atamadığımız o yıllarda duvarların dışına çıkmaktan daha kıymetli bir şey yok gibiydi. Özgürlük orada, sokaktaydı.

Yine lisede sosyoloji dersinde duyduğumuz "grev" ve "boykot" bize oyun gibi geldi; denemek önemliydi, hemen yemek boykotu yaptık, yemekler düzeldi. Dahası, bu "başarı" parasız yatılılara her ay verilen bir kalıp sabun geciktikçe müdür yardımcısının kapısına dayanmanın da yolunu açtı; "neden" diye sormaya başlıyorduk.

Soru sormak, itiraz etmek/talep etmek, sokağa çıkmak! Daha sonra böyle formüle ettiğim bu "üçlü"yle liseden üniversiteye adım attım. 1966'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi İngilizce Hazırlık Okulu' nda karşıma yine "yemek sorunu" çıktı. Kafeteryayı boykot ettik; daha iyi ve daha ucuz öğle yemeği talep ediyorduk. İkinci "boykot"um da sonuç verdi, yemekler iyileşti, fiyatlar düştü. Böyle böyle yürüyormuşuz 1968'e.

Sadece Türkiye'de değil, dünyada da gençlik 1968'e gelirken sorma, anlama, itiraz etme pratiğini hızla geliştiriyordu. Üstelik, 1968'de var olanla yetinmeyen, dayatılan koşullara sorgulayarak karşı çıkan, daha güzel bir dünya isteyenler arasında işçiler, köylüler, öğretmenler, mühendisler de vardı.

1968 neydi? Üzerine bunca film, belgesel, araştırma yapılan, romanlar, anılar yazılan, 1960'lı yılların "imzası" olarak kabul edilen 1968'e devrim diyen de var, isyan, ayaklanma, itiraz diyen de. Öyle ki, tek bir yanıtı olmayan bu soru hâlâ soruluyor. 1968'de dünyanın çeşitli parçalarında yaşananlara bakıldığında, sosyal, siyasal, toplumsal koşullara karşı çıkma ortaklığından söz edilebilirse de homojen bir hareket vardı demek ve ortak hedefler sıralamak pek kolay değil. Her ülke özelinde biri, birkaçı, ya da hepsi geçerli olmak üzere 1968 hareketi kapitalizm, emperyalizm, faşizm, otorite ve hiyerarşiye karşıydı. Gençliğin 1968'de neredeyse küresel denebilecek kalkışması Sovyet Bloğu'nda da sosyalist uygulamaların baskıcı yönüne ve Çekoslovakya özelinde Sovyet tanklarına yönelen bir isyandı.

1968'e bugünden ve Türkiye'den baksak? Sokak Güzeldir'de böyle bir şey deniyorum. 1968'de İstanbul, Ankara, İzmir ve Trabzon üniversitelerinde okuyanlar, "1968'de ne oldu" sorusunu işgalleri, boykotları, yürüyüşleri, 6. Filo protestolarını, saldırıları ve bütün bir hayatı kendi yaşamları üzerinden anlatıyor, ne kadar enternasyonalist, milliyetçi, cuntacı olunduğunu tartışıyor. Kitapta 1968 yılına odaklansak da yalıtılmış bir 366 günden söz edemeyeceğimize göre öncesinde ve sonrasında da dolaşıyor, günümüze kadar geliyoruz. 1968'in sonlarında Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi Robert Komer in Türkiye'ye gelişiyle başlayan protestolar ve 1969 başında ODTÜ'de arabasının yakılması da çalışmaya dahil oldu.

Burada hayatlarını paylaşan "gençler" konuştukça onca tahlil ve değerlendirmenin ötesinde ve yanı sıra, yarısı ODTÜ'de yarısı Sosyal Hizmetler Akademisi'nde geçen benim 1968'im de dahil herkesin 1968'i birbirine benziyor da, benzemiyor da; devrim tahayyülüyle yola çıkan da var, isyanın dışında kalmanın imkânsızlığını söyleyen de. Çalışmanın ana gövdesini oluşturan anlatılarda konuşan 15 erkek genelde yılın sarsan, ses getiren eylemlerinin liderleri arasında yer alıyordu, çoğunun isimleri de biliniyor. Konuştuğum altı kadın da eylemlere katılan, öncülük edenler arasından geliyorlar ama isimleri daha az biliniyor. Çünkü 1968 üzerine kitap yazarken, haber yaparken, panel düzenlerken, televizyon programı hazırlarken sadece erkekler geliyor akla, dolayısıyla "68'li Erkekler Konuşuyor" başlıklı bir faaliyet yok; "68'in Kadınları Konuşuyor" başlıklı bir-iki panel hatırlıyorum. Geçen yıl, Fransa'da yaşayan bir arkadaşıma "Televizyonlarda, gazetelerde 68'in 40. yıl anmalarında kadınlara da mikrofon uzatılıyor mu" diye sorduğumda anında "Ne kadar fesatsın" demekten kendini alamadı. Bir hafta sonra, sanki biraz da sıkılarak, "Haklıymışsın, senin gözünle baktım, yoklar" dedi. Yani, kadını görünmez kılma çabası, Türkiye'ye özgü değil. Dünyadaki 1968 ile ilgili kitap, film, belgesel gibi çalışmalar da genelde "erkek" ve "Batı" merkezli; sanki Afrika, Asya, Latin Amerika 1968'i yaşamadı ve sanki kadınlar yoktular.

Anlatılar dört saate kadar varan söyleşilerin metinleştirilmesiyle ortaya çıktı. Aslında bu kitaba 20 yıl önce giriştim, o dönem yaptığım söyleşiler yayımlanmadan kaldı. Elinizdeki kitabı hazırlarken yeni söyleşiler de yaptım. 1987-88'de yapılan söyleşilerin üzerinden ise konuştuğum arkadaşlarla birlikte geçtik, anlatılarda bir değişiklik yapmadık, sadece ek bir-iki soruyla güncelledik. Irak Kürdistanı'nda yaşayan Hatice Yaşar'la yüz yüze gelemeyince söyleşiyi telefon konuşmaları ve e-posta yoluyla gerçekleştirdik. 4 Kasımda kaybettiğimiz, kişisel tarihimin önemli bir bölümünü paylaştığım arkadaşım Sait Kozacıoğlu'yla da söyleşiyi Kopenhag'da siyasi sürgünken 1988'de mektupla yapmıştım. Sait, söyleşisinde, "1980 askeri darbesi ve şimdi (1988)" başlıklı bölümü "40 yıl sonra" şeklinde güncellemeye bile izin vermedi, sadece "1968'in 20. yılından 40. yılına" başlıklı bölümü ekledi. Kitabı göremedi.

Anlatılar nasıl bir Türkiye ve dünya ortamında yaşandı? 1968'in Türkiye ve dünya ortamında yaşandığının hatırlatılması/görülmesiyle zenginleşeceğinden hareketle Türkiye 1968 ve Dünyanın 1968'i bölümleri de çalışmada yer aldı.

Türkiye 1968'i dünyanın pek çok yerinden farklı olarak bir bakıma 1978'le sürdüğünden, 1968 ve 1968 kaynaklı olup da sonrasında kurulan, kimileri halen değişerek, bölünerek, dönüşerek var olan örgütlerle 1968'in dergileri üzerine, dönemi daha anlaşılır kılacağı umuduyla çerçeve yazılar ekledik.

Dünya 68'i deyince daha çok Fransa, Almanya, ABD ve Vietnam'dan söz ediliyor, dünyadaki 1968 üzerine üretilen çalışmalar da bu ülkeler üzerinde yoğunlaşıyor. 1968 Asya, Afrika ve Latin Amerika'da da yaşandığı içindir ki kitaptaki dünya yolculuğu bu duraklara da uğradı. Ulaşabildiğim sınırlı kaynaklarda yine kadınları görünmez kılan aynı anlayış karşıma çıktı, kaynaklar yine genelde "erkek" ve erkek merkezliydi.

"1960'larda Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik ve Sosyal Göstergeler" bölümü de 1968 Türkiye ve dünya tablosunu tamamlıyor.

Bütün kitap boyunca pek çok konu özellikle gençler için bilmece gibi kalmasın diye yannotlar kullandım. Açıklanması iyi olur diye düşünülen tarih, olay ve kişileri geçtikleri ilk yerde yannotlamaya çalıştık, sonrasında tekrarlamadık. Yannota yeniden ihtiyaç duyulduğunda dizine başvurulabilir, ilgili maddenin ilk geçtiği sayfaya dönüp bakılabilir diye düşündük. Çerçeveler için de göndermeleri sadece ilk geçtiği yerde yaptık.

Her çalışma gibi bu kitap da hayli kolektif bir çabanın ürünü. Müge Gürsoy Sökmen editör ve arkadaş olarak kitabın daha öneri aşamasından başlayarak süren enerjisiyle bana çok iyi geldi, devamla kitabın çerçevesinin çizilmesinde, eleştirileri ve önerileriyle beni rahatlattı. Dahası, Müge olmasaydı, kitap asla bitmeyecek, keyifli, kederli, hüzünlü, öğrenmeli, düşündürücü ve hatırlatıcı 1968 yolculuğunu sürdürecektim. Semih Sökmen'in tasarımı beni hem heyecanlandırdı, hem de böylece kitabı daha iyi hayal edebildiğim için yazım sürecini kolaylaştırdı. Başta titiz okumasıyla Eylem Can olmak üzere Metis çalışanları yaratım ve üretim aşamasında emek verdiler, kitabın okura ulaşmasında emek vermeyi sürdürecekler.

1968'i ve 1968'den beri hayatımı paylaştığım Tayfun kitap bularak, yannot bilgileri peşinde koşarak, durmadan soru soran ve 68 üzerine konuşmak isteyen birini taşıyarak, rahatlatarak "bir kitap yazıyoruz" gerçeğiyle yaşadı. Kızımız Çiğdem kitabın her aşamasında ihtiyaç vukuunda annesinin yanındaydı; ilk okuma, son okuma, düzelti. Arkadaşı Efnan Atmaca da, ki artık benim de arkadaşım, bant çözmenin yanı sıra Çiğdem'le birlikte metinlerin gençler için anlaşılır olup olmadığının ölçüsü oldu. Murat Utku gazete taramalarıyla 1968 yılını hatırlamamı ve toparlamamı kolaylaştırdı, Hüseyin Özdemir kırk yıllık gazeteleri, fotoğraflarını çekerek bilgisayar ortamında okumamı sağladı. Ertuğrul Kürkçü, 20 yıldır konuşmakta olduğumuz kitabı nihayet tasarlayıp da yazmaya başlayınca sadece bianet'te daha fazla çalışmak zorunda kalmadı, güçlü belleği ve yorumlarıyla da yanımdaydı. Arkadaşım İpek Çalışlar kitaba niyetlendiğim anda benimle birlikte işe girişti, bir türlü ulaşamadığım bilgileri, benden çok takarak buldu çıkardı, son bir yılda beni dinlemekten yorulmadı. Oral Çalışlar dergiler, fotoğraflar arayıp çıkardı, bitmez tükenmez 68 seanslarında yerini aldı. Barış Alp Özden(1) "1960'larda Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik ve Sosyal Göstergeler"i; Ümit Fırat "Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO)"nı yazdı. Fahri Aral dergi ve fotoğraf arşivini açtı. Ne yazık ki, fotoğrafları çekenler bilinemediğinden ismen anamıyoruz. Arkadaşlarım Sevda Alankuş, Ferhunde Özbay ve Hilal Onur akademik donanım ve titizlikleriyle metinleri yer yer gözden geçirdiler, önerilerde bulundular. bianet'teki tüm arkadaşlarım sadece evde değil, ofiste de yazılır hale gelen kitabı sordular ve dinlediler; Korcan Uğur bilgisayarla her başım derde girdiğinde koştu geldi. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi ile Nihat Sargın'ın TİP'li Yıllar / (1961-1971) Anılar-Belgeler I-II kitapları temel başvuru kaynaklarım arasında yer aldı, wikipedia ise doğrudan kaynak olarak kullanmadıysam da kaynaklara ulaşmanın yolunu açtı. Tabii hayatlarını, duygularını, görüşlerini paylaşan 21 arkadaşım, Bozkurt, Çetin, Çimen, Ertuğrul, Esra, Hatice, Haydar, Hikmet, Işık, Jülide, Kemal, Mustafa İlker, Mustafa Lütfi, Neşe, Oral, Osman Saffet, Ruhi, Sait, Selçuk, Şahin ve Uğur olmasaydı, bu kitap olmazdı. Adını anamadıklarımla birlikte tüm katkılar çok kıymetliydi, teşekkür ediyorum.

Özgürlük sokaktaydı diye başlamıştım. Bence nedeni önemli değil, benim "Kıbrıs" hikâyem gibi, yeter ki sokağa bir kez çıkmayı başaralım. Sokağın özgürlük anlamına geldiğini özellikle bir kadın olarak ilerleyen yıllarda daha iyi kavradım ve yaşadım. Kadınların sokakları istemesi boşuna değil. 1968'le ilgili tek cümle kuracaksam "özgürlük vaadidir" derim. Sokak da sadece özgürlük vaadi olmakla kalmıyor, özgürlük arayışının da adresi. O yüzden bu kitapla gençlerin özgürlük, daha az gençlerin de hatırlama yolculuğuna çıkacağı düşüncesi beni heyecanlandırıyor. Sokak Güzeldir'in sizi de çelmesini diliyorum.

Notlar


(1) Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü araştırma görevlisi. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, "1968, 1968'de bitmedi...", Radikal Kitap Eki, 3 Temmuz 2009

Bülent Artamlı’ya,

kırk iki yılımız için.

68’de orta birdeydim, Ankara Koleji’nde hazırlık sınıfını geçmiş, bir yanını şimdi uzakta da kalsa hâlâ unutmadığım, bir yanıyla kırk iki yıldan beri arkadaşlığımızı sürdürdüğümüz küçük grubumuzla daha o günlerde politikleşmeye başlamıştık. Yaşımız on üç-on dört, nasıl olmuştu da kendilerini her şeyden önce sosyalist kimlikleriyle tanımlayan çocuklar olmuştuk, bugün düşünüp tarttığımda gene de tam anlayamıyorum. O zaman öyleydi işte. Bülent, Nüvit, Nejat, Naki, Nazım, Mücahit, Fuat, Kader, Barış, Sabri: sosyalizm düşüncesini heyecanla yaşayan, benzeri az bulunur bir ilkgençlik arkadaşlığı.

O yaşlarda okuldan çıktıktan sonra eve gitmeden Kızılay’daki Piknik’te votkalı bira içmek de vardı, Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’ne gidip kitaplara dokunmak da. Sıhhiye’de TÖS’ün düzenlediği, Fakir Baykurt, İlhan Selçuk gibi konuşmacıların bulunduğu mitinge katıldığımızı hatırlıyorum. Artık serde devrimcilik olduğu için, okul ceketimin iç cebinde taşıdığım, 68’li ağbilerimizin simgelerinden Birinci sigarasını arkadaşlarıma gösterdiğim an da gözümün önünden gitmez. Üniversitelerdeki boykotları izleyerek, biz de okul kantininden Coca Cola, Pepsi Cola içmeyi kesmiştik. Ardından orta sonda (1970) lastik damgayla çoğalttığımız, dönemin kült sloganlarından “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” yazılı pulları okulun duvarlarına yapıştırdığımız için okuldan üç gün uzaklaştırma cezası gelmişti, ama doruk noktasına 19 Şubat 1971’deki ünlü Hacettepe yurt baskınında Mücahit’in de baskın sırasında yurt içinde kalmasıyla çıkmıştık ki, böylece on beş yaşında rüştümüzü adamakıllı ispat etmiştik.

Nadire Mater’in Sokak Güzeldir-68’de Ne Oldu? kitabını bir solukta okurken, bugünün ana-babalarının gözünde küçük çocukluk sayılan yaşlarda, neredeyse birer militan gibi yaşadığımız günler geldi gözümün önüne, geçip gitmedi. 68’li olamayacak yaşlardaydık, on yaş fark vardı aramızda, ama 68’leri o ilkgençlik yıllarında ucundan da olsa bütün ruhuyla yakalamıştık ki, aynı kitapları devretmiş, aynı duyguları içselleştirmiştik. Bu erken başlangıç yüzünden, kendimi sonradan nedense 78 Kuşağı olarak adlandırılan kuşağın da tam içinde değil de, başlangıcında sayıyorum.

Çok okuyorduk...

Sokak bizi de çekiyordu, çok da okuyorduk. Bugün uçup gitmiş kitaplarımdan birinden, Sokak Güzeldir’de Mustafa Lütfi Kıyıcı söz ediyor: Venezüellalı gerilla önderi Douglas Bravo’nun Milli Kurtuluş Cephesi. Deniz Gezmiş’in o sıralarda, Dogulas Bravo’dan “çağımızın Lenin’i” diye söz ettiğini aktarıyor Kıyıcı. Ant Yayınları’nın yayımladığı kitapları 1970-71’de biz de tek tek izliyorduk. Che’nin Ant’tan çıkan kırmızı kapaklı Savaş Anıları (1970) ya da Sol Yayınları’nın yayımladığı sosyalizm eğitiminin başucu kitapları: Engels’in Ütopik Sosyalizm-Bilimsel Sosyalizm; Zubritski, Mitropolski, Kerov’un İlkel, Köleci ve Feodal Toplum; Politzer’in Felsefenin Başlangıç İlkeleri ve Felsefenin Temel İlkeleri (1968) ve Marx, Engels, Lenin literatürü.

Buralarda çok yakındık 68’e, ama sosyalist solda 68’lerde yaşanan ayrılıkları kavrayabilecek yetişkinlikte değildik. Bizim için ne TİP-MDD, ne de THKP-C ve THKO ayrışması anlamlıydı. Aydınlık dergisini ara sıra okuyorduk, ama Sokak Güzeldir’de 68’lilerin tümünün üstünde en çok durduğu konular arasında bulunan Kırmızı Aydınlık ile Beyaz Aydınlık ayrılığının da tam farkında değildik. Bizim için tümü de aynıydı, ama gene de TİP ya da THKP-C tarafı sanki daha yakın geliyordu o zaman. Çekoslovakya işgali sırasında sosyalist solun bütünüyle kararsız kaldığı düşünülürse, bizim on beş yaşındaki konumumuz daha anlaşılırdır. Ankara Fen Lisesi’nde 1971’de başlayan yıllarımızda da kendimize uygun bir ortam bulmuştuk. Lisedeki birinci yılımızda Mahir Çayan ve arkadaşlarının 29 Kasım 1971’de Maltepe Cezaevi’nden kaçışını coşkuyla karşılamış, 6 Mayıs 1972’deki idamlarda yas tutmuştuk.

Gazetelerin birinci sayfalarının başlıca konuları arasında, neden sonra gitgide artan eylemler vardı. Eylemler 1970’in sonlarında banka soygunlarına kadar varınca, devletin gösterdiği sertliğin niteliği de değişmeye başlamıştı. Gene de bizim için romantik zamanlardı, ama öyle bir duygu ve bilinç içinde oluşuyorduk ki, 1973’ten hemen sonra yeniden açık ve örgütlü siyasal savaşıma başlanırken, kendimizi ön saflarda bulacaktık. 1968, elbette 1968’de bitmemişti, 1970’lerde niteliğini yükselterek sürecekti.

Küba Devrimi’ne bakarak, birkaç arkadaş yan yana geldiğimizde, Onlar otuz kişiyle devrim yaptılar, biz de yapabiliriz, gibi çocukça bir romantizm içinde yaşamak da güzeldi elbette, ama Vietnam Savaşı asıl gerçeklik alanıydı. Bertrand Russel’ın Vietnam’da Savaş Suçları (1967) kitabından çok etkilenmiştim ki, Russel Mahkemeleri 68’in de göz önünden ayırmadığı savaşım alanlarındandır.

Sokak Güzeldir’de 68’i anlatanlar arasında, 78 Kuşağı’nın kendilerinden çok daha büyük baskılar gördüğünü belirtenler var. Ruhi Koç, “Bizden sonraki kuşağı çok perişan ettiler; saldırılar ölümler, idamlar. Bizler mahkemelerde bozgun yemedik. Hapishanelere akıllı uslu girdik, akıllı uslu çıktık. 78’liler kaç arkadaşlarınn asıldığını, öldürüldüğünü bilemiyorlar, .... o kadar çok öldüler ki,” diyor. Mustafa Lütfi Kıyıcı da yapıyor aynı saptamayı: “78 nesli bizden daha fazla ezilmiş, çile çekmiş bir nesildir.”

68’liler Sokak Güzeldir’de de kendilerinin Kemalizm ve milliyetçilikle ilişkilerini de adamakıllı sorguluyor, ama milliyetçilikle 68’in başlangıç dönemi arasında hiç kuşku yok ki geçişlilik vardı. Bu da dönemin siyasal bilinçlenme sürecinin yeni oluşuna bağlanabilir elbette. Ne ki, bugün 68’liler Vakfı’nın yönetimine dar bir ulusalcı çizginin egemen oluşu da düpedüz dramatik sayılır. Oysa 78 Kuşağı’nın enternasyonalist dünya görüşü milliyetçilikle hemen hiç kesişmemişti. Sanırım hem gördüğü baskıların acımasızlığı, hem milliyetçilikten büsbütün uzak oluşu, hem de kendini siyasal hayatın dışında da var etmeyi başarabilmesi gibi nedenlerle, en azından benim için, Cumhuriyet tarihinin belki de en değerli kuşağıdır 78 Kuşağı.

Geçmişe dönük kazılarını büyük bir titizlikle sürdüren Nadire Mater, sanırım bizim 68’imiz için de en yararlı kitabı hazırlamıştır. Olup bitenleri içinde yaşayan yirmi bir 68’linin nesnellikle dile getirdiği anılar, yaptıkları değerlendirmeler ve öteki belgesel bilgiler, Sokak Güzeldir’i geçmişi anlamak için elimizin altında tutacağımız vazgeçilmez kitaplardan biri yapıyor.

Devamını görmek için bkz.

Nur Çintay A., "68'de kadınlık halleri", Radikal, 3 Temmuz 2009

Nadire Mater, unutulmaz çalışması Mehmedin Kitabı’ndaki gibi, bu defa da onlara anlattırıyor. Kimlere? Türkiye’deki 68 hareketinin içinde yer almış 21 kişiye.

Fakat 68’e dair ilgisi, bilgisi Hatırla Sevgili’yle sınırlı olanları bile dışarıda bırakmayan bir kitap olmuş Sokak Güzeldir / 68’de Ne Oldu?. Zira tüm sayfaların kenarında aydınlatıcı küçük notlar, ‘çerçeveler’ var; konuşmalarda adı geçen kişi, kurum, olay ve kısaltmalara dair. Bir numarada Deniz Gezmiş yer almakta mesela, o kadar da A’dan başlıyor.

Benim en çok ilgimi çeken, kadınlık durumlarını anlatan bölümler oldu: Kadın-erkek ilişkileri... Kadınların/ilişkilerin ‘cinsiyetsizliği’... 68 hareketinde kadının yeri, belki ‘yersizliği’, ‘lojistik’ meselesi... Özgürlük sokakta, kadın da sokakta, ama sanki ikisi bir türlü aynı parke taşına basamıyor.

Jülide Aral’ın anlattıkları bu açıdan çok ilginç:

“Önce mini eteklerimiz uzamaya başladı, sonra makyajdan vazgeçtik, giderek militanlaştık, cinsiyetsiz olmaya başladık. Her birimizin değilse bile benim sevgilim vardı; 19 yaşından beri Fahri (Aral) hayatımda. İlişkiler, ‘Anlaşamadım bitti, başka biriyle olayım’ gibi değildi. Bir sevgilin var, hiç tevatüre yol açmayan, hiç ‘çirkinleşmeyen’, ‘hiç söz getirmeyen’ mazbut bir hayat yaşıyorsun, muhafazakâr olman gerekiyor. Bir-iki ilişki yaşayan bir arkadaşımız vardı; çok da akıllı, hoş, entelektüel bir kızdı. Gayet önemli konularda fikri vardı ama farklılığı insanların kafasında soru işaretleri bırakırdı. Hatta Maltepe Cezaevi’nde bir gün kadın erkek ilişkilerini konuşuyoruz. Herkes tekeşli, onun değişik ilişkilerini dinlemek istiyoruz. Hafiften ‘hoş değil’ gibi karşılanıyor. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü biz ilişkilerimizi cinsiyetsiz olarak yaşadık. Üzerimizde ‘Senin yüzünden laf gelmesin, senin yüzünden harekete zarar gelmesin’ baskısı vardı. Harekete erkekten dolayı laf gelmiyordu çünkü. Annemin diktiği maksi bir palto, o sıralar pek moda, çok eleştirilince ikinci giydiğimde bir arkadaşımın evinde eteğini kestik, dizden iki parmak aşağıya yaptık, kısalttık ki dikkat çekmesin. Annem neye uğradığını şaşırdı tabii. Saçlarım uzundu, kısacık kestirdim mesela. Bir gün, siyah dik yakalı bir kazak giymişim, saçlar da kısa, üstümde de kısalttığımız palto vardı, bu kez de ‘Kendini Fransızlara benzetmeye çalıştı’ denmiş. Yine bir greve gidiyorduk, bir arkadaş Fahri’ye “Jülide’nin eteği de kısaydı” diyor. Bana bile söylemiyor, Fahri beni çekip çevirecek ya. Mantık aslında böyleydi. Biz kadın meselesinin farkında mıydık? Asla değildik; kadın meselesi diye bir şeyi gündeme getirmek çok küçük burjuvaca bir davranış olurdu. Erkeklerle eşit miydik? Lafta eşittik. Erkeklerin egemenliği tartışılmaz; merkez kurullarında, yönetimlerde hep onlar, alt kademelerde de tek tük birkaç kadın.”

“12 Mart öncesi birkaç afiş, bildiri gibi nedenlerden gözaltına alınıp bırakılmıştım. Bir keresinde polisin biri ‘Yazık olacak sana, düzgün bir oğlan bul, evlen, kurtul’ demişti” diye devam ediyor Jülide Aral. “Aynı polisle, ki 51 Tevkifatı’nı da yaşamış, yeniden karşılaştık, nasihatlerini hatırlattı, kadınları kastederek ‘Bu sefer çoksunuz’ dedi. Gerçekten de THKP-C davasında da, başka davalarda da kadınlar çoğalmıştı ama tabii ki hareketin tepelerinde yargılanmadık. Kadınlar lojistik anlamda önemliydi, bakış buydu. Bir gün yürüyoruz yine. Toplum polisi yaklaşıyor. Heybelerimiz var ya alameti farika olarak, bir arkadaş yanıma geldi ‘Şunu çantana koy’ dedi. Ne olduğunu sordum, sonra silah olduğunu söyleyince çok sinirlendim, ‘Taşıyamayacaksan alma ya da at sokağa’ dedim. Çok kızmıştım. Genelinde sen kadın olarak lojistik destek vereceksin, verilenleri getireceksin, götüreceksin. Algı böyle.”

Bu ‘lojistik’ konusunda belli ki çoğunluk hemfikir; Haydar İlker şöyle anlatıyor: “68’in cinsiyeti için biraz ‘erkek’ti demeliyim. Mesela, bizim mitingler öğrenci, yani erkek ağırlıklıydı, kızlar tek tük gelirdi. Açıkçası, feodal bir mantıkla çatışma ihtimali varsa kız arkadaşlarımıza gelmeyin de derdik. Kız arkadaşlarımız ‘lojistik destek’ verirlerdi.”

Çimen Keskin de “Lojistik destek olarak kızlar önemliydi elbette” diyor, “Bir keresinde bizim yurttan bir arkadaşa silah vermişler, onu saklamak zorunda kaldığımızı hatırlıyorum.”

Kadınların ancak ‘sempatizan’ olduğunu söyleyen Esra Koç da “Kadınların konumu daha çok bir tür yardımcılık gibiydi” diyor. “Mesela, işgal, afişleme, ya da başka nedenlerle sabahlayan erkek arkadaşlarımıza sandviçler götürür, kaçırdıkları derslerin notlarını verirdik, hatta yoklamalarda imzalarını atardık.”

Sağa esnetmemize rağmen bitti yerimiz. “Erkek yoldaşlarım sayesinde kadın kimliğimin de aynen Kürt kimliğim gibi tehdit altında olduğunu fark ettim” diyen Hatice Yaşar’ın anlattıkları, zaten ayrı bir yazıdan öte, adeta başlı başına kitap. Çok önemli, çok öğretici ve de hararetli bir roman gibi akıyor.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “68 Yeniden”, Radikal, 2 Temmuz 2009

Pek çok açıdan ilgi çekebilecek bir kitap. İçerdiği bilgiler açısından bir başvuru kaynağı, yoğunluğuna karşın içermediği bilgiler açısından gerçekliğin genişliğini gösteren bir çalışma, düzeni açısından ise ‘öznellik/nesnellik’ kavramlarını çağıran bir metin. Özne nedir, ölmüş müdür tartışmalarını bir yana bırakarak söylüyorum: Epeydir ‘öznellik/nesnellik’ kavram çiftini bu derece güçlü bir biçimde temsil eden bir metin görmemiştim.

Nadire Mater, ‘68’i hem gazeteci olarak konu ediniyor, hem de içeriden, olayın kişilerinden biri olarak. Olayın kişilerinden olmak zaten yazarın öznelliğini elde bir kılan bir konumdur (kimsenin öznellik dışında olamayacağı fikrini kabul edersek, elde iki!). Mater de, Sokak Güzeldir’i düzenlerken, en uçtaki bir öznellik ile yine en uçtaki bir ‘nesnellik’ türünü bir araya getirmiş.

Kitap, kişisel/öznel bir konumdan başlıyor: “Sokakta bağırmanın tadını ilk kez İzmir’de, Kıbrıs mitinginde yaşadım” diye. Sayfada yol aldıkça, kişisel olan ile toplumsal olan birleşmeye başlıyor. Yine de, kitabı oluşturan iki ana bölümden ilki pek çok açıdan ‘öznelliğin’ temsilcisi: Mater’in ‘arkadaşım’ dediği, ama herhalde ayrıca bir tür temsil niteliği bularak seçtiği ‘68’lilerle yapılmış konuşmalardan, daha doğrusu sorulara verilmiş yanıtlardan oluşuyor bu bölüm. Seçilmiş ‘68’lilerden her biri kendi bireysel deneyimini ve düşüncelerini anlatmış. Bu bölüm, kitabı çoksesli kılıyor. Hem konuşan kişilerden her birinin kendi bakış açısının devreye girmesi, hem de kişiler konusundaki seçimin ve soruların Mater’e ait olması açısından, birbirinden az çok farklı ve çok sayıda öznellik söz konusu.

İkinci bölüm ise, “Ekler” başlığı altında, on dört incelemeden oluşan bir tür tarih çalışması. Önce Türkiye’nin, sonra “Dünyanın” 68’i başlıklı incelemeleri okuyoruz. Üçüncü inceleme, Barış Alp Özden’in: “1960’larda Dünyada ve Türkiye’de Ekonomik ve Sosyal Göstergeler”. Daha sonraki başlıklar ise, Türkiye İşçi Partisi’nden başlayarak, dönemin hareketliliğinde yeri olan örgütlerle ve Ant, Kurtuluş, Aydınlık gibi dergilerle ilgili.

Bu ikinci bölümden, birincisindeki ana metnin tam tersine, alabildiğine nesnellik çabası okunuyor. ‘68’li Nadire Mater gitmiş, yerini gazeteci, daha doğrusu ansiklopedi yazarı Nadire Mater’e bırakmış diye düşündürecek ölçüde dışarda duran bir bakış açısı benimsenmiş ve ansiklopedik bir dil kullanılmış. İlk bölümün dipnotlarındaki ansiklopedik dil bu. Anlatım düzeyinde “ben” yok bu bölümde, kişisel deneyimler yok. Belli ki, dönem tepeden tırnağa resmedilmek istenmiş.

Gerçekten de, ilk inceleme olan “Türkiye 68”, devlet protokolünün tepesinden başlıyor: Cumhurbaşkanı kimdi, başbakan kimdi, meclis ve senato başkanları kimdi.

İkinci paragrafta orduya geçiliyor: Burada, iki yıl sonra yaşanacak 12 Mart darbesinin generaller kadrosundan ikisini göreve getiren kadro değişikliklerinin 1968 yılında yapılmış olduğu anlatılıyor. Generallerden birinin soyadı Mater! Ama bölüme egemen olan anlatım, okuru bu soyadı benzerliği konusunda aydınlatma gereğini duymayacak kadar mesafeli.

Üçüncü paragraf meclise, dördüncü paragraf nüfusa ilişkin bilgiler veriyor. Sonrası Kıbrıs, ABD ve NATO bağımlılığı vb...

Geçen yıl kırkıncı yıldönümü tartışmaları sırasında 68’lilerin ulusalcılığı gündeme gelince demiştim ki, “‘68’liler ulusalcı mıydı?’ sorusu, 68’lilerin topluca ‘ulusalcı’ ya da topluca ‘enternasyonalist’ sayılabilecek kadar tekparça ya da tektip olduğu varsayımını içerdiğinden, gerçek duruma uymuyor” (19.6.2008 tarihli Radikal). Mater’in kitabı bu saptamayı doğruluyor. Konuşan kişilerin, ulusalcılık ve darbecilik dahil pek çok konuda birbirlerinden çok farklı yerlerde oldukları açıkça görülüyor. Her yakın tarih çalışması gibi, gerçekliğin nasıl da karmaşık, çok yönlü, bela bir şey olduğunu bir kez daha gösteriyor Mater’in bu değerli çalışması.

Bir iki nokta:

Bana göre, Ankara’nın 68’i 1965 baharında, Kozlu Yürüyüşü ile başlamıştı. Mart ayında Zonguldak Kozlu’da haklarını arayarak direnen maden işçilerinin üzerine ateş açılıp işçilerden ikisi öldürüldüğünde, 1960 sonrasının ilk büyük öğrenci eylemi yapılmıştı. Kozlu işçileriyle dayanışma yürüyüşünde, en önde iki arkadaşımız, öldürülen iki işçiyi simgeleyen iki kara pankart taşıyordu: Ömer Madra ile Ümit Hassan. Yürüyüş kolu, Cebeci’de yan yana yer alan Hukuk Fakültesi ile Siyasal Bilgiler Fakültesi binalarının önünde toplanıp Sıhhiye’ye kadar uzanmıştı.

İlk nezarethane deneyimimizi ise, Sokak Güzeldir’de sözü edilen Dönüşüm dergisinin satışı için Kızılay bulvarına çıktığımızda yaşamıştık: İlk çıkışlardan sonra aynı kaldırımın öbür ucuna geçip “Toprak” adlı gazetelerini satan “ülkücü”lerin saldırısına uğramıştık, polis bizi götürmüştü...

“Efsanelerden kovuldum” diye yazmıştı bir ara İsmet Özel. Kovulmayı başaramamış işte; adı birkaç yerde geçiyor. Ajda Pekkan’dan iki paragraf önce.

Devamını görmek için bkz.

Osman Saffet Arolat, “68’de sokakta olanlar konuşuyor”, Dünya Kitap Eki, 3 Temmuz 2009

Nadire Mater 68 kuşağı temsilcisi. Kendisi gibi 68 döneminde sokakta olan 6’sı kadın 15’i erkek 21 kişiyle söyleşiler yapmış. İlk kez 20 yıl önce yaptığı söyleşileri uzun süre kitaplaştırmamış. Sonra muhataplarıyla yeniden gözden geçirerek Sokak Güzeldir. 68’de Ne Oldu? başlığıyla yayına hazırlamış. Ayrıca, kitabı sadece bu 21 söyleşiyle sınırlı tutmamış, eklerle dönemin, örgütlerinin, yayınlarının daha iyi algılanmasını saylayacak geniş bir ek bölümünü kitaptaki söyleşilerin ardına yerleştirmiş. Söyleşilerin akışını bozmayacak şekilde de, kişiler, olaylar, mekânlarla ilgili yan notlar ile anlaşılırlığı ve okurun bağ kurmasını kolaylaştırmış. Bu titiz çalışma ile de 41 yıl öncenin 68’ini yaşayanların doğru hatırlamasına, ilgi duyanların, gençlerin daha iyi algılamasına zemin hazırlamış.

...Nadire Mater’in 68’i...

Nadire Mater, 1949 Söke doğumlu bir genç olarak “sokakta bağırmanın tadını” ilk kez bir lise öğrencisi olarak İzmir Kız Lisesi’nde sınıftan çıkarılıp otobüslerle götürüldükleri Kıbrıs mitinginde yaşamış. Sonra ODTÜ İngilizce Hazırlık öğrencisiyken daha ucuz ve iyi yemek talebi ile kafeteryayı boykot eden arkadaşlarına katılıp başarı elde etmiş. Fiyatlar düşürülmüş. Liseden üniversiteye adım atan Mater, “soru sormak, itiraz etmek/ talep etmek, sokağa çıkmak” ile 68 kuşağının içinde yer almış.

peki, ona göre 68 neydi?

Belki de onu bu kitabı yazmaya iten bu. Ama o önsözde bu konuya değinirken şunların üzerinde duruyor:

“Sadece Türkiye’de değil, dünyada da gençlik 1968’e gelirken sorma, anlama, itiraz etme pratiğini hızla geliştiriyordu. Üstelik 1968’de var olanla yetinmeyen, dayatılan koşullara sorgulayarak karşı çıkan, daha güzel bir dünya isteyenler arasında işçiler, köylüler, öğretmenler mühendisler de vardı.

1968 neydi? Üzerine bunca film, belgesel, araştırma yapılan, romanlar, anılar yazılan, 1960’lı yılların ‘imzası’ olarak kabul edilen 1968’e devrim diyen de var, isyan, ayaklanma, itiraz diyen de. Öyle ki, tek bir yanıtı olmayan bu soru hâlâ soruluyor. 1968’de dünyanın çeşitli parçalarında yaşananlara bakıldığında, sosyal, siyasal, toplumsal koşullara karşı çıkma ortaklığından söz edilebilirse de homojen bir hareket vardı demek ve ortak hedefler sıralamak pek kolay değil. Her ülke özelinde biri, birkaçı, ya da hepsi geçerli olmak üzere 1968 hareketi kapitalizm, emperyalizm, faşizm, otorite ve hiyerarşiye karşıydı.
(....) Özgürlük sokaktaydı diye başlamıştım. Bence nedeni önemli değil, benim ‘Kıbrıs’ hikâyem gibi, yeter ki sokağa bir kez çıkmayı başaralım. Sokağın özgürlük anlamına geldiğini özellikle bir kadın olarak ilerleyen yıllarda daha iyi kavradım ve yaşadım. Kadınların sokağı istemesi boşuna değil.1968‘le ilgili tek cümle kuracaksam ‘özgürlük vaadidir’ derim. Sokak da sadece özgürlük vaadi olmakla kalmıyor, özgürlük arayışının da adresi. O yüzden bu kitapla gençlerin özgürlük, daha az gençlerin de hatırlama yolculuğuna çıkacağı düşüncesi beni heyecanlandırıyor. Sokak Güzeldir’in sizi de çelmesini diliyorum.”

...27 Mayıs döneminden bir lider Bozkurt Nuhoğlu...

Kitaptaki ilk söyleşi Bozkurt Nuhoğlu ile yapılmış. Nuhoğlu 68 İstanbul Üniversitesi İşgal Komitesinin eş başkanı. Ancak onun üniversite öğrenciliği 27 Mayıs darbesi öncesinden başlıyor ve 11 yıl sürüyor. Hukuk Fakültesi’nde 60 öğrenci olaylarının liderlerinde Nuri Yazıcı’nın (Castro Nuri) yanında eylemciliği öğrenmiş, Hukuk Fakültesi dernek başkanlığı, İÜTB başkanlığı, TMGT başkanlığı görevlerinde bulunmuş, Deniz Gezmiş’e ağabeylik yapmış, gözaltılar, hapislikler yaşamış dönemin gençliği arasında adı Bozbey olan bir gençlik lideri.

Bozbey, “68 neydi?” sorusuna yanıt verirken şunları söylüyor:

“Devrime doğru yürüyoruz diye düşünüyordum. Tarık Zafer, ‘Geri kalmış bir ülkeyi geri kalmış kafalar kurtaramaz’ derdi. Aslında kafamız devrim yapacak kadar gelişkin değildi. İşgalden hemen sonra siyasi parti kursaydık, hükümeti düşürebilirdik, pazarlık gücümüz olabilirdi. Ama bugün 68’i ‘kitlesel bir ayaklanma’ olarak düşünüyorum, egemenlere ve ABD emperyalizmine karşı.

Deniz’i en son 13-14 Ocak 1971’de ODTÜ’de görüşürken ikna etmeye, vazgeçirmeye çalıştım. ‘Ben yüreksiz bir adam mıyım?’ dedim. Yanıtı, ‘Bir sene sonra senin de legal siyaset yapma imkânın kalmayacak, dağda bekliyoruz’ oldu.

‘Delikanlım!/sen ki, ya bir köşe başında / kan sızarak başından/ gebereceksin,/ya da darağacında can vereceksin./ İyi bak yıldızlara/onları göremezsin bir daha...’ Deniz, Nâzım’ın bu şiirini çok okurdu, yasal imkânları olsaydı o maceraya girmezdi. En büyük yanılgımız gençliğin heyecanının kitlelerde de olduğunu sanmaktı. Deniz’le çok tartışırdık; herhangi bir olayda Deniz,’Hemen bahçeye çıkalım, eylem yapalım’ derdi; ben de ‘Öğrencilerin dörtte biri Rektörlüğe kadar gelirse bahçeye de çıkarız’ derdim. Tabii çıktığımız da olurdu ama öğrenciler çoğu zaman Rektörlüğe kadar da gelmezdi.

O tarihlerde orduyu ya çok yerdik, ya da abarttık, yandaş olduk. İkisi de yanlış. Ordu da bir kurum, içinde faşisti de devrimcisi de var, mesafeli duracaksın, tabanında da örgütleneceksin. Bir kurmay albay vardı, ‘Ordudan bir şey beklemeyin, siz kitleleri peşinize takın, ordu da peşinize gelir’ derdi. Ben ordudan ümidimi kesin olarak 12 Mart’tan bir yıl önce kestim. Ama o dönemlerde hâlâ yoğun olarak orduya bir bel bağlamışlık vardı.”

...68 işgal konseyinin diğer eş başkanı Kemal Bingöllü...

Kemal Bingöllü, Nuhoğlu ile birlikte İstanbul’da İşgal Konseyi’nin eş başkanıydı. Lise döneminde Ziya Gökalp’ten etkilenen bir Türkçü genç iken, Deng dergisine yazdığı bir makale nedeniyle “23’ler davasında” Kürtçülükten idamla yargılanıyor. Askerlik sonrası üniversiteye dönüp Hukuk fakültesine giriyor. Kemal Bingöllü, 68 işgalinin sonrasında binayı nasıl temizleyip teslim ettiklerinden başlayıp, işgal öncesinden başlanarak nasıl hazırlandığını şöyle anlatıyor:

“İstanbul üniversitesi işgali deyince aklıma önce sabunlu sularla üniversiteyi yıkayıp temizlediğimiz anlar geliyor. Diyarbakırlı orta halli bir ağabeyimiz vardı; kendi cebinden kutu kutu bezler, fırçalar, arapsabunu ne varsa almış gelmiş, ortalığı iyice temizleyelim diye. Pırıl pırıl bir üniversite teslim ettik Rektörlüğe.

Her şey nümayiş şeklinde bir toplanmayla başladı. Bir yıl önce yönetmeliklerin kötülüğü, yabancı dil barajı, yazılı sözlü imtihanların olması, yazılıdan geçip sözlüden kalınca yazılıya tekrar girilmesi gibi sıkıntıları konuşmaya başlamış, hatta Hukuk Fakültesi Dekanlığı’nı da birkaç saatliğine işgal etmiştik. İdare, ‘Sorunları mutlaka Senato’ya getireceğiz’ deyince eylemi durdurmuştuk. Güvenmiştik, ama maalesef sözlerini tutmadılar. O gün ‘Bir şeyler yapmak lazım’ düşüncesiyle Deniz (Gezmiş) ve arkadaşlarının öncülüğünde üniversiteyi işgale karar verdik. Yani spontane bir olaydı. Dekanlığa, Rektörlüğe gidildi, ‘Üniversiteyi işgal ediyoruz’ dendi, kapılar kapatıldı, hocalar dışarı çıkartıldı. Diğer fakültelerin temsilcileriyle İşgal Konseyi oluştu, Bozkurt’la beni eş başkan seçtiler. Türkiye’de bir Türk devrimci hareketi yapılıyor, Kürtler ve Lazlar ağırlıkta. Aslında üniversitede Kürtler ve Lazlar arasında bir gerilim de vardı. Kürt-Laz diye ayırmak istemiyorum, hayatım boyunca da ayırmadım, ama gerçek böyle. Öğrenciyi hareketin içine sokmak için biri Kürt, biri Laz kökenli ağabey denebilecek iki kişinin başa geçmesinde yarar görülmüştü herhalde.”.

Bingöllü, öğrenci hareketlerini değerlendirirken de şu görüşleri ortaya koyuyor:

“Öğrenci hareketleriyle devrim olmayacağını o zaman da biliyordum, bunlar bilinçlendirici eylemler diye bakıyordum. 68 bence bir itirazdır, ayaklanma hiç değil. Bir devrime başlangıç olabilir miydi? İşçisiz devrim olmaz, öğrenciyle, militarizmle devrim olmaz. 68 herkese siyasi otoriteye, devlete baş kaldırılabileceğini gösterdi, bir bilinç yaratı. Şimdi aradan 40 yıl geçmiş halkımız 68’lilerle ilgili hâlâ iyi şeyler düşünüyor. Türkiye’de her hangi bir ihlale, hukuk dışılığa karşı beş bin kişi yere yatsa tanklar üzerlerinden geçemez, hiçbir tank beş bin kişiyi ezemez çünkü, ihtilal de olmaz, bunun bedelini göze alacak komutan bulunmazsınız. 150 kişi olursa geçer...”

...TİP-FKF-Dev-Genç içinden bir genç Ruhi Koç...

Ruhi Koç, dönemin çoğu öğrencisi gibi TİP’te siyaset yaparak yola çıkıyor. FKF’de çalışıyor. DEV-GENÇ olduktan sonra bu kuruluşta Genel Sekreterlik yapıyor. Öğrenci eylemler, toprak işgalleri, 6. filo protestolarında bulunuyor. 12 Mart sonrası Mamak cezaevinde 3.5 yıl geçiriyor. Koç’un kendilerinden sonraki 78 Kuşağı değerlendirmesini birlikte okuyalım:

“Bizden sonraki kuşağı çok perişan ettiler; saldırılar, ölümler, idamlar. Bizler mahkemelerde bozgun yemedik. Hapishanelere akıllı uslu girdik, akıllı uslu çıktık. 12 Eylül cuntası 50 kişi astı bu ülkede. 78’liler kaç arkadaşlarının asıldığını, öldürüldüğünü bilemiyorlar. 12 Eylül mitingleri oluyor, öldürülenlerin, işkencede ölenlerin resimleri yerde kalıyor, taşıyacak insan yok, o kadar çok öldüler ki... Onlar da şimdi bizimle birlikte hâlâ Deniz, hâlâ Mahir diyorlar... Şimdiki gençleri yorumlamamız kolay değil. Dünya küçük bir köy oldu. Biz ‘dergi/gazete etrafında örgütlenme’ diyorduk. Şimdi öyle bir şey yok; otur yaz görüşlerini, bildirini, bas bir tuşa en ücra köye kadar ulaş. İki kızım üniversitede, çok kitap okuyorlar, her şeyle ilgililer ama herhangi bir gruptan değiller. Gençleri legal bir siyasi partide örgütlemeyi başarabilirsek solu bir yerlere taşıyabiliriz.”

...68’in kızları yönetimde değil destek görevdeydi...

68’li kızların çoğu kendilerinin daha ziyade destek görevlerini yürüttüklerini kendilerini önde tutan eylem önderi yapan girişimlerde yer alamadıklarını söylüyorlar. Çimen Keskin Turan, öğrencilik döneminde işçi sendikasında çalışan, Çemberlitaş Kız Yurdu Başkanlığında bulunan, ayrıca TİP içinde çalışmış bir genç. Yaptıkları Kızlar Yürüyüşünü nasıl organize ettiklerini söyle anlatıyor:

“Kızlar Yürüyüşü; Halide Edip’in Sultanahmet’te yaptığı bağımsızlık mitingini andırır bir şey yapsak! 6. Filo yine İstanbul’a geliyor. Yurtta hemen faaliyete başlıyoruz. Bildiriyi Nurseli (Varlı Sarısözen) ile birlikte yazacağız. Bildirileri mumlu kâğıda geçirmiş, teksir makinesinde basmışım ama hiç bildiri yazmamışım. Deneyeceğiz. Sonunda, demek ki yazabiliyormuşuz, dedik. Siyah bezden kocaman bir pankart yaptık, üzerine ‘Ya istiklal ya ölüm’ yazdık, ay yıldızı da .beyaz olarak işledik. Hatırladığım kadarıyla ‘Yeni Halide Edip’ler geliyor’, ‘Türkiye 6. Filo’nun genelevi değildir’ yazılı küçük pankartlar da hazırlamıştık, Eminönü TİP’ten de hazır pankartlar geldi, ‘6. Filo defol’ falan yazılı. Böyle bir eylem fikri de hatırladığım kadarıyla Osman (Saffet Arolat) ya da Veysi’den (Sarısözen) gelmişti. Bu arada mitingin duyurusunu yapıyoruz; sadece bizim yurdun kızları değil, üniversiteden de, sokaktan da kadınlar katılsın istiyoruz.

Beyazıt’ta toplandık, Sultanahmet’e doğru yürüyoruz, yollarda bildirilerimizi dağıta dağıta. Bir-iki bin kişi kadar vardık diye hatırlıyorum. Halide Edip’in büstünün orada toplanıyoruz. İlk ben konuşuyorum, ‘Halide Edip’in açtığı kara bayrağı’ hatırlatıyorum, onun gibi kadınların erkeklerle omuz omuza savaştığını söylüyorum, doğuracağımız çocukları antiemperyalist savaşa adadığımızı haykırıyorum.
(...) Hiçbir olay falan olmadı, mitingden polis de hatırlamıyorum, sivilleri bilemeyiz elbette. Sonraki gün gazetelerde de haber olduk. Birkaç gün sonraydı herhalde, cumartesi olmalı, tesadüfen yurttayım. Müdire hanımın odasına çağırılıyorum. Bir baktım, polis bekliyor, ‘İfade için götüreceğiz’ diyor. Birden paniğe kapılıyorum. ‘Bir dakika’ deyip odadan çıkıyorum, arkamdan müdire hanım da geliyor. Polis ‘Yürüyüşü kim yaptı, nasıl toplandılar’ gibi şeyler de soruyor. ‘Müdire hanım’ dedim, ‘siz hiçbir bilgi vermeyeceksiniz, bilmiyorum diyeceksiniz.’ Avukatla konuşmadan polisle, savcıyla konuşmak istemiyorum. Nasılsa bir avukatla konuşmadan bilgi verilmesinin yanlış olduğunu toparlayabilmişim. Kayboldum yurdun içinde. (...) Sonra tebligat geldi. ‘Amerikan işbirlikçisi hükümet öyle baskılar uyguluyor ki her yere kan damlıyor’ gibi bir ifade verdim. İfadem yüzünden de 159’dan dava açıldı, iki-üç sözcüğü değiştirseydik, suç olmayacakmış. Avukat, ‘Bunları siz yazmadınız, Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurdu Öğrenci Temsilciliği yazıyor ama damga yok, imza yok’ dedi. Ben de duruşmada, ‘Birisi bizim bildirimizi almış, altına bunları eklemiş, bir bildiri daha üretmiş’ gibisine bir savunma yaptım. Gözaltına falan alınmadık, ama kızlar çok korktular, telaşa kapıldılar, hatta bir kısmı o günden sonra siyasetle ilgisini kesti. İyi bir eylem olmuştu ama bu nedenle özel bir takdir de görmedik, ‘kızlar da üstlerine düşen görevi yapmış oldular’ diye bakıldı herhalde. Harun Karadeniz Olaylı Yıllar ve Gençlik kitabında bize yer vererek takdir etmiş oldu.”

...çok farklı insanlar 68’de yer almış...

Söyleşiler 68’e katılan gençlerin çok farklı yerlerden, farklı yetişme tarzlarından, kültürlerden gelerek 68 eylemlerinde buluştuklarını gösteriyor. Mater’in kitabı bu farklı insanların öyküleriyle bizi buluşturuyor. Dönemi daha iyi anlamamıza fırsat veriyor.

Devamını görmek için bkz.

Kerem Öncül, “68, 1968’de bitmedi...”, Virgül, Temmuz-Ağustos, 2009

1968, simgeleşmiş, efsane haline gelmiş, hatta tabulaştırılmış bir tarih. Nadire Mater, bir yandan 68 hareketinde yer almış kişilerle söyleşiler yaparak kişisel anlatıları derlemiş, bir yandan da dönemin atmosferini yansıtan bilgileri bir araya getirmiş. Kitapta kendi 68’ini anlatanlar, Bozkurt Nuhoğlu, Kemal Bingöllü, Uğur Cilasun, Ruhi Koç, Osman Saffet Arolat, Çimen Keskin, Çetin Uygur, Haydar İlker, Hikmet Bozçalı, Jülide Zaim Aral, Selçuk Şahin Polat, Işık Alumur, Esra Koç, Şahin Alpay, Mustafa İlker Gürkan, Ertuğrul Kürkçü, Neşe Erdilek, Sait Kozacıoğlu, Mustafa Lütfi Kıyıcı, Oral Çalışlar, Hatice Yaşar.

Kitabın eklerinde, Türkiye ve dünyada 1968’de olup bitenlere dair ansiklopedik bilgiler yer alıyor. Daha önemlisi, TİP, TMTF, FKF, DEV-GENÇ, MTTB, DDKO, Aydınlık, Kurtuluş, THKO, THKP-C, TİİKP, TKP-ML, TİKKO gibi bugünün gençliğine pek az şey ifade eden öğrenci örgütleri ve siyasi yapılar hakkında verilmiş bilgiler. Nadire Mater, 68’i ele alırken, aslında bir yandan da 1960’ları ve 1970’leri anlamaya, Türkiye’deki sol hareketin bu yıllardaki haritasını çıkarmaya çalışmış. “Dünyanın 68’i” bölümünün sonunda vurguladığı gibi: “1968, 1968’de bitmedi, 68’de başlamadığı gibi.” (s. 341) Kitabın, özellikle genç kuşağa, hakkında hep abartılı ve neredeyse mistik güzellemeler işittikleri o sihirli yıl ve sonrasına dair ayakları yere basan bir çerçeve sunacağı kesin. (Söyleşi sayfalarındaki bol ve uzun yan notlar, konunun dağılmaksızın başka noktalara da uzanabilmesini sağlıyor.) Öte yandan, kitabın en büyük kısmını oluşturan söyleşilerdeki içtenlikle anlatılmış kişisel tarihleri ve özeleştirileri de gözden kaçırmamalı. 68 kuşağını en iyi tasvir eden şey, yan yana geldiklerinde kimileri birbirleriyle konuşan bu söyleşilerde neler söylendiği kadar, söylenenlerin nasıl bir üslupla dile getirildiği...

Mater’in 68’in hatırlanma biçimlerine ilişkin itirazlarından biri, 68’e dair çalışmaların “genelde ‘erkek’ ve ‘Batı merkezli’” oluşu; “sanki Afrika, Asya, Latin Amerika 1968’i yaşamadı ve sanki kadınlar yoktular.” (s. 13) Farklı kıta ve ülkelerde 1968’in ne kadar 68 olarak yaşandığı tartışılabilir, ama kadınların “görünür olmadığı” su götürmez herhalde. Mater, “kadını görünmez kılma çabası” diyor. “Görmemek”ten, görememekten, bir tür bakarkörlükten söz etmek belki daha da yerinde olurdu. 68, çoğu kadın açısından bir “görünme ihtiyacı”nın da başlangıç noktalarından biri olmamış mıydı zaten?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.