Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-604-6
13x19.5 cm, 116 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Didem Madak diğer kitapları
Ah’lar Ağacı, 2012
Grapon Kâğıtları, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Pulbiber Mahallesi
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2007
7. Basım: Temmuz 2015

Şair Didem Madak son kitabı Pulbiber Mahallesi ile Metis’te. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlanan Madak'ın Grapon Kâğıtları ve Ah'lar Ağacı isimli iki kitabı var: Her ikisi de çok sevilmişti, Pulbiber de en az onlar kadar sevilecek...

İÇİNDEKİLER
Pulbiber Mahallesi
Büyümüş Çocuk Şiiri
Gecenin Çekmecesi
Poşet Süt
Pulbiber Mahallesini Tanıyalım
Pulbiber Mahallesi Tarihi
Mahallede Bomba Patlıyor
Bizden Başkalarına, Onlara, Çocuklara
Sevinçli Kedi
Pespaye Kedinin Asaletini Anlatan Satırlar Burada Başlamaktadır
Çatlakların Arasında
Karşılıksız Hayat
Hatalı Teşbihler
Kaza Anılar
Viraj
Kendim Ettim Kendim Buldum

Ardından
Laterna
Yağmur ve Çilingir
Ağrı
Vaziyet
"Didem'le İlgili Şeyler..." Müjde Bilir
128 Dikişli Şiir
OKUMA PARÇASI

MAHALLEDE BOMBA PATLIYOR

Mahallemizde bomba patladı

Martılar çok uçtular

Mahallemizin çığırtkan gözyaşları olup havaya saçıldılar

Bu bir çocuk romanıydı, artık anlaşılmıştı

Çocuk sonunda ölecekti, geleneklerimize göre

Son duası olarak patlamış mısır sunacaktı tanrıya

Bu bir oyun romanıydı, bir araf

Sırtından bıçaklanacaktı daima çocuk

Sendemibrütüs balığı kızartacaktı şiirin kara tavasında

Yanında roka, üstüne tahin helvası

Şangur şungur bir romandı bu, anlaşılmıştı

Gözlerdeki buğu camlar gibi kırılıp inecekti aşağıya.

Biz de ölmüş olabilirdik dedi Leman

Bu söz nedense aklımda kaldı.

Bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta

Odamdaki aynada yanıp sönen küçük kırmızı bir yıldızım

Musevi bir kadının ruhu dolaşıyor evde, ya da Müslüman

Ya da ateist bilmiyorum

Gelip yamuk tabloları düzeltiyor, biraz çorba içiyor mutfakta

Sanırım yağmuru yapısalcı bir yaklaşımla karşılıyor

Saçma bir kadın, anlaşılmaz

Ama iyidir saçmalamak dostlarını satmaktan

İyidir adanmak, yalandan

Bir çocuk romanı olarak anlaşılmıştım artık.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Kahyaoğlu, “Modern masal tadında şiirler”, Radikal Kitap Eki, 4 Mayıs 2007

Didem Madak, 1990'lı yıllarda ortaya çıkan şairlerin nadir iyilerinden biri. Özellikle, 1980'li yıllarla birlikte beliren farklı şiir çizgilerinin çoğu ortak bir paydada buluşmuştu: yoğun imgecilik. İkinci Yeni şiirinin bunda tabii ki payı vardı. Ancak, modern gelenekçi çizgiler olsun, Divan şiirini çağdaş bir kimliğe dönüştürmek isteyenler olsun ya da bunlara hiç bağlanamayan farklı şiir çizgilerinin çoğu etkili bir imgeciliğin izini sürdüler. Madak'ın 1995 ilkbaharında yayımlanmaya başlayan şiirleri sınırlı da olsa bir grup şiirsever için ilgi odağıydı. Gündelik dil, gündelik hayat tüm içtenliği, çocuksuluğuyla; kendine özgü ironisi, eğretilemeleri ve imgeleriyle şiirde inanılmaz bir duruluğu, insanın hallerini su yüzüne çıkarmıştı. Mükemmel şiirler miydi bunlar? Belki değil. Ama, Madak, farkına fazla varmadan şiire inanılmaz bir hakikiliği taşıyordu. Yıllar geçtikçe yoğunlaştı, olgunlaştı bu şiir. Çekiciliği, şiirlerin duruluğuydu. 2000'de çıkan Grapon Kağıtları adlı ilk kitap bir bütün olarak okunduğunda, çocuksuluğu, sıradanlığı içinde barındırırken; hem Garip şiirini sevenleri, hem de İkinci Yeni şiirine tutkuyla bağlı şiirseverleri aynı oranda hoşnut etmişti. Bu şiirin temel ayrıcalığı, kendine özgülüğü oldu.

Madak, ikinci şiir kitabı Ah'lar Ağacı'nda kendine ait bir şiir kıvamını, rengini belirginleştirdi. Şehirli insanın günübirlik söylemi, dildeki sıradanlığı hatta şehir argosunun bile açık izleriyle karşılaşıldı. Çocuksuluk, evin gündelik, sıkıntılı hayatı ve ruh halleri bu kitaptaki şiirlere tam anlamıyla sinmişti. Hüzün, sıkıntı bu şiirlerde artık dibe çökmüş gibiydi. Hakikilik hep çocuklukta, çocuksuluktaydı şair için. Sevinmek nedense hep yedi yaşında diye bir dizeyle bile karşılaşılmıştı. İkinci kitabıyla birlikte, şairin bu şiirinde kendine has anlatımcılığı, sınırlı da olsa bir öykülemeciliğe dönüşüyordu. Zaten şiirde, bu özellikleri kullanmadan sıradan hayatın gizil izlerini sürdürmek son derece zordu.

Öykülemeci şiir

İlgiyle izlenen bu şairin, kısa süre önce üçüncü şiir kitabı çıktı: Pulbiber Mahallesi. Madak'ın önceki kitaplarında devamlı hissedilen çocuksuluk, masalımsı hava, bu yeni kitapta bambaşka bir kimlikle ortaya çıkıyor. Madak, bu kez bağımsız yazılmış şiirleri bir araya getirmemiş. En azından tüm şiirleri bir kitap bütünlüğü içinde kurgulamış; ortaya onbeş şiir-bölüm-den oluşan bir yapıt çıkmış. Madak'ın önceki kitaplarında yer alan bazı özellikleri geri plana çekilirken, bazıları belirgin bir biçimde öne çıkmış. Örneğin, bu kitap, öykülemeci bir şiir diline yaslanıyor. Daha da önemlisi bu dil ve kurmacadan hareketle Madak bir 'modern masal' kaleme almış. Bu şiirde kozmopolit kent hayatının insana, bu insanların evine taşıdığı gerginlik ve kaosun izlerine hep rastlanıldı. Bu modern masalda ise söz konusu özellik tüm kitaba yayılmış. Sıkışıp kalan, yalnızlaşan, yabancılaşan insan farklı kahramanlar, semboller yoluyla kitaba yedirilmiş. İlginç metaforlarla yüz yüze kalınmış. Şiirlerden birinde Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanına gönderme yaparken, bir şiirin başında yine Atay'ın Tehlikeli Oyunlar romanındaki trajikomik kahramanı Hikmet Benol'dan alıntı var. Ya da bir Sabahattin Ali öyküsü ve kahramanından izler. Bu küçücük kesitleri anımsatmamızın nedeni, bu şiir kitabının özünün de modern hayatın dışlanmış, itelenmiş kentli insanının bugünkü konumunu, şairin kendi ben'ini de katarak kitap boyu sorgulaması. Ancak bir masal edasıyla.

Aslında, şiirde, zor ve riskli bir işe sıvanmış Madak. Kitapta kurguladığı mahalle, İstanbul'un tam anlamıyla bir kültürel kozmopolitliğini işaretliyor. Yani modern olanla dışlanmışların birlikte yaşadığı bir kozmopolit ortamı. Dolayısıyla gündelik hayatın sıradan dil ve söylemi, argo şiirdeki öykülemeciliğin kopmaz bir parçası oluyor. Ama, Madak, tabii ki öykü anlatmıyor. İlginç bir şiir dili, ve tadıyla da bu öykülemeciliği hayata geçiriyor. Kaçınılmaz olarak, hüzün yüklü bir ironi, kurmacanın çoğu kesitinde belirginleşmiş. İmge kadar sembol ve metaforlara da baş vuruyor şiirlerinde. Öykülemenin kahramanları insan veya hayvan olsun –özellikle de kedi– yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın çekici sembolleri. Ancak, şiirde öykülemeci dilin getirdiği doğal risklere bazı şiirlerin kesitlerinde şairin teslim olduğu söylenebilir. Bu, temasal olmaktan çok, şairin dili ve dizeyi oluştururken, meydana çıkan gevşeklik, esnekliklerle ilgili. Dolayısıyla da öykünün dizeye, şiir diline baskın olduğu şiir kesitleriyle karşılaşılıyor. Örneğin 'Mahallede Bomba Patlıyor' adlı şiirde tek tek çok güzel dizelere rastlansa da, öykülemecilik şiirin yapısının daha bir önüne geçiyor. Çoğu uzun şiirde de böyle kesitlere rastlanıyor.

Bu saptamaların yanında, kitap yapı ve kurgu itibarıyla, örneğine az rastlanır güzelliklerle de dolu. Pulbiber Mahallesi işaretlediği coğrafyanın, Galata, Tünel, Beyoğlu vs. toplumsal travmasının da sayısız izdüşümlerini içinde barındırıyor. Hem de çarpıcı imge, simge, öyküleme ve çağrışımlarla. Öte yandan, bu coğrafyadan hareketle asıl sorgulanan, insanın halleri, sevgisizlikler, içe dönüklükler, içe kapalılıklar. Özneler aslında, modern hayatın zavallılığını, modern insanın hayata dair çaresizliğini işliyor. Şairin, ne kadar büyüse, olgunlaşsa da, önce kitaptaki gibi çocukluğuna, çocuksuluğuna duyduğu özlemin izleri tüm kırılganlık ve isyanlarıyla kitaptaki şiirlere yedirilmiş. Öte yandan, şairin dilsel anlamda ciddi bir hakimiyet kurduğu çok sayıda şiir –bölüm–de var bu yapıtta. Örneğin 'Poşet Süt' şiirinde mükemmel bir şiir yapısıyla karşılaşılıyor. İlk üç şiirdeki 'büyümek' fiili 'büyü', 'büyüyüm' gibi sözcüklerle apayrı dilsel, sessel çağrışımları işaretliyor. Şairin sözcüklerle kurduğu 'büyülü' anlam dünyasını gün ışığına çıkartıyor. Hem de tam bu masalımsı atmosferle.

Roman esintileri

Çoğu şiirde, arkadaşları ve kedileri birer özne olarak, öykülemelerde ve şiirsel yapıda ayrıcalıklı bir önem taşımakta. Özellikle de Zeyna, kitabın kahramanının biricik yoldaşı. Yalnızlık veya ondan kaçış veya paylaşmanın en önemli sembolü Zeyna. 'Pulbiber Mahallesi'ni Tanıyalım'da Roman kültürünün etkili esinleri, şiirleştirilme becerisi var. Hem de abartısız ve dil ustalığıyla. Argodan fazlasıyla esin alınarak yazılan 'Pulbiber Mahallesi Tarihi' aslında Madak'ın bugüne kadar yazdığı en cüretkâr ve o denli de başarılı şiiri. 'Bizden Başkalarına, Onlara, Çocuklara', çocuksuluğun, dip gezintilerin öne çıktığı etkili bir şiir. Ama, özellikle bu şiirin başlarında şiirin yapısında bir 'gevşeklik'e ne yazık ki rastlanıyor. 'Kaza Anıları' adlı çok başarılı şiirde dolaylı bir Beat şiiri esinleri var. 'Karşılıksız Hayat' adlı uzun ve etkili şiir; içindeki şehir hayatını kıyasıya sorgulamanın yanında, nefis bir masalımsılığı, özel insan ilişkilerini, Tanrı olgusuyla hesaplaşma ve gündeliğe yansımasını içinde barındırıyor.

İroninin ön planda olduğu bu kitabın son şiiri 'Kendim Ettim Kendim Buldum'u özellikle anmak gerek. Bu şiirde, diğer masallarda olduğu gibi eşyalar çokça canlanıyor; hareketleniyor bazı kesitlerde. Masallarla bugün arasında şairin kurduğu akrabalık belirginleşiyor. 'oyun' imgesi ilk kez kitabın da topyekün bir sorunsalı olarak çıkıyor ortaya. Açıkça "Bu oyunun kurucusu benim" diyebiliyor. Bu son düzanlatım şiiri bir sayıklamayla, poetik bir metin olma arasında gidip geliyor. Kitabın bu düzanlatımcı şiirin sonunda, aslında Madak, kendine, ben'ine yaslanan bir tür bildirge sunuyor. Ruh hallerindeki gidip gelişleri, poetikası, politikası hakkında fikirler veriyor. İnsanın trajik halinin, durumunun izini sürdüğünü belgeleme çabasında. Özellikle sonu çok güzel, çarpıcı bu düzanlatımın. Kendi ben'inden hareketle modern insanın kıskaçları su yüzüne çıkıyor. Çarpıcı bir son bu. Önceki şiirlerin tamamıyla sorunsal anlamında örtüşüyor bu metin. Ama, şiirsel yapının gücü konusunda birtakım kaygılarımız olduğundan söz etmiştik. Didem Madak, bu son ürünüyle de, özellikle son yirmi yıl içinde çıkan nadir şairlerden biri olduğunu bu kitabıyla da kanıtlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Mehmet Ali Ertan, “Posta Kutusu: Okur”, Virgül, Mayıs 2007

Didem Madak Hanım kızım merhaba...

Size “hanım kızım” dememden alınmayın lütfen, mahallemizin kızına nasıl seslenmem gerektiğine bir türlü karar veremedim; “hanım kız” gelip oturunca dilime, vazgeçemedim. Bir yandan da şair bir kadına nasıl seslenilir, devirdiğim yılların bilgisi arasında yer almıyor. Neyse, uzatmayayım... Geçmiş gün, unuttum; şeytanın bacağını kırıp İstiklal’e çıkmıştım. Bir kitapçı vitrininde görünce bizim mahallenin adını, tuhaftır heyecanlandım. Daha doğrusu, önce kalbimin çarpıntısını duydum, sonra fark ettim ki, Pulbiber Mahallesi yazıyor bir kitabın kapağında. Oysa muhtarlığa gidip gelenler ve belediyede çalışanlar dışında bizim mahallenin adını bilen pek yoktur burada yaşayanlar arasında da. Hemen içeri girdim, dışarı kitabınızla çıktım. Yine hemen oracıkta, vitrinin önündeki çıkıntıya oturup sayfaları çevirdim önce... Destan yaraşır bizim Pulbiber’e de zaten, dedim sayfaları görünce. Ama okuyunca yazdıklarınızı, haklı dedim kendi kendime; destan çıkmaz hayatın içinden gölgesiz ışık huzmesi gibi geçenlerden; ne tarih yazar onları ne destanları anlatılır dilden dile; şiirleri kalır işte böyle geriye, şiir gibi masalları... Ya da masal gibi şiirleri. Hoş, siz “Şiir şiir olalı böyle şiirsizlik görmemişti” diye yazmışsınız ama şiirsizlikse de mahallemiz, onu da bir şiir yapmışsınız; şiirsizliği yani. Bakmayın böyle ahkâm kestiğime, anlamam aslında ne şiirdir, ne değil; bilmem. Ama iyi geldi bana mahallemizi okumak; yaşamak başka tabii, ama okuyunca, hele bazen başını sallaya sallaya okuyunca yaşar gibi yeniden, başka oluyor. Nasıl başka diye sormayınız lütfen, benim gibi ömrünü lambaların içinde geçirmiş, –yaşlılığı kondurmasam da kendime, daha bunamadım çok şükür– epeyce yaş biriktirmiş bir adamı sonunda kendisinin bile anlayamayacağı cümleler kurmaya zorlamayın.

Şiirlerinizde geçen Füsun’u, Leman’ı, Bay Keltoş’u, Raif Bey’i, şairlik eden bira göbekli geyik’i, şiirlerinizi ithaf ettiğiniz Hülya’yı, çatlak topuklarını sergileyen kadınları tanıyorum da, Hikmet Benol’u çıkaramadım. “Hatalı Teşbihler” başlıklı şiirinizi “Çocuk kalmak iyiymiş, biz de iyi kaldık albayım; medeniyet bizi bozamadı” diyen Hikmet Benol’a adamışsınız. Onu çıkaramadım. Belki mahallede bir tanıdığı vardı, gidip gelen biriydi benim rastlamadığım. Bir ara çok modaydı her mahallede bir albay, hatırlar mısınız bilmem; hani bizim mahalle de payını aldı mı o zamanlar albaylardan acaba diye düşünmedim değil doğrusunu isterseniz, ama yok anımsayamadım. Tabii Burcu Güneşen’i, Kara Panter’i, Leyla Teyze’yi tanımaz mıyım, elbette tanıyorum. Baktım olacak gibi değil. Kalktım vitrinin önünden, yollandım sizin şiirinizde geçen kahvenin yanındaki dükkânıma. (Hz. İsa’yı alnımdaki çizgilere oturtup –tövbe estağfurullah– bir de “Yürüklerin İbram”dan kahve getirttiğiniz lambacı vardı ya...) Açtım vurduğum kilidi, girdim içeri, yakmadım tek bir lambayı, dar sokağın gölgesinde kalan vitrinin arkasına bir sandalye çektim... Başladım bu sefer en başından, satır satır okumaya...

Bazen annem beni burada doğurmuş gibi bir hisse kapılırım Didem Hanım kızım; lambaların içinde, lambaların altında. Doğurduğunu lamba sanıp da aralarında unutup çekip gitmiş derim, kendime. Uykusuz bir lamba kalmışım gecelerde. Gördüğüm her şey bir lamba karaltısının arkasında... Işığın kendisi karanlıktır da, bilmez kimse kendisi bir lamba olmadığından. Geceyi günü aydınlatan bir lamba... Aslı, karartan bir lamba. Neyse... Ne zamanlar oturdunuz bizim mahallede, hem de yanlış anlamadıysam, şu karşıki evde, bir türlü çıkaramadım Didem kızım. Kendinize “Pulbiber Mahallesi vakanüvisi” deseniz de, –Hikmet Benol gibi– sizi de çıkaramadım. Karanlıkta büyüdükçe büyüyen, yüzölçümünü alabildiğine genişleten, lambaların ışığındaki aydınlıkta kör olup yokluğa karışan anılarımı zorluyorum ama yok, sizi çıkaramıyorum... Didem Madak, Didem Madak, Didem Madak, Didem Madak diye boyuna adınızı tekrarlıyorum kafamın içinde; sanki adınızı ne kadar çok söylersem, bir gerçeklik kazanacaksınız, anılarımın içinde yer alacaksınız... Beyhude elbette. Kardeşiniz Aytaç’ı da hiç bilmiyorum. Belki o İzmir’de kaldı. Mahallemizde hiç oturmadı; –yazdığınız gibi– mahallemizin düm-tek düm-tek ilerleyen saatlerini yaşamadı: “Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde/ Acıdan sızlarken burnumuzun direği/ Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık/ Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz/ Kıtırdı ve çıtırdı/ Nedense iki kuşun ismine benzerdi kalbimiz/ Biz böyleydik işte, lezzetimiz de böyle... böyle... böyle...” Düşünüyorum da Didem kızım, ömrümü yutan o ışıklar altında, ışıktan bir karanlıkta gerçekler siluetleriyle bana yüzlerini gösterirken neydi –var idiyse eğer bizim– Pulbiber’in lezzeti? Bu yosun kokulu lodos mahallesi için balık pulu gibi çıtır çıtır gümüşi bir lezzet dolanır dilimde. Pulbiber denizde yıkanınca mı kalıyor bu gümüşi tat, kurşuni, –sonra efendim giderek– sümbüli bir lezzet –pek güzel dediğiniz– düm-tek ilerleyen zamanda: “Saate bakıyorum düm-tek düm-tek ilerliyor” demişsiniz ya; benimseyiverdim bu deyişinizi; benim sandım, bizim sandım. Demek dikiş yaptınız bizim mahallede: “Noel Babalara satmak için diktiğim gömleklere/ Hristo teyel yaptım gün boyunca/ Zeyna etrafımda sevinçle dolaşıp duruyordu/ Bu sayede evin iaşesi sağlanacak/ Zeyna’ya bir miktar mama alınabilecekti./ Noel Babalar sakallı değil sakarlar, biliyor musun dedim Zeyna’ya/ Tıraş olurken yüzlerini kesip bir paket pamuk yapıştırıyorlar esasında// Aslında kaymak gibi adamlar” diye yazdığınızı okuyunca anladım, en azından bir yılı devirmişsiniz mahallemizde. Albino kediniz Zeyna’yı, bıyıkları meraklı meraklı titreyen Miss Marple’ı çok sevdim. Ne güzel söyleşiyormuşsunuz onlarla... “Herkes şiir kişisiydi, Zeyna şiir kedisi/ Gözleri fotoğraflarda kırmızı çıkan bir albino” diyorsunuz Zeyna için. Diğer şeyler gibi kedileri de sokmadım hayatıma; herkesin karanlığı kendinedir ama ben kimseyi almak istemedim kendi karanlığıma. (Bencil miyim?.. Belki.) Mahallenin kedileri de uzaktan içimi okudular, aydınlıktan yorulmuş gözlerimi okşadılar, o kadar. “Mahallemizde fazla aşk, fazla kediyi,/ fazla kedi fazla felaketi kovalardı” diye yazmışsınız... Ben hiçbirine karışmadım; bir izleyici kaldım, bir gözetleyici... Evet, haklısınız, belki ben de onlardanım: “Bütün renkleri mezun etmişler hayatlarından/ Karanlığa emekli öğretmenler gibi sanki insanlar” demişsiniz ya... Benimkisi aydınlığın karanlığı Didem kızım. Sonra şu da içime dokundu; “Bir gece kalkıp bütün ışıkları yakacağım Füsun/ Şiirime ışıktan bir nokta koyacağım!” demeniz. Benim kadar ışıklar altında kalınca, ışık körü olunca, aydınlık özleminden ne kadar da uzak yaşıyormuş meğerse insan. Kendinizi ne güzel anlatıyorsunuz Füsun’a yazdığınız şiirlerde. Onu çok seviyor olmalısınız. Biliyorum, yakışıksız ama kıskandım sanki sizi, benim böyle arkadaşlarım olmadı; eksikliğini de duymadım aslında, gece gündüz lambaların altında aydınlıktan uyuşuyor belki de insan, karanlığa daha çabuk düşüyor. Kim bilir! Kaç kere okudum, dönüp dönüp okudum: “Bu mahallede bana kar helvası diyorlar/ Soğuk ve tatlı manasında yani/ Nam-ı müstear gibi bir şey bilirsin” deyişinizi “Poşet Süt” başlıklı şiirinizde; sonra yine ayrı şiirde “Bana artık büyü diyorlar Füsun/ Artık büyüyüm, bilmiyorlar./ Ülkemin yürüyen caddelerinde acılarımızın kaynağını araştırıyorum/ Kelimeler dişliyor kollarımı/ Diş izlerinden bir saatle takip ediyorum zamanı/ İsminden ismimle doğduğuma inanıyorum Füsun/ Bu inanç hiç bitmiyor/ Bazı yarım işleri artık tamamlıyorum./ Bazı yarım şiirleri.../ Bazı yarım baş ağrılarıyla” diyorsunuz ya, yanıyordu da lambalardan birkaçı söndü sanki dükkânda; bir ürperti dolaştı omuzlarımda.

Sonra, “Bir deliydi mahallemiz ilaçlarını içmeyi unutmuş/ Mahallenin sapığı mantosunun önünü açıp/ Düşlerinin pul pul dökülen derisini gösterirdi Leman’a/ Minör hayatların majör depresyonu,/ Eklem yerlerinde iyileşmezdi egzama/ Ay sedefe yakalanmış yüzüyle/ Saklanırdı bulutların arasında/ Aniden açılan bir bavuldan/ Sokağın ortasına, tekerlenerek çıkardı sonra” diye yazdığınız mahallemizin tarihini okurken bir seğirme yerleşti gözlerime. Hele o “Her şeyin kırığının alındığı/ Voltajı düşük fakirhaneler gibiydik./ Kırık pirinç, kırık yumurta... Semt pazarından ucuza./ Kalbin kırığından söz etmeye sıra bile gelmiyordu” dizeleriniz... Eylemsizliğimizi anlatışınız “Beklemek üzerine felsefe kitabıydık/ Her şeyi bekliyoruz diyorduk/ Hayattan ne beklediğimizi soranlara” dizeleriyle. İnsan kendini bilmeli Didem kızım, benim karanlığımı bilişim bundan. Yoksa, yok elbette başkalarına bir karanlığım, karalığım. Ama yetiyor bana, lambaların altında karanlıkla bir ritim tutturamamış, aksak dansım. “Mahallemizde bomba patladı/ Martılar çok uçtular/ Mahallemizin çığırtkan gözyaşları olup havaya saçıldılar” diye yazmışsınız ya, hatırlıyorum o ikindiyi. Kafamın içindeki ışıktan karanlık, ses oldu sanmıştım vitrinin camları yere tuz buz dağılınca; kendimden bilmiştim. Benim dışımda da bir hayat olduğunu çığlıkları duyunca anlamıştım, kaldırımlara damlayan kanlar yaralananlardan, sonra cenazeler cenazeler cenazeler dünyanın dört bir yanında art arda. Sokağa baktığım zamanlardı; dükkâna girenlerin gözlerine bakabildiğim zamanlar... Kafamın içindeki kamaşmayla ateşkes yaptığım bir dönemdi, kısa da olsa. “Bazı geceler uyanıp sigara içiyorum karanlıkta/ Odamdaki aynada yanıp sönen küçük kırmızı bir yıldızım/ Musevi bir kadının ruhu dolaşıyor evde, ya da Müslüman/ Ya da ateist bilmiyorum/ Gelip yamuk tabloları düzeltiyor, biraz çorba içiyor mutfakta/ Sanırım yağmuru yapısalcı bir yaklaşımla karşılıyor/ Saçma bir kadın, anlaşılmaz/ Ama iyidir saçmalamak dostlarını satmaktan/ İyidir adanmak, yalandan/ Bir çocuk romanı olarak anlaşılmıştım artık” diye anlatıyorsunuz yaşadığımız o günleri. Herkeste tezahürü bir başka tabii. O ev şimdi boş duruyor Didem kızım, siz ne zaman taşındınız bilemem tabii. Camlarına kaplanan gazeteler, güneş aldıkça sararmış, çerçeveleri tozdan kararmış. Belli ki, gidişiniz de gelişiniz gibi çok olmuş.

“Karşılıksız Hayat” şiirinizi Efendimize ithaf etmişsiniz. Ki, daha önce çıkardığınız listede yer almıyorlardı kendileri. Bu “Efendimiz”, “hayat” mıdır, “karşılıksız olan” mı, yoksa ikisi birden mi, ben anlayamadım. Anlamam gerekiyor muydu, onu da bilemedim. Bir parantezin içine kıstırdım bu anlayışsızlığımı. Baktım, baktım, yine ışığa bakar gibi karanlıktan bir ışıltı olup kaldı önümde parantez. Sonra aldım parantezi, kristal taklidi camların sarktığı avizelerden birinin ince borusuna yerleştirdim, (+) (-) kabloların arasında etkisiz hale getirdim. İşte bu karşılıksız hayata, etkisiz elemana anlatıyorsunuz mahallemizin kaçkın tarihini, kaçak tarihini, kaçaklardan kaçıklara evrilen sakinlerini: “Pulbiber Mahallesinin tarihi kaçarken vurulmuştu./ Sen bir yampirisin dedim,/ Sen kendini bilmez bir yengeçsin/ Sen... Sen... aşağılık ay budalası.../ İşte yine küfrün sokaklarında lambalar yanmıştı./ Şimdi olacaktı/ Belki biraz daha uğraşmak lazımdı/ Tanrı hilali bumerang gibi kullanıyor/ Beni bol kesik kafalı bir korku filmine fırlatıyordu/ Pulbiber, mahallenin ismi olmuştu./ Biber pul olup gitmişti işte,/ Ne güzeldi yani, hafiflemişti./ Ağla ağla açılırsın bir kelimeydi Pulbiber.” Ağlamak, benim hayatıma çok uzaksa da, herkesin hayatından uzak olsun isterim. (Lambaların altında, aydınlıkta ağlanmıyor kızım.) Ama yine de kendinize haksızlık etmeyin lütfen. Tarihimizi pek güzel anlatıyorsunuz, yaşadıklarımızın karanlıkta kalan, kelimelere sızan halini sezdiriyorsunuz. Kendinizi hırpalamayınız, rica ederim. Dediğiniz gibi, “Havaya ateş eden tabancalardı isli binalar.” Bu binalarda oturup da karanlık kalmamak/karanlıkta kalmamak mümkün mü? (Benim karanlığım başkadır, karıştırsın istemem kimse.) Acı çektiğinizin farkındayım. Çektiğiniz acıyla dalga geçerek hafifletmeye çalıştığınızın da: “Acılarınızın karnı bahar olmuş madam dedi Zeyna!/ Kelimeler içimde film çeviriyorlardı/ Karnımdan şarkılar çıkacak Zeyna dedim/ Karnımdan ışıklar.../ Karnım otuz yedi ekran bir televizyona dönüşecek/ Ve izlenme oranı yüksek bir paranoyak gibi,/ Güneş sisteminden uzaklaşan bir gezegen gibi/ Karnımdan çıkan şiirleri yazacağım./ Ve sonra göbek deliğime basıp şiiri kapatacağım.”

Aman Didem kızım, kapatmayın lütfen şiiri; siz yazmazsanız, apoletleri olmayan sözcüklerden dizdiği dizelerle kim anlatır hayatı, kaç kişisiniz şunun şurasında hayatın şiirini dizen, şiire hayat veren. Bakmayın siz ona buna, televizyonlarda şiirlerin okunmamasına aldanmayın, şiire lütfen devam edin. Sizin gibi şiiri bırakmayı düşünen şair arkadaşlarınıza da lütfen söyleyin, yazsınlar hayatın şiirini. Pulbiber Mahallesi gibi oturduğunuz caddeleri, sokakları anlatın; bakın nasıl bir heyecan verdiniz benim gibi karanlığını seven adama... “Elbette çanlarımı çalacaktım/ Bir tünel olacaktım, sevgilim istiklal!/ En son taksime varacaktık./ Ünlü bir aşk şarkıcısı olacak,/ İstanbul’un vücudunda turneye çıkacaktım” diyorsunuz ya, çıkın gerçekten, turneye çıkın; “kırmızı tırtıl dili”yle yazın, şiir okuyalım. Hadi, şimdi lütfen söz verin bana, şiirden sakın vazgeçmeyin, ben de karanlığımı anlamlandırayım lambaların altında. Esen kalın hanım kızım.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Pulbiber Mahallesi'ni bilen var mı?”, Birgün, 20 Haziran 2007

Siz Pulbiber Mahallesi'ni bilir misiniz?"

"Şurada bir yerde olacaktı. Şu arka taraftaki raflarda... Biliyorsunuz, şiir kitapları artık kitapçıların en arkadaki raflarına konulur oldu. Yok hayır, şiir kitabı az basıldığı için değil. Şiir, hâlâ yürümekte... Ama bugünlerde şiir kitaplarına talep azaldı. Neden azaldı bilmiyorum. Halbuki şiir olmazsa edebiyat olmaz derler. Hele ki Türkçede, şiir amiralidir edebiyatın derler.

Amiral battı diyenlere inat, birbiri ardına şiir kitapları yayınlıyor birileri. Sanki hiç satmasa yine de basacaklar o kitapları. İnanmışlar bir kere şiire. Düşün, iki yüz tane şiir dergisi varmış. Ama iki yüz tane satan şiir kitabı bulmak bile zorlaştı bugünlerde. şiir basanlar değil, almayanlar utansın. Tamam, işte oradaki rafta. Didem Madak'ın kitabı. Metis'ten çıkmış..."

"Siz Pulbiber Mahallesi'ni bilir misiniz?"

"Hani Şu devamlı darbuka çalan mahalle mi? Deli onlar deli... İlacını içmeyi unutmuş delilerin mahallesi orası. Kaç zamandır karantinada, mahallenin talih kuşları, kuş gribine yakalanmış. Uzak durmalısınız oradan, uzak..."

"Siz Pulbiber Mahallesi'ni bilir misiniz?"

"Bilmez miyim? Ben o mahalleye yerleşmeden evvel orası bu kadar eskimemişti. Pulbiber Mahallesi'nin vakanüvisiyim ben. 'Hayaletler için masumiyet karineleri icat etmektir işim.' Aslında sadece vak'a... Neydi ya, hah vakanüvisi de değilim üstelik.

Bana öyle tuhafmışım, çocukmuşum gibi bakmayın lütfen. Vakanüvisleri vardır her mahallenin. Sadece kolay kolay ortaya çıkmazlar. Ama vardırlar ve hepsi de tıpkı benim gibi 'büyü'müş çocuklardır. Zengin evlerindeki Harry Poter gibidir bu çocuklar.

Peki sen Tomtom Mahallesi'ni bilir misin? Bilirmiş gibisin... Hatta sen Tomtom Kaptan Sokak'tan da geçmiş gibisin. Bir filmde vardı o sokak, 'Hayallerim, Aşkım ve Sen' filmiydi galiba. İşte sen o filmdeki senarist çocuk gibisin.

'Birçok Şarkının ortasında yürürken İstiklal Caddesi / Tomtom Mahallesi'ne taşıyor beni / Ben yürümüyorum Füsun cadde yürüyor / Bir cadı olduıumu buradan anlıyorum'. Cadı mı dedim. Biraz cadıyım da üstelik. Bizim mahalleye gelsen Füsun'u bilirsin, Zeyna'yı, Keltoş'u, Burcu'yu, Leman'ı, Raif Bey'i, şiirin ortasında striptiz yapan kadını, Efendimiz'i, Yürüklerin İbram'ı, mahallemizin Hz. İsa'sını, Miss Marpple'ı ve daha kimleri, kimleri... Ama belki de bilmezsin. Bu sana kalmış.

Kim kendi mahallesini yeterince biliyor ki, mahallelerin vaka neydi, vakanüvisleri hariç. Ama 'bana artık büyü diyorlar / Bütün renkleri mezun etmişler hayatlarından / Karanlığa emekli öğretmenler gibi sanki insanlar.' 'Artık büyüyüm, bilmiyorlar. / Ülkemin yürüyen caddelerinde acılarımızın kaynağını araştırıyorum'. Bilir misin, bizim mahallede hiç acı yok, ama 'Mahalleli pulbiber ekiyor suyumuza / Nilüferler gibi açılıyor taneleri.'

Sen Pulbiber Mahallesi'ne gittin mi hiç? Mahallemizin sprey boya kusan duvarlarını gördün mü? Biliyor musun ben aynı zamanda 'Kelimelerin mezarlığında gece bekçisiydim. / Dirilecekleri günü bekledim.' 'Rahmin kadar konuş diyorlardı bana / Hamile kalıyordum oysa durmadan roman kahramanlarından'. Sonra bir gün, 'Ben kırmızı tırtıl dili gördüm, bize geldi, siren sesleri arasında.' 'Tutuklamalar vardı. Çünkü o zaman kırmızı tırtıl dilini kim / kaybetmişti ki ben bulayım. / Yakup da bulmamıştı, beni tutuklamalar vardı, beni nereye / koyacaklarını bilmiyordum, bilmiyordu, bilmiyorlardı, içimde dönüp duran gezegenleri seyrederken, gezmeyegen olmuştum.'

Ya işte öyle... Seni sevdim. Hiç konuşmuyor, ne söylesem anlıyormuşsun gibi bakıyorsun. Ben, bir şair miyim? Sana söyledim ne olduğumu, 'bir şair değil şiir ithafkârı'yım" ben.

"Siz Pulbiber Mahallesi'ni bilir misiniz?"

"İçinden çocuk romanları geçen mahalleyi mi söylüyorsun. Hiç okudun mu çocuk romanları? 'Pal Sokağı Çocukları'nı mesela. 'Küçük Karabalık'ı...

Bence yeniden okumalıyız çocukluğumuzun romanlarını, çocuk romanlarını. Şimdi sen o mahalleyi soruyorsun ya, benim için o mahalle bir roman taslağıdır her zaman. Adı Pulbiber olmayabilir, Tomtom da olabilir, hiç önemli değil. O mahallenin mora boyanmış bir kütüphanesi olmalı mutlaka derim. İçinde sadece çocuk romanları olan bir kütüphane... Ben de o kütüphanenin memuru olayım mesela. Bütün gün çocuk romanları okuyup çocuklaşayım isterim.

Şimdi sen bana o mahalleyi sordun ya, sakın Pulbiber Mahallesi'nin mısralardan yapılmış işaret tabelalarına güvenmeyesin. Yoksa o mahallenin içine düşer, bir daha da çıkamazsın çok istesen de. Sonra yalvarırsın "Beni çöz Miss Marple / İçimden çıkmak istiyorum artık." diye. Sen, çocuk romanlarında ve masallarında sadece iyi şeyler olduıunu mu zannediyorsun? O canavarlara, kırmızı başlıklı kızları yemeye kalkışan kurtlara ne demeli? O yüzden küçümseme içinden çocuk romanları geçen bu mahalleyi. Acıyı oyunlaştırmamıza aldırma.

İçten içe büyüyen bir sıkıntı kemirir içimizi. Depresyona girmeye vakti olmayanların, aslında depresyonu ertelediklerini ve ilk fırsatta içine balıklama dalacaklarını da unutma derim. Önemli olan depresyona girmek ya da girmemek değil, nasıl ve niçin girdiıinizdir.

Siyasal ve sosyal meselelerden de olabilir, aşk gibi siyasal ve sosyal meselelerin özelleştirilmiş hallerinden de. Şimdi sen bu mahalleyi bana sorarak, başka bir şey sorduğunun farkındasındır herhalde. Ben de sana bu mahalleyi anlatayım derken, başka şeyleri anlatıyorum başından beri. İki ucu açık mahalle dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

"Siz Pulbiber Mahallesi'ni bilir misiniz?"

Devamını görmek için bkz.

Hasan Turgut, “Didem Madak: Gaip, Garip ve Galip”, Mesele, Aralık 2012

Didem Madak şiirinin belirsiz, kararsız kalmış bir tarafı var. Kolay ele geçiyormuş gibi görünen ancak aralıksız okundukça zorluğu giderek ortaya çıkan bir şiirdir karşımızdaki. Gündelik hayatta çokça rastlanan durumlara, olaylara atıfla kat edilirken birdenbire geriye çekilen âdeta çökelen bir külliyat.

Önce dil çıkartan, söz isteyen, çığlık atan, sonra ise kendi kendinin hesaplaşmasına girişen, gardım düşüren, sözünü belli bir yoğunlukta donduran bir şairdir Madak.

Bu noktanın öne çıkmasında şiiri tek başına tanımlanmaktan, kabul görmekten alıkoyan sanat piyasasının, toplumsal süreçlerin etkileri hemen sezilebilir ne var ki çekilmeyi, gardım düşürmeyi ve acıya saplanışı açıklamakta yetersiz kalacaktır bu itkiler.

Bilenler biliyor, başka nedenlerin, mistik ve fizyolojik durumların da etkisini küçümsememek gerekir bu şiir söz konusu edildiğinde. Bir bütün olarak şairlik yaşanan her türlü gelişmenin devinimlerinden ve eslerinden esinlenir, şiir yansıtılamayanın, söze dökülemeyenin, dillendirilemeyenin dillendirilmesine, yeniden belirmesine ön ayak olur.

Didem Madak’ın şairlik serüveni hem 1990’lı yılların şiir çizgisinden bir kopuşun, hem de 2000’li yıllara bağlanmamanın bir işaretine dönüşmüştür.

Bu zamansızlık diğer bir deyişle aidiyet yoksunluğu şaire bir yanda seleflerinden özgürleşme imkânı verirken, diğer yanda onun akranlarından gelen gündem tazyikinin dışına çıkmasına vesile olmuştur. Ne biçimin, ne içeriğin, ne de genel olarak özün bir bağlantı noktası oluşturamaması bu şiiri kıyaslamalı okumalara kapatmıştır adeta.

Didem Madak’ın şiirde değil de belki romanda, öyküde daha çok benzerinin olduğunu iddia etmek bence yanlış olmayacaktır. İlk aklıma gelenler şiirinin de sıklıkla göndermede bulunduğu Oğuz Atay ve özellikle Yanık Saraylar’daki Sevim Burak.

Bu durumun ortaya çıkmasında en başta Madak’ın kullandığı öyküleyici ve ironik dil etkili olmuştur şüphesiz. Ancak sadece bunlarla, biçimsel sonuçlar ve çıkarımlarla açıklanamayacak bir dert ortaklığı da vardır burada. Hem Oğuz Atay’ın, hem de Sevim Burak’ın edebi mesailerinin parametreleriyle Didem Madak’ınkiler arasında bir tür koşutluktan da söz edilmelidir.

Aynı toplumsal cenderenin, benzer piyasa saiklerinin yönlendirmesiyle sınırları belirlenen bir edebiyat ortamının kaçakları gibidirler bu isimler. Gerçek şu ki, bu üç isimde söz konusu sınırlara ilişkin uyanıklığın tezahürleri yapıtlarının yörüngesini tayin noktasına kadar gelmiştir. Farklar, tavırlar ve jestler bu noktanın ardından cisimleşerek eserlerin çatılarının oluşmasına hizmet edecektir zaten.

Didem Madak şiirlerinin kolay bir çözüme erişemeyecek olmasının ilk nedeni budur: Bu şiirler bütün yönleriyle gündelik hayatın tasvirine soyunurken mizah derecesinde anlara yol açarlar.

Mizah tek başına görülmez Madak’ta, ona acıma duygusu ve isyankârlık temaları da eşlik eder. Katılıkla başlayan bir anlatı belli bir virajdan sonra kesitlerinin flulaşması, silinmesi, nihayet negatiflerine dönüşmesiyle sonuçlanır.

Şiir kendi kendinin olumsuzlamasına girişirken, hem komik, hem de acı olurken, başka bir deyişle “dünya artık hiçbir okul çıkışı gibi kokmazken” Madak’ın asıl damarı da ortaya çıkar. Bu şiir Alain Badiou’nun tabiriyle “mimesis’in tam zıddı” bir şeye dönüşür artık:

Elbette şiir ‘dile getirilemezse mim koyar’, ya da ‘başdönmelerini sabitler’. Ama bu mim koyma ve sabitlemelerin genel ve derinlerdeki kaynağını, şiirin yeniden ele geçirebileceğine ve adlandırabileceğine inanmak deliliktir. Kendi gücünü adlandıramayan etkin düşünce demek olan şiir, ilelebet bir temelden mahrum kalacaktır. (Başka Bir Estetik, s. 38)

Didem Madak’ın çözümsüz şiirinin dayanağıdır bu aslında. Deliliğin, baş dönmelerinin, şiirsel gidiş gelişlerin altında özne-nesne ayrımlarını ortadan kaldıran bir tür radikallik vardır. Madak’ın şiiri bütün denge kaygısının silikleştiği, çünkü eşitlik tartışmalarının ortadan kalktığı, hiç gündemleşmediği bir aralığın şiiridir.

Her modern şiirin çarptığı ama tutunmaya çalışırken yeterli duygusal ve düşünsel hâkimiyet alanına kavuşamadığı için gerisin geri teğet geçtiği bir hedeftir bu: Hayata sıkı sıkıya bağlı, onunla kader ortaklığı yapan ama tekinsiz, esnek, kırılgan taşlarla döşenmiştir bu hedefin yolları.

Türkiyeli şairlerin modernlikle ilişkileri her zaman çetrefilli olmuştur. Ahmet Haşim’in musiki destekli sembolizminden, Yahya Kemal’in tarih yüklü üslûpçuluğuna, Garip’in arkasında büyük bir düşünsel malzeme bırakan sarkastik şiirinden, ikinci Yeni’nin hâlâ göklere çıkarılan radikalizmine, 90’ların şiddetli imgeciliğinden, 2000’lerin simülasyon çılgınlığına varana dek epey süreçten geçen bu şiir içinde, hiç azımsanmayacak kadar bağımsız, kalıba girmekte güçlük yaşayan şair vardır.

Bu gruplarla ilişkiye giren ama asaletini koruyan, uzun ince bir yol tutturmayı başaran şairler eleştiri mekanizmasının ne hışmına ne de övgüsüne maruz kalabiliyordur kolay kolay. Bunda Türkiye’deki hemen her şeyde olduğu gibi olaylara toplu yaklaşmanın, her şeyi birtakım cemaat ve topluluk normları çerçevesinde açıklamaya çalışmanın etkisi kuşkusuz göz ardı edilemez.

Gruplamalar hem içerdeki, hem de dışarıdaki saflaşmaların iyice belirgin hale gelmesinde oldukça işlevseldir. Bir şiiri belli bir programın, tasarımın temsilcisi katına yükseltmek görece kestirme ve mantıklı yoldur, zaman zaman olumlu bazı sonuçlara götürdüğü de olmuştur ama her özcü yaklaşım gibi bu yol da tutucu, kendi dışına kör ve mutlakçıdır. Didem Madak’ın şiiri de yukarıdaki akımlarla ve kişilerle birçok yönden ilişkilendirilebilir elbette; sonuçta güneşin altında yeni bir şey yok.

Buna karşılık, Didem Madak’ın şiirinin kaygan bir zeminde ilerlediği iddiası bu ilişkilenmeyi hemen zayıflatması gereken bir iddia olarak belirir. Hayatla, onu taşıyan doğum ve ölümle sesli bir hesaplaşmaya girişen bu şiir bütün sadeliğine, bütün açıklığına, bütün defolarına rağmen sürekli bir devinim içindedir. Üstelik bu defoluluk hali devamlı bir onarım, tedavi

ve yaralanma süreci olan şairliğin bizatihi şartı haline gelmiştir.

Kendisiyle başa çıkmak adına her türlü şekle giren, her türlü biçimi deneyimleyen, her şeyle hemhal olan bir şiirdir bu: Akıcı ama kırılgan, yaralı bir bakış, sert konuştuğunda bile ciddiyet yüklenemeyen, boşluğa yönelen bir zaman egzersizi. Bir beyhudeliğe, suskunluğa gömülse de neşeli olmaktan kaçınmayan, neşesinin en az sevinç kadar acıdan da yapıldığını bilen buruk bir bilinç.

Didem Madak’ın savurganlığa varan şiirsel vuruşları her karşıt duyguyu aynı anda yaşamaya mecbur bırakılmış, itilmiş bir zihnin vuruşları olarak görülebilir. Lirizm işte ilk olarak bu demlerde sahneye çıkacaktır. Şiirin duyguların muharebesine dönüştüğü, tekniğin ve mekanikleşmenin, hayatın kirli koşuşturmacasının şiirin duygusal ve düşünsel hacmiyle etkisiz kılınmaya çalışıldığı bir aralıkta.

Zorlu bir yerdir burası; hem şiire, hem de şaire sürekli hareket çağrısı yapan, ikisini birden terleten, nefes almalarını dahi güçleştiren bir yer: yeni sözcüklerin, yeni durumların sabırsızlıkla beklendiği, canlı, çarpıntılı bir alan. Her yolun denendiği, aralıksız bir tekrar, söz bombardımanı ve benzetme oyununun mekânı.

Didem Madak’ın şiiri bütün coşkusuyla burada bir kimlik kazanır, ancak kazanması uzun sürmez, başka bir kimlik onu yerinden etmiştir bile. Özne başka öznelliklerin saldırısına karşı açık bir hedef haline gelmiş gibidir.

Acaba tam içine kapanacakken dışsalın baskısına fazla dayanamadığından geri adım atan bir şiir midir bu? En şiddetli acıyı anlatırken bile kendi oyunsuluğuna takılan, yol alamayan, tıkanan bir söz söyleme pratiği midir Madak’ınki? O bitimsiz ironisi ilk önce bizzat şairinin savurganlığına, hızlı yaşam temposuna mı yenilmiştir de şiiri koordinatları belirsiz bir alana hapsetmiştir?

Madak’ın ölüm-hayat alıştırmaları giderek şiirinin en önemli sorunsallarından biri olurken, bir tür kördüğüm haline gelir. Bu kasıtlı, istendik bir tercihtir muhtemelen, poetikasının bütününe bakıldığında en ısrarla işlenen tema budur çünkü.

Madak’ın sadece şiiri değildir söz konusu kısıtlılıkta bir özgürlük alanına kavuşan, bizzat kendisi de oranın bir sakini olur. Şair şiirinin konumlandığı yeri çok iyi bilmektedir:

Gözlerim ormanda kaybolmuş çocuk gözü renginde

Acemi ve pazartesi olurdu

Kara sürmeler çekerdim gözlerime

İzinliydim nasıl olsa dezavantajlı bol şiirler yazmaya
(Yüzüm Güvercinlere Emanet, Grapon Kâğıtları)

Dezavantajın, kısıtlılığın, uçtan uca salınmanın, arayışın şiirleriyle doludur Madak’ın dizeleri. Belli noktalara ilişemeyeceğinin ayrımında türlü türlü rollere bürünüyordur, çünkü kısıtlılıkta bile denge önemlidir, değişim vazgeçilmezdir. Bu şiirin aralıksız bir benzetme sağanağı altında yazılıyor olması şairin denge arayışı, soluklanma ihtiyacıyla yakından ilişkilidir.

Acıklı sözler kraliçesiyim ben

Yağmur bir daktilo kız kadar hızlı

Hızlı daha hızlı

Fazla vaktim kalmadı

Artık ifadem alınmalı.

Asaletim de sizin olsun baylar, rezaletim de!

Beni bir sutyen lastiği ile asın.

(Enkaz Kaldırma Çalışmaları, Grapon Kâğıtları)

Didem Madak’ın şiirlerinin temposu budur işte. Telaşlı, hızlı, rezillikle damgalı, sesli bir ton. Dışarının gürültüsüne karşılık kendi oyununu, düzenini dayatmaya uğraşır şair. Sınırlar bir kısıtlılıkla ama o kısıtlılığa tamamen sahip olmanın işaretleriyle belirlenmiştir.

Mızrak çuvala sığmıyordur ne yapsa, ne etse. Kimlik değiştirme arzusu bütün şiirinin en temel aksiyonuna dönüşür. Zaten kısıtlılığı kabullenmek de bu aksiyonların değişim çizgine bağlanmıştır.

‘Acıklı sözler kraliçesi’nin yanında başka kimlikleri de vardır Madak’ın: ‘bodrum kat kızı’, ‘illegal bir yağmur’, ‘ölü mavi bir kelebek’ gibi. Zamanla bunlara Pulbiber Mahallesi’nde rastlanacağı üzere Zeyna, Miss Marple, Raif Bey, Bay Keltoş, Mr. Parkinson gibi isimler de katılacak ve yapıtın yaşam alanları daha bir zenginleşecektir.

Sertlikle esneklik, maddiyatla ruhaniyet, öfkeyle sevinç arasındaki gerilimler şiire lirik bir statü kazandırmıştır. Hayatta kalmak böylesi bir dil altyapısıyla şiirsel ben’in çıkışlarına bağlanıyordur.

Bu içgüdü çok güçlüdür Madak’ta; ölümün, yenilginin, nihayetin sınırlarına çekilirken bile geri dönmesini, öteki uca yönelmesini sağlayacak kadar güçlüdür üstelik. Arada çok da mesafe yoktur: Kısıtlılığın avantaja dönüştüğü yerler de buralardır zaten.

Diğer bir deyişle, sınırlı zaman ve mekân öznenin daha da güçlenmesine, sertleşmesine ve uçarılaşmasına sebebiyet vermiştir.

İki yaşlı ve iki başlı gövel ördek gibi

Gölümüzde yüzüyoruz kanımızdan canımızdan

Mahalleli pulbiber ekiyor suyumuza

Nilüferler gibi açılıyor taneleri

Güzel ve ağırdılar diyecekler

Oysa paytak ve kırmızı kanatlıyız

Bizim familya uçar, uçarıdır, uçacağız...

(Pulbiber Mahallesini Tanıyalım, Pulbiber Mahallesi)

Didem Madak şiirinin bütün şifreleri bu dizelerde gizli gibidir. ‘Paytak’ benzetmesi önemlidir; çözümsüzlük, savrulma, her tarafın hakkını verme çabası saklıdır bu sözcükte çünkü. Dikelemeyen, düzleşmekle sorunları olan bir şiirin, ağır aksak, yalpalaya yalpalaya yürüyen bir eğilimin en güzide belirteci.

İşaretler bununla sınırlı değildir, ikilikler, çok başlılıklar, hemhal oluşlar burada da hissettirir varlığını. Şiir kendi suyuyla yarattığı gölde yüzmeye çalışır, bu anlar mutlak bir lirizmin artık göz ardı edilemeyeceği anlardır aynı zamanda.

Madak’ın lirizmi bilinçli bir tek özne seçimiyle, bu özneye bitişik başka öznelerin dayanışmasıyla kurulur. Ben kişisi Türkiyeli başka şairlerin de sıklıkla sığındığı bir kalıptır. Nesnelliğin irtifa kaybettiği bir dönemin, öznelliğin bizzat pazar eliyle piyasaya sürüldüğü bir zamanın en gözde sözcüğü.

Türkçe şiirde öznenin sesi hemen her zaman cemaatin basıncıyla birlikte anılır olmuştur. Divan şiirinden, Ahmet Haşim’e, sonra ikinci Yeni’nin bazı örneklerinden, 1970’lere kadar aralıklarla hissedilmiştir bu ses; ancak hiçbir zaman 1980’lerle birlikte yaşadığı dönüşümü

gösterememiştir.

Bunda siyasal yenilgilerin ve toplumsal kurtuluş umutlarının yara almasının payı büyüktür elbette. Ne var ki şairlik tercihlerinin belirleyiciliği de yadsınmamalıdır burada; şiirsel mesaisini kendisi için özerk bir alan kurmaktan çok, piyasayla uyumlu hale getirmeyi seçen bir fırsatçılıktan bahsetmek durumu daha anlaşılır kılacaktır.

Bu bayağılaşmış ‘ben’ sesi dayanışma duygusu eksik ve esas itibariyle eksik bir kişidir. Kendi varlığının başkalarının varlığıyla anlam kazandığından, bir bütüne kavuştuğundan habersiz, yalnızca bireyselleşme çağrılarına ve tekliflerine önem atfeden bir eğilimin örneğidir.

Oysa ben’in tarihi oldukça önemli anlara sahiptir. Adorno “Lirik Şiir ve Toplum” isimli denemesinde şöyle açıklar bu durumu:

Lirik tinin maddi şeylerin üstün gücüne karşı o çok kişisel muhalefeti, dünyanın şeyleşmesine karşı, modern çağın baş-

langıcından, sınai devrimin hayattaki baskın güç haline gelişinden beri insanların meta tahakkümü altına girişine

karşı bir tepki biçimidir. (...) Lirikte sesi işitilen ‘ben’, kendini kolektife karşı, nesnelliğe karşı tanımlayan ve dışavuran

bir ‘ben’dir; dışavurumun tanıklık ettiği doğa ile dolaysızca bir değildir. Sanki o doğayı yitirmiştir de şimdi canlandırma

yoluyla, ‘ben’in içine daha da gömülmekle, geri getirmeye çabalamaktadır. (Edebiyat Yazıları, s.118-119.)

Buradaki ‘yitirme’, ‘canlandırma’ ve ‘gömülme’ fiilleri önemlidir; Türkçe şiirin, özellikle de Didem Madak’ın serüvenine ışık tutmaları bakımından. Şiir bir mücadele alanıdır sonuçta, kazanmayı, kaybetmeyi, berabere kalmayı aynı anda içeren bir didinme, koşturmaca ve ısrar alanı.

Didem Madak’ın hercümerçle geçen şairlik deneyimi bütün bu süreçlerden izler taşır, üstelik bu izler şiirin asal bileşenleri olmak gibi bir niteliğe de kavuşurlar.

Güzel beyaz bir tay doğururdu her sene hafızam

Yorgundu oysa

Durmadan, durmadan hatırlamaya koşmaktan

(Kalbimin En Doğusunda, Ah’lar Ağacı)

Didem Madak’ta şiir zorlu, sancılı bir o kadar da acılı bir deneyimin ürünü olarak kayıtlara geçer. Ben sesinin bu denli belirtik hale gelmesinde diğer bir deyişle kabul görmesinde, her türlü şiddete maruz kalmanın verdiği bir özneleşme eğilimin tezahürleri saklıdır.

Yaşamla hemhal olmak öznenin sabitleşmesine, her şiirde öne fırlamasına yol açmıştır. Bu özellik Türkçe’de sadece

Didem Madak’a has bir özellik değildir elbette. İsmet Özel’in şiirlerinde de güçlü, buyurgan, fatih edalı bir ben sesi vardır; şiirde gelişen tüm olaylara meyleden, onları yönlendiren, biçimleyen bir ses.

Ancak İsmet Özelin sesi partizanlığın ve ardından İslamcılığın yarattığı sonuçlar bakımından doğrudan kaynaklara sahiptir. Bir dolayım dilidir onunki, görece en sakin zamanlarını yaşarken bile bir kalabalığa seslenir gibidir. Belki bu tür bir ben izleğine Edip Cansever’in şiirlerinde de rastlayabiliriz, tabii zamanımızın bireyselleşme trendlerini bir yana

bırakırsak.

Cansever’deki öykülemeci dil de Didem Madak’la paralellikler taşır, zaman zaman yanıp sönen imgecilik de benzerliklere ilişkin önemli bilgiler verecektir. Üstelik Madak’ın son şiirinin Cansever’e gönderme yapması düşündürücüdür:

Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun

Patlak gözlü bir kurbağa

tarifsiz çirkin ve kel.

Edibin kurbağası yakup benimki seyfettin

Neden bilmem işte

Nereden çıktı şimdi seyfettin

(128 Dikişli Şiir, Pulbiber Mahallesi)

Bir borcun ödenmesi, telafi edilmesi, vefa duygusunun o son anda dışavurumu mudur bu dizeler? Yoksa Cansever’in kurbağasının acıyla birlikte hatırlanması Madak’a özgü bir öç duygusunun sonucu mudur sadece? Cansever’le yarışmış, onunla çatışmış ama boy ölçüşememiş bir şiirin sitemi olarak sözgelimi.

Madak’ın Cansever’e ilgisinin derecesini tam bilmiyoruz, ancak şu son şiirdeki işaretlerden, yani bir tür var kalım mücadelesi içinde hatırlanmasından gerilimli bir ilgiden söz etmek yanlış olmayacaktır. (Didem Madak Varlık dergisindeki röportajında Cansever’den de bahsedecektir: “Samimiyet meselesi bence yanlış anlaşılıyor, insan ne kadar kendi hayatından söz ederse o kadar samimi sanılıyor. Edip Cansever, Stefan, Lusin, Cemile ve Seniha’nın hayatlarından muazzam şiirler kurdu, samimiydi. Sonuna kadar. Çünkü o bu hayatların şiirini yazma zorunluluğu duyuyordu. M. C. Anday çok sevdiğim Güneşte kitabında samimiydi. Samimiyet şairin kendi deneyimine, düşünsel sürecine denk düşecek şiiri yazması demek bence. Şiirinin arkasında durabilmesi demek. Bazen özentili, güzel söz söyleme hevesiyle veya can sıkıntısıyla yazıldığı belli olan şiirler okuyorum. Şiire soruyorum o zaman: Hani ya senin şairin nerde? iyi şiir şairinin parmak izi gibidir. Tanırsınız hemen.”)

Bu son şiirin öğrettiği, iyice zihinlere kazıdığı bir şey daha vardır: Madak’ın ilk şiirinden son şiirine kadar durmadan tekrarladığı, adeta emrine girdiği ironidir bu. Gerçek şu ki, Didem Madak dendiğinde ilk akla gelen şey de bu ironi özelliğidir.

Oğuz Atay da böyle bilinir. İşin ilginci Madak’ın bunu şiiri de öteleyen bir yaşam pratiğine dönüştürmüş olmasıdır. 2002 yılında Varlık dergisinin röportajında şunları söyleyecektir:

Virginia Woolf un Orlando’sunu çok severim. Orlando yıllarca göğsünde taşıdığı ve bir meşe ağacından esinlenerek yazdığı şiiriyle ünlü olur ve bir ödül kazanır. O zaman kitabını kendisine esin veren meşe ağacının altına gömmeye karar verir. Ve simgesel cenaze töreninde şöyle bir konuşma yapmayı planlar: “Bunu bir armağan olarak görüyorum diyecektir, toprağın bana verdiklerinin toprağa geri dönmesi olarak.” Galiba ben de bütün birikmiş ahlarımı, söylediklerimi ve söyleyemediklerimi “Ah’lar Ağacı”nın altına gömdüm.

Bu yüzden “Ah’lar Ağacı” bir şiirden çok bir ağıt olabilirdi esasında. Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta ‘iç ses’ diye söylenen ağlak kadınla, Yıldırım Gürses’ diye cevap verip dalga geçti. Ve aptal aptal güldü bir de buna. Şimdi “Ah’lar Ağacı”nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. Belki de ‘başsız ayaksız bir mezara’. ‘Susmanın su kenarında’ bir yerlere...

Hep acının terimleriyle konuşuyoruz ama bu şiir daha en başından kendisini dışarıdan gelecek kaza oklarının hem müdafaası, hem de sahnesi olarak konumlamıştır.

Hissetmediğiniz şeyden bahis açamaz, hakkında söylem de üretemezsiniz. Madak en çok neyi sezmiş, neyin tehdidine maruz kalmışsa ondan bahsetmiş, üstelik benzer hissiyatları başkaları kanalıyla anlatmaktan da geri durmamıştır. Cansever’in Yakup’u, Ruhi Bey’i gibi o da hemen bitişiğindeki yaşantılara açılmaktan, onlarla özdeşim kurmaktan, hemhal olmaktan vazgeçmemiştir.

Bu şiirin lirizmle flörtü de bu anlarda ortaya çıkar esasen. Kördüğümün, çözümsüzlüğün başladığı zamanlar olarak da kabul edilebilir bu anlar. Madak’ın şiir tasarımı hem acıyla kurduğu yakınlıktan doğan imgeler ve kesitlerle, hem de sevincin çekimine maruz kaldığı bölümlerle çevrelenmiş, bir bakıma sınırlanmıştır.

Madak’ın sözcüklerinin işitilememesinin imkânları ortadan kalkar böylece. Bu şiir şu veya bu şekilde meydana gelecek; dilin içinde kapalı, kararsız, çalkantılı bir bölge inşa etmekten vazgeçmeyecektir; dışsalın fırsatlarına, tüketime dayalı aşırı taleplerine, kuru gürültüsüne pabuç bırakmayacak, bırakmamak zorunda kalacaktır.

Başka şairlerde dezavantaj olarak görülebilecek olan koordinatsızlık, dilin ayarının kaçması sorunu, Madak’ta kendiliğinden bir sürece dönüşür. Olağan şartlarda bir zaafa da yol açabilme kapasitesine sahip olan bu zeminsizlik planlı bir hareket gibidir. Bir ‘ada’ şiiridir bu; ada bir metafor olarak kabul edilirse. Mutlak uçurumlar ve genişliklerle çerçevelenmiş bir şiir.

Pulbiber Mahallesi bu adadır aslında, diğer adalarla arasında sayısız dip akıntısı, dil dolayımı vardır Madak’ın şiirinin. Madak’ın insanları sonsuz su kaynaklarının görece merkezinde kendilerine özgü gündemlerini yaşarken, dünyada olan bitenle de bağlarını seyreltmezler. Şu parça mahallenin ahvaline ilişkin iyi bir örnektir:

Pulbiber Mahallesinin düm-tek tarihinde

Acıdan sızlarken burnumuzun direği

Morarmış çarşaflarımızı bayrak diye asardık

Dokunsalar dağılırdı iyi pişmiş kurabiyeler gibi kalbimiz

Kıtırdı ve çıtırdı

Nedense iki kuşun ismine benzerdi kalbimiz

Biz böyleydik işte, lezzetimiz de böyle... böyle... böyle... (Pulbiber Mahallesini Tanıyalım, Pulbiber Mahallesi)

Madak büyük kentlerle çevrelenen mahallesinin vakanüvisi rolünü tarihsel bir misyon gibi yüklenir (bir seferberlik çağrısının ardından, ‘Pulbiber tarihsiz kalmayacak’ diye bağıracaktır “Karşılıksız Hayat”ta).

Zorluğun, anlatsa dahi bir unutmaya hapsolacağının çarpık bilinciyle yazıyordur durmadan. Betonun, demir kalasların ve vinç makinelerinin dünyasında kurabiyeden, çarşaftan, çıtır mahallere yer var mıydı gerçekten de? Madak bu güç sorunla baş etmeyi ne zaman öğrenmişti? Yaşananları yok sayma mekanizması nerede devreye girmiş, o zorunluluğa koşuluş ne zaman meydana gelmişti tam olarak?

Pulbiber Mahallesi’nin başına bile “bu kitap ısrar üzerine yazılmıştır” şerhini koymakta beis görmemiştir şair. Hem dosdoğru içeriden, hem de çevreden gelen taleplere karşı koyamamış ve kitabı yazmak zorunda kalmış gibidir.

Madak’ın kente karşı inşa ettiği mahallenin niteliklerinin nostaljik ev tasarımlarıyla benzeşmesinin, sertliğe sertlikle cevap vermek yerine, yumuşaklığın, esnekliğin sesine çekilmesinin anlaşılır gerekçeleri vardır. Bu şiir tekil bir mücadele şiiri olmamıştır hiçbir zaman. En gür dönemlerde bile daima kabul edilebilir bir doz yeğlenmiştir.

Geçmişin, olan bitenin ezgisi, yoğunluğu daha cazip görünmüştür sanki. Bunda ütopik bir gelecek kurma arzusunun kıvılcımları da saklıdır. Yeni kente ilişkin ilk ipuçları...

Üstelik retrospektif bir şiirdir bu: Madak’ın annesine ilişkin anlatısının da bu geriye bakışta payı vardır elbette. Erken hayata veda eden anne bütün kitaplarda karşımıza çıkacaktır: ‘Acımasız ölü anne sesi’, ‘bütün üzgün oluşların adı’na dönüşecektir zamanla.

İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?

Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım.

Bir ‘eşya toplayıcısıyım’ bayım

(Çiçekli Şiirler Yazmak istiyorum Bayım!, Grapon Kâğıtları)

Madak’ın üzerine sinen bu ses onu geçmişe, geçmişin talileşmiş görünümlerine ilişkin bir bilgiyle donatır. Naifliğin, gürültüden artakalanın, sağanaktan kurtulanın bilgisidir bu. Geçmişin, kullanılıp bir kenara atılanın, içeride kanayıp bir sızıya dönüşmüş olanın bilgisi hatırlamaya götürür şairi. Hatırlama da kendi üstüne düşünmeye, o da sonsuz duygulanıma.

Madak’ın çok kimlikli şiiri sıra dışı bir örnek olarak önümüzde duruyor; hele de ben’in ayağa düştüğü şu piyasa günlerinde. Şiirsizliği bile hayatileştirmekten korkmayan, tehlikeli, gözü pek ama kararsız, yalpalayan, defolu dizelerden oluşuyor Madak’ın kitapları.

Susuzlukta, tıkanıklıkta bile bir yaşam umudu gören, ‘dilini azı dişinin bıraktığı boşluğa’ uyarlamaktan sakınmayan bir şairdir o.

Ah’lar Ağacı’nın, Grapon Kâğıtları’nın ve Pulbiber Mahallesi’nin vakanüvisi kullanmaktan imtina etmediği cesaretiyle ‘ucu olmayan dizeler’ bırakıyor arkasında. Didem Madak kısıtlılığın, eksikli yaşamanın fazlalıklarıyla dolup taşıyor.

Devamını görmek için bkz.

Şükran Yücel, “Hayatını şiire tercüme etti”, Cumhuriyet, 30 Temmuz 2011

En verimli çağında yitirdiğimiz şair Didem Madak, sıklıkla ölümü yazmıştı, ölüme meydan okuyarak. İç sesini dinleyerek yazdı şiirini. Sezgiyle kaleme aldığı şiiri kendi sesini buldu. Kelimeleri aşkla sevdi. Şiirleri yaşam ırmağından beslendi. Gençler, onun şiirindeki başkaldırıya sahip çıkacaklar. Şair Didem Madak’ı en verimli çağında kaybettik. O ruhu güzel, yüzü güzel, şiiri güzel arkadaşıma veda edemedim. Hastalığa karşı ne büyük bir güçle mücadele ettiğini, küçük kızının büyüdüğünü görmek için hayata nasıl tutunduğunu biliyor, hastalığı yeneceğini umuyordum. Sonra iki kelimelik bir mesaj: “Didem’i kaybettik”.

O, bir şiir gibi yaşadığı şiir kadar kısa ömrüne üç şiir kitabını, henüz yayımlamadığı şiirlerini ve denemelerini sığdırdı. Filozof bir şair gibi yaşadı, fikirlerini şiirine kattı. İç sesini dinleyerek yazdı şiirini. Sezgiyle yazdığı şiiri kendi sesini buldu. O hayatını şiire tercüme etti. Gündelik hayatın ayrıntıları, masallar, filmler, diziler, onda iz bırakan her şey şiirine yansıdı. Yaşam ırmağından beslediği şiirleri kimi zaman acıyı, kederi, hüznü kimi zaman aşkı, sevdayı, tutkuyu, genellikle yaşamdan duyduğu tedirginliği, öfkeyi, endişeyi ve korkuyu dile getirdi.

O, kelimeleri aşkla sevdi, kelimelerle kavgası hiç bitmedi. “Hüzün sektöründe bilfiil görev yaptı.” “Adliyelerde Kafka’nın ruhuna fatiha okuyarak dolaştı”. O duyarlı ve isyankâr şairin işinde son derece titiz ve başarılı bir hukukçu olduğunu pek çok okuru bilmez. Hukukun katı dünyasıyla şiirin duygu âlemi arasındaki çelişki, özellikle Pulbiber Mahallesi adlı son kitabının pek çok dizesinde kendini gösterir:

“Duruşmalara müdahil oluyoruz ara sıra/Doğrudan zarar gördük diyoruz/Doğrudan!/Hâkim bağırıyor/Atın bu isterik karıları dışarıya!/Geçmiyor zapta nedense hiçbir sözümüz.”

Didem kadın dilini şiire hünerli bir dokunuşla taşıdı. Bir kadının gündelik ev içi yaşamından alınan “haraşo örgüler”, “eski tül perdelerden gelinlikler”, “ıslak unutulmuş taş bezi”, “uçlarından çile damlayan yorgun çamaşırlar”, “kalbinin raflarına dizdiği rengârenk reçeller”, “yamanan aşk”, “çoktandır öksüz kalan mutfak”, “kalbim ucu kararmış tahta kaşık” gibi benzetmeler, metaforlar, imgeler farklı bir şiir sesi getirdi.

Hayata ve egemen erkek söylemine karşı eleştirel ve sorgulayıcı bir bakışı öne çıkarttı. Çiçekli şiirler yazar, grapon kâğıtlarıyla süsler, Külkedisi’ne camı kırık ayakkabılar giydirirken kadının kaderine itiraz etti.

Hayatın çarpıklığı, yaşadığımız kaos onun şiirinde acısıyla, kömür karasıyla dile gelirken, gülümseten bir kara mizah ve ironi dizelerinde hiç eksik olmadı. Yaşayan günlük dili, tüm canlılığıyla şiire dönüştürdü.

Annesinin erken ölümünün gölgesi düşmüştü şiirine, ölümü yazdı sıklıkla, ölüme meydan okuyarak:

“Hikâyeme bir ölüm yazmak istiyorum/Beni masalların ortasında bırakıp giden ruhuma/Romantik radyo dinleyen o eski arkadaşıma/Son bir kere daha limon ağaçlarından bahsetmek istiyorum/Otobüs duraklarında yağmurlar bekliyor beni/Yağmurla beraberliğimden doğan/Birinci ve yüzbininci hayaletim... Hayatıma bir ölüm yazacağım/Bir ölüm, pek de inandırıcı olmayan.”

Kızı Füsun’un doğumu, hayatına yepyeni bir ışık getirmişti. Füsun henüz 9 aylıkken yazdığı “Kızıma Mektup” başlıklı uzun şiirsel denemede, bir annenin korkularını dile getirmişti: “Canım Kızım, Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkeye gidiyorum.”

“Polyanna’ya Son Mektup” adlı şiirindeki gibi ben de ölümünün içime ektiği acıyı tercüme edecek dil bulamıyorum:

“Muhabbet kuşumuz öldü /Arkasında uçuşan tüyleriyle mavi bir sonbahar bırakarak/Biliyorsun ölüm, mavi boş bir kafestir kimi zaman /Acıyı hangi dile tercüme etsek şimdi yalan olur Pollyanna.”

Biliyorum, şimdi daha çok okunacak Didem’in şiirleri. Okurlarının sayısı artacak, internette sayfalar, bloglar çoğalacak, onun şiirlerinden Sylvia Plath’ınki gibi bir efsane doğabilir. Gençler onun şiirindeki itiraza, başkaldırıya sahip çıkacaklar. Didem bulutların üstünden gülümseyerek bakacak bu yalan dünyaya, “Canım kızım, cehaletimden şair oldum. Annesizlikten. Sen sakın şair olma!” diyecek. Bizi şiirlerinin ortasında şairsiz bırakıp gittin sevgili Didem.

Devamını görmek için bkz.

Kemal Varol, “Kelimeler ölsün istemem”, Kitap Zamanı, 1 Ağustos 2011

Didem Madak’ın herhangi bir şiiriyle ilk kez karşılaşan okurlar mutlaka şaşırmışlardır. Yürürlükteki şiire hiçbir şekilde benzemeyen, yer yer çocuksu, ironik, fazlasıyla öykülemeci, masalımsı, naif ama ille de kederli olan bu şiirler tersinden bir varoluş kaygısı peşindedir sanki. Görünürde büyük bir şiir değildir Didem Madak’ın şiiri. Dahası, öyle olmamak için özellikle çabalamış gibidir. Didem Madak’ın şiirinin öznesi bu yüzden gizli değildir. Kendisini sakınmadan, saklamaya gerek duymadan şiirin imkânlarına çeker. Sıklıkla bir kız çocuğunun diliyle seslenmektedir bu şiirin öznesi. O çocuk büyür. Zamanla sokaklardan ev içlerine, mutfaklara çekilir, sonra tekrar geri geldiği yere bir pencereden bakar ama o dil geçmişte kalmakta ısrar eder. Hemen hemen her kitabında şiirle, en çok da lirik şiirle bir kavga içindedir. Onun şiirlerinde ‘çocukluk’ kadar ‘şiir’ kelimesinin de bunca yer etmesi boşuna değildir. Nasıl bir şiir peşinde olduğunu, karşısında bulunduğu şiir tasarımını sürekli yererek göstermeye çalışır.

Kavramlarla değil, sözün sahiciliğiyle...

Örneğin, Pulbiber Mahallesi adlı son kitabında yer alan şu dizeler tastamam bu yönelimi gösterir: “Ne kadar hijyeniksiniz, ne kadar stres topu bir şiiriniz var. Yettiniz ama artık. Çöl muhabbetiniz de yetti. Sardalye konservesi sever misiniz?” Bir örnek daha: “Çok soğuk günlerde çayçen çayçen diye bağıran yerlerde / Çay içen bir süt dökmüş oluyorum / Hüzün diyor bazı şairler nedense buna.” Görüldüğü gibi, Didem Madak şiiri büyük söylemler peşine düşmez; hatta çoğunlukla karşıtını yerme ihtiyacı duyar. Tuvalete koşmak için yerde terlik arayan ayak parmaklarının şiirini yazar Madak. “Çayçen” sokakların sesini dinler. Dolaştırıyorsun sen beni, diye taksicilere çıkışır. Dilini şaklatarak mikrofonu test etmeye çalışan şarkıcıya kulak vermemizi ister. “Kelimeler ölmesin” diye yazar şiirini. “Çocuk kalmak iyiymiş, biz de iyi kaldık albayım; medeniyet bizi bozamadı” diyen Oğuz Atay kahramanının sözlerine kulak kabartır. Şiire kavramlarla değil, sözün sahiciliğiyle yaklaşmayı dener. Gündelik hayattan beslenir bu yüzden. Şiirsel dilin yerine gündelik bir dil baskın gelir yapıtlarında.

Didem Madak’ın 2000’de yayımlanan Grapon Kâğıtları, 2002’de yayımlanan Ah’lar Ağacı ve son olarak 2007 yılında yayımlanan Pulbiber Mahallesi adlı kitapları kademe kademe bir iç sesin bastırılarak, yerine dış seslerin de dâhil edildiği, iç sesin dünyanın sesleriyle yoğrularak hayat bulduğu bir serüveni ifade eder. Orhan Kahyâoğlu, Didem Madak’ın şiirleriyle ilgili yazdığı bir yazıda şöyle demektedir: “Gündelik dil, gündelik hayat tüm içtenliği, çocuksuluğuyla; kendine özgü ironisi, eğretilemeleri ve imgeleriyle şiirde inanılmaz bir duruluğu, insanın hallerini su yüzüne çıkarmıştı. Mükemmel şiirler miydi bunlar? Belki değil. Ama Madak, farkına fazla varmadan şiire inanılmaz bir hakikiliği taşıyordu. Yıllar geçtikçe yoğunlaştı, olgunlaştı bu şiir. Çekiciliği, şiirlerin duruluğuydu.” Ama yine de zamanla genişleyen bu şiirin ve onun tasarımının arkasında bir kırgınlığın, acı bir tecrübenin olduğunu bulmak zor değil. Duru bir şiirdi Didem Madak’ın şiiri, doğru. Dahası hakiki olmakta ısrar eden bir şiir. Ama daha ilk şiirlerinden birinde (“Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım”), bir yandan yine her zaman olduğu gibi kendi şiirinin tanımını yapmaya çalışırken, diğer yandan da bu tasarımın aslında çok da planlı olmadığını, belki de bir çeşit zorunluluktan kaynaklandığını göstermeye çalışır. Sanki bütün bu çaba daha başka bir durumun, bir kırgınlığın, derinlerde bir yaranın üzerini örtmek, onu önemsizleştirmek için gösteriliyor gibidir: “Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım./ Bilmiyorsunuz./ Darmadağın gövdemi/ Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.”

Genç öldüğü için değil, bir şiir serüvenini yarım bıraktığı ya da geride tıpkı kendi şiirlerindeki gibi küçük bir kız çocuğu bıraktığı için de değil; bir yaranın izini bıraktığı için acıtıyor onun ölümü. En güzel şiirlerinden birini hatırlamanın vaktidir:

Ben işte miraç gecelerinde

Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,

Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,

Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin

Bir şiir aradım.

Geçen üç yıl boyunca

Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.

Ülkem olmayan ülkemi

Kayboluşumu aradım.

Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Bir ters bir yüz kazaklar ördüm

Haroşa bir hayat bırakmak için.

Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Devamını görmek için bkz.

Ali Topuz, “Şiir şehrinin Pulbiber Mahallesi”, Radikal Kitap Eki, 29 Temmuz 2011

Pulbiber Mahallesi, edebiyat şehrinde yeni bir mahalle; kentsel dönüşümün acımasız çağında görüldüğü yerde üstünden dozerlerle, parayla ve hırsla geçilen şu mahallelerden biri. Kimse yıkamayacak; çünkü ters yönde bir haraketin, yıkıma inatla direnen şiirsel dönüşümün kurduğu bir mahalle. Geçen cumartesi akşamı kaybettiğimiz çok çok kıymetli bir şairimiz tarafından, şiirde kuruldu. Bu şair ve mahalle kısaca anlatılacak bu yazıda.

Didem Madak’ın şiiri hakkında isabetli ve takrarında yarar olan saptamalar yapılmıştır; dergilerde ilk görünmeye başladığı andan itibaren dikkat çeken bu şiir için çeşitli kişilerce, çeşitli defalar, çeşitli biçimlerde dile getirilen bazı özellikleri sıralayalım: Duru. Çekici. Kendine özgü. Hakiki. Anlatımcı. Ve elbette öykülemeci.

Bunların hepsi doğru, doğru ama karşımızdaki şiirsel başarıyı anlatmakta yeterli olacak gibi değil. Zira duruluk, kendine özgülük, hakikilik birçok başka şairin, şiirin özelliği, hatta bir bakıma şiirin şartları.

Anlatımcı ve öykülemeci yansa 1980’lerin imajinist salgınının ardından, belki de o salgın yüzünden, Didem Madak şiirinin en dikkat çekici özelliği olmuştur. Nitekim Orhan Kahyâoğlu Pulbiber Mahallesi’yle ilgili kısa ama Madak’ın şiirini başından itibaren yakından izleyen birinin dikkatli gözüyle yazılmış yazısında (Modern masal tadında şiirler, Radikal Kitap, 4 Mayıs 2007) vurgular bunu. Pulbiber Mahallesi’nin, öykülemeci yönün öne çıktığı, bir araya getirilmiş çeşitli şiirlerden değil, baştan bütün olarak kurgulanmış bir ‘modern masal’ olduğunu söyler.

Türkçe şiirin eşsiz ürünlerinden

Gerçekten de Pulbiber Mahallesi, masalsı (aslında şairin kendi söyleminden bir ifadeyle, büyülü) bir dil halesiyle işlenmiş, sabit ayağı şiirde olan, diğer ayağı türler arası bir daire çizen bir eser. Her şiir bir bütündür yine, tek başına okunabilir; ancak tümü birden okunduğunda, bir tür eksikli anlatımlı roman olduğu söylenebilir. Kitaptaki açık Oğuz Atay atıfları (Hem Tutunamayanlar hem de Tehlikeli Oyunlar anılır, anıştırılır çeşitli defalar) değil sadece bunu söylemeyi olanaklı kılan. Dahası var: Hem anlatılan hem anlatımın yerleştiği mahalle, Türkçe edebiyat şehrinin bu dört yıl önce kazandığı kurgusal mahalle, Pulbiber Mahallesi, hem Berci Kristin Çöp Masalları hem de Kolera Mahallesi’yle (Metin Kaçan’ın Ağır Roman’ındaki) komşuluk ilişkisi içindedir. Dolayısıyla sözünü edilen yazısında Orhan Kahyâoğlu’nun yer yer şiir açısından zaaf olarak tanımladığı dizeleri, bölümleri, türler arası bir girişimin zorladığı poetik araçlar olarak görmek daha uygun olabilir. Bu yönüyle kitap, Türk şiirinin, şiir dışındaki iki sürpriz kitabıyla kurduğu özgün ilişkiler açısından ayrıca incelenmeye değer. Sadece bu bile, yani arkasına sadece şiirleri değil, diğer türlerin ürünlerini ve özelliklerini almakla Pulbiber Mahallesi, hem poetik ve hem de politik olarak Türkçe şiirin eşsiz ürünlerinden biridir.

“Her şeyin kırığının alındığı

Voltajı düşük fakirhaneler gibiydik

Kırık pirinç, kırık yumurta... Semt pazarından ucuza.

Kalbin kırığından söz etmeye sıra bile gelmiyordu.”

Madak’ın şiirsel kaynakları

Didem Madak’ın şiir yolculuğunun bildiğimiz son ve çok önemli uğrağı olan Pulbiber Mahallesi, şairin şiirle (ve elbette şairlikle) ilgili seçimlerinin, kararlarının, yönlenmelerinin tartışıldığı ve yer yer sonuçlandığı bir metindir de aslında; poetik bir tartışma, şiir diliyle de olsa, metni boydan boya kateder.

Didem Madak şiirinin şiirsel kaynaklarının da yine özel bir araştırmayı hak eden bir derinliği var; ilk elden sadece büyük ustalardan Metin Eloğlu’nu anmak gerekli ve kısa kısa bir yazı için yeterli. Ancak hemen vurgulamak şartıyla: Metin Eloğlu mirasını sadece ‘etkilenmiş bir sonraki kuşak şairi’ olarak bulmayız Didem Madak’ta. Metin Eloğlu’nun Garip-İkinci Yeni aralığına bir anıt gibi dikilen şiirinin politik yan tutma ve egemen poetik söylemlere yüz vermeme tavrı da tekrar eder bu şiirde. İronisi de bu akrabalığın bir başka izi.

Didem Madak, retçidir, itirazcıdır. Belki Metin Eloğlu kadar gösterişli bir ret, bir itiraz çarpmaz göze, parmağını muhatabanın gözünün içine sokarak konuşacak bir şair değil çünkü Didem Madak; ama kararları ve kararlığı bir farkla aynıdır. Farkıysa şöyle söyleyelim şimdilik: Eloğlu’nun resti ülkesini bütünüyle sahiplenen bir politik öznellikle şekillenir; Madak ise ‘hayatın’, ‘insanların’ ve ‘dünyanın’ kurulu düzeninin kendisine ve kendisini yanlarında gördüğü mağdurlara, madunlara bıraktığı hayatı, insanları ve dünyayı, tüm haklarıyla birlikte, savunur; politikası daha varoluşsal bir tutuma yaslanır. Bu yanıyla o, isyanını, itirazını, restini, arkasını dönerek, masanın altına saklanarak, kırık dökük evine çekilerek, kedisi, sözcükleri, arkadaşlarıyla kurduğu dünyaya taşır.

Pulbiber Mahallesi, bu tutumunun, arayışının dilini güçlü biçimde kurduğu yerdir.

Yani Madak, mirasını kullandığı Eloğlu tarzında araçsallaştırmaz şiiri, hayır, onun tavrı daha varoluşsaldır demiştik, demek ki şiir onun bir tür yaşadığı yerdir:
(...)

“İnsanlar için dualar ve beddualar icat etmekten başka

Ne yapabiliriz Zeyna?”
(...)

“Ama iyidir saçmalamak, dostlarını satmaktan

İyidir adanmak, yalandan.

Bir çocuk romanı olarak anlaşılmıştım artık.”
(...)

“Ferman tarihinse

Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında.”
(...)

Politik yönün gösterişsiz ama derin özellikleri, varoluşsal yönde de tekrar eder. Kendi acılarıyla boğuşma tarzı, şiiridir:

“Sonunda kendime ait bir acısavar dili bulmuştum.”

“Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi

Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,

bu acımasız ölü anne sesini.”

Bütün şiirlerini kateden özgül bir tema olarak ölmüş anne, sadece şairin zamansız ölmüş annesi değil, dünyanın yitirilmiş şefkati olarak sembolik değer kazanır. Ölmüş annenin miras bıraktığı acı ses, sadece öksüz bir kız çocuğunun yakınmalarıyla sonlanmaz, Pulbiber Mahallesi’nde evrensel bir çevrimi işaretle sürer:
(...)

“Kendimi Hz. Meryem’in Pulbiber Şubesi gibi hissediyorum.”

Didem Madak, iki şeye sürekli kur yapar: Tanrıya ve hayata. İkisinin de verdikleriyle derdi var gibidir; ama şiirinde konuşan bir sinirli asi değil, kendisine verilenlerin ve verilmeyenlerin farkında olan, payıyla kamilen yetinirken, verilmemişlerin tutanağını tutan usul bir asidir. Ümitvardır çünkü ve evet, “ümitvarların acısı büyüktür.” Kendisini tanrıya ve tanımlı hayata beğendirmeye çalışmaz, tanımlı hayatla didişirken, tanrıya sessiz gözyaşı yerine geçen şiir harfleri yollar.

Tanrıya ve hayata kur yapar dedik. Kısacık yaşamı boyunca sürekli kendisine kur yapan ölüm, tanımlı hayata karşı kurtarmaya çalıştığı hakiki hayatın bir boyutu olarak, şiirinin önemli bir motifidir Didem Madak’ın.

Pulbiber Mahallesi’nden önceki eserinden, Ahlar Ağacı’ndan bir alıntıyla bitirelim. Başka zaman ve yerlerde, daha genişçe devam etmek üzere:

“Teyzem öldü.

Kırkı yeni çıktı

En hikâyeleri ölüler anlatır

Ölülerin anlattığı hikâyeler

İnşirah suresi gibi insanı ayartır.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.