Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis arşiv
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-229-1
13x19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nadire Mater diğer kitapları
Sokak Güzeldir, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mehmedin Kitabı
Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: 1999
7. Basım: Ocak 2012

"Dünyadaki hiçbir savaş haberlerdeki, TV görüntülerindeki gibi olmamıştır. Mermiler parçalar, yaralar, sakatlar ve öldürür. Orada olmak, asker olarak çatışmanın tam ortasında olmak başkalarına nasıl aktarılabilir ki?

Adları ne olursa olsun askeri "Mehmet" diye biliriz. Oysa askerler de hepimiz gibi birilerinin çocukları, kardeşi, eşi, sevgilisi ya da babası olan adı sanı belli insanlardır. Mehmedin Kitabı'nı böyle 42 genç insan yazdı. Onlar askerliklerini 1984-98 arasında Güneydoğu'da, Olağanüstü Hal Bölgesi'nde yaptılar. Başlarından geçenlerin muhasebesini sizlerle paylaşma cesaretini göstererek bu kitabı yarattılar.

Mehmedin Kitabı sosyolojik ya da politik değerlendirmeler yapmayı amaçlamıyor. İsteyerek ya da istemeyerek kendilerini çatışmanın ortasında bulan kanlı canlı insanların sesini topluma duyurmak, yaşananlara onların baktığı yerden de bakılmasını sağlamak, bu kitabın amacı.

Elbet her şey bu kitaptakinden de ibaret değil. Dinlemek ve okumak da, sonuçta orada olmak değildir çünkü..."

Mehmedin Kitabı'nı arka kapağında bunları söyleyerek yayımlamıştık. Kitap hem tiraj olarak hem tartışma olarak geniş ilgi uyandırdı. Yayımlandığı 1999 yılında, ama dördüncü baskısında Genel Kurmay Başkanlığı'nın ihbarıyla Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından toplatıldı ve yazar Nadire Mater ve Metis Yayınları'na Türk Ceza Kanunu'nun 159. maddesinden dava açıldı. Nisan 2001'de dava beraatle sonuçlandı.

Aralarında okurların, yazar ve gazetecilerin ve Türkiye dışından sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin bulunduğu geniş bir kesim dava sürecini yakından izledi, Mehmedin Kitabı'nı yalnız bırakmadı. Mahkeme süreci düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadelenin örneklerinden biri haline geldi. Mehmedin Kitabı'nın beşinci basımından itibaren bütün bu sürecin belgelerini içeren dava dosyasını ek olarak sunduk. Tadımlık'ta, Nadire Mater'in kitaba önsözünü ve Düşmanı Göremeden Geri Geldim başlıklı ilk röportajı okuyabilirsiniz.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz
Mehmetler Konuşuyor
Konuşamayanların Yerine
Beşinci Basıma Ekler: Dava Dosyası, Basında Yazılanlar, Yazar ve Yayıncının Savunmaları, Bilirkişi Raporu, Karar
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-18

"'Ölüm yalnızca iki santim yukarıda,' diyor Ahmet acı acı. 'Kafanızı siperden iki santim yukarı kaldırdınız mı alnınızın ortasına kurşunu yersiniz.'

Bunları söyleyen, askerliğini Güneydoğu'da yapan bir yedek subay. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde iktisat yüksek lisansı yapmış 25 yaşındaki genç savaştan şairane bir dille söz ediyor: 'Uzaklardan Kalaşnikovların takırtısı ölüm şarkısını söylerken, silah arkadaşınız kucağınıza yıkılır, beyni dağılmıştır.' Ahmet, Türkiye'nin yükselen finans sektöründe başladığı meslek yaşamına, silah altına alındığında ara vermiş.

'Hepsinden nefret ediyordum,' diye anımsıyor Ahmet, Kars'ın kırları kavuran savaşa sırtını dönmüş yerli halkıyla ilk karşılaşmasını. 'O sırada dağda askerler onlar için can veriyordu ama aşağıda kimsenin umurunda değildi,' diyor, genç askerlerin her savaşta öğrendikleri ilk dersi öğrenmiş olarak. 'Askerler ve siviller birbirinden tamamen farklı iki ayrı dünyadan geliyor.' Uzakta, bir başka dünyada, İstanbul'da yeğeni dünyaya gelmiş. Vietnam'da savaşan Amerikalı askerlerin deyişiyle, 'Dünyaya Geri Döndüğü' İstanbul'da, arkadaşlarıyla buluştuğunda onların buz gibi bir sesle sordukları sorulara yanıt vermek zorunda. 'Yaptıklarını yapmak zorunda olduğunu anlamıyorlar,' diye öfkeyle konuşuyor. 'Eğer bu ülkede yaşayacaksan, askere gitmek zorundasın. Bundan kaçış yok.'

Ahmet'in elinde bir deste fotoğraf. Kırda bir pikniği anımsarmışçasına masumiyetle dağda çekilmiş bir resmini alıyor destenin içinden. Ankara'da üç ay acemi eğitiminin ardından, önce Ermenistan sınırındaki Kars'a, ardından dağlara gönderilmiş. 'Burada bir yedek subay arkadaş vurulmuştu.' Sarp kayalıkların göründüğü bir başka resme işaret ediyor: 'Onu kurtarayım derken az kaldı kendim vuruluyordum.' Birliğin doktoru korkup bir mağaraya saklanmış, Ahmet de can çekişen yedek subayla baş başa kalmış. Kurtarma helikopterinin yetişmesi beş saat sürünce, yedek subayın cenazesini koyabilmişler araca. Bir başka resim. Bir grup asker çadırda dinleniyor. Ahmet bir şiir kitabı okuyor. 'Pablo Neruda, belki de Mayakovski,' diye hafızasını toplamaya çabalıyor.

Ahmet şimdi 36 kişilik bir topçu birliğinin komutanı. Boş vakitlerinde PKK barınaklarında el konulmuş belge ve kitapları okuyor. Radyodan dağlar üstüne yakılmış türküleri dinlemeyi tercih ediyor. En çok sevdiği, 'Dağların arkasındaki yar'. Annesi ve nişanlısı İstanbul'da. Babası ise Almanya'da işçi. Bir başka resim: Giysileri çıkarılmış ölü bir PKK gerillası. 'Onları soymak zorundayız. Giysilerinin altında gizlenmiş belgeler, ya da cesetlerin altında bubi tuzakları olabilir,' diyor Ahmet, hâlâ savunmaya çalışıyor kendisini. 'Kadın, erkek farketmez,' diyor ama, resmi neden çektiğini, ya da neden hâlâ sakladığını, ya da neden gösterdiğini, açıklayamıyor. Birliklerin savaş yasalarını ihlal etmesine açıklama getirmeye uğraşıyor. 'Cephedeki askerin psikolojisi başka oluyor.' Diğer bir resim: Genç bir adamın savaşa şairane yaklaşımı. Tüfeğinin namlusuna takılmış bir gelincik. Barışa bir gönderme, belki de bir itaatsizlik belirtisi.

Ahmet, karşı taraftan Leyla'yı anımsıyor. Leyla kod adlı bir kadının komuta ettiği bir gerilla birliğine ateş açması emredilmiş. Ama, Ahmet'le Leyla, beş ay boyunca, karşılıklı dinledikleri telsizlerinden konuşmuşlar. Artık, operatörler telsizden Leyla'nın sesini duyduklarında Ahmet'e sesleniyorlarmış, 'seninki hatta'. Ahmet günün birinde Leyla'yı öldürebileceğinden korkuyor. Ahmet sonunda terhis olup dağlardan döndüğünde ne olacak? Vietnam benzetmeleri ve zafere ulaşamamış bir savaşçıya ilişkin sözler dökülüyor ağzından. 'Dağlardaki yaşamı hayal edemezsiniz,' diyor. 'Eşsiz doğa, bol içki. Uyuşturucu bile var. Hatta doktorlar bağımlılara kendileri hap veriyor. PKK'liler uyuşturucu kullanmıyorlar pek. Gene de birkaçında kokain ele geçirildiği olmuyor değil.'

PKK, Türkiye'nin güneydoğu illerinin bağımsız Kürdistan toprağı olduğunu iddia ediyor. Onları durdurmak Ahmet ve ordusunun, NATO eğitimli 'özel kuvvetler'le, eski tüfeklerle donanmış 'köy korucuları'nın görevi. 17. yüzyıl İngiliz şairi John Dreyden savaştan söz ederken, 'Kırlar acemi milis kaynıyor, kaba saba,' diye yazmıştı. 'Ağızlar açık, eller boş; ama masraf çok. Barışta hep vergi, savaşta başıbozuk bir ordu.' Sonuncu ders, askerlikten, savaşın onlara verdiği sorumluluk ve güçten henüz nedenini çıkartamadıkları mahcubiyetle karışık bir gurur duyan gençlerin çıkardığı ders. Ahmet, bir emriyle düşmana yağdırılan top mermilerinin bedelini anımsıyor: 'Tek bir merminin fiyatı 700 dolardı.'

Dağlardaki görevinin bitmesine üç ay var. 'Hayat', diyor Ahmet, 'şimdi daha anlamlı. Şimdi kimin kimi ölüme gönderdiğini, ya da başkaları savaşın sürdüğüne inansın diye kimin bir seferde boş yere 20 mermi salladığını biliyorum artık. Ama o mermiler yükselen enflasyon ve artan zayiat olarak geri dönüyor,' diye ekliyor, İstanbul Üniversitesi'nde aldığı iktisat eğitimi ruhunun derinliklerinde kıpırdayan genç yedek subay."

Üçüncü Dünya Haber Ajansı'nın (IPS) servise koyduğu bu haber 20 Kasım 1994 tarihini taşıyor. Haber, o haftanın çalışma programında yoktu. Ahmet (ona böyle demiştik) ile bir tanışıklığımız vardı, ama ismini bile askere gittikten sonra öğrenmiştik. İzin sırasında uğradığı eski işyerinde karşılaşınca, kalabalığın ortasında elindeki bir tomar fotoğrafı tek tek göstererek Ertuğrul ile bana heyecanla anlatmaya başladı. Anlattıkları bu ülkede yaşayan her insanı çok yakından ilgilendiriyordu, ilgilendirmeliydi. Ahmet'i büroya davet ettik. Hemen sonraki gün geldi. Masamın karşısındaki sandalyeye oturdu. Dört saat, neredeyse soru sorulmasına izin vermeksizin, aslında gerek de kalmadan anlattı, anlattı, anlattı. Sonra gitti. O gider gitmez, aklımızda kalanları hemen bilgisayara döktük. Haber böyle ortaya çıktı. Aslında, haber olarak başlamayan, ancak ara durakta haber olan Ahmet'in hikâyesi elinizdeki Mehmedin Kitabı'nı yazdırdı.

Diyarbakır'a, Batman'a giden ya da oralardan dönen uçaklarda "bilinmeze" doğru yola çıkma heyecanının önüne geçen ilk uçuş korkusu, kemeri bağlayamama telaşı ve "utancı"yla perişan gençlerle kısa, kesik kesik konuşmalarımız olmuştu. Batman uçağında, son anda uydurduğu rapor bittikten sonra, teskeresini almak üzere dönüş yoluna koyulan genci Diyarbakır'daki usta birliğine teslim olacak genç anlamıyordu bir türlü. "Her şeyi becerebiliyor gibi görünme," diyordu teskere alacak genç ötekine, "böylece kolay bir yere düşersin, tehlikesiz. Sağ kalmaya bak yani." Heyecanlı acemi "neden beceriksiz duracakmışım," derken, erkekliğiyle meydan okuyor. Öteki çaresiz, "kendimi bunun yanında dede gibi hissediyorum," diyor, "ben de iki yıl önce böyleydim, giderken başka, dönerken başka." İki yaşla gençliği ele alan, son noktayı koyuyor: "Elimizden geleni yapacağız, vatan her karış toprağıyla bizimdir, koruyacağız, şehit de oluruz, gazi de..."

Yıllardır Olağanüstü Hal (OHAL) Bölgesi'ne her gittiğimde askerlerle, polislerle konuşmaya çalıştım. Tabii, konuş(a)mu(mı)yorlardı. Küçük anekdotları onların ruh halini anlamaya çalışmak açısından haberlerde yer aldı. Yirmilerini süren bu genç erkeklerle her konuştuğumda kendimi onların yüzlerine bakmaktan sakınırken yakaladım. Yüzlerini istemiyordum. Yüzü bilmek, kaybını duyduğunda insana daha derin bir acı yaşatmaz mı? Kendimi korumaya almıştım.

*

Kadın plajda, kapalıca mayosuyla etrafı seyrediyor, öbür kadın, bikinili, gazetelerdeki haberlere boğulmuş bir halde plajdaki herkesi suçlamaya hazırlanıyor: "Ne duyarsızlık, tatil yapıyorlar..." Duyarlı kadın gazetelerde ölen gençlerin, gözü yaşlı annelerin fotoğraflarına bakıyor, polisin yakaladığı ve hemen suçlu ilan ettiği insan yüzlerine dalıyor, okuyor ve çok üzülüyor.

Etrafı seyreden kadın laf açmak istiyor: "Bugün terörün yıldönümüymüş, Ankara'dan geldik, bırakmıyorlar oğlumuzu görelim, babası uğraşıyor, ben de bekliyorum!" Kadın burada, Foça'da askerlik yapan oğlunu bekliyor, "Güneydoğu'dan, operasyonlardan döndü." Biraz sonra "oğul" bir deri bir kemik geliyor. Babanın yalvarmaları işe yaramış besbelli. Anne telaş ve heyecanla kalkıyor, sarılıyor. Oğul sessiz, anne bebekliğinde olduğu gibi onu yağlıyor: Yüzü güneş yanığı, bedeni süt beyazı. Plajda, hiç kimse bir "kahraman"la birlikte olduğunu bilmiyor. Bilmek ister miydi? O "duyarlı" kadın, gazete okuyup öfkesini denize, kumsala boşaltan kadın ise sadece utanıyor.

"Bakın şu yollara, jandarmadan vazgeçtim, bir polis bile yok, ne tuhaf..." O bir öğretmen, İzmirli, pilot kocasıyla birlikte Diyarbakır'da görevli.

"Nasıl olabiliyor, böyle bir rahatlık? Korku yok, tedirginlik yok, istedikleri gibi giyinip, istedikleri gibi dolaşıyorlar, korkarım ki kimliklerini evde unuttuklarının farkında bile değiller." Neden bunlara takıyor bu kadın? "İlk geldiğim günler, burada yaşayan herkese, anneme, babama öfke duyuyorum. Orada, Diyarbakır'da, zaten her an dışarı çıkılamıyor, askeri kimlikler olmuyor, başka kimlikler taşınıyor, sokakta yürürken korkuyorsun, 'ya beni biri tanırsa, subay karısı olduğum için tararsa?'" Suçlamayı bir itiraf izliyor: "İnsan bir tuhaf, ben de geldiğimin ikinci haftasına kalmadan orayı unutuyor, buralı oluyorum. Eylül'de dönünce ayıkacağım, buradakiler de çocukları askerlik çağına gelince."

*

Gündelik hayatta, benzeri kesitleri her birimiz az ya da çok, fark ederek ya da etmeyerek yaşadık, yaşıyoruz. Resmi veriler olmadığı için, kaba bir hesapla 1984'ten bu yana bölgede askerlik hizmeti yapan gençlerin sayısı aşağı yukarı 2.5 milyona ulaşıyor. Aileleriyle birlikte 15 milyon, yakın çevresiyle birlikte Türkiye nüfusunun yarısını aşkın insanı kapsayan bir süreç bu. Aslında, sayılara başvurmadan da çevremize şöyle bir baktığımızda, eğer kendimiz değilsek, akraba, arkadaş ya komşumuzun yüreğinin her an çatışmada olabilecek oğlu, kardeşi, sevdiği için attığını biliyoruz, görüyoruz.

Gene biliyoruz ki, adını –"savaş", "düşük yoğunluklu çatışma", "terörle mücadele", vb.– ne koyarsak koyalım, 15 yıldır politikacılar, askerler, insan hakları kuruluşları, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, gazeteciler, yazarlar, uzmanlar, karşı ya da yana bu "durum"la ilgili olanlar konuşuyor. Askerlik hizmetini yapmak üzere kurada Şırnak, Diyarbakır, Hakkari, Siirt, Mardin, vb. çekenler ise sadece hizmetlerini yaparlarken "emir komuta zinciri içinde" konuşuyor.

İşte televizyonda bir genç: "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe diyerek lânet olası terörü bitirmek için buraya geldik. Tavsiye ederim gönüllü gelsinler, dağlarda gezmek, teröristlerle çatışmak çok güzel bir duygu. Biz tarihte şehitler vermiş bir milletiz, yaz operasyonlarında şehit vereceğiz." Eruh Komando Birliği'nden bir genç sevgilisi "Şölen"e sesleniyor: "Beni bekle, beni unutma." Çanakkale 116. Jandarma Er Eğitim Alayı'ndaki gençler henüz acemi eğitimi alıyorlar, mesajlar sadece ailelere iletiliyor: "En çok ailemi özledim", "nişanlım Derya beni bekleyecektir, ben de onu bekliyorum", "annem babam beni bekliyor", "ailem, sevdiklerim ben iyiyim, merak etmeyin". TGRT'nin sunucusu heyecanlanıyor, "her ana kuzusuna nasip olmaz böyle yerde görev yapmak," diyor.

1984'ten bu yana askerliklerini yaparken kendileriyle konuşmak için çabaladığım gençlerin sivil hayata döndüklerinde konuşabileceklerini Ahmet'ten önce düşünmemiştim. Bu söyleşilere başlarken tedirgindim. İlk görüştüğüm gençlerden birinin dediği gibi, "birileri gelecekti, bekliyordum," diye karşılanacağımı, gençlerin kendilerine ulaşılmakta gecikildiğini düşünseler de nihayet birinin onları dinlemek üzere kendilerine gelmesinden sevinç duyacaklarını ummak istiyordum, ama emin değildim.

Onlar neredeydiler? Mehmetler bindiğimiz otobüste, takside şoför, yemek yediğimiz lokantada servis yapan garson, alışveriş yaptığımız bakkalda çırak, bankada alışveriş merkezinde güvenlik görevlisi, evimizde badana yapan boyacı, koltuklarımızı tamir eden marangoz, uzak tarlalarda ırgat, sokaktaki işsizdi. Onlar, başlarını eğip çalışırlarken, genellikle askerlik hizmetlerini nerede, nasıl yaptıklarından söz etmiyor, durup dururken babalarımızın dedelerimizin ölünceye dek tekrarladığı gibi askerlik hatıralarını anlatmıyorlardı. Birbirimizi tanımıyorduk, bir türlü tanışamıyorduk. İki buçuk milyon gençten hangileriyle konuşacaktım?

Bu çalışmaya koyulurken yapmak istediğim, okuru sosyolojik ya da politik çözümlemelere ulaştırmak değildi. Bu gerekli elbette ama benim işim değil. Ben, kendi iradeleriyle ya da iradelerine rağmen savaşın öznesi olan/olmak zorunda kalan insanların sesini topluma duyurmayı, savaşa onların baktığı yerden bakılmasını sağlamayı istiyordum. Konuştuklarım, yalnızca kendilerini değil, yaşadıkları, büyüdükleri, ait oldukları ortamın, çevrenin hissiyatını, zihniyetini, değerlerini de bir nebze olsun yansıtabilmeliydi. O nedenle, her bölgeden gençlerle görüşmeliydim. Etnik, dinsel, mezhepsel, kültürel farklılıklar da önemliydi. En önemlisi de, konuşanlar toplumdaki sağcı, solcu, milliyetçi, dinci, savaş yanlısı, savaş karşıtı türünden farklılıkları ve "çeşitliliği" içermeliydi. Elbette, 15 Ağustos 1984'te PKK'nin Eruh ve Şemdinli baskınıyla başlayan "Düşük Yoğunluklu Çatışma"yı yıl yıl, topçusu, tankçısı, jandarması, piyadesi ve komandosunun dilinden aktarmak da daha az önemli değildi. Böylece, "Mehmet"in ve yaşadıklarının en genel, ama yaşadıklarını kendi yaşadıkları gibi yansıttıkları için de "içten" bir "fotoğrafı" ortaya çıkacaktı.

Başka ülkelerde, askerler konuşmuş muydu? Hissettiklerini, korkularını, acılarını, sevinçlerini, eleştirilerini, isyanlarını anlatmışlar mıydı? Kitapların arasına daldığımızda, ulaşabildiğimiz kadarıyla örneklerin pek de fazla olmadığı gerçeğiyle karşılaştık. Kitaplardan birinde, "biz bir savaş biliriz, oysa o savaşa ne kadar insan katıldıysa en az o kadar savaş yaşanmıştır orada," diyordu. Her konuşan genç bu cümledeki "en az" sözünün ne anlama geldiğini, bir savaşın aslında ne kadar çok savaş içerdiğini tekrar tekrar ortaya koydu.

İstanbul, Trakya, Denizli, İzmir, Aydın, Alanya, Serik, Adana, Çorum, Rize, Samsun, Tonya ve Trabzon ile çevresinden askerliğini 1984 ile 1998 yılları arasında OHAL bölgesinde yapan 42 gençle görüştüm. Adlarını almadım, onlar da, "fark etmez" diyen birkaçı dışında vermek istemediler. "İsimsiz" konuşma kararının ne kadar isabetli olduğu her tanıştığım gençle bir kez daha doğrulandı. Banda kaydedilen haliyle ortalama üç saat süren görüşmeleri çoğu kez, isimsiz olmasına rağmen, kayıt dışı, yazılmamak kaydıyla bir iki saatlik sohbetler izledi. Korkuyorlardı, herkesten, her şeyden, her taraftan korkuyorlardı. "Her şeyi anlatamam," sözleriyle tedirginliğini dile getiren genç, "senin ne yaşadığını bilmiyorum, neyi anlatmak istiyorsan onu anlatırsın," dediğimde rahatladı.

Her bölgeyi temsil eden şehir ve kasabaları, medyaya yansıyanlardan yola çıkarak gençlerin tabutlarla memleketlerine döndüğü ve Kürt-Türk çatışmasına ramak kalan olayların yaşandığı yerleri de gözeterek seçtim. Konuştuklarımdan 41'ine mutlaka bir arkadaş, bir tanıdık aracılığıyla ulaşıldı. Bir başkası aracılığıyla konuşmadığım tek kişi İstanbullu bir taksi şoförüydü. Bir gün takside arkadaşımla "Çanakkale Savaşı" belgeseli üzerine başlayan sohbetimiz Kore savaşına uzandığında şoförün dikiz aynasından bizi dikkatle izlediğini fark edip askerliğini nerede yaptığını sordum. Cevap "Şırnak"tı. Anlık bir tereddütten sonra, çalışmayı kısaca özetleyerek görüşmek isterse arayabileceğini söyledim, kartımı verdim. İki gün sonra aradı. Buluştuğumuzda, kendisine "zarf atıp atmadığımızı," çok düşündüğünü, sonradan her şeyin çok normal geliştiğine karar verdiğini anlattı. Konuşmaya karar vermişti, çünkü sorumluluğu bunu gerektiriyordu: "Yaşananlar anlatılmalı, herkes bilmeli"ydi.

Hemen hepsine bir tanıdık aracılığıyla ulaşmama karşın görüşülenlerin birkaçı dışında hiçbirini tanımıyordum. Görüşmeleri iki tarafın da dikkatini dağıtmamak için genelde yalnız yapmayı tercih ettiysem de kimi durumlarda bu mümkün olmadı. Dahası birkaç kez pastane, kebapçı, kahvehane gibi mekânlarda da görüşmek zorunda kaldım. Bütün görüşmeleri banda kaydettim. Sadece kitaptaki ilk röportajı gencin isteği üzerine not tutarak yaptım.

Görüştüğüm her gence öncelikle ne yapmaya çalıştığımı anlattım. Bu ülkede 14-15 yıldır bir "durum" yaşanıyordu. Bununla ilgili, askerlik hizmetini "orada", bir başka deyişle "Olağanüstü Hal Bölgesi"nde yapanlar dışında herkes ortamın elverdiği ölçüde "yana", "karşı" ya da "ortadan" konuşuyordu. "Durumu" bir de yaşayanların açısından görmek önemliydi. Amacımı anlattıktan sonra ister soruların sorulması sırasında, ister sohbetlerimde olsun, "durum" konusunda kendi öznel yaklaşımımı işaret edebilecek bir terminolojiden kaçınmaya özen gösterdim. Görüştüklerimin kendilerini ifade etmekte bir sıkıntıya düşmelerini, yönledirildikleri duygusuna kapılmalarını istemedim.

Sorular üç bölümdü: Askerlik, öncesi ve sonrası. Görüşmeler genellikle, çok istesem de bu sistematikle yürümedi. İlk sohbet sonrası, kayıt cihazının düğmesine basıldığında genellikle neredeyse soru sormaya gerek kalmaksızın görüşme aktı gitti. Kimi durumda ise, yaşanılanların hatırlanmasının doğurduğu ruh hali içinde incinebileceklerinden kaygılandım, bazı sorulardan vazgeçtim. Bir iki genç, görüşmenin belli bir yerinde, "bu kadar yeter," deyip kaydı durdurttu, ama "yazılmamak koşuluyla" konuşmaya devam etti. Elbette ki, görüşmelerde asıl ağırlık askerlik dönemiydi, zaten geçmiş de gelecek de konuşulsa, artık onlar için, geride kalmış olması dileğiyle, askerlik merkezli değerlendirmeler ve gelecek projeleri yapmak kaçınılmazdı.

Doğum tarihi, doğduğu ve yaşadığı yer, öğrenim durumu, zorunlu askerlik hizmetinin acemi eğitimi ve usta birliği dönemlerini nerede ve hangi tarihlerde yaptığı, aile durumu, anne ve babasının ne iş yaptığı gibi temel sorular 42 gence de soruldu. Birkaçı bu sorulardan bazılarına cevap vermemeyi daha uygun buldu. Askerlik öncesi ilgileri, çalışıyorsa iş durumu, çevresiyle ve ailesiyle ilişkileri de ilk bölümün soruları arasında yer aldı. Askerlikle ilgili bölüm genellikle acemi eğitimi, günlük yaşam, ilk nöbet, ilk çatışma, ilişkiler, acı, öfke, intikam, özlemler, sevgiler üzerineydi. Düşman, kahraman, vatan aşkı, şehitlik, gazilik gibi kavramları da konuştuk. Askerlik dönüşü dönem ise iş durumu, aile ve çevreyle ilişkiler, askerlik öncesi ve sonrası hallerin karşılaştırılması ve "durum"a yaklaşım ile "durum"la ilgili görüşler etrafında dönen sorularla, ya da kimi zaman hiç soru sormaya gerek kalmaksızın kendiliğinden anlatımlarla kayıtlara düştü.

Zaman zaman görüşmelerde başta kurulan mesafeyi korumak çok kolay olmadı. Anlatılanları belli bir mesafeden dinlemenin, dahası ek sorularla ayrıntıya girme ya da girememe ikileminin zorluklarını yaşadım. Duygusuz bir sorgucu durumuna ya da gazetecilikte kimi zaman bir açmaza dönüşebilen "merak"ın tuzağına düşmemeye çalıştım. Denizli'nin yoksul Roman köyü Karakova'da, Mayıs 1993'te Bingöl yolunda PKK'nin 33 askeri öldürdüğü olaydan yedi kurşun yarasıyla sağ kurtulan gençle görüşmek üzere evlerine girip onu yatağında ilk gördüğüm anda söz bitmişti. 25 yaşındaki gencecik bir insan yatağa mahkûmdu, tekerlekli sandalyesi var diye şükrediyordu, neredeyse çocukluğundan beri sevdiği kıza kavuşamıyor, "gaziliğin mükâfatı bu," diyordu. Ona ne sorabilirdim?

Bir yaz kampında ailesiyle çadırda tatil yapan gençle görüşürken birden elektrikler kesildi. Beş dakika önce dokuz ayı elektriksiz, korkularla geçen askerliğini anlatan gencin elektrikler kesildiğinde neler hissedebileceğini düşünmeyen, iki çadır ötedeki uzun akşam yemeği masasında oturanlara öyle öfkelendim ki... Haksızdım. Onun yaşadıklarını bilmeyen insanların onu anlamaları beklenemezdi. Hep olduğu gibi, gençler anlatmıyor, bizler de sormuyorduk.

Oğluyla konuştuktan sonra, "size anlattıklarını dinlemek için neler vermezdim," diyen anneden o sırada daha ayrıcalıklı bir konumda olmaktan utandım. Her tehlike anında önce annelerini düşünen bu gençler yaşadıklarını en çok sevdikleri, özledikleri varlığa anlatamıyorlar. Bu da çok anlaşılır ve kaçınılmazdı, anneleri "Şafak 550" boyunca yeterince kahrolmuşlardı, artık üzülmemeliydiler.

Bantlardaki kayıtlar olduğu gibi kâğıda dökülse 1500 sayfaya yaklaşan bir kitap olacaktı. İstedim ki, onlar bana değil, size anlatsınlar, siz konuşun onlarla. O yüzden aradan çekildim, yani öncelikle soruları çıkarttım. Sonra, metni tekrarlardan ve kimi zaman konuşmanın seyri içinde özele kaçan bölümlerden arındırdım. Anlatılanları daha anlaşılır kılmak için, kimi durumlarda ortada anlatılanı başa, başta anlatılanı sona alarak her konuşmayı kesinlikle konuşanın kendi sözcükleriyle, ama konuşurken kolayca anlaşılsa da okunurken sorun yaratan devrik cümleleri değiştirerek, bir ölçüde yeniden düzenledim.

Her şey 15 Ağustos 1984'te Şemdinli'de başladığına göre, onlar da konuşmaya Şemdinli'den başladılar, 1998'e kadar ara vermeden anlattılar.

Mehmedin Kitabı'nda, bu önsözü, "Mehmetler Konuşuyor" izliyor. "Konuşamayanlar Yerine" de iki aile, uçak kaçıran İhsan Akyüz ile annesi ve kardeşlerini öldürdüğü iddia edilen Kastamonulu Orhan Kara'nın aileleri ve yakınları konuşuyor. Çalışma boyunca, gazete haberlerini öncesine göre daha dikkatle izlemeye, etrafta olan bitene "askerlik" bağlantılı bakmaya başlayınca OHAL'de sıradanlaşan, gençlerin "kolay çözüyor" diye tarif ettiği şiddetin artan bir hızla tüm topluma yayıldığını gördüm. Kendilerini sürekli denetleme zorunluluğu hissettiklerini ifade eden gençler kontrolü elden kaçırınca ya kendilerini ya yakınlarını öldürebiliyor, ya da İhsan Akyüz gibi uçak kaçırıyordu. En sondaki "Sayılar", devletin, devletler arası kuruluşların ve uzmanların 1984-1998 arasında toplumu ölçmesinden çıkan resmi sonuçlar. Ama, bu sayıların ardında hayatlar var... 15 yıldır birbirlerinin hayatlarını, hayallerini, umutlarını ortadan kaldıran, kaldırmak zorunda kalan, birbirlerini kovalayan, birbirlerinden kaçan insanların yaşantıları... Bu çatışmaya, resmiyet dünyasının, Batı'nın askeri, siyasal ve ticari merkezlerinin gözünden bakanlar sayıları toplayıp çıkartabilir, saklayabilir, abartabilir ya da küçümseyebilir. Resmi kaynakların verdiği sayılar çoğu kez birbirini de tutmaz. Gerçi üç eksik, beş fazla olsa da bu sayılar hep insanların hayatları ve yaşama koşullarını yansıtır, ama sayıları kaydeden, sayan ve hesaplayanların bu insanların yaşamlarına ve ölümlerine bakış biçimleri ve değerleri, onları hesapladıkları, abarttıkları ya da küçümsediklerinin gerçek insanların hayatları ve kaderleri olduğunu düşünmekten, hissetmekten alıkoyar. Hayatın, tek bir kişinin hayatının değeri sayılabilir ve ölçülebilir mi? 15 yılın ardından, kendileri, kaderleri ve hayatları üzerine hep başkalarının hesap yaptığı ve hüküm verdiği "sayılar", ayağa kalkıyor ve konuşuyorlar... Hiçbir hesaba sığmıyor yaşantıları, hiçbir peşin hükmü doğrulamıyor. İnsanlar, sayıların sakladığı bir trajedide üstlendikleri rolün muhasebesini yapıyor, kendileriyle, kendilerini yönetenlerle yüzleşiyorlar...

En son görüşmeyi, bu kez kaydederek Ahmet'le yapmak istiyordum, kabul etmedi. Yeniden o günleri yaşamak istemedi. Ahmet, "sıkıntılarımı sevseydim, kurtulamazdım, şimdi artık Kürt sorununun çözümüyle makro düzeyde ilgileniyorum," diyor.

Çoğuyla geride bıraktığımız 1998'de tanıştığım 42 gencin serüveni kışlanın kapısından ilk adımlarını attıklarında kulaklarında patlayan "sıraya geç" komutuyla başlamıştı. Şimdi, hiçbir komut olmaksızın, artık sırası geldiği için, yaşadıklarını sizinle paylaşmak için kendiliklerinden "sıradalar".

Sözlerini bitirdiklerinde, vedalaşırken, çoğu, "size bunları değil güzel şeyler anlatmak isterdim," demişti.

Ben de...

Devamını görmek için bkz.

"Düşmanı Göremedim Geri Geldim", s. 21-23

Biz seyyardık, merkezimiz Nevşehir'di. Destek olarak Tokat'a gönderilmiş, üç dört ay orada kalmıştık. Tokat jandarmanın alamadığı üç dört cesedi biz aldık. Yani, ufak çapta çatışmalar yaşadık. Aldığımız cesetlerin, yani çarpıştıklarımızın kimler olduğunu da bilmiyorduk. Söylenmiyordu, biz de soramıyorduk. "Onlar terörist," dendi, o kadar.

Tokat'tan Nevşehir'e döndük. Döndük, ama dinlenemeden bizi otobüslere bindirdiler, haydi Kayseri, oradan uçakla... Nereye gittiğimizi bilmiyoruz; soramıyoruz, söylemiyorlar. Kendimizi Van Tugay'da bulduk. Bekliyoruz... Askerler, "Şemdinli basılmış," diye konuşuyordu. Kim basmış, neden basmış, Şemdinli'de ne varmış? Bilen yok. İnsan merak ediyor. Geçmiş gün, demek ki 84 senesinin Ağustos sonu gibi oluyor.

Van Tugay'da bir hafta on gün kaldıktan sonra, güvenlik eşliğinde basıldığını bildiğimiz Şemdinli'ye götürüldük. Çadırları kurduk, bekliyoruz, gene ne yapacağımızı, neden orada olduğumuzu bilmiyoruz. Daha doğrusu, destek birlik olduğumuz için, bir problem olduğu kesin de... Şemdinli'nin basıldığını da duymuşuz. Eğitim yapıyoruz, nöbetler tutuyoruz. Bizim taburu bölük bölük dağıttılar. Ben 3. Bölükteydim. Bizi Konur bölgesine gönderdiler. 2. Bölük de Derecik bölgesine gitti. Tam bir mahrumiyet bölgesi, telefon dahil hiçbir şey yok. Ailelerimizi arayamıyoruz. Onlar da bizi nerede arayacaklarını bilmiyorlar. Bu Konur bölgesinde bir buçuk ay kaldık. Saldırı falan olmadı. Nöbet tutuyoruz, eğitim yapıyoruz. Bu kadar sakin geçince, arkadaşlarla, "bizi burada tutmazlar, bir yerlere yollarlar," diye konuşuyorduk. Dediğimiz çıktı, yeniden yolculuk göründü. Uzak değil, İkinci Bölüğün kaldığı Derecik bölgesine taşındık. Yollar "S" harfi şeklinde, yani araba kıvrım kıvrım inerken ya da çıkarken tepede bir yerde mevziini alırsan, arazideki bütün hareketliliği, geleni gideni görürsün. Teröristler tam böyle yapmışlar, tepedeler. Bizim bölük komutanıyla astsubay jiple kıvrıla kıvrıla yukarı tırmanıyorlar. Teröristler yukarıdan ateş açıyor, komutan hemen ölüyor, astsubayla iki er dereye yuvarlanıyor, orada mahsur kalıyorlar. Bir kamyon bunları görüyor, bir şey yapamıyor ama bize gelip haber veriyor. Biz zaten hazır kıta bekliyoruz, hemen arabalara bindik, olay yerine gittik. Sonradan Komutanın postası da öldü. Teröristleri kaçırdık ne yazık ki... Sabaha kadar ateş ettik ama, bir şey alamadık.

Sonra, "Irak sınırını geçecekler" diye bir duyum gelmiş. Geçişlerini kesmek için bizi helikopterle sınıra bıraktılar. Ateş ettik. Sonradan ateş açtıklarımızın kaçakçıların katırları olduğunu öğrendik. Neyse ki, kimse ölmedi. On saat kadar yaya yürüyüp bir karakola ulaştık, orada yattık. Bu karakolda kumanyamız bitene kadar, demek ki bir hafta kadar kaldıktan sonra helikopter bizi tekrar Şemdinli'ye götürdü. Orada yeni bir yatılı bölge okulu yapmışlar, ama daha açılmamıştı. Okul bizim oldu, içine yerleştik. En önemli konu gene bu meşhur Şemdinli baskınıydı, herkes bunu konuşuyordu. Dediklerine bakılırsa; Şemdinli'de bir jandarma komutanı varmış, halkla ilişkisi çok iyiymiş. Sonra ne olmuşsa, komutan halka ters düşmüş. Halk da bunun üzerine ayaklanmış. Şemdinli baskınının nedeni bu... Biz o zaman PKK falan bilmiyoruz, "terörist, anarşist" falan diyoruz... Çatulga diye bir yerde bir ay kaldık. Gece saat üç gibiydi, "teröristler geliyor," diye uyandık. Hemen ateşe başladık. Sabah olunca, kaç tane terörist ölmüş görmek için gittik. Katırları vurmuşuz...

Acemi birliği iyiydi. Savaş olacağını nereden bilebilirdik? Zaten, olan biteni savaş gibi görmedik. Askerliği böyle düşünmemiştik ama, başa gelen çekilir gibi bir şey oldu. Yaşadıklarım bende bayağı bir iz bıraktı. Neredeyse 15 yıl geçmiş, hâlâ hatırlamadığım gece yoktur. Oranın insanlarını da çok düşünürüm. İnsanların geçimlerini sağlayabileceği bir şey yok. Bir sosyal yaşantı yok, okul yok; halk yok yani aslında. Adamların geçimi kaçakçılık. Gündüz sokaklarda hiç erkek yoktur, hep bayan. Erkeklerin nerede olduğunu sorarsan, "dışarıda, İstanbul'a gitti," derler... Orada halk askeriyeye düşman, neden bilmiyorum. Şimdi, o insanlara bir şeyler götürülseydi, bütün bunlar olmazdı diye düşünüyorum...

Askerlik bitti. Antalya'ya geliyorum artık, otobüse bindim. Korkuyorum. Tabii teröristin terörist olduğu alnında yazmıyor, ama benim asker olduğum, teskereyi almış olsam bile çok belli. Yanıma oturan biri, "asker misin" diye sorduydu, hemen reddettim. Aslında belli. Üstelik, soran da askermiş, o rahatça söylemişti. Döndüğümde, kafam hiç iyi değildi. Babam da halimden memnun kalmayınca beni İstanbul'a gezmeye gönderdi. İçimde bir sıkıntı vardı. Askerlik dönüşü en çok fark ettiğim aileme, akrabalara, arkadaşlara ilgimdi. Oraları görüp yaşadıktan sonra, memleketime de, çevreme de sevgim arttı.

Bence, bu işin bitmesi ekonomiye bağlı. Kaçakçılık insanların geçim kaynağı. Yani Suriye, Irak ve İran ile ticaret serbest olsa bayağı etkili olur. Askerden önce Kürt arkadaşım vardı. Hatta, yıllar önce yanımızda çalışan Kürtlerle hâlâ görüşüyoruz. Birbirimizi severiz. Onlar Batmanlı. Askerdeki arkadaşlarımız arasında da Kürtler vardı, onlarla da hâlâ görüşüyorum. Ben Kürtleri düşman olarak görmüyorum. Askere gitmeden beynimde bir düşman vardı; onu her an vurulacak bir şeytan gibi düşünüyordum. Düşmanı göremeden askerliğim bitti. Düşman, belki de Şemdinli'de gündüz gördüğüm biriydi. Alnında "düşman" yazmadığı için onu tanıyamamıştım, kim bilir! Askerde hiç izin kullanmadım. Bir çırpıda olsun bitsin istedim. Ailemle neredeyse hiç haberleşemedik; telefon da yoktu, mektup da... Mesela, amcamın ölümünü dönünce öğrendim. Şimdiki durumlara göre, yanımda hiçbir arkadaşımın şehit olmaması en büyük şansımmış. Askerden döndükten sonra olgunlaştım. Kan basıncım mı azaldı bilmiyorum. Kaygılı, sakin biri oldum. İnsanlara daha nezaketli olmaya çalışıyorum. TGRT'deki "Mehmetçik" programını halen izliyorum, o günleri yeniden yaşıyorum. Toplum Güneydoğu'yla o kadar ilgili değil. Orada çocuğu olan, ya da çocuğunun askerlik çağı gelenler dışındakiler pek ilgilenmiyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Medya askerliğin güzel yüzünü gösteriyor. Kahramanlıklar falan boş, çocuklarını göndermeden orası kimsenin aklından bile geçmiyor. Ben de gitmeseydim, Şemdinli nerede bilmezdim. İnsan ancak görünce ilgileniyor. (Kasım 1998, Serik, Antalya)

1964, Serik doğumlu, lise mezunu, babası esnaf, babasının işini sürdürüyor. Yedi oğlan, tek kız sekiz kardeşin dört numarası. Askerliğini 1983-1984'te, Nevşehir merkez olmak üzere Tokat, Şemdinli gibi yerlerde yaptı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ertuğrul Kürkçü, “Yoksulun savaşı, savaşın yoksulu”, Virgül, Sayı 19, Mayıs 1999

Her birinin kendine özgü huyu, suyu, aklı, fikri, değeri olan yüz binlerce insanı mutlak itaat altında tek bir kalıba dökmeyi topluma kabul ettirmenin adı "Mehmetçik." Toplum, gerçek insanlara, silah altına aldığı, üniforma giydirerek bir örnekleştirdiği ve böylece savaşa sürdüğü yoksul gençlerine ettiğiyle, yarattığı "Mehmetçik" suretine tapınarak ödeşiyor. Bu toplumun "Mehmetçik"i çok "sever" görünmesi, askere tapınması, silah altına alınmış tek tek yoksulların hayatlarına beş paralık değer vermediğinden; onların cenazelerinde döker göründüğü gözyaşları, onlar için gerçekten üzüldüğünden değil, ölenin kendisi değil başkası, başkasının oğlu oluşundan duyduğu örtük sevinçten aslında.

Onların yaşantılarının, varlıklarının, umutlarının ve özlemlerinin toplum için gerçekten bir değeri olmuş olsaydı, bu kadar kolay vazgeçebilir miydi gençlerinin hayatlarından? Bu memleketin aklını emanet ettiği profesörler, "güle güle yavrularım, hiçbiriniz ölmeyeceksiniz, savaşın gelin canlarım", diye dırıltı çıkarmadan savaşa gitmeleri için yüreklendirmeye yeltenir miydi, başkalarının "yavruları"nı, kendi öğrencilerini?

Nadire Mater'in kırk iki erle ve iki terhis edilmiş asker ailesiyle yüz yüze görüşerek yazdığı Mehmedin Kitabı, OHAL'de 15 yıldır süregiden çatışmaya, sıradan erlerin baktığı yerden bakabilmemiz, Türkiye'yi kasıp kavuran boğazlaşmanın kurmaca, resmî, medyatik yansımalarını gerçekliğin mihengine vurmak için girişilmiş ilk çaba. Eğer Mehmedin Kitabı bu tanıklıkları sunmasaydı, savaşla ilgili olarak hâlâ başka savaşlardan edinilmiş genellemelerin alanında duracak, sorularımızı burada, bu savaştaki gerçek insanların gerçek yaşantılarına dayandırmak olanağından yoksun olacaktık.

Bu kitap tasarlandığında Nadire Mater'le ortak imzamızı taşıyacağını düşünüyorduk. Ama çalışma ilerledikçe, aynı tasalara, aynı kaygılara sahip de olsalar, ortaklardan, soyutlamalara ve genellemelere yatkın, gençlikle ilintisi kendi gençliğinin anılarıyla belirlenmiş ve "erkekçe" olduğu kabul edilen duygu ve davranışlarla arasındaki mesafe nispeten daha kısa olanının, ayrıntılarda gizli olan, her bir bireyin yaşantısının ve ruhunun kısa anlarının içinden çekilip çıkarılacak gerçekliği ayıklamayı varsayan orijinal planın gerçekleşmesini gitgide aksatmakta olduğunu birlikte gördük. 9 yıldır sürdürdüğümüz ortaklığın en zorlu anında Nadire'yi yalnız bırakmış gibi oldum. Gerçi, bundan okurun kazançlı çıkacağını söyleyebiliriz. Üzerinde çokça lûgat paralanan, ama gerçek anlamı ve değeri üzerinde aslında pek az düşünülen "kadın bakış" açısı olmaksızın böyle bir kitap ortaya çıkamazdı doğrusu. Bu genç erkekler savaş deneyimlerini bir kadına anlatmasalardı, anlatan ile anlattığı arasında bu kitapta olduğunca "nesnel" bir mesafe oluşamaz, savaşın hakiki bir tablosunu kurmak için zorunlu olan "eleştirellik", savaşanların dolaysız anlatımına sinemezdi.

Bu tekil deneyimlerin içerdiği çokluk ve çoğulluk, okura bir temel gereksinimini karşılaması için, paha biçilmez bir olanak sunuyor: Resmiyet dünyasının gözüyle bakageldiği dünyanın, kendisine gösterildiği denli sığ olmadığını anlama ve barışı elde etmek için savaşla yüzleşmesi gerektiğini idrak etme olanağı.

Devamını görmek için bkz.

Nadire Mater, “Cumhuriyet Okurlarına”, BİA Haber Merkezi, 8 Ağustos 2001

24-25-27 Temmuz 2001 tarihli Cumhuriyet gazetelerinde Deniz Som imzalı üç yazı yayımlandı. Som, Nisan 1999'da yayımlanan çalışmam Mehmedin Kitabı bağlantılı bir dizi "iddia" öne sürüyor. Bu yazıda, "taraflardan görüş alma", "kaynağı araştırma", "iftira, saptırma, manipülasyon, söylenti ve dayanaksız suçlamalardan kaçınma" gibi temel gazetecilik ilkeleri dışı bir yerden yazan Deniz Som'a cevap vermiyorum, benim de içlerinde olduğum okurlara açıklama yapıyorum.

Akademisyenler, gazeteciler ve yazarların belirledikleri çalışmalar için her yerde destek alırlar. Proje özeti, çalışma için öngörülen zaman, çalışma için gerekli giderler ( yol, konaklama, çeviri, kaset çözümü vs.), çalışma için harcanacak emeğin karşılığını belirten bütçeyle burs başvurusu yapılır. Proje, desteklenmeye değer bulunursa burs alınır.

Ben de, sonradan Mehmedin Kitabı- Güneydoğu'da Savaşmış Askerler Anlatıyor adını alacak çalışmam için Şubat 1997'de John D. and Catherine T. MacArthur Foundation 'Küresel Güvenlik ve Sürdürebilirlik Programı Araştırma ve Yazma Girişimi'ne projemle başvurdum.

Bir yıllık Proje, araştırma, literatür edinme, söyleşi yapılacak yerlere gitme gelme, konaklama, kaset çözümü vs giderlerinin yanında proje boyunca başka hiçbir işte çalışamayacağımdan, çalışsaydım kazanabileceğim 12 aylık geliri kapsıyordu. Bu da, 1997-1998 yılı ölçüleriyle 59,000 dolardı.

İki kademeli bir eleme/seçme sonunda proje desteklenmeye değer bulundu, bursu kazandım. Bir sipariş söz konusu değil. Bursun tek koşulu, çalışma basılınca, "teşekkür" bölümünde kuruluşun adının yazılması. İşte; Mehmedin Kitabı'nın "teşekkür" bölümünden bir alıntı:" John D. and Catherine T. MacArthur Foundation 'Küresel Güvenlik ve Sürdürebilirlik Programı Araştırma ve Yazma Girişimi'nin sağladığı destek olmasaydı bütün bir yıl boyunca başka her şeyi bir yana bırakıp bu çalışmayı gerçekleştiremezdim. "

Bu arada, araştırma kitaplarının "teşekkür" bölümlerine bakılmasını öneriyorum. Ben hiçbir çalışmada desteğin miktarını belirten bir örnek hatırlamıyorum.

John D. and Catherine T. MacArthur Vakfı 1978'de kurulmuş ve merkezi Chicago'da olan özel, bağımsız bir kuruluş. Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük 10 vakfından biri. Amacı, "insanlık durumunun geliştirilmesi için yapılan bireysel ve kurumsal çalışmaları desteklemek".

Bu destek; İnsan ve Toplum Gelişimi Programı ile Küresel Güvenlik ve Sürdürülebilirlik Programı çerçevesinde yürütülüyor ve uluslararası barış ve güvenlik, eko-sistemin korunması ve geliştirilmesi, nüfus, insan hakları, uluslararası adalet, ve küreselliğin yarattığı sorunlara yanıt verebilecek yeni yönetim biçimleri gibi konularda yoğunlaşıyor.

Vakfın ayrıca medyada mükemmelliği ve çeşitliliği desteklemek amacıyla yürütülen bir Genel Programı ve yaratıcılığıyla ön plana çıkan bireyleri desteklemeye yönelik bir MacArthur Burs Programı var.

Kurumlara verilen bu burslar dışında, aralarında Susan Sontag, Richard Rorty, Henry Louis Gates, Eric Wolf gibi tanınmış akademisyen, gazeteci ve yazarların bulunduğu yüzlerce kişiye çevre sorunları, insan hakları, kadın hakları, toplumsal eşitsizlik, barış ve güvenlik, sanat, edebiyat konularındaki çalışmaları için verilmiş bireysel burslar bulunuyor.

Mehmedin Kitabı Nisan 1999'da Metis Yayınları'nca yayımlandı. Türkiye medyasının farklı renkleri kitapla ilgili çok yazdılar. Yazılar bir cümlede ortaklaştı: "Bu kitap objektif bir çalışmadır, mutlaka okuyun."

Mehmedin Kitabı ikinci ayında yasaklandı. Metis Yayınları sahibi Semih Sökmen'le birlikte "devletin askeri kuvvetlerini tahkir ve tezyif" iddiasıyla yargılandık. Eylül 2000'de yerel mahkemece, Nisan 2001'de Yargıtay'ca aklandık. Mehmedin Kitabı şimdi özgür. Sökmen ve ben de.

Yargılama, dolayısıyla kitap iç ve dış ilgili kamuoyunun desteğini yanında buldu. Bu desteğin "ifade özgürlüğü" mücadelesinin bir parçası olduğunu anlatmak gerekiyor mu?

Yalnızca ABD değil, İstanbul'daki pek çok Batılı Konsolosluk görevlisi yargılamayı ifade özgürlüğü ölçütü olarak kabul ettikleri için izlediler. İzledikleri ilk duruşma Mehmedin Kitabı da değildi. Türkiye Cumhuriyeti'nin "dost ve müttefiki" olan bu gözlemcilerden, ben değil; hem ifade özgürlüğünde uluslar arası standartları benimseyeceğine dair vaatlerde bulunan hem de yazarları, gazetecileri yazdıklarından ötürü yargılanmak zorunda bırakanlar rahatsızlık duymalı.

Vakfın "Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü CIA'nın kasası olarak görev yaptığı" yolundaki "iddialar" şimdi gündeme getirildi.

Esasında, bir Vakfın ya da bir başka kuruluşun bir istihbarat kuruluşu adına iş görüp görmediğini başarıyla kanıtlamak olsa olsa profesyonel istihbaratçılara düşüyor. Ben bu konuda kendimi yetkisiz ve ehliyetsiz hissediyorum. İddialara kanıt diye sundukları kaynakları yalnızca açıp bakmak bile yetti aslında bu kaynakların tersini söylediğini anlamaya.

Bunlarla vaktimi ziyan edecek değilim. Ama sağduyum bana şunu söylüyor: Eğer dünyanın en önemli istihbarat kuruluşu bağlantılarını bu kadar kolay ele veriyorsa, bunda bir saçmalık vardır.

Vakfa başvurumu, onun hakkındaki istihbarat analizlerine ulaşmam söz konusu olamayacağından, genel felsefesine, daha önce desteklediği projelere bakarak yaptım. Bu kadarı da benim için yeterli.

Ne var ki, ben açıklamamı daha ilk gün yaptığım halde, bilinen bir iki gazetecinin "konuş", "konuş" diye bağırmaktan sesleri hala kısılmadı.

Konuştum, bir kez daha konuşuyorum. Daha fazla değil, benim yerime Mehmedin Kitabı konuşmaya devam edecek.

İddialara ilk dayanak, J. Michael Waller imzasıyla Amerikan Dergisi Insight'da 21 Ağustos 2000'de yayımlanan, Türkçeye, "Ulusal Güvenliğin Altının Oyulmasına Destek Vermek" diye çevrilebilecek "Funding Subversion of National Security" başlıklı yazı.

Yazıdan bir alıntı: Geleneksel ulusal güvenlik için verilen toplam 23 milyon dolar John D. And Catherine T. MacArthur Vakfı'nın 1997 yılında sadece Küresel Güvenlik için verdiği 27,5 milyon dolardan daha azdır.

"Sol, düşüncelerin gücünü ve dünya meselelerinde kadro oluşturmanın önemini sağdan çok daha iyi anlamaktadır."
(Http://www.insightmag.com/archieve/200008215.shtml ve Türkçe çevirisi için bkz: www.bianet.org )

Okurlar bakabilsin diye, yazının adresi veriliyor da ne yazan kişi kendisi bir zahmet yazıya bakmıyor ya da baktırmıyor.

Bir başka dayanak da; Martin Morse Wooster'in yazdığı iddia edilen The Web of Foundations kitabı. Biz böyle bir kitaba rastlamadık. The Architecture of Modern Political Power adlı derlemede R. W. Bradford adlı bir yazar Wooster'in yazdığı bir yazı üzerinden bir makale yazmış. Burada, MacArthur'dan söz ediliyor, ama tam tersi anlamda.

Vakfın 20 kişilik mütevelli heyeti çoğu Yale, Harward, Georgetown ve Emory üniversitelerinden gelen bilim insanlarından oluşuyor.

http://www.macfound.org/about_us/board.htm

İddialara bir başka dayanak olarak gösterilen Vakıfın Mütevelli Heyet üyeleri görevleri şöyle:

Jonathan F. Fanton: 1999'dan beri Vakfın Başkanı. 17 yıl New York'taki New School Üniversitesi'nin rektörlüğünü yapmış. Halen İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Mütevelli Heyeti Başkanı.

Fanton'un "The Council on Foreign Relations" üyesi olup olmadığı bir yana, "The Council on Foreign Relations" ABD başkanlarına danışmanlık yapan bir kuruluş olarak biliniyor. Kuruluş, Foreign Affairs dergisini çıkarıyor.

Lloyd Axworthy : Eski Kanada Dışişleri Bakanı, bütün dünyada kara mayınlarına karşı verdiği mücadeleyle tanınıyor.

Jamie S. Gorelick: geçen dönem ABD Başsavcı yardımcısı, yani Adalet Bakan yardımcısı.

Prof. Murray Gell-Mann: önde gelen bir Amerikan teorik fizikçisi. 1969 Nobel Fizik ödülü sahibi.

Vakfın faaliyetleri faslında adları geçenlerle bağlantılı bilgiler şöyle:

Mary Jo Toles: Ünlü bir Amerikalı fotoğrafçı, Fotoğraf kolleksiyonunun bir bölümü Vakıf'taymış.

"American Association for the Advancement of Science", Amerikan Bilim Geliştirme Derneği olarak Türkçeleştirilebilecek bu kuruluşla ilgili tek bildiğim Türkiye'den de bilim çevrelerinden üyelerinin bulunduğu.

Internet taramalarından edindiğim bu bilgileri, "konuş" sesleri nedeniyle sadece okura olan saygımdan aktarıyorum.

Mesela bir gazetede emekli bir MIT görevlisi çalışsa, ya da çalışıyorsa o gazete MİT'in gazetesi, orada çalışanlar da MIT gazetecisi, MIT köşe yazarı olurlar mı? Ya da bir emekli general bir gazetenin kurullarında yer alsa, alıyorsa o gazete genel kurmay gazetesi, çalışanlar da genelkurmay köşe yazarı, gazetecisi olurlar mı? Benim cevabım net: Hayır.

Gazeteci aktarıcıdır. Ben de Mehmedin Kitabı'yla çok önemli bir aktarıcılık çalışması yaptım. On beş yıl boyunca, "ölmeye", "yaralanmaya", "en yakınlarında düşen arkadaşlarının ölümlerine katlanmaya", dönebilirlerse "öfkelerini kontrol etmeyi yaşamın temeli" yapmaya gönderdiğimiz gençlerimizin sevgi, öfke, korku ve sevinçlerini özetle duygularını ve görüşlerini bilmiyorduk.

Mehmedin Kitabı'nı onlar yazdı. Dünyada, savaş yanlıları ne yazık ki, hala savaş karşıtlarından daha fazla var olmaya devam ediyorlar. Mehmedin Kitabı'nda 42 Mehmet konuştu. Onlar 3-4 milyondular. Daha çok konuşacaklar var.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.