Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-875-0
13x19.5 cm, 76 s.
Liste fiyatı: 12,00 TL
İndirimli fiyatı: 9,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Didem Madak diğer kitapları
Pulbiber Mahallesi, 2007
Grapon Kâğıtları, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ah’lar Ağacı
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012
12. Basım: Eylül 2017

Şair Didem Madak’ın yayımlanmış üç kitabı vardır: Grapon Kâğıtları, Ah’lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi. Bir süredir baskısı olmayan ve okurlar tarafından ısrarla aranan kitapların yeni basımını yaptık.

İÇİNDEKİLER
Ah'lar Ağacı
Siz Aşktan N'anlarsınız Bayım?
Kalbimin En Doğusunda
Samson ve Dalila
Pollyanna'ya Son Mektup
Müsveddeler
Karınca Kumu
Ağlayan Kaya
Paragraf Başı
OKUMA PARÇASI

Siz aşktan n’anlarsınız bayım?, s. 35-36

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Alt katında uyumayı bir ranzanın

Üst katında çocukluğum...

Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden

Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.

Aşk diyorsunuz,

limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca

Havı dökülmüş yerlerine yüzümün

Büyük bir aşk yamadım

Hayır

Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım

Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı

Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...

Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.

Aşk diyorsunuz ya

Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Balkona yorgun çamaşırlar asmayı

Ki uçlarından çile damlardı.

Güneşte nane kurutmayı

Ben acılarımın başını

Evcimen telaşlarla okşadım bayım.

Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.

İnsan kaybolmayı ister mi?

Ben işte istedim bayım.

Uzaklara gittim

Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin

Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fikri Sabit, "Şairin dalgınlığa gelmek isteyeni", Sabitfikir Dergisi, 9 Kasım 2012

Didem Madak... Beyaz, çilli, kadın, şair... O annesinin ölüsünü şiirle yıkamak istemiş ya, ben de onu varlığını yokluğunu ölüsünü dirisini şiirle yıkamak istiyorum kaç gündür, yüksek sesle okuyorum, çamın dibinde mercanköşke ve limon ağacına doğru giden sesin yankısından medet umuyorum. Daha ileri gitmiyorum ama. "Kime ne anlatarak bitirsem hayatımı/ Ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık," dediği için, en azından şiirsel olarak susuyorum.

2011'de 41 yaşındayken öldü Didem Madak; annesinin erken ölümünü kendine ah eden şair geride bir kız çocuğuna erken ölmüş bir anne şair bırakarak… Bunu bu ay yeniden basılan üç şiir kitabını birer birer karıştırırken öğreniyorum ve düşünüyorum, şairlik belki de kuşaklar boyu süren bir laneti yeniden yeniden yaşamak, ya da o tuhaf şair duyarlığından yeni bir lanet yaratmak… Kim bilebilir, yine şairlerden başka...

Öykülemeci şiir derler ileri gelenler, bense buna Didem Madak özelinde, içindeki öykünün şiire doğması diyorum, şiirin içine öykü doğmuş diyorum… Evet şair zaman zaman dilden ve öyküden fire verir gibi oluyor. Öykünün ritmi, öykünün talepleri şiirin önüne geçebiliyor. Ancak bunu fark edene kadar Madak sizi zaten çoktan ele geçirmiş oluyor. O, oturup kendine güzel bir etek diktikten sonra teğelleri üstünden tek tek temizlemeyi kafasına takmayacak, heyecanla yapıtını üstüne geçiriverip kendini sokağa atacak tiplerden. Varsın teğelleri görenler söksün tek tek.

Teğellere de, söküklere de önem vermiyor Madak, en fazla güler geçer. Bu gülüp geçme onun şiirinin de temel izleklerinden biridir zaten. Ama acılı bir gülüştür yine de onunkisi. Çok ama çok fazla kadınsıdır hatta belki; boş vermişlikle hayata tutunamamanın hesabını isteme arasında salınan bir sarkaç gibi. Şöyle ki:

"Bazen ah diyorum durmadan,

Şimdi ben ahlatın başında,

Otuz iki yaşımda.

Ahlar ağacı gibi.

Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,

Mavi, mor,kırmızı ve yeşil,

İstedim, hep istedim,

Sen iste derdim, iste yeter ki

Vereyim.

Her istediğimi verdim.

Arttım, fazlalaştım,

Eksikli yaşamaktan.

Ahlar Ağacıyım, gibisi fazla.

Başka bir şey istemem

Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,

Hesabımı tam vermekten başka.

Vasiyetimdir:

Dalgınlığınıza gelmek istiyorum

Ve kaybolmak o dalgınlıkta."

Ancak ardından görüyoruz ki, dalgınlığımıza gelmiyor Didem Madak. Yine de hem ölümüne hem şiirine damgasını vuran bir mezar arayışı içinde . Ah'lar Ağacı üzerine verdiği bir röportajda, "Kendi acısıyla dalga geçen ve gülerek acı çeken bir kadın ani bir manevrayla şiiri ele geçirdi ve en başta 'iç ses' diye söylenen ağlak kadınla, 'Yıldırım Gürses' diye cevap verip dalga geçti. Ve aptal aptal güldü bir de buna. Şimdi Ah'lar Ağacı'nı nereye gömmeliyim diye düşünüyorum. Belki de 'başsız ayaksız bir mezara.' 'Susmanın su kenarında' bir yerlere…" diyerek edebiyatın dışında da ruhundaki kabir azabından işaretler veriyor. Tanrıyla konuşuyor, argonun tekinsiz alanında dolaşmaktan çekinmiyor, yaşam mücadelesi, değişen kent yaşamının ezip geçtiği birey oluş süreci hem varlığının hem şiirinin merkezinde. Ödüllü ilk kitabı Grapon Kâğıtları'nda da bunu görüyoruz, Ah'lar Ağacı'nda da ve modern olanla "ötekilerin" iç içe yaşadığı bir İstanbul mahallesini konu edindiği Pulbiber Mahallesi'nde de durum böyle.

Her şey bir yana Didem Madak'ın ölümünün ardından şiirlerini okuduğunuzda bütün bunların çok ötesinde bir şey hissediyorsunuz. Şairin, dilinin, duyarlığının kehanetvariliği... Erken öleceğini ya da Galata semtinin başına gelecekleri bilirmiş sanki, vasiyetler etmiş, kızına seslenmiş, annesini almış yanına… Bunlar tamamen kendisine ait şeyler ya, okurluktan pay çıkarıp ister istemez şüpheleniyorsunuz, acaba hangi dize benim kehanetim diye… Ve okumaktan kendinizi alamıyorsunuz...

Devamını görmek için bkz.

Esra Yalazan, "Ah’lar Ağacı’nın dili", Taraf Gazetesi, 4 Kasım 2012

Bir hayat neye yarar? Uçsuz bucaksız bir soru değil mi? Neresinden tutsan yabani otlar gibi yakar tenini. Bazıları bu soruya cevap verememenin huzursuzluğuyla kavrulur, bazıları da “biricik” olmanın bilinciyle avunur.

Ben soruları cevaplardan daha çok severim. İçinde boğulduğum çatışmalara, zehirli çelişkilere, bağımlısı olduğum takıntılara yenik düştüğümü, bunun o kadar kötü olmadığını sıradan bir ömrün fırtınalı kıyılarında dolaşarak ve epey kayıp vererek öğrendim. Bu “yenilgiler tarihinden” geriye tam ne kaldı bilmiyorum. Görebildiğim, sadece kendime göre eşsiz bir hikâyeler koleksiyonuna sahip olduğum.

Onları anlatabilmek için henüz annemin karnındayken, mırıltılarını, inlemelerini, iç çekişlerini işiterek öğrendiğim buruk melodili bir dilim var. O dille dünyayı kavramaya, kendimi anlamaya, bu dünyadan gelip geçişimi anlamlandırmaya çalışıyorum. Kendimi hikâye ederken, bağırırken, ağlarken, yazarken, kelimelerin tılsımıyla hayatı çoğaltırken Yahya Kemal’in “Dil ağzımda annemin sütüdür” deyişini hatırlıyorum. Bütün bir insanlık için bu böyledir. Bu kadar basittir aslında. Onu, hak bellemek bile bu dünyaya fazladır. İnkârı ayıptır!

Ve dil nihayetinde insanı insana ulaştıran en sağlam köprüdür. Bir gün kendisini küçümseyenlerden intikamını sinsice alır. Geçmişle, gelecekle bağımızı koparmamak için anlattığımız hikâyeler, sahip çıktığımız dil bizi hakiki benliklerimize kavuşturur, hayatı ebedi kılar çünkü. En bozulmamış hâlimiz de, en koyu karanlığımız da hep onun sürprizli oyunlarıyla, musikisiyle, anlam katmanlarıyla görünmez mi?

Hayatında hiç masal, hikâye dinlememiş, şiirin hakikatine henüz kavuşmamış bir insanın bile daha ilk karşılaşmada dilin masumiyetini, vahşetini ürpererek sezebilmesi ne garip, değil mi? Rüyasında sislerin içinden kuru dallar gibi yükselen geyik boynuzlarını, gölgesinde mektup yazdığı salkımsöğüdü, hayalinden çıkmayan soylu ve yorgun bir yüzü, gelmeyeceğini bildiği hâlde beklediği aşkın sonsuzluğunu, toprağa düşen yağmur tıpırtısını, sonrasında tüten kekremsi insan kokusunu, dilini tutkulu bir âşık gibi sevmeden nasıl anlatabilir ki insan?

Peki, siz hiç ahlat ağacı gördünüz mü? O ağacı, yarasını yalayarak okşayan bir kedi gibi tırtıklı diliyle güzelleştiren şairle tanıştınız mı?

Bu dünyaya misafir olduğu kırk sene boyunca çocuk, kelime, anne, harf, şair, dost, bulut, ağaç, mektup, sevgili, kedi, kuş ama belki de en çok “mavi bir kelebek” olan Didem Madak, ah’larını, sevmenin buğusunu, duayı, zamansızlığı anlattığı şiirlerinde insanla dil arasındaki kadim ilişkiyi sadeliğiyle çıplak kılıyor: “...İnsan çıtır ekmeği ısırdığında/ Kırıklar dolar kucağına/ İşte orası umudun tarlasıdır./ Ve orada başaklar ağırlaştığında, / sayısız ah dökülürdü toprağa... İç ses, diye söylendim/ Ve ah dedim sonra/ Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim/ .../ Dallarına salıncak kurardı çocuklar,/ Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar./ Meyveleri tatsızdı/ Eski bir lanetten dolayı/ Herkes dişlerdi acı meyvelerini,/ Ve herkes söverdi ona./ İsmini yazardı herkes onun bağrına./ Ah derdi, o ah!/ .../ Bıçağın ucundaydı insanların hafızası/ “İnsan unutandır/ ve insan unutulmaya mahkûm olandır”/ Tanrı şöyle derdi o zaman: Ah!/ .../ Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının Tanrım,/ Ulaşılmazdı,/ Sen sarılmak istesen ona,/ O sana sarılmazdı./ Ne çok dikenin vardı Tanrım!/ Ne çok isterdim,/ Sana sarılamazdım./ Ve şöyle derdim o zaman: Ah!”

Günlerdir çocuk kalabilmiş bilge bir şairin “Grapon Kâğıtları”ndan şeffaf kayıklar yapıyorum. İroniyle acılaşmış “Pulbiber Mahallesi”nde avarelik etmekten yorulunca “yuvama” dönüyorum. Sonra “Ah’lar ağacının” altına çöküp beni büyüten kederlerim, küçük sevinçlerim, kayıp hayallerim ama en çok da Tanrı’nın bize bağışladığı “dil mucizesi” için şükrediyorum. Tanrım, “Bir şair kaderini, ölümü nasıl çağırır, onu nasıl incelikle yazabilir” diyorum: “Gülümsedim o sıra,/ Bazen sevinirim,/ Sevinmek nedense hep yedi yaşında/ Ve... ah dedim sonra,/ Ah!../ Bazen Ah, diyorum durmadan,/ şimdi ben ahlatın başında,/ otuz iki yaşımda./ Ahlar ağacı gibi./ Rengârenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,/ Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,/ İstedim, hep istedim,/ Sen iste derdim, iste yeter ki/ Vereyim./ Her istediğimi verdim./ Arttım, fazlalaştım,/ Eksikli yaşamaktan./ Ahlar ağacıyım, gibisi fazla./ Başka bir şey istemem/ Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,/ Hesabımı tam vermekten başka./ .../ Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek/ Ve kaybolmak istiyorum o dalgınlıkta.”

Ona bu dünyanın yüzüne bakıp “senden korkmuyorum” dedirten, dilini kendiliğinden dikenli, sessiz ve isyankâr kılan loş ruhunun dehlizlerinde gizlice dolaşmak istiyorum. Dilin dibi kurcalanabilirmiş gibi ona “mavi kuşlar, mavi çocuk mezarları” düşleten acılarını düşünüyorum geceleri. Şiirlerinde dilinin zarafetiyle gösterdiği yalnızlığını kazısam altından hepimize benzeyecek “vahşi bir puhu kuşu” çıkacak diye ürküyorum.

Dili böyle “ölesiye” bir tutkuyla okşayamadığımdan belki dönüp yine yalnızlığımın üstüne kapanıp, çaresiz kendimi kâhin dilinin kucağına bırakıyorum: “Güçlü bir el silkeledi beni sonra/ Sanırım Tanrı’nın eliydi,/ Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,/ Çok şey görmüşüm gibi,/ Ve çok şey geçmiş gibi başımdan/ Ah dedim sonra,/ Ah!/ .../ İç ses diye söylendim./ Gel!/ Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla./ .../ Vasiyetimdir: Bin ahımın hakkı toprağa kalsın...”

Dilinin buğusuyla ıslanan gamzelerinden serçeler su içiyorlar hâlâ, Ah!

Devamını görmek için bkz.

Nurduran Duman, "Şiire kadından eklenen sözcükler", Milliyet Kitap Eki, Kasım 2012

Geçtiğimiz yıl temmuz ayında hayatını kaybeden şair Didem Madak'ın tüm kitapları, şairin ölmeden önce son yazdığı şiir de eklenerek yeniden yayımlandı.

Bu, çok ağrıyan bir hüznün ağır bastığı güzel bir haber: Didem Madak’ın tüm kitaplarının (Grapon Kâğıtları, Ah'lar Ağacı, Pulbiber Mahallesi) tekrar basımları yayımlandı. Pulbiber Mahallesi"ne, şairin dergilerde yer almış ama kitaplarında bulunmayan dört şiirinin olduğu bir bölüm eklenmiş. “Ardından” adlı bölümde dostu Müjde Bilir’in “Didem’le ilgili şeyler...” metni de bulunuyor ve kitabın sonunda yer alan “128 Dikişli Şiir” Didem Madak’ın yazdığı son şiir olma özelliği taşıyor.

“Ve hayatta kalmanın yanında / İnandım şiir bir gevezelikti” diyor Madak, “128 Dikişli Şiir”de. Burada yaşam’ı önceliyor öncelemesine de ardından gelen dizelerle hiç ara vermeden, bir an, bir boşluk, bir sus bile koymadan devam ediyor gene de şiir meselesine. Meseledir şiir, bazı şairler için daha da mesele.... Didem Madak için de. 'Hiç borcu olmamış şiirler' çünkü onun içinde durmadan bölünen şiirleri, “Ve bu yüzden çok acıyan şiirler...”

Acıyı da sevinci de kucaklayan

Hemen her yazanın birçok ama, özellikle bir soruyla hesaplaşması gerekir: Yazmak için mi yaşamak, yaşamak için mi yazmak? Hemen her şairin de duygu, düşün ve düş bedenlerinin bu soru ikilisi ile birlikte şiirin önceliğinin nereye kadar olduğu sorusunun yaylım ateşinde kalmışlığı mutlaka olmuştur, olur. Meydandan başınız dik, vicdanınız rahat ve yine üç sacayaklı ama tek olarak çıkmanızı sağlayan bazı sözlere ihtiyacınız vardır. O zaman, bakarsınız, aslında onlar tam da içinizdedir, bulursunuz, bulur çıkarırsınız, böylece onlar dışınız da olur. Sonu gelmez yakıcı şiir nöbetlerinin nedenini sorguladığınız, dünyada, ülkenizde ve kendinizde olup bitenlerle kendinizi epey hırpaladığınız yine böyle bir çatışmada, şiire yirmi dört saat açık olmak gerektiğini, zaten başka bir yaşama / şiir yolu olmadığını anlar, kabul edersiniz mesela. Şairin üç yüz altmış derece açılabilen kolları olmalıdır, dersiniz. Acıyı da sevinci de kucaklayabilen.

Didem Madak, şiire kalem yoran daha da doğrusu kalem açan biri olarak böyle bazı sözleri içinden çıkarıp yaşam ve şiir düsturu yaptı mı özellikle; o sözleri kendine ve yakın dostlarına zaman zaman sayıkladı mı mırıldandı mı haykırdı mı bilmiyoruz. Ancak ardında bıraktığı şiirlerle dünyayı zaten üç yüz altmış bir derece kucaklamış bir şair o. Kucakladıklarını bazen bağırmış, bazen mırıldanmış, insanı ve yaşamı gördüğü tüm halleriyle dizenin içine yerleştirebilmiş bir şair. Karmaşıklık, kaygı, sevgi, tutku, korku, öfke, neşe, mizah, acı dolu ben’in, insanın, yaşama uğraşının tam içinden, büyük bir samimiyetle. Bir yandan şiiri dert edinmiş, bir yandan da özelinde çevresinde dünyanın derdine şiirinde sağaltım aramıştır Madak. Kimi zaman sertleşen ironik bir dille ama ille de 'kadın ses'le. Şiire ne çok sözcük eklemiştir kadından. Sokaklardan da. Erkek söylemi baskın dünyaya ve hatta böyle bir şiire kadın bir sesle kafa tutarak.

"Tozlar havalansa"

“Dünyaya bir kadının eli değse Zeyna! / Şöyle ağır bir halı gibi çırpılsa / Tozlar havalansa...”

Sonra izlediği filmler var, okudukları, durmadan hamile kaldığı roman kahramanları... Kediler, kızı, annesi, kardeşi, arkadaşları ve tanrısı... Bodrum katı penceresi, mahallesi, yalnızlıklarla boğuşan kenti, hatta adliyelerde Kafka’nın ruhuna Fatiha okuyarak dolaştığı günlerden şiire katmasını bildiği hukuk sözcükleri... Kimi zaman imge, kimi sembol, kimi çağrışım yüklenmiş, bazen de yalnızca kendisi olmuş, ama ille de yaşamın öykücüklerinden şiire koşmuş bir dolu şeyi.

“Öyle çok şimşek çaktı gece / Ben sonu Z harfi olarak düşündüm / Son harf olarak / Ben Zeni düşündüm ahbap.” Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkede şimdi Didem Madak, şimdi sadece bir mağarada resim çiziyor belki...

Devamını görmek için bkz.

Burak Kayaoğlu, "Bitimsiz bir ah! Didem Madak", Birgün Kitap Eki, 16 Şubat -1 Mart 2013

“sıkı tutunun şairlere/ kurtarırsa onlar kurtarır/ onca boş laftan/ batmadan dünyanız”

Etkilenmemenin mümkünsüzlüğü içinde yazmıştım yukarıdaki dizeleri. Birkaç hafta önce. Beni birkaç haftadır etkisinde tutan, üç şiir kitabını ardı ardına okuduktan sonra. Ve yıkılır yıkılmaz, kendi içinde, devrilip.

1970 yılında doğan Didem Madak, ilk şiir kitabı Grapon Kâğıtları’nı 2000 yılında, ikinci kitabı Ah’lar Ağacı’nı 2002’de ve son kitabı Pulbiber Mahallesi’ni 2007’de yayımlatıyor.

Ne bir tanıtım ne de piyasaya yanaşık bir “reklam” amacı taşıyor bu yazı. Tanınmaya gereksinimi yok Didem’in. Ama bu durum, insanların da Didem Madak şiirini tanımaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor.

Her yaşam, bir gün kendini tamamlıyor. Yaşam kavramı yaşamaya; ve fakat hem bir kavram olarak hem de yaşanabilmiş olanlarla birlikte el sallamaya başlıyor, ardından, yiten insana. Şu ya da bu oranda şiir denilen olgunun varlığından haberdar olan insan, eğer hâlâ Didem Madak şiiriyle tanışmamış ise, ciddi bir eksikliğin kendisiyle yaşadığını da bilmelidir. Grapon Kâğıtları’nda, “Hikâyeme bir hayat yazmak istiyorum / Pek de inandırıcı olmayan / Hayatıma bir ölüm” diyen Didem Madak’ı, yitireli ne yazık ki bir yıldan fazla oldu. “Ucu ısırılmış bir simidin acısını durmadan / o kadar çok, o kadar çok hissediyorum”un duyarlığı, eğer bu dünyaya yummuşsa gözlerini; bir anlam içimizde ters yüz olmuş ve böyle bir dünyaya lanetler okunmuştur. Şiirin doruğunda, yüreği İzmir güzelliğinde ve henüz 41 yaşındayken, kızı Füsun daha üç yaşındayken almışsa bu dünya Didem Madak’ı bizlerden, laneti fazlasıyla hak etmektedir. Ki Didem dünyaya değil dünya Didem’e yakışmamıştır. “Tanrı sadece iyi bir oyun arkadaşıdır” diyen Didem Madak, ne yazık ki “iyi” sandığının “oyun”unda, bir “oyun” hilesiyle, kahredici bir hastalığın neticesinde aramızdan ayrıldı. Yazdığı “son şiir” olan ‘128 Dikişli Şiir’ başlıklı şiirindeki “... / Ve seni düşünek, mırıldanmak / Bazı büyülü yemekler yapmak /Bazı şifalı yemekler yapmak / Ve kalmak istemek ahbap.../” dizelerinde, “kalmak” imgesiyle hem bir “isyanı” hem de bir ‘ilanı” buyuruyordu. Gelmekte olan ölüme isyanı, gitmek istemediğinin ilanı. Maalesef o “oyun arkadaşı”nın ihaneti kapıda bekliyor.

İkinci kitabı Ah’lar Ağacı’nda “Güçlü bir el silkeledi beni sonra / Sanırım Tanrı’nın eliydi. / Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan. / Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi, / Çok şey görmüşüm gibi, / Ve çok şey geçmiş gibi başımdan, / Ah... dedim sonra / Ah!” diyen Didem Madak aynı kitabındaki “ya siz, / Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?/ Nasıldı / Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?” dizeleriyle; bizleri son kitabı Pulbiber Mahallesi’ne davet ediyor aslında. O ‘davet yerinde’, derin bir acıyla karşılaşıyor ve o acıyı yaşamadan ayrılamıyoruz.

Didem Madak, “Hayatımın üstünde imkânsız kuşlar uçuyor” derken, bir yanıyla bizlere de sesleniyor. Bir imkân hâlâ kendini bizlere saklıyor; kendimizi bu üç şiir kitabından mahrum bırakmamak ve yaşayanlarımıza yeni ‘Ah!’lar eklememek için.

Ama birilerine? Hayır! Birilerine tavsiye etmiyorum Didem Madak’ın kitaplarını, incelikli şiirlerini. O birileri, şayet, bir eksikliği ‘yaşamak’ ve onu ‘yaşam’dan saymak istiyorsa.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Ada, ''Gündelik hayatın şiiri: Didem Madak'', Şiirden Dergisi, Sayı : 19, Eylül-Ekim 2013

Didem Madak’ı 2011 yılında yitirdik. 1970 İzmir doğumlu. Liseyi İzmir’de bitirdi; daha sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğrenimini tamamladı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Grapon Kâğıtları (2000) ile İnkilâp Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı. İki yıl sonra Ah’lar Ağacı (2002) kitabı yayımlandı. Pulbiber Mahallesi (2007) son kitabı. Metis Yayınları Kasım 2012’de şairin üç kitabının yeni basımları yaptı.

Gündelik dilin retoriği bütün şiirlerinin temelini oluşturuyor. Bireyin gündelik hayatı en ince ayrıntılarla şiirine giriyor. Onun şiirlerinde alışılmamış bağdaştırmalara, dilsel, sözcüksel sapmalara rastlanmaz. Narrative anlatım öne çıkıyor. “Gibi” ilgeciyle yapılan benzetmeler çoğunluktadır. Grapon Kâğıtları’ndan birkaç örnek vereyim: “Kocaman bir dağ lalesi gibi” (s. 16) .”Mavi saçlı bir tanrı gibi severdim Burdur Gölü’nü” (s. 57).

Didem Madak’ın kısa şiiri yok. Şiirleri hep uzun. Blok hâlinde yazıyor. Uyak ve ses kaygısı da yok. Doğasal sesleri taklit ediyor. Müjde Bilir, Grapon Kağıtları’nda yer alan “Yüzüm Güvercinlere Emanet” başlıklı şiirini, “kumruların seslerini taklit ederek okumuştu: Gu – guk guk!” diyor. Şiirlerinde ses öğesinin az olmasında dizeyi değil, retoriğin kurduğu tümceyi öne çıkarışının rolü var.

Didem Madak’ın şiirleri hayata tutunmanın, yaşama sevincinin dile geldiği şiirlerdir. Çileciliğin, mutsuzluğun şiirleri. Karşıtlıkların onun dünya-sında gedikler açtığı söylenebilir. Işıltı ve karamsarlık iç içedir onda: “Birileri mutsuzsa, mutsuzlara nergis yolla, / Bir kırmızı battaniye, / onlara bir mutluluk çadırı yolla / sonra belki, ben de gelirim” (s. 21). Görüldüğü gibi, ben’in arzusu mutsuzluğu yenmek yönündedir. Temiz kokan pazen gecelikten, şehriye çorbasına kadar bireyi kuşatan şeyler, nesneler, hayata oldu bitti olarak bakışın ifadeleridir. Verili olana bir direnç noktası bırakan bu doğallık okuru kuşatır. Hayat verilidir. Yeniden kurmak gerekir. O, verili olanı bireysel edimlerle aşmaya çalışır: “Hayatıma kâkül kessem, cinayetler işlesem / bana yakışır mı Aylâ Abla?” (s. 27).

Didem Madak için gündelik dille şiir kurmak bir poetika olabilir. Grapon Kağıtları’ndan: “Tartıl be abla! derlerdi / Karınca gibi ince belli çocuklar” (s. 30). “sevinçli bir kalp, sevinçli bir çocuğa benzer Işıl: / koşmak ister, / salıncağa binmek ister…” (s. 33) gibi eksiltmeye bile başvurmayan düz tümceler kurar. Şiir tümcesi bile olamayan tümceler Didem Madak’ın şiirini düzyazının bölgesine sokar.

Eğretilemeye başvurmaması metinlerini düz anlatım düzeyine indirger. Oysa imgesel dil modern şiirde yazınsallığın tözüdür. Başka bir deyişle, retoriksel figürlerin [imge, eğretileme, değişmece, benzetme vb] Didem Madak’ın şiirlerinde olmayışı metinlerinin şiir oluşunu önlemektedir. Bazen, “dilin içinde şiir oluşu işte yakalamış” diyorum: “Ölüm! Siyah taşlı gümüş yüzük” (s. 33) örneğinde olduğu gibi. Ne var ki, burada da ölümün anlamlandırılması gerçekleşmez. Siyah taşlı gümüş yüzük ifadesi bizi ölümün anlamlandırılmasına götürmez. Klasik şiirde “ölüm, mumun sönmesiyle” ifade edilir. Yaratıcı imgelemin gücü çeşitli çağrışımlara açık imgelere çağırır şairi. Modern dünya şiirinde bunun sayısız örnekleri var.

Bazen, yerini, anlamını bulmayan şiir tümcelerine de rastlıyoruz: “Gözlerim ormanda kaybolmuş çocuk gözü renginde” (s. 29). Burada ‘korkuyu’ imlemesi gerekirken, ‘göz rengi’ ifadesi öne çıkarılıyor. Anlam da farklı kurulmuş oluyor. Düzyazının ağır bastığı ifade biçimleri: “İzmir’de simite gevrek derler, / Gevrek apayrı bir şeydir bizim burda” (s. 32). Bu ifadeler şiire ait değil, düzyazının ifadeleridir. Dilden söz’e akan bir durum da yoktur.

Bazen gündelik dile ironiyle saldırıyor: “Güneş vergi iade zarflarında saklanır. / Ucuz elbise askılarında tiril tiril / Amortiden bir deniz sallanır.” (s. 34). Buradaki belirsiz ironi hayata aittir. “Mr Parkinson” başlıklı şiiri bu bakımdan başarılıdır. İçindeki isyanı, patlamayı, “Beni bir sutyen lastiği ile asın” (s. 38) sözleriyle dile getiriyor. Bireyin isyanı ve itirafı olan nice tümce romantik bir başkaldırıyı içeriyor. Kısaca gündelik dil itirafçı özneyi işaretliyor: “Bir pijaması bile yoktu benim kocamın baylar.” (s. 42).

Didem Madak’ın izlekleri, gündelik hayatın didişmeleri içindeki bireyin umudu, umutsuzluğu, küçük burjuvanın karşıtlıklarla oluşan dünyası, sevgi, aşk ve istekleri, nesnelerle çevrili evi, giysileridir. Razı oluş ile bireysel isyanın kesiştiği noktalar hep iç içedir: “Keşke gölgesine razı bir fesleğen olaydım” (s. 44). “Ne bir şarkısın, / ne de dillerde nağme adın” gibi hipogramlar metinlerinin gücünü zayıflatıyor. Grapon Kâğıtları’nın en iyi şiiri, “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” başlığını taşıyor. Bir itiraf şiiri bu: “İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?” gibi anlamı çoğalan bir dizeyi de içinde barındırıyor.

Didem Madak’ın şiirlerini inanç, arzu, ölüm izlekleri çevreninde okumak da mümkündür. Ama o, daha çok dış dünyanın ve içindeki arzuların şairi olarak beliriyor. Kendi şiirinin öznesinin arzularını örtük bir dille değil, dolaysız bir dille dile getiriyor. Çileci yanının yaşantı içeriğinden diline yansıdığını belirteyim. Öznesi, “Saçlarını örer yılların” (s. 54). Hüzün de “kullanılmayan eşyalara” benzetiliyor: “Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı. / Hüzün neydi sanki o zaman / Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma.” (s. 57). Peşi sıra : “Evden kaçabilirsin çocuk / ama kaderden asla!” gibi bir söylemle kaderci yaklaşımını dile getiriyor. Yer yer inanç figürlerini imleyen sözcüklere yer vermesi, (örneğin Cevşenü’l – Kebir gibi); yer yer de Sibel Can, Zeyno gibi popüler kimlikleri anması Didem Madak’ın kültürel-zihinsel çevrenini işaretliyor. Kısaca, Türk popüler kültürünün figürleri, o figürlerin duyarlığı şiirlerden okunuyor: “Yoksa şu sızıyı / Sobası tüten evin şiirinde mi saklasam? / Şu sardunyanın kırmızı çiçek açışına / Yetmez mi acaba ah kör olmuş bir Türk filminde ağlasam?”(s. 58). Hayallerle dolu özne, masalsı bir dünyanın (Külkedisi, Pollyanna) söylemini, şiir dili ve söylemine katıyor. Kendi içinde isyanı taşıyan ama onu bir türlü olanağa çeviremeyen bireyin açmazının şiirini yazıyor. Gündelik hayatın edimleri, mahalle, ev, mutfak arasına sıkışmış bireyin yapıp etmeleri kuruyor Madak’ın şiirini. Zaman zaman, onun deyimiyle ümitvarolanlara çocuk saflığıyla iyimser bir dünyayı da öne çıkarıyor. Kötümserliğini de sergiliyor: “Binlerce kapıcı karısından birinin ismiydi sanki kader” (s. 61).

Metin merkezli okumada Didem Madak’ın şiirlerinden edimlerini, göndermelerinden kültürel çevrenini okuyabiliyoruz: “Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar / Ben mutfakta Edith Piaf dinler / Bir lağım faresiyle göz göze bulaşık yıkardım.” (s. 65). Kendini, giyim kuşamıyla özgür hisseden bir küçük burjuvanın edimleri. [Metis Yayınları, Grapon Kâğıtları’nın 66. sayfasındaki dizgi yanlışı dışında özenli bir baskı yapmış; “badrak” sözcüğünün “bardak” olması gerekiyor.]

Ah’lar Ağacı (2002) Didem Madak’ın hangi yapı ve bağlamda şiir üretiyorsa (ki bunu Grapon Kâğıtları okumalarında belirttim yukarıda) onun devamı bir yapıt olarak okunuyor. İlk kitabının tüm özelliklerinin ikinci yapıtında da sürüyor olması bunu gösteriyor. İzleksel genişleme söz konusu değil. İzleklerin dile getirilişine iç sesler ekleniyor: “İç ses, diye söylendim, / Ardından Yıldırım Gürses...” (s. 13) gibi benzeş seslerin bir araya getirilişinin anlam kurmaya bir yararı olmuyor. Ahlat ağacı figürü çevresinde özlem, öfke ve yazıklanmalarını dile getiriyor. Şiir dilini ve söylemini değil, düzyazının dilini yeğlemesi bu kitabında da öne çıkıyor. Düz anlatım narrative şiirin temel özelliğidir. İşte tastamam bu özelliği barındırıyor metinleri. Öyle ki, tümcelerini alt alta değil, yan yana yazın, bu görülecektir: “Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım, İçim sıkılmasa o kadar Tek bir satır bile okumazdım.” (s. 17) örneğinde görüldüğü gibi.”Ahlat ahların ağacıydı, / Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,” (s. 20). Cezayir ile ceza ses benzerliği olan bir kurgu. Anlamı rastlantıya bırakıyor. Modern şiirlerde ses zenginliği için yapılan bu tür kurgular aynı zamanda anlam kurucudur: “Ne eğere gelirsin ne de semere derlerdi bana” (s. 22) gibi yaratıcı özelliği olmayan hipogramlar Didem Madak şiirine bir şey katmıyor, hatta eksiltiyor. Ah’lar Ağacı kitabında yer alan ses de, iç sese dönüşmüyor. Öznenin sayıklamalarını, bilinçaltı dünyasını okumak olanağını bulamıyoruz.

Ah’lar Ağacı’nda Tanrı inancı ilk kitabına göre öne çıkıyor: “Ben işte miraç gecelerinde / Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım, / Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,” (s. 37) örneğinde görüldüğü gibi. “Kalbimin En Doğusunda” başlıklı şiirinde, “İçimde yağmur duasına çıkmış birkaç köy / Birkaç köy sular altında.” (s. 39) diyor. Bu şiirinde yer yer güçlü dizeler var: “Alkolden bir denizde bıraktım kalbimi / Kırmızı bir sandal gibi” (s. 41) dizelerinde görüldüğü gibi. Kaderci yaklaşım Ah’ler Ağacı’nda da sürüyor: “Kaderimin hepsi pek iyi olmasın varsın” (s. 43). Dinsel söylem de devreye giriyor. Sözcük düzleminde olduğu gibi söylem düzleminde de: “Esirge ve bağışla beni gerçekten” (s. 45). İlk kitabında “Pollyanna’ya Mektuplar”ı yazmıştı, Ah’lar Ağacı’nda “Pollyanna’ya Son Mektup”u yazıyor. Bu şiirinde Mevlana’ya gönderen hipogram, “Gel derdim gel, kim olursan ol yine gel..” (s. 49) dizesindedir: “Hayatımın kenarında fırfırlar olmalıydı,” [elbiseyle hayat yer değiştiriyor], “bir çingenenin çıkardığı dil olmalıydı şiirlerim,” diyor. Didem Madak küçük ayrıntılarla kuruyor metnini. “Müsveddeler” başlıklı metninde, “Kötü şiirlerden koru beni Tanrım / Amin!” dese de şiir oluşu tamamlanmamış metinler üretiyor. “Dert ve acı çekme” olarak nitelenen Pathos, Didem Madak şiirini kuşatıyor. Öyle ki her metinde patetik bir edim öne çıkıyor. Umutsuzca kabullendiği bu durumdan bireysel isyanla çıkamayacağının bilincinde olan şiir öznesinin Bathos’a düştüğü de söylenemez. Öznenin yaralı bilincini metinlerine taşıyor Midem Madak. “Acıklı sözler kraliçesiyim ben” (s. 38) diyor Grapon Kâğıtları’nda. Zamanın Anna Karenina’yı taklit ettiğini söylüyor Ah’lar Ağacı’nda. “Atıyor kendini raylara” (s. 59) diyor. Didem Madak’ın Tolstoy’un roman kahramanını anışı bireyin çıkmazını göstermek için. Onun yazgısıyla özdeşleşen bir konumda görüyor kendini.

Pulbiber Mahallesi (2007) ile ikinci yapıtı arasında 5 yıllık bir süre var. Bu 5 yıllık süre içinde Didem Madak’ın şiirlerinde bir kırılma görülmüyor. İzlekleri bir mahalle ve çevresinde genişliyor yalnızca. Şiirsel biçimlendirmede bir değişiklik gözlemiyoruz. Şiir dili gündelik dilden sokağın diline doğru bir yöneliş gösteriyor. Bir mahallenin yaşantısı, bireyleri, bireylerinin yapıp etmeleri ironik bir dille yansıtılıyor. Şiir oluş sorununu çözemeyiş yine sürüyor. Retorik düzlem yine önde ve ardı ardına patlamalar hâlinde metinleri kuruyor. Şiir oluşu çözemeyişinin nedeni dilin düzyazı dili olmasından kaynaklanıyor. Sokağın diline hukuksal söylemin sözcükleri de katılıyor. Dolayısıyla Didem Madak’ın metinlerinin dili gündelik hayatın bütün sözcüklerini kapsıyor. Hukuksal terim ve kavramlardan dinsel ifadelere [ “Boş ol” gibi] kadar konuşma dilinin bütün blokları, sözceleri Madak’ın şiirine giriyor. Söz edimi içinde olan özne bazen absürdü de kapsayan söylem içinde olabiliyor: “Bir geyik kolunu masaya dayamış izliyordu / Toynakları kirliydi av mı avcı mı diye sormaktan / Bira göbekli bir geyikti” (s. 46) örneğinde görüldüğü gibi. Ancak zaman zaman “İstanbul’un kargaları İstanbul kadar kocaman” (s. 15), “Hızar sesi geliyor uzaklardan, çok uzaklardan / Beyaz bir varlığın talaşı gibiyim” (s. 18) gibi güzel dizeler de yazıyor. Anlamsal bağlamları birbiriyle örtüşmeyen tümceler de… Tümceler arası anlamsal bağlam kopukluğu sürüyor. Örneğin İstanbul’un kargaları ile ilgili bir dizenin üstündeki ya da altındaki dizeler birbirine anlamsal olarak bağlanmıyor, tersine parçalı bir anlatıma yol açıyor. “Harbi seviyorum seni” (s. 18) gibi sokak ağzı bir ifadeyi de metne soktuğu oluyor: “Düdüğüz biz, düdük, valla billa!” (s. 20) bir başka sokak ağzı örneği.

Kırık, acılı hayatlar minör metinlerin çerçevesini dolduruyor. Olup bitene ironiyle yaklaşan, kıs kıs gülen bir özne. Dalgasını geçen bir kimlik Didem Madak: “Şapkasından tavşan çıkaran şairler okulundan atılmış / Kol manşetinden şiir çıkaranlara intisap etmiştik / Acayip dalgalar geçiyordu üstümüzden.” (s. 25) dizelerinde görüldüğü gibi ironisi ölçülüdür: “Bu şiirde asgari sanat tarifesi uygulanmaktadır!” (s. 26) gibi, “Bul karoyu al parayı” (s.26) gibi, “Halka açılıp hisseleri elinde patlayanlar” (s. 27) gibi kapitalist düzene göndermeler, gündelik hayatın ironili eleştirisi, Pulbiber Mahallesi’ni öteki yapıtlarından ayırıyor. Didem Madak’ın problemi, şiir yazmak değil; bir mahallenin kendindeki görünümlerini, insanların yapıp etmelerini kadın olarak gözleyip yansıtmak. O yüzden, “Kendimi Hz. Meryem’in Pulpiber Şubesi gibi hissediyordum.” (s. 31) diyor. Kadınlığını da, “Rahmin kadar konuş diyorlardı bana” (s.31) sözleriyle gündeme getiriyor. Bu sözcede yapı-bozuma uğratılan yan açık. Kapitalist düzen “paran kadar konuş” anlayışına gelip dayanıyor. Didem Madak paranın yerini rahimle değiştirerek kadının düzen içindeki konumunu vurguluyor. Kadını cinsel meta olarak gören anlayışı dile getiriyor.

Pulbiber Mahallesi tekil ve çoğul söylemlerle oluşturulan bir kitap. Bazen diyaloglar monolojik söyleme karışıyor. Monolojik söylem kitaba egemen. Hemen belirteyim, Pulbiber Mahallesi, önceki iki kitabından, izleksel farklılık ve zenginlik açısından ve ironiyi bir imkân olarak kullanımıyla da ayrılıyor. Metinlerinin düzyazısal niteliğiyle önceki iki yapıtıyla örtüşüyor. Pulbiber Mahallesi’nde ayrıca “Kendim Ettim Kendim Buldum” başlıklı bir düzyazı örneği de var.

Aslında Didem Madak muzip, tersine işleyen bir zekâ. Pulbiber Mahallesi, bu zekanın gündelik dille tasarladığı, kurguladığı bir kitap. Poetik tavrını bu muzip zekâsıyla dengelediği söylenebilir. Küçük burjuvalığın “kazaya ve kadere” inanan, verili hayatı kimi zaman kabullenen, kimi zaman yadsıyan, “Armut dersem zaten / Hiç. / Çıkmazdı şair sığınılan bu çürük diş kovuğundan” (s. 75) dizelerinde ifade bulan, verili dili kullanan ama o dil içinde bireysel isyanını dile getirmek için gedikler açan bir poetika bu. Düz tümceler arasında dolaşırken, “Pantolon ağlarından dakikalar fırlayan kart zamanparaları…” (s.51) gibi sözdizimini yapı-bozuma uğratan, “zampara” sözcüğünden “zamanpara”yı üreten bir zekâ gösterisiyle karşılaşıyoruz. Bu parlak zekâ ironinin oklarını kendine de yöneltebiliyor: “Didem Madak kangurular gibi şiirlerini karnında taşır” (s. 53). Bu okumada, “Kadınlar öldürülmesin senfonisi / Şeker de yiyebilsinler notalarda!” (s. 61) dizelerinde Nâzım Hikmet’e göndermede bulunduğunu görmek de mümkün. Bir başka parçada Sabahattin Ali’nin roman kahramanını da görebiliyoruz.

Sözcük seçiminde Didem Madak’ın bir sınırı yok. ‘Dandik’, ‘niza’, ‘şeetsin’ gibi sözcükleri bile rahatça kullanıyor. Metinlerinde pek çok özel isim yer alıyor. Öyle ki, şiirin öznesi, “Önceki hayatımda cennette selpak satan bir cenin miydim acaba?” (s. 71) diyor. Önceki hayatının olabileceğini düşünecek kadar hayalleri, düşleri olan biri. Özne, şairin kendisi. Burcu ağzından şiir poetikasını okuyoruz: “Şiirle ne yapılır, bu konuda kural koyucular var mıdır bilmem ama, ben senin şiirlerini; taşıtlara binerken, giderken, gelirken, en çok korktuğumda, en çok endişelendiğimde, uykudan önce, tutuklanmalardan sonra mırıldanacağım…” (s. 72).Pulbiber Mahallesi’nin yeni baskısına eklenen “Laterna”, “Yağmur ve Çilingir”, “Ağrı”, “Vaziyet” ve son şiiri “128 Dikişli Şiir”in şiir oluş serüveni bu kitaptaki şiirlerden farklı. Bu fark hem biçimsel hem de içeriksel olarak kendini belli ediyor. “Ağrı” başlıklı şiirinde anlatım Pulbiber Mahallesi’ndeki şiirleri hazırlıyor gibidir. O izleri ironik anlatımında görüyoruz: “Ben kırmızı bir yaprağı oynuyordum esas kız olarak” (s. 98) biçimindeki söyleyişte bu izleri buluruz. “Laterna” ile “Yağmur ve Çilingir” şiirleri Grapon Kâğıtları kitabının öncesinde yazılmış. “Vaziyet” ise Ah’lar Ağacı’ndan bir yıl sonra yazılıyor ki, bu şiirlerde durmuş oturmuş biçemi seçikleşiyor. “Vaziyet” başlıklı şiirinde, başarılı biçimde başkasının söylemini üstleniyor. Başkasının söylemiyle kendini tanımlıyor, özelliklerini de aykırılıklar içinde gösteriyor.

Ölmeden önce yazdığı “128 Dikişli Şiir”de, “Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz / Böylece yağmurda ıslanmazlar” (s. 110) gibi incelikler var. Acı, iliklerine dek işleyen acı kuruyor “128 Dikişli Şiir”i.

Didem Madak’ın şiiri zor bir şiir olarak görülmeyebilir. Kısaca, onun şiiri, düzyazının bölgelerine uğrayan, topluma ve kendine ironiyle gülümseyen, muzip biçemiyle içimizdeki çocukluğu uyandıran bir şiir.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Didem Madak’tan bize kalan kadın Ah’ları", Edebiyat Haber, 13 Ağustos 2014

Tayfun Atay Çin İşi Japon İşi kitabında kadın ve erkeğin cinsiyet rollerinin oluşumuyla ilgili çok güzel bir tanımlama yapar; “Kadın pembeyi almıştır çünkü pembe, evdir. Eve hapsolan kadın pembe hayaller kurmaya mahkûmdur. Erkek maviyi almıştır. Mavi, gökyüzüdür, dışarısıdır, yaşamdır.”

Toplumsal cinsiyet rollerinin tarihsel süreç içerisindeki değişimi insanın teknolojik anlamdaki “ilerlemesiyle de” ilgilidir. Sabanın icadıyla ortaya çıkan süreç erkek gücünün ön plana çıkmasını sağlarken, kadının daha çok ev çevresinde bir yaşama hapsolmasıyla sonuçlanmıştır. Ve bu gün kadınlık ve erkeklik rollerinin oluşumunda bu durumun oldukça yüksek payı vardır. Çocukluğumuzdan itibaren bu rollere uygun biçimler alırız kadınların ve erkeklerin gelecekte nasıl bir yaşam süreceği daha çocukken oynanan oyunlarla, aile içindeki iş bölümüyle şekillenir.

Elbette yukarıda bahsettiğimiz bu durum edebiyat, sinema veya sanatsal dünyanın başka alanlarına da yansımıştır. Bu bağlamda Didem Madak’ın özellikle Ah’lar Ağacı şiirinin kadının oluşturulmuş cinsiyet rollerine dair oldukça fazla imge barındırdığını düşünüyorum. Ev yaşamına hapsolmuş, kendisine yüklenen cinsiyet rolleriyle yaşama hazırlanmış kadının; dört duvar arasına sıkışmış hayalleri, umutları, karamsarlık, çıkmaz, sınırlı neşe, bol keder, yalnızlık, olduramamışlık, Didem Madak şiirinde çok derin imgelerle ve bir “Ah” şeklinde karşımıza çıkıyor.

Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik

Kardeşimle kendimize durmadan,

Olmayan çayları,

Olmayan fincanlardan içerdik.

Olmayan kapıları açardık,

Olmayan ziller çaldığında.

Siyah papyonlu olurdu mutlaka

Resim defterimizdeki damat.

Toplumsal cinsiyet rollerinin daha çocukken oynadığımız oyunlarda bize o rolleri yüklediğinden bahsetmiştik. Madak’ın Ah’lar Ağacı şiirinin dizeleri tam da bu konuda örnek olarak gösterebileceğimiz dizeler. Kadının gelecekle ile ilgili kurduğu ilk hayal gelinlik ve ev yaşamı üzerinedir genellikle. Toplumsal gözetim, aile, okul bireyin rollerinin şekillenmesinde ön plandadır. Kız çocuğunun oyuncakları fincanlar, çaydanlıklar, tencereler, bebekler olurken erkek çocuğunun silahlar, arabalar, toplar ile oynadığına tanıklık ederiz. Erkeklik rolleri hep dış dünyaya yönelik olarak biçimlenirken, kadınlık rollerinin ev ve çevresi bir yaşama göre kurgulandığını görürüz. Ve böylece kadına yüklenen rol Madak’ın çok güzel ifadesiyle ilişkilendirerek söylersek; “olmayan çayların olmayan fincanlardan içildiği” bir dünya anlamına gelir. Çünkü kadının yaşamsal pratiği günümüzde ev dışında da varmış gibi görünse de hayal ettiğinin çok uzağında aslında dayatılan ve “olamayan” bir yaşam olarak şekillenecektir.

Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı

Bir derdi var derdim.

Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.

Ninni derdim, ninni bebeğim!

Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.

Plastik gözkapaklarının ardında,

Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,

Gözyaşları da.

Kadın dediğimizde aklımıza ilk gelen kimliğin annelik olduğunu görürüz. Peki bir de neden? diye soralım, nedeni şu annelik küçük yaştan itibaren öğretilendir çünkü. Çocukken kız çocuklarına hediye edilen bebekler hiç de masum değildir bu nedenle. Devlet ve ahl?ksal söylemlerde de hep kutsiyet atfedilir anneliğe ve bu kimlik öyle bir yapıştırılır ki kadına varlıksal olarak kadın artık yalnızca anne olarak anılır. Öyle ki kadına yönelik bir olumsuz bir durumda bile söylem “sizinde ananız bacınız var” şeklinde dile getirilir. Buradaki durum, kadın kimliğinin toplumda neredeyse kaybedildiğine ve kadının söylemsel pratikte “anne ya da bacı” olarak konumlandırıldığına da gösterge olur. Yukarıdaki şiirde ifade edildiği gibi kadın daha çocukken taş bebeklere söyler derdini ancak o taş bebekler, onun geleceğinde yükleneceği rolün imgesidir. Söylenen ninni, cam gözler, naylon kirpikler, rüyaları olmayan bebek, gerçek yaşamda; rüyaları olmayan, naylon bir yaşama hapsedilmiş kadınların temsili olarak çıkar karşımıza.

Yaşlanmaya başlayanların,

İtiraf edilemeyen aşkların,

Evde kalmış kızların.

Ahlat ahların ağacıydı, Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse

Öyleydi işte.

Toplumsal algıda kadını kurumsal olarak kapatmanın, ev çevresine hapsetmenin bir diğer yolu da evliliktir. Belli bir yaşa gelen kadının evlenmemiş olması genel ahl?k tarafından bu nedenle hoş karşılanmaz. Aile ve okul kurumu gözetiminde, cinsiyet rollerinin ona atfettiği rollerle biçimlenen kadın bu sefer bir kurum devam ettiricisi olarak evlenmeye itilir. Ayrıca ulus devlet süreçlerinde kadın, ulusu devam ettirici bir imge olarak var olabilmiştir. Ulus devletin kadın imgesi iffetli, namuslu, itaatk?r, “kızlık” ve analık ödevlerine bağlı bir kadınlık durumudur. Rubina Saigol ulus devlet içinde kadının hep vatanla özdeşleştirildiğinden bahseder, ulus devlet için vatan topraktır toprakta tarih içinde efsanevi bir şekilde anadır. Ancak bu süreçte kadın hiçbir zaman bu kutsal analığa erişememiştir tam tersine onun bir millete aidiyeti genel olarak bir erkekle evliliğine bağlı olmuştur. Ayrıca vatanla kadının bir diğer ortak noktası daha vardır o da namustur. Militarist anlayışta hem topraklarının altı ve üstüyle vatan, hem de erkeğin sahip olduğu “şey” olarak kadın namustur. Bu nedenle kadının aile kurumuna hapsedilmesinin altında yatan hiçbir zaman “huzurlu sıcak bir yuva” değildir. Tam tersine devletin ve onun kurumsal varlığının devam ettirilmesidir. Şiire dönecek olursak durum tam da “Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse, öyledir işte” kadınlık durumu da, evde kalmış, aşkları odalara sıkışmış bir bireyliğin temsilidir ve cezadır.

Didem Madak’ın özellikle Ah’lar Ağacı şiiri bize kadınlar ve oluşturulmuş “kadınlık” durumuyla ilgili çok şey söylüyor. Onun şiirleri zaten okunup geçilecek şiirler olmasının ötesinde, durup durup üzerine düşünülecek şiirler olarak çıkıyor karşımıza. Ve bana kalırsa bu nedenle Didem Madak’ın Ah’ı yalnıza bireysel bir çığlık olarak değil hepimizin özellikle de kadınların Ah’ı olarak var etmeye devam edecek kendisini, içimizde bir yerde. Çünkü yaşadığımız dönemde kadın; “yükleri ağırlaşsın diye, tabutumun içinde tepineceğim” diyen, Madak’ın haklılığında var etmeye çalışıyor kendisini.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.