Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-507-0
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
1002. Gece Masalları
Kapak Resmi: Kenan Yarar
Kapak Renklendirme: Fırat Yaşa
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005
2. Basım: Ekim 2015

Yazı serüvenine doğrudan doğruya "fantastik" yazarak atılan yazarlarla, yıllardır yazdığı öykülerin içine hiç usanmadan fantazi ve bilimkurgu unsurları katan yazarlar yan yana duruyorlar bu seçkide. Bu anlamda Türkçe edebiyatta bir ilk 1002. Gece Masalları; farklı edebi geleneklerden gelen, farklı kuşakların öykülerini ortak bir paydada buluşturuyor.

Ne de olsa her öykü sözün güzelliği için okunur!

Barış Müstecaplıoğlu - Giovanni Scognamillo

Nazlı Eray - Ümit Kireççi - Kadir Aydemir

Altay Öktem - Arzu Çur - Ferhan Ertürk

Yiğit Değer Bengi - Gündüz Öğüt - Orhan Duru

İzzet Yaşar - Evren İmre - Levent Şenyürek

Çiler İlhan - Sadık Yemni - Levent Mete

Muammer Yüksel - İhsan Oktay Anar

İÇİNDEKİLER
Bülent Somay, Sunuş
Yiğit Değer Bengi, Önsöz

Barış Müstecaplıoğlu, İksir Ustaları
Giovanni Scognamillo, Kâbuslar Mağarası
Nazlı Eray, Harita
Ümit Kireççi, Kıyamet şıkları
Kadir Aydemir, Kara Uyku
Altan Öktem, Oyun
Arzu Çur, Ellerinizi Arkanızda Tutun!
Ferhan Ertürk, Helena
Yiğit Değer Bengi, Son Kahraman
Gündüz Öğüt, Ölümsüz Kağan
Orhan Duru, Kadınlar
İzzet Yasar, Çalışkan Ruhlar
Evren İmre, Sfenksin Doğuşu
Levent Şenyürek, Çiçekler Dondu
Çiler İlhan, Vulgata
Sadık Yemni, Bekleme Odası
Levent Mete, Sınırsız Düşünce Özgürlüğü
Muammer Yüksel, Oyundan Çıkmak İster Misin?
İhsan Oktay Anar, İnşaat İşçisi Rıfkı'nın Dehşet Verici Akıbeti

Yazarlar Hakkında
OKUMA PARÇASI

Bülent Somay, Sunuş, s. 7-12

Sanıyorum bu seçki Türkiye'de bir ilk: Fantastik öyküler derlemesi. Aslında başka dillerde de çok sık görülen bir şey değildir fantastik öykü derlemeleri; çünkü fantazi (kapı komşusu bilimkurgudan farklı olarak), öyküden ziyade romana yatkındır; koca bir dünya kurmak için yere ve zamana ihtiyaç vardır ne de olsa. Ancak bu seçkideki bütün öyküler, kabaca Tolkien ile başlatabileceğimiz Fantazi Edebiyatı kategorisine girmiyor. Öte yandan hepsinin ortak bir yanı var, o da anlatı yapılarının "fantastik" bir çekirdek çevresinde kurulmuş olması. Demek ki daha genel bir kategoriden, Fantazi Edebiyatını da içeren bir "Fantastik"ten söz ediyoruz burada.

Belki daha başta bir an durup "Fantazi Edebiyatı" ile "Fantastik" kavramını birbirlerinden tam olarak ayırmaya çalışmamız gerek: Fantastik, her zaman, her yerde, yazının ve konuşmanın söz konusu olduğu her durumda karşımıza çıkacaktır. Odysseus'un Sirenleri, Lukianos'un bilinmez denizlere yolculuğu, Gulliver'in akıllı atları, Cyrano de Bergerac'ın güneşe ve aya gidişi, Doktor Frankenstein'ın yaratığı, Dorian Gray'in yaşlanan portresi, Doktor Jekyll'ın Mr. Hyde'ı, Wells'in görünmeyen adamı, Gregor Samsa' nın dönüştüğü böcek, her boy ve soydan vampirler, hortlaklar, hayaletler, bunların hepsi "Fantastik" kavramının çerçevesi içinde yer alırlar. Yazarın "bugün ve burada"sında deneyimle(ye)mediği, geçmiş bilgilerinden çıkarsayamayacağı, ancak varolan bilgiyi kendi hayal gücüyle harmanlayarak türetebileceği şeylerdir muhayyelenin yaratı(k)ları.

Fantastik, yazarın simgesel düzenin içinden "Gerçek"e bakmaya çalışması, bunun için de imgeselin içinden geçen uzun bir yolculuk yapması, varolan simgesel düzende yeri olmayan imgeler inşa ederek bunları simgesel yapının içine yerleştirmesi, bu yolla da onu altüst etmesi, yadırgatması demektir. Lacan'ın kullandığı anlamıyla "Gerçek", simgesel düzenin, yani dilin ve onun çevresinde kurulmuş olan uygarlığın yasalar sisteminin görüp anlamlandıramadığı şeydir, tekinsizdir, "Gerçek"e ancak gözucuyla ya da yüzümüze kapattığımız ellerimizin parmaklarını aralayarak kaçamak bir bakış fırlatabiliriz. O bakış simgesel düzenin önünde ve öncesinde varolan imgeler dünyasından geçer, "Gerçek"i orada bulunan bir ya da birden çok şeye benzeterek anlamlandırmaya çalışır. Ancak her benzetme bir ötekileştirme olduğu için ("Benziyor, ama tam olarak değil!") bu anlamlandırma, simgesel düzende varolan yerleşik anlam ilişkilerinin birini ya da birkaçını bozar, altüst eder; onları yadırgatır. Dorian Gray'in Portresi, tümüyle gerçekçi bir Viktorya dönemi romanı sayılabilir–di, eğer o tek fantastik imge, sahibinin günahlarının kefaretini yüklenerek yaşlanan, çirkinleşen portre imgesi olmasaydı. O tek imge bile, varolan simgesel düzenin içinde bir çıban başı, "bilimsel" Viktorya çağı insanlarının "bu da ne canım," diye burun kıvıracakları, ama görmezden gelemeyecekleri bir huzursuzluk kaynağı olarak, gerekli yadırgatmayı sağlar bize. Ancak o imge, Dorian Gray'in Portresi' ni bir Fantastik Edebiyat eseri yapmaya yetmez.

Çünkü Fantastik Edebiyat söylemsel düzeyde yeni, alternatif bir simgesel düzen kurmayı hedefler. Bu yeni düzen varolandan son derece radikal farklılıklar da içerebilir, yalnızca görünüşe ilişkin değişiklikler de. Fantastik Edebiyat, yeni bir harita çizip yeni ülke isimleri uydurduktan sonra, bu ülkeler arasında son derece bildik diplomasi ve savaş ilişkileri de kurabilir, bildiğimiz toplumsal cinsiyet yapısını tümüyle altüst edip bambaşka bir üreme/cinsellik düzeni de oluşturabilir. Bu iki tavır arasındaki fark, yazarın politik niyetlerinden ya da yalnızca muhayyelesinin sınırlarından kaynaklanıyor olabilir. Ama fark etmez: O alternatif simgesel düzenin kuruluşu, yalnızca alternatif bir dünya/âlem haritasının varlığı bile, Fantastik Edebiyatı radikal kılmaya yeter. Bu yüzdendir ki Yüzüklerin Efendisi, yazarının (ılımlı) muhafazakâr bir Oxford profesörü olmasına hiç bakmadan, 1960'ların devrimci gençliğinin başucu kitabı olabilmiştir.

Fantastik, edebiyatta her zaman vardı, her zaman da varolacak. Fantazi Edebiyatı ise bir alt-tür olarak 20. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra ortaya çıktı, giderek yaygınlaşıyor, okuyucu kitlesini artırıyor. 21. yüzyıla varıldığında fantazi romanları (daha doğrusu roman dizileri) kitapçı raflarında en fazla yer kaplayan türlerden biri haline geldi. Öte yandan gerçekçi/doğalcı edebiyattaki fantastik unsurunun etkisi de 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca giderek güçleniyor. Marquez, Rüşdi, Kureyşi, Borges, Türkiye'de Orhan Pamuk'tan İhsan Oktay Anar'a ve Elif Şafak'a kadar pek çok romancı, romanlarında ısrarla fantastik unsurlara yer veriyorlar. Bunun nedeni ne olabilir? Yalnızca "moda" ile açıklayabilir miyiz bu gelişmeyi?

20. yüzyılın ikinci yarısı hem düşünce ve kuram alanında, hem de sanata yaklaşım tarzında önemli bir değişikliğe sahne oldu. Aydınlanma Çağından başlayan bir inanç sistemi, insan aklının oluşturduğu yasa ve kuralların "nesnel" gerçekliği bir bütün olarak bilip açıklayabileceği inancı sarsıldı, yerini çeşitli relativist, bilinemezci, kuşkucu yarı-kuramlara bıraktı. Bunun sanat ve özellikle de edebiyat alanındaki sonucu, "bugün ve burada" geçerli olan yasalar düzeninin temel hipotez olarak kabul edildiği gerçekçi/doğalcı anlayışın geçerliliğini yitirmeye başlaması oldu. Ya da, daha Hegelci bir dille söyleyecek olursak, "bugün ve burada"nın "nesnel" gerçekliği/olgusallığı sarsıldıkça (yani kapitalist düzen ve burjuva toplumu yapısal tutarlılığını ve hayatiyetini yitirdikçe), akla uygunluğu (yani kurumlarının inanılırlığı) da giderek yok olmaya başladı. Bu gelişme ilk olarak gerçekçi/doğalcı edebiyata darbe vursa da, hemen ardından, yaşadığımız dünyadaki tekinsiz'i rasyonalizm (polisiye) ya da pozitivizm (BK) yoluyla evcilleştirmeye çalışan alt-türleri de sarstı. Fantazi edebiyatı bu nedenle bilimkurgunun zayıflamasıyla eşzamanlı olarak yükselişe geçti; gerçekçi/doğalcı edebiyattaki fantastik unsurlar bu dönemde hızla artmaya başladı. Kuşkusuz bu ikinci eğilimin (ki kimi zaman "fantastik gerçekçilik" diye de adlandırılıyor), daha ziyade, hiçbir zaman Batı Avrupa rasyonalist/pozitivist geleneği içinde yoğrulmamış eski sömürge ya da düpedüz Şarklı çevre ülkelerde ortaya çıkmış olması da boşuna değil.

Nitekim Türkiye de bu açıdan iyi bir örnek oluşturuyor. 1950' lerden beri Türkiye'de çelik çekirdek bir BK meraklısı çevresi olmasına rağmen, bilimkurgunun ne yayıncılığında ne de yazarlığında çok büyük bir atılım gerçekleşti. Bilimkurgunun altın çağını bir yana bıraktım, bronz ya da teneke çağındaki kadar bile bir izleyici kitlesi oluşmadı bu topraklarda. Çünkü Türkiye, pozitivist bir düşünce geleneğine yabancıydı. Kemalist seçkinler her ne kadar böyle bir akım başlatmaya, ulusal eğitimi pozitivist bir yapı çerçevesinde oluşturmaya çalıştılarsa da, aşı hiçbir zaman tutmadı. Aynı şeyi polisiye için de söylemek mümkün: Rasyonalist düşünce geleneğinin yokluğu yerli bir polisiyenin oluşumunu daha baştan engelledi. Ancak son yıllarda her iki alt-türde de ürünler (hatta polisiyede başarılı ürünler) verilmeye başlandı, ama geçmiş olsun. Daha rasyonalizm ve pozitivizm yerleşmeden, ikisinin de post-yapısalcı, post-modernist eleştirileri aydın çevresinde kendilerine verimli toprak bulmuş durumdalar. Artık astronomideki, fizikteki ya da genetikteki yeni buluşlara hayranlıkla, ağzı açık bakacak bir izleyici grubu yok. Kimse dâhi detektifin kılı kırk yaran akıl yürütmelerini kafa sallayarak izlemeye niyetli değil. Aklın ve bilimin üstün zekâlar tarafından en nihayet ulaşılacak son hedefler olduğuna inanmak çok zor artık.

Ama hâlâ ejderhalara inanabiliriz. Elflere, hobbitlere, büyücülere ve orklara da. Metaforların çağı geçmez çünkü, yeter ki metaforlar hadlerini aşıp kendilerini hakikat zannetmesinler. Geçtiğimiz ay hayatımda ilk kez Diyarbakır'a gitmiştim. Ağzım açık surlardan nehri ve ovayı izlerken, bana mihmandarlık yapan üniversiteli delikanlı, "Yüzüklerin Efendisi burada da çekilebilirdi, değil mi?" dedi. Çok haklıydı, gerçekten de son derece uygun bir coğrafya orası. Ben de işin şaka tarafına kaçıp, "Peki ama orkları kime oynatacağız?" diye sordum. Aslında bu soru boşuna değildi. Biliyorsunuz bazı aklıevveller Tolkien'in ırkçılığından, Yüzüklerin Efendisi'ndeki ork ve goblinlerin aslında "aşağı ırkları" temsil ettiğinden filan dem vururlar. Genç Kürt arkadaşımın cevabı bana değil o aklıevvellereydi tam da: "Kime olacak, özel timcilere!" Metafor cıva gibidir, ele avuca sığmaz, hiç aklınıza gelmeyecek anlamlara sıçrayıverir bazen. Fantazi işte bu yüzden çok, ama çok önemli bir tür, bir nevi gizli silah – kullanmasını bilene.

Bu seçkide yer alan öyküler yukarıda tanımlamaya çalıştığım iki türe de dahil. Yazı serüvenine doğrudan doğruya "fantazi" yazarak atılan yazarlarla, onyıllardır yazdığı öykülerin içine hiç usanmadan fantazi ve BK unsurları katan (üstelik bunun için "fantastik gerçekçiliğin" moda olmasını hiç de beklemeyen) yazarlar yan yana duruyorlar. Bu anlamda bir ilk bu seçki; farklı edebi geleneklerden, farklı yazı serüvenlerinden gelen, farklı yaş gruplarındaki insanları ortak bir paydada buluşturuyor. Bu paydaya da kısaca merak (ama tecessüs/curiosity anlamında değil de, wonder anlamında, şu ötedeki dağın ardını, şu ırmağın karşı yakasını görüp tanımak için duyulan o karşı konulmaz his anlamında merak) diyebiliriz.

Bizi onyıllardır tekinsiz ile durmadan yüzyüze getiren, Erich von Daniken'e yazdığı o harika cevapla tanıdığımız, fantazi ve bilimkurgu sinemaları üzerine yazdığı incelemelerle bu konuda ülkemizde "büyük usta" sayılması gereken Giovanni Scognamillo, seçkinin başkonuğu sayılmalı herhalde. Öteki uçta da, henüz yirmili yaşlarındayken, daha destur demeden bir fantazi roman dörtlemesiyle ortaya çıkan ve Türkiye'de bu işin böyle de yapılabileceği konusunda birçok genç yazara güven veren Barış Müstecaplıoğlu var. Arada ise Orhan Duru ve İzzet Yasar gibi yıllardır ana akımın içinde saygın bir yer edinmiş, ama fantastik ile ilişkilerini asla koparmamış, fantazi ve bilimkurgunun adam yerine konulmadığı dönemlerde bu bağlılıklarını hiç çekinmeden ortaya koymuş yazarlar. Bir yandan çevirmenlik ve editörlükle fantazi ve BK yayıncılığının yükselişine katkıda bulunan, öte yandan da FRP dünyasının uçuk ve sevilen zindancıbaşısı Ferhan Ertürk de burada.

Şehrazat üç yıla yakın bir süre her gece masal anlatarak kellesini kurtarmayı başarmıştı. 1002. Gece Masalları başka Şehrazat'lara, bu gerçekliği gerçek olmaktan çıkmış dünyada sıkıntıdan ölmemeyi başarabilecekleri bir gece daha sunarsa ne mutlu bize. Ama o da yetmezse, 1003. ve 1004. geceler için şimdiden çalışmaya başlamak gerekecek.

Kolay gelsin Yiğit.

Devamını görmek için bkz.

Yiğit Değer Bengi, Önsöz, s. 13-18

Son yıllarda bu alanda birçok eser verilmiş olmasına rağmen Fantastik, Fantazya, Fantastik Kurgu gibi tanımlar hâlâ tam olarak yerini bulmuş değildir. Ama yazarlar şüphesiz ki eser vermek için türün tanımlanmasını beklemezler, aslında bunun tam tersi doğrudur.

Fantastiğin bir tür olup olmadığı ya da eğer türse sınırlarının ne olduğu ve nasıl sınıflandırılabileceği sorunları eser veren yazarı yalnızca dolaylı olarak ilgilendirmektedir. Elinizde tuttuğunuz öykü seçkisi de hiç kuşku yok ki, var olabilmek için bu tanımlamalar içinde kendisine bir referans noktası seçmeli, belli başlı kabulleri dikkate almalıydı. Bu kitap için Fantastiğin ne olduğuna –aslında daha fazla– ne olmadığına dair, esnek olmakla beraber bir kabulde bulunuldu.

Phantasme(1) Eski Yunanca'da düş, hayal, imgelem anlamına gelmektedir. Bizim bugün Fantastik dendiğinde ilk aklımıza gelen tanım hiç şüphesiz birtakım olağandışı, hayal mahsulü ve doğaüstü anlatıların rastlandığı edebi metinler olmaktadır. Belki bu bir dereceye kadar doğrudur da. Ama tabii bu metinleri sınırlamak kaydıyla.

Bir türden bahsedildiğinde temel alacağımız metinlerin tamamı çağdaş edebiyat kapsamında olmalıdır yoksa olağandışılıkların konu edildiği peri masalları, dini metinler, mitolojik hatta bazı tarihsel metinler ile akıl ve bilimsel gerçekliğin temel alınmadığı her türlü karalamayı dikkate almak gerekirdi.

O halde bir sınırımız zaten vardı; "akıl ile bilimsel gerçekliğin temel alınmadığı" dediğimizde Fantastik kavramını iyi karşılayan bir sözcük daha bulmuş oluyoruz: Akıldışı.

Hiç şüphesiz eski inanç sistemleri bugün bize inanılmaz gelen bazı metinlerin birer gerçek olarak ortaya konulmasından ibaretti. Bu metinler o zamanlar için akıldışı değildi. Ama akıldışılık pek tabii ki zamanla değişebilen bir tanımlama. Nail Gaiman bir zamanlar dini metinlerin gerçeği konumundaki kimi tanrıları modern edebiyat şemsiyesi altında romanına davet ettiğinde artık akıldışı ve dolayısıyla Fantastik iklimine adım atmış oluyordu.

O halde akıldışı kavramlar içeren her edebi metin Fantastiktir diyebilir miyiz? Edebiyat kuramcısı Tzvetan Todorov, Fantastik (Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım) isimli eserinde bu edebi türü çok daha farklı bir şekilde tarif ediyor. Ona göre akıldışılıkların edebi eserin gerçeklik evreni ile çelişmesi, dahası olağandışına yaklaşımda kararsızlık ve muğlaklık içermesi gerekmektedir. Hatta Todorov'a göre Fantastik türünü ayırt eden etmen, bu kararsızlıktır. Ve dahası bunu sadece imgelerle değil doğrudan yapması gerekmektedir.

Bugün Fantastik olarak tanımlanan romanların –ki en başta Yüzüklerin Efendisi olmak üzere– pek çoğunda roman evreninin gerçeklik sistemi ile kullanılan akıldışılıklar barışmış bir haldedir, öyle ki romanın gerçeklik sistemi koşullarında ortada bir akıldışılık dahi olmayabilmektedir.

Şu halde bahsi geçen akıldışılık Todorov'un tanımını yaptığı Fantastik isimli türde romansal gerçeklikle çelişmelidir ama güncel tanımlamalar çerçevesinde okuyucunun gerçekliği ile çelişmesi yeterli görülmektedir. Bizim esnek kabulümüz de bundan ibarettir.

Fantastikle ilgili tartışmalar eserin gerçekliğe bakış açısının sadece geometrik olarak incelenmesi değil, etik olarak da yargılanması boyutunda süregelmektedir. "Kaçış edebiyatı" tanımı da bunlardan biridir.

İzzet Yasar, Adam Öykü dergisinin 51. sayısında verdiği bir söyleşide, "Gerçeklerden hoşlanmayan ve onlara hayali tokatlar atmaya çalışan bir yazarım," diyor.

Barış Müstecaplıoğlu ise aslında anlattıklarının gerçeklerden ibaret olduğunu, fantastik öğelerin birer simge olduğunu ve kaçış edebiyatı yapmadığını söylüyor.

Kaçış edebiyatı tartışması çok diri bir tartışma olmakla, hatta yazarları gerçeklerden bilinçli olarak sapmakla suçlayacak boyutlara gelmekle beraber eser veren yazarların farklı bakış açılarıyla zengin bir söylemi olan en önemli paradokslardan biridir. Paradoksal olmak ise kanımızca zaten bir akımı canlı ve tartışmalara açık tutan olumlu bir özelliktir.

Bugün "Kaçış" öğesi hâlâ tartışılmakla birlikte edebiyatımızda, özellikle de öykücülüğümüzde olağandışılıklar eskiden beri birer metafor olarak kullanılmaktadır. Özellikle Orhan Duru, Nazlı Eray gibi öykücüler bu yaklaşımı bir tarz olarak benimsemişlerdir. Tıpkı Todorov'un tasvir ettiği Fantastik türündeki Maupassant, Borges, Kafka ve Poe gibi yazarların akıldışıya yaklaşımlarında olduğu gibi, ülkemiz öykücülüğünde de o küçük öykü "an"larının içinde bulunan, akıldışı olarak nitelenebilecek metaforların aslında çözümlenmeyi bekleyen, içi gizli hazinelerle dolu simgeler olması uzun zamandır takip edilen bir ekolün özelliğidir.

Ama özellikle romanda olmak üzere Fantastik Kurgunun bu denli ete kemiğe bürünüp adının konarak raflarda yerini alması yakın bir zamanda olmuştur. Eleştirmen Ömer Türkeş, bu türün olgunlaşması onurunun ülkemizde genç yazarlara ait olduğunu belirtiyor.

Roman, özellikle Cervantes gibi bir yazar ele alındığında aslında "Romantik Yalan"a ve belki de Fantastiğin en önemli malzemelerinden biri olan "hurafe"ye karşı bir tavır olarak kurulmuştu. Bugün Fantastik türü altında karşımıza çıkan romanların bazıları aslında tam da Don Kişot'un hicvettiği şövalye romanslarının birer röprodüksiyonu gibi durmaktadır.

Aynı şekilde ülkemizde, Romantik Yalan'ın pek de en büyük düşmanı olarak tanımlanamayacak bir öykücü olan Ömer Seyfettin bile "Boş İnançlar" gibi bir öykü yazmıştır. Özet olarak denmektedir ki; "edebiyat gerçeğin arayışıdır ve Fantastik de gerçeklerden kaçmaktadır."

Buna verilecek kuşkusuz pek çok cevap var; örneğin Ursula K. Le Guin'in verdiği cevabı kitabımızın başında kullandık. Ancak gerçeğin ya da hakikatin tanımını bir de Nietzsche'nin sözlerinden dinleyelim: "O halde nedir hakikat? Metaforlardan meydana gelen seyyah bir mihmandar... uzun süre kullanıla kulanıla insanlarda sabit, kitabi ve bağlayıcı hale gelen bir mihmandar. Hakikatler öyle olduğunu zamanla unuttuğumuz yanılsamalardan ibarettir."(2)

Bu türe yıllar boyu çok yakın durmuş ve seçkimizde de yer alan öykücü Orhan Duru ise Adam Öykü'nün yine 51. sayısındaki "Öykü Düş Gücü İster" başlıklı makalesinde şöyle demekte: "Öykü hem düşlerden hem de yaşamdan kaynaklanır. Yalınlık, fantezi ve kurgu ister..."

Şu halde diyebiliriz ki, eğer Fantastik diye bir tür varsa; geçmişiyle, bugünüyle, dünyadaki ve ülkemizdeki süreçleriyle ve eşliğinde hâlâ tartışmaya açık birçok sorunla yoluna devam etmektedir.

Elinizde tuttuğunuz kitap, ülkemizde yazın serüveninin herhangi bir yerinde Fantastikle ilgilenmiş olan yazarların pek çoğunun öykülerinden derlenmiş olup Fantastiği, anlatmak istediği gerçekliğin en kısa yoldan ifadesinde bir araç olarak kullanan, doğrudan Fantastiğin kendisini anlatan, anlattıklarıyla Fantastiğe teğet geçen ya da anlatılarını Fantastiğin içine gömen pek çok yazarın farklı bakış açılarını görme imkânı sağlayacaktır. Bu yazarların ve öykülerinin nasıl bir bütünlük oluşturduğu hiç şüphesiz kuramsal bir düşün sürecidir.

Seçtiğimiz isim 1002. Gece Masalları'dır. Edgar Allan Poe' nun Şehrazat'ın 1002. Masalı eserine yapılmış bu göndermeyle, eskinin masalları modern edebiyatın akılcılığı içine girdiğinde oluşan tekinsizliğin iyi açıklandığı kanaatindeyiz. İşte içerideki öykülerin onlarca çeşit farklı bakış açısına rağmen oluşturduğu bütünlük kanımızca budur.

Seçkiyi hazırlarken amacımız Fantastiğe eğilen yazarları bir başlık altında toplamaktı. Hedefimiz bu tarz seçkilere devam etmek ve yan yana geldiğinde bir toplam oluşturarak kurmaca üzerine söz söyleyebilecek bir dizi ortaya koymaktır. Aslında en başında aklımızdaki ilk düşünce ülkemizde kurmaca üzerine bir dergi basılma ihtimali olup olmadığıydı. Dergi için hazır olunmasa bile bu tarz bir seçki öncelikle Fantastik olmak üzere, kurmaca türleri üzerine bir dergi altyapısı, ya da kitaplar diziye dönüştüğünde bir çeşit dergi nüvesi oluşturabilirdi. Kurmaca türlerinin ve yazarlarının bir araya toplanması hiç kuşkusuz bu mecrada ürün verilmesini hatta bir dergi bünyesinde bir araya gelme fikrini güçlendirecekti.

Ayrıca bu kompozisyonun bütünselliği kapak resmini yapan ve Fantastiğe yakın duruşuyla bilinen önemli bir çizgi romancı olarak Kenan Yarar'ın da konuyu adeta seçkinin yirminci öykücüsü gibi yorumlamasıyla tamamlanmıştır.

Elinizdeki kitap Fantastiği tanımlamak ya da sınıflara ayırmak gibi bir çaba içerisinde değildir. Kitabı hazırlayanlar edebiyat bilginleri değildir, kitap da bir kuram kitabı değildir. Bu seçkinin amacı özelde içerideki öyküleri Fantastiğin içindeki duruşları açısından bir araya getirmek; genelde ise en fazla edebiyat bilginlerine malzeme vaat edebilecek bir tartışmanın nüvesini sunmak olabilir. Ama seçkimizin amacı öykü yazarken bir yazarın içindeki amaçtan çok farklı değildir: Amacımız kural koymak değil, güzel söz söylemektir. Çünkü öyküler sözün güzelliği için okunur.

Firdevsi, içinde bolca olağanüstü bulunan ölümsüz eseri Şehname'de şöyle demektedir:

"Dünyada güzel sözden iyi ne vardır? Güzel sözü, büyük, küçük herkes sever, beğenir..."(3)

Aralık 2004, Kadıköy

Notlar

(1) Sevan Nişanyan: Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, Adam Yay., 2002, İstanbul. Yukarı

(2) Friedrich Nietzsche, On Truth and Lies in a Nonmoral Sense'den alıntılayan Baudrillard; Christopher Horrocks, Baudrillard ve Milenyum içinde, çev. Kaan H. Ökten, İstanbul, Everest Yay., 2000. Yukarı

(3) Firdevsî, Şehname, çev. Necati Lugal, Ankara, Milli Eğitim Bakanlığı Yay., 1967. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kadir Aydemir, "1002. gece de bitince...", Radikal Kitap Eki, 11 Mart 2005

Hayallerimiz olmasa, bu dünyanın katlanılacak çok az şeyi kalırdı sanırım. Yazmak, okumak, düş kurmak, sözcüklerle bir evren yaratmak... İlk adımı düşleyerek atarız yaşamda. Aklımıza takılan öyküyü yazmanın yolu, onu binlerce kez düşünmekten geçiyor. '1002. gece' sözcüğü Bin Bir Gece Masalları'nı anımsatıyor, değil mi? Bin bir gece kurulan düşler... Ölüme karşı anlatılan büyülü öyküler... Oysa '1002. gece' her şeyden sonraki gece anlamında. Belki de en merak edilen öyküler 1001'den sonra başlayan fantastik öykülerdir.

Edebiyat çevrelerinde fantastik edebiyat türü pek ciddiye alınmamakta ve 'edebiyat gerçeğin arayışıdır ve fantastik de gerçeklerden kaçmaktadır...' gibi bir tanım akıllarda dolaşmaktaydı bugüne dek. Bu yazıya konu olan 1002. Gece Masalları adlı eser, böylesi bir düşünceye saplanmış olanlara verilen sıkı bir yanıt niteliğinde. Ülkemizde kimi zaman dudak bükülse de, dünya edebiyatında, fantastik edebiyata ait kurmaca ürünler tüm hızıyla, milyonlarca insan tarafından okunuyor. Edebiyatın zaten bir parçası kurgu ve fantezi. Franz Kafka, Jorge Luis Borges, Edgar Allan Poe, Guy de Maupassant gibi pek çok dünya yazarı, değerli fantastik öyküler ve romanlar kaleme almışlardır, bilirsiniz. Dünya edebiyatında bugün bir de Tolkien efsanesi ya da şöyle söyleyelim, Tolkien fırtınası esiyor.

Artık duymayanımız kalmamıştır onu, Yüzüklerin Efendisi gibi devasa bir yapıtı sinema sektörünün dünyaya tanıtmasıyla birlikte pek çok şey değişti eski düşüncelerde. Ciddiye alınmayan tür ve 'kaçış' dedik, Tolkien külliyatına baktığımızda da gerçeklerden bir kaçış vardı denebilir belki, ama başka bir yönden düşünürsek canavarlar, büyüler, kötü yaratıklar gerçekleri izah etmeyi kolaylaştırmada bir yoldu da denemez mi? Dikkatle incelendiğinde bizde de hiç de azımsanacak sayıda fantastik edebiyat alanında eser veren yazar var. İzzet Yasar, Orhan Duru, Nazlı Eray, Levent Mete, Giovanni Scognamillo, Sadık Yemni, Altay Öktem gibi pek çok isme rastlıyoruz dönüp baktığımızda. Bu yazarlarımız yıllarca bu dalda başarılı eserler verdiler. Ne olursa olsun, ülkemizde 2000 yılı sonrası kendine büyük bir alan açtı bu edebiyat türü. Adını andığımız ve aklımıza gelmeyen onlarca yazarın arasına genç yazarlar da dahil oldu zamanla. Onlar kendilerine olan güvenlerini toparlayıp ilk romanlarını, öykü kitaplarını yayımlamaya başladılar. Fantastik edebiyat yarışmaları düzenlendi ve internet siteleri kuruldu. Bunlar önemli gelişmelerdi. Kitaplıklarda kitaplar arttıkça yeni projeler de yaratıldı...

Eski ve yeniler birarada

Üzerine konuştuğumuz kitap 1002. Gece Masalları'nda bana ait bir öykü de var, ama ben bu kitabı yeni keşfedecek olan tüm okurlar için kitaptan daha çok kitabın hazırlık macerasından bahsetmek istiyorum. Yiğit Değer Bengi'nin yayıma hazırladığı, içinde on dokuz yazarın öykülerinin yer aldığı önemli bir kitap olan 1002. Gece Masalları, fantastik edebiyata hep yakın duran Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta yer alan yazarları ve öykü adlarını sıralamak istiyorum size: Kitabın sarı sayfalarını merakla çevirdiğinizde ilk önce Bülent Somay'ın bir sunuş yazısı karşılıyor bizleri. Ardından Yiğit Değer Bengi'nin bu kitabın önemine ve fantastik edebiyatın günümüzdeki yerine dair açıklayıcı bir önsözü bulunmakta. Çeşitli örnekler vererek fantastik dediğimiz şeyin, gerçekliği ifade edişte nasıl bir yöntem olduğuna değiniyor Bengi. Bu yazıdan sonra kitapta yer alan öyküleri okumaya başlıyoruz.

Barış Müstecaplıoğlu 'İksir Ustaları', Giovanni Scognamillo 'Kâbuslar Mağarası', Nazlı Eray 'Harita', Ümit Kireççi 'Kıyamet Işıkları', Kadir Aydemir 'Kara Uyku', Altay Öktem 'Oyun', Arzu Çur 'Ellerinizi Arkanızda Tutun!', Ferhan Ertürk 'Helena', Yiğit Değer Bengi 'Son Kahraman', Gündüz Öğüt 'Ölümsüz Kağan', Orhan Duru 'Kadınlar', İzzet Yasar 'Çalışkan Ruhlar', Evren İmre 'Sfenksin Doğuşu', Levent Şenyürek 'Çiçekler Dondu', Çiler İlhan 'Vulgata', Sadık Yemni 'Bekleme Odası', Levent Mete 'Sınırsız Düşünce Özgürlüğü', Muammer Yüksel 'Oyundan Çıkmak İster misin?' ve İhsan Oktay Anar 'İnşaat İşçisi Rıfkı'nın Dehşet Verici Akıbeti' adlı öyküleriyle kitapta yerlerini almışlar. Bu kadar ismin bir araya geldiği ortak nokta yazılan öykülerdeki fantastik unsurlar diyebiliriz. Temayla tam bir bütünleşme sağlanmış. Öyküleri okuduğunuzda tekinsiz bir lezzet kalacak dimağınızda. Çünkü bu öykülerde sadece kılıç ve büyü yok, insana, insanın hallerine dair de pek çok durum var. Edebiyatın gücüyle bahsetmek istediğiniz konuyu, aklınıza takılan bir yanlışlığı dilediğiniz gibi şekillendirebilir, yazdığınız metne yedirebilirsiniz. Kitapta yer alan öykülerde bunu rahatlıkla sezeceksiniz...

Bu kitabın önemi Türkçemizde kendi dalında hazırlan ilk kitap olması nedeniyle daha da artıyor kanısındayım. Kapak resminden bile kitabın tarzını az çok kestirmek mümkün. Başarılı çizgi romancı Kenan Yarar'ın usta işi çalışması kitap elimize geçer geçmez şaşırtmıştı bizi. İçindeki öykülerimizi unutup, kitapta yer alan pek çok yazar arkadaşla birlikte deli gibi sevindik. Öykülerimizi aylar öncesinden yazmış ve beklemeye başlamıştık.

Yiğit Değer Bengi'nin çalışmalarına bire bir tanık olduğumdan dolayı şunları söyleyebilirim sizlere: Bu kitap çok uzun süren bir yolculuğun, verilen emeğin bir karşılığı oldu. Yiğit, İzmir'e İhsan Oktay Anar, Gündüz Öğüt ve Levent Mete'yi görmek için yolculuğa çıktı. Görüşmeler olumlu geçti ve bu yazarlarımız öyküleriyle şu an kitap sayfalarında yer almaktalar. İzmirli yazarlar daha sonra İstanbul'a geldi ve hep beraber tanışma, sohbet etme şansı bulduk. Güzel bir dil gelişti aramızda. Ayrıca Yiğit'in ilk etapta bire bir görüştüğü Sadık Yemni, Giovanni Scognamillo gibi isimler, böyle bir seçkinin Yiğit hazırlamasa bile ortaya çıkma zamanının geldiğinden bahsetmişler duyduğum kadarıyla.

Derken, katılım kısa zamanda sağlandığı için tüm ürünler kolayca bir kitaba dönüşüverdi. Kitabın isminin yaratıcısı Barış Müstecaplıoğlu oldu. Kitap fikri önce kurmaca öykülere ağırlık verecek bir dergi çıkartma düşüydü. Bunun sebebi ülkemizde edebiyat dergilerinin kısa kurmaca türlerinden bazılarına az ya da hiç yer vermiyor oluşlarıydı. Zaten kendisiyle 2004 yılının başında, çalıştığım E dergisine yolladığı bir öykü sayesinde tanışmıştık. Öykü fantastik bir çalışmaydı, arka planda tarihsel kurgu ağır basıyordu. Öyküyü yayın kuruluna okutup, diğer arkadaşların da onayını alarak bastık dergide. Gelişen arkadaşlığımızla birlikte onun projelerini ve düşlerini daha yakından tanıma şansı buldum. Zaten 1002. Gece Masalları'nda yer alan öyküsü de o öykü. Şimdi bunun benim için ayrıca bir anlamı da olmuş oldu.

Modern bir masal kitabı

Sonra bu bahsi geçen dergiye gerekli olan platformunun henüz hazır olmadığına karar veren Yiğit, bu temeli oluşturmak için katkı olsun diye böylesi bir kitap hazırlamaya karar verdi. Kitap projesi böyle doğdu. Şimdi kitap elimizde, zaman ne çabuk akmış. Yüzlerce saat uyuyup uyandık, bulutlar kaydı, kuşlar göçtü ve içinde üç amatör kalemin, ana edebiyat geleneği içinden gelen pek çok usta yazar ve genç yazarların yer aldığı önemli bir yapıt karşımızda duruyor. 1002. Gece Masalları; o, modern bir masal kitabı aslına bakılırsa.

Fantezi, düş, insan, şiirsellik ve sözün büyüsüyle harmanlanmış on dokuz güzel öykü. Farklı edebi geleneklerden gelen yazarların yolunun buluştuğu sayfalara davet ediyoruz tüm meraklıları diye bitirmeden eklemek istediğim birkaç küçük not var: Öncelikle bu yazı bir eleştiri yazısı değil sevgili okurlar. Kitapta benim de yer almam nedeniyle bu yazıyı yazıp yazmamakta kararsızdım, ama kitabın kaba tanıtımı yerine şimdiye kadarki öyküsünü sizlere aktarma fikri cazip geldi. 1003. Gece'nin fantastik öykülerinde buluşmak üzere...

Hepinize iyi okumalar.

Devamını görmek için bkz.

Emre Kuzuoğlu, "Şehrazat’ın son hikâyeleri", Picus, Nisan 2005, Sayı: 21

Yiğit Değer Bengi’nin yayına hazırladığı 1002. Gece Masalları, Nazlı Eray, Barış Müstecaplıoğlu, Kadir Aydemir, Altay Öktem, İhsan Oktay Anar, Levent Mete, Arzu Çur gibi fantastiğe gönül vermiş yazarlarımızın şehir insanlarının uykusuz geceleri için anlattıkları on dokuz öyküden oluşuyor.

Bir düşünecek olursak, ülkemizde fantastik edebiyata duyulan ilgi, tüm dünyada (yaklaşık elli sene önce!) olduğu gibi Yüzüklerin Efendisi serisinin giriş kitabı sayılabilecek Hobbit'in 1996'da Türkçe yayımlanmasıyla başladı, diyebiliriz.

Takip eden yıllarda yayımlanan Ejderha Mızrağı, Unutulmuş Diyarlar, Yerdeniz, Ravenloft, Elric gibi serilerle raflardaki fantastik kitaplar giderek çoğaldı. Piyasaya sürülen FRP (Fantasy Role Playing) senaryo kitapları, kart ve kutu oyunları sayesinde çocukların ve gençlerin, başka hiçbir şey düşünmeden komün hayatı yaşamasına neden olacak bir “fantastik” altkültürü ülkemizde de, en azından büyük şehirlerde oluştu.

Genellikle Batı kültürüyle yoğrulmuş; perilerin, şövalyelerin, ejderhaların, elflerin, vampirlerin, şatoların anlatıldığı fantastik edebiyat Türk okuyucusundan oldukça büyük ilgi gördü, görmeye de devam edeceğe benziyor.

Fakat birkaç isim dışında yazarlarımızdan bu türe göz kırpan pek olmadı. Ortaya çıkan eserlerden bazıları, yabancı yazarların tekrar ettikleri, aynı kısır temalar etrafında dönerken, bazıları da orijinal ve ilgi çekici konusunu bu topraklarda söylenen şekilde, kulağımızın alışık olduğu gibi anlattı ve başarılı oldu.

Yazılan hikâyeler ise kitap veya dergilerden çok, bu türe gönül vermiş kişiler ve gruplar tarafından açılan internet sitelerinde yayımlandı, hâlâ da yayımlanıyor.

Türk yazarların yazdıkları hikâyelerden oluşan bir derleme ise ilk kez bu yılın şubat ayında raflardaki yerini aldı: 1002. Gece Masalları.

Farklı kuşaklardan, değişik tarzlara sahip on dokuz yazarın kaleme aldığı hikâyelerden oluşan seçkiyi, yazar Yiğit Değer Bengi baskı aşamasına getirmiş. Kitapta Bengi’nin bir de hikâyesi var.

Genellikle kitapların önsözlerine pek ilgi gösterilmez. Yazarın ya da editörün teşekkür konuşması veya kitabı nasıl hazırladığına dair bir açıklama olarak düşünüldüğünden olsa gerek, çoğu zaman sadece şöyle bir göz gezdirilir. 1002. Gece Masalları için Bülent Somay’ın yazdığı önsöz ise, okurun hikâyeler üzerine düşünürken göz önünde tutacağı, yayınevinin fantezi ve fantastik edebiyat için kurduğu tanımları anlatan, özenle hazırlanmış bir açıklama. Bu derlemenin Türkiye’de bir ilk olduğu göz önüne alınırsa, Somay’ın önsözü de fantastik edebiyatın ülkemizde doğru, en azından daha iyi tanınması amacıyla hazırlanan bir çeşit temellendirme çalışması sayılabilir.

Kitapta, fantastik Türk edebiyatı deyince akla gelen yazarlarla beraber romanlarında fantastik öğelere yer veren yazarların kısa ve vurucu hikâyeleri bulunuyor. Bir-ikisi dışında bütün hikâyelerde son bölüme kadar, ucunda ne olduğunu kestiremediğiniz ipi merakla, ağır ağır karanlık bir kuyudan çekiyorsunuz. Sonunda bazen ölü bir sevgili kucaklıyor sizi, bazen kayıp bir muska kalıyor elinizde; ya da ölümcül bir sır...

Hikâyelerin bazıları, bilinen fantezi kalıpları içinde kendi dünyalarını yaratırken, bazıları da normal hayata getirdikleri farklı bakış açılarıyla aklınızın ücra köşelerinde, daha önce orada olduğunu bile bilmediğiniz havasız, küf kokulu, karanlık odaların kapılarını açıyor.

İlk hikâye olan “İksir Ustaları”nın yazarı, aynı zamanda Perg efsanelerinin de yaratıcısı olan Barış Müstecaplıoğlu. İki sihir ustasının entrika ve şüphe dolu hikâyesinde, oyun içinde oynanan oyunlarla iyi ve kötü, farklı giysiler içinde, farklı bir evrende –çünkü artık bizim dünyamızda böyle şeylerin pek yeri kalmadı, kim bilir belki de hiç olmadı– bir kez daha karşılaşıyorlar. Bu sürükleyici hikâyenin Hitchcockvari bir sonu var.

Bir diğer hikâyede yazar Altay Öktem, hikâyenin son satırına kadar, elinize tutuşturduğu küçük parçalarla size bir yapboz oynatıyor ve sonunda sizi ters köşeye yatırıyor.

Yaşadığımız devrin trajikomik bir eleştirisi olan “Çalışkan Ruhlar” hikâyesinde ise İzzet Yaşar, bir reklam ajansının yaratıcı bölümünde yapılan beyin fırtınalarının gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

Bir başka hikâyede Sadık Yemni, suikastlerin ve terör olaylarının artık sıradanlaştığı, televizyondan her şeyin canlı –ve belirli bir umursamazlıkla– izlendiği günümüzde bir şizofreni hikâyesi anlatıyor.

Korku, fantezi, bilimkurgu sineması ve edebiyatı üzerine yazdıkları ile bu konularda Türkiye’de akla gelen ilk isim olan Giovanni Scognamillo da derlemeye bir “efsane” ile renk katıyor.

Kitaptaki hikâyelerin çoğu, yüzünüzde değil ama aklınızda değişik “ifadeler” bırakıyor. Kimi sizi üzüyor, kimi içinizde soğuk bir nefes olarak kalıyor. Kısacası 1002. Gece Masalları sizi alışık olduğunuz günlük hayattan bir süreliğine de olsa çıkarıp farklı dünyalara sürüklüyor.

Devamını görmek için bkz.

Ulus Fatih, “1002. Gece Masalları”, Mart 2005

“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”

Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı) türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi; bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor... Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgârın, bakirelerin ve uçurumlarda dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..

Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum.

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...

(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgârın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)

Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası, aşkın biçimde bir mutluluğun kitaptan yayılmasını sağlıyorlar.

İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)

Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.

(Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.

İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...” “Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”

Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )

Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin denizlerden gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.

İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadı da, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın, demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgârı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni parçalayıp darmadağın ediyor siz en iyisi rüzgâra gidin. Ve rüzgâra gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgâr kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden, siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve mesel de burada bitmiş.

Yazın dediğimiz şey hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor.

Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...

Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.