Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-276-5
13x19.5 cm, 496 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Salman Rushdie diğer kitapları
Harun ile Öyküler Denizi, 1994
Utanç, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Geceyarısı Çocukları
Özgün adı: Midnight's Children
Çeviri: Aslı Biçen
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2000

1981'de Booker, 1982'de James Tait Black, daha sonra da 25 yılın Booker ödüllü kitapları arasında birincilik anlamına gelen Booker of Bookers ödülünü alan Geceyarısı Çocukları, 20. yüzyılın en iyi 100 romanı arasında sayılıyor.

Kahramanımız Salim Sina 15 Ağustos 1947'de, tam geceyarısı dünyaya gelir: Aynı anda Hindistan bağımsızlığına kavuşmuştur. O gece büyülü güçlere sahip yüzlerce çocuk doğar. Cadı Parvati, Tokmak Dizli Şiva ve niceleri... Yeni doğan bir ulusun emekleme çağı, ergenlik sancıları, yetişkinleşme çabaları ile tam geceyarısı doğan bu çocukların maceraları gerçek anlamda içiçe geçmiştir.

"Uzaklığından ötürü geçmiş somut ve anlamlı görünür, oysa bugüne yaklaştıkça her şey gitgide daha inanılmaz görünmeye başlar," diyor Salman Rushdie, "kendinizi büyük bir sinemada farzedin, önce en arka sırada oturuyorsunuz, sonra sıra sıra öne doğru ilerleyip neredeyse burnunuzu dayıyorsunuz perdeye. Oyuncuların yüzleri ağır ağır oynaşan zerrelere dönüşüyor; küçük ayrıntılar devasa boyutlara ulaşıyor, yanılsama çözülüyor - daha doğrusu yanılsamanın kendisinin gerçeklik olduğu ortaya çıkıyor." Geceyarısı Çocukları'nı anlatacak en iyi ifade de bu: Düşle hakikat, gizemle büyü, fantaziyle tarihsel olgu arasında ustalıkla örülmüş bir anlatı...

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, "Delik Çarşaf", s. 11-18

Ben Bombay'da doğdum... evvel zaman içinde. Yok, bu yetmez, tarihi söylemeden olmaz; 15 Ağustos 1947'de Doktor Narlikar'ın Doğumevinde dünyaya geldim. Ya saati? Saat de önemli. İyi öyleyse: geceleyin. Yok yok, biraz daha ayrıntılı... Aslına bakılırsa saat tam geceyarısını vurduğunda. Ben dünyaya gelirken akreple yelkovan saygıyla tokalaştılar. Söyleyiver gitsin, söyle hadi; tam Hindistan'ın bağımsızlığına kavuştuğu anda yuvarlandım dünyaya. Herkes nefesini tutmuştu. Pencerenin dışında havai fişekler ve kalabalıklar vardı. Bir iki saniye sonra babam ayak başparmağını kırdı ama onun başına gelen kaza, karanlığa boğulmuş o anda benim payıma düşenin yanında hiç kalırdı; çünkü o vurdumduymaz kutlama saatlerinin esrarlı zorbalıkları yüzünden ben garip bir biçimde tarihe kelepçelenmiştim, kaderim kopmazcasına ülkemin kaderine zincirlenmişti. Bunu takip eden otuz yıl boyunca da o kaderden hiç kurtulamadım. Kâhinler hakkımda kehanetler savurmuş, gazeteler dünyaya gelişimi kutlamış, politikacılar sahiciliğimi onaylamışlardı. Bu konuda bana söyleyecek söz kalmamıştı, ben Salim Sina ya da daha sonra anılacağım adlarla Sümüklü, Lekesurat, Keltoş, Keskinburun, Buda, hatta Ay Parçası, Kaderle son derece sıkı fıkı olmuştum – en iyi koşullarda bile tehlikeli bir ilişkiydi bu. Üstelik daha kendi burnumu bile silmekten acizdim.

Ama şimdi (benim için artık bir faydası kalmayan) zaman tükenmek üzere. Yakında otuz bir yaşında olacağım. Belki. Eğer ufalanan, fazlaca hırpalanmış gövdem izin verirse. Ama ne hayatımı kurtarmaktan yana umudum var, ne de bin bir gecem olduğuna güvenebilirim. Niyetim bir anlam –evet anlam– ifade etmekse hızlı çalışmalıyım, Şehrazat'tan bile daha hızlı. İtiraf ediyorum: Her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

Anlatacak öyle çok hikâye var ki, bir sürü, birbirine geçmiş bir hayatlar olaylar mucizeler yerler rivayetler bolluğu, olanaksızla olağanın son derece yoğun bir karışımı! Ben bir hayat yutucusuyum ve beni tanımak için, bir tek beni tanımak için sizin de bütün hepsini yutmanız lazım. Tüketilmiş kalabalıklar içimde itişip kakışıyor; ortasına hemen hemen yirmi santim çapında dairemsi bir delik açılmış büyük beyaz bir çarşafın anısıyla, tılsımım, açıl-susam-açılım olan o delikli, yarılmış çarşafın hayaline sarılarak, otuz iki küsur yıl önce başlamış olan hayatımı yeniden, gerçekten başladığı yerden başlayarak, saatle lanetli, suçla lekeli doğumum kadar aşikâr ve mevcut kılmak üzere yeniden inşa etme işine girişmeliyim.
(Tesadüf eseri çarşaf da lekeliydi, üzerinde üç damla eski, solgun kırmızılık vardı. Kuran'ın dediği gibi: Oku, Yaradan Rabbinin adıyla oku, ki o seni bir kan pıhtısından yarattı.)

1915 baharının başlarında bir Keşmir sabahı dedem Adem Aziz namaz kılmaya çalışırken burnunu kırağıdan sertleşmiş bir toprak çıkıntısına çarptı. Sol burun deliğinden çıkan üç damla kan sabah ayazında anında sertleşip seccadenin üzerine dökülerek gözlerinin önünde yakuta dönüştü. Kafasını tekrar dikleştirecek kadar doğrulduğunda gözlerine dolan yaşların da donduğunu fark etti ve kibirle gözlerindeki elmasları silerken bir daha ne bir insan ne de bir tanrı için yeri öpmemeye karar verdi. Ama bu karar içinde bir delik, derinlerdeki bir bölmede bir boşluk yarattı ve onu kadınlarla tarihe karşı savunmasız bıraktı. Henüz tamamlamış olduğu tıp eğitimine rağmen bunu fark etmeden ayağa kalktı, seccadeyi kalın bir puro gibi sardı ve sağ koltuğunun altına alarak berrak, elmassız gözlerle vadiyi taradı.

Dünya tekrar yenilenmişti. Vadi buzdan kabuğunda kış boyunca geliştikten sonra gagasıyla kabuğu kırıp sarı ve ıslak ortaya çıkmıştı. Otlar yeraltında yeşermeyi bekliyordu; dağlar sıcak mevsimi geçirmek için yazlaklarına çekiliyorlardı. (Kışın, vadi soğuktan büzülürken dağlar da vadiye yaklaşarak gölün üzerinde şehri yutmaya hazırlanan öfkeli dişler gibi yansırlardı.)

O zamanlar radyo vericisi henüz inşa edilmemişti; haki bir tepe üzerinde küçük bir kabarcığa benzeyen Sankaraçarya Tapınağı hâlâ Srinagar sokaklarını ve gölünü hükmü altında tutuyordu. O zamanlar gölün kenarında ordu karargâhı yoktu, kamuflajlı kamyon ve ciplerden oluşan uçsuz bucaksız yılanlar dar dağ yollarını tıkamıyordu, Baramulla ve Gulmarg'ın ötesinde dağ tepelerine askerler saklanmıyordu. O zamanlar köprülerin fotoğraflarını çeken gezginler casus sayılıp vurulmuyordu, her bahar yenilenmesine rağmen vadi, göldeki İngiliz yüzerevleri dışında Moğol İmparatorluğundan bu yana neredeyse hiç değişmeden kalmıştı; ama dedemin gözleri –geri kalan her yeri gibi yirmi beş yaşındaydı– her şeyi daha farklı görüyordu... ve burnu karıncalanmaya başlamıştı.

Dedemin bakış açısındaki değişikliğin sırrı şuydu: Evinden uzakta beş yıl, beş bahar geçirmişti. (Seccadenin rasgele bir kıvrımı altına saklanmış küçük tümsek hayati önemde olsa da neticede topu topu bir hızlandırıcıydı.) Şimdi geri dönmüş, başka diyarlar görmüş birinin gözleriyle bakıyordu etrafa. Dev dişlerle çevrelenmiş vadinin güzelliği yerine darlığını, ufkunun yakınlığını fark ediyordu; evinde olduğu halde kendini böylesi kıstırılmış hissettiği için de üzgündü. Aynı zamanda bu eski yerin –anlaşılmaz bir biçimde– onun eğitimli, stetoskoplu dönüşünden pek de hoşlanmadığını hissediyordu. Kış buzunun altındayken soğuk bir aldırmazlık vardı ama artık hiç şüphe kalmamıştı; Almanya' da geçirdiği seneler onu düşman bir çevreye geri döndürmüştü. Çok seneler sonra, içindeki delik nefretle tıkandığında ve kendini tepedeki tapınağın kara taş tanrısına kurban etmek için geri döndüğünde, Cennette geçirdiği çocukluk baharlarını; seyahat, tümsekler ve askeri kamyonlar her şeyi berbat etmeden önce hayatın nasıl olduğunu hatırlamaya çalışacaktı.

Eline seccadeyi eldiven etmiş vadi burnuna yumruk attığı sabah, anlamsızca hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaya çalışıyordu. Bu yüzden sabahın dördünde, ayazda kalkmış abdestini almış, giyinmiş ve babasının astragan şapkasını başına geçirmişti; sonra rulo yapılmış seccadeyi eski, karanlık evlerinin göl kenarındaki küçük bahçesine taşımış ve onu beklemekte olan tümseğin üzerine sermişti. Ayaklarının altındaki toprak yanıltıcı bir biçimde yumuşakmış gibi geliyor ve onu aynı anda hem kararsızlığa hem de tedbirsizliğe sevk ediyordu. "Esirgeyen ve Bağışlayan Allah'ın adıyla..." – elleri bir kitapmışçasına önünde kavuşmuş halde söylediği mukaddeme onu bir ölçüde rahatlatırken, daha büyük bir ölçüde tedirgin ediyordu – "... Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun..." – ama şimdi zihnini Heidelberg işgal etmişti; işte kısa bir süreliğine onun Ingrid'i olan Ingrid, Mekke'ye dönük mırıltısına surat ediyordu; işte anarşist arkadaşları Oskar, Ilse, Lubin, ideoloji düşmanlıklarıyla onun namazını tiye alıyorlardı – "O, din gününün sahibidir..." – Heidelberg'de tıp ve politikanın yanı sıra Hindistan'ın da –radyum gibi– Avrupalılar tarafından "keşfedildiğini" öğrenmişti; Oskar bile Vasco da Gama'ya hayranlık duyuyordu, işte Adem Aziz'i arkadaşlarından ayıran da buydu, kendisinin bir bakıma onların atalarının icadı olduğuna inanmaları – "Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz..." – bu yüzden buradaydı, kafasının içinde onların varlığını taşıdığı halde, üzerinde yarattıkları etkiyi umursamayan ama bir yandan da bilmesi gereken her şeyi, mesela teslimiyeti bilen eski benliğiyle buluşmaya çalışıyordu, şu anda yaptığı şeyi bilen benliğiyle, eski anıların kılavuzluğunda elleri yukarı kalktı, başparmakları kulaklarına bastırdı, parmakları açıldı, dizlerinin üstüne çöktü – "Bizi doğru yola yönelt. Nimet verdiklerinin yoluna ilet..." – Ama işe yaramıyordu, tuhaf bir biçimde orta yerde kalmıştı, inançla inançsızlık arasına sıkışmıştı, ne olsa bir pandomimdi bu yaptığı – "Gazaba uğrayanlarınkine, sapıklarınkine değil." Dedem alnını yere eğdi. Öne eğildi ve seccade kaplı yer ona doğru kabardı. Tümseğin vakti gelmişti. Hem Ilse-Oskar-Ingrid-Hei-delberg'in hem de vadi-ve-Tanrının tekdirleri aynı anda onu burnunun ucundan vurdu. Üç damla düştü. Yakutlar ve elmaslar. Dedem dimdik doğrularak bir karara vardı. Ayağa kalktı. Puroyu sardı. Göle baktı. Varlığına tamamen inanmazlık da edemediği bir Tanrıya tapınamadığından, o orta yere saplanıp kaldı. Kalıcı bir değişiklik: bir delik.

Genç, yeni mezun Doktor Adem Aziz değişim esintilerini içine çekerek bahar gölüne karşı durdu; daha nice değişikliğe (son derece dik olan) sırtını çevirmişti. O yurtdışındayken babasına inme inmişti ve annesi bunu ondan gizlemişti. Annesinin sesi metanetle fısıldıyordu: "...Çünkü senin tahsilin daha önemliydi oğlum." Bütün hayatını tesettürlü, eve kapalı geçirmiş olan o anne birdenbire kendinde büyük bir güç bulmuş ve dışarı çıkıp küçük kıymetli taş (turkuaz, yakut, elmas) işini yürütmeye başlamıştı; Adem'i tıp fakültesinde okutan da bir bursun yanı sıra bu işti; geri döndüğünde hiç değişmez gibi görünen aile düzeninin tepetaklak olduğunu görmüştü, annesi dışarı çalışmaya gidiyor, babası ise inmenin beyninin üzerine örttüğü peçenin ardına gizlenmiş oturuyordu... tahta bir sandalyede, karanlık bir odada oturmuş kuş sesleri çıkarıyordu. Otuz değişik kuş türü onu ziyaret edip kepenkli camının pervazına tünüyor, havadan sudan sohbet ediyorlardı. Bayağı mutlu görünüyordu.
(...Şimdiden tekrarların başladığını görebiliyorum; çünkü anneannem de bulmamış mıydı öyle devasa... inme de tek değildi... Bakır Maymun'un da kuşları vardı... lanet daha en baştan kendini gösteriyor ama biz kokusunu alamıyoruz!)

Göl artık buz tutmuş değildi. Her zamanki gibi çabucak eriyivermişti buzlar; küçük kayıkların, şikaraların birçoğu uykuda yakalanmıştı ki bu da normaldi. Ama o miskinler karada, sahiplerinin yanında huzurlu bir horultuyla uyurken teknelerin en eskisi bütün yaşlılar gibi erkenden kalkmıştı ve bu yüzden de buzları çözülmüş gölde süzülen ilk tekneydi. Tai'nin şikarası... bu da âdettendi.

Bakın teknesinin kıçında tünemiş yaşlı kayıkçı Tai sisli suyun üzerinde nasıl da hız tutturmuş! Sarı bir sopanın ucundaki tahta bir kalbe benzeyen küreği yosunların arasından nasıl sıçrayarak ilerliyor! Ayakta kürek çektiği için buralarda onu çok tuhaf bulurlar... gerçi bu tuhaflığın başka nedenleri de vardır. Doktor Aziz'i acil bir vakaya çağırmaya gelen Tai tarihi harekete geçirmek üzere... bu sırada gözleri sulara dalmış Adem, Tai'nin ona yıllar önce öğrettiği şeyi hatırlıyor: "Buz hep beklemededir, Adem baba, suyun teninin hemen altında." Adem'in gözleri masmavi, dağlar üzerindeki göğün çarpıcı mavisi ki bu mavi Keşmirli erkeklerin gözlerine düşmeye teşnedir; onlar nasıl bakılacağını unutmamışlardır. Onlar görür –işte! bir hayaletin iskeleti gibi, Dal Gölünün yüzeyinin hemen altında!– o narin dantel, renksiz hatların geçişmesinin yarattığı o karmaşık ağ, geleceğin beklemekte olan soğuk damarları. Pek çok şeyi bulandıran Almanya Adem'in görme yeteneğini elinden alamamıştı. Tai'nin bağışı. Başını kaldırıyor ve Tai'nin yaklaşmakta olan teknesinin ardındaki V şeklini görüyor, elini sallıyor. Tai'nin de kolu kalkıyor – ama o bir emir veriyor. "Bekle!" Dedem bekliyor; hayatının son huzurlu anını, bu bulanık lanetli huzuru yaşadığı şu fasıladan istifade onu biraz tarif etsem iyi olacak.

Çirkinlerin, çarpıcı bir çekiciliği olanlara duyduğu doğal haseti sesime bulaştırmadan belirtmeliyim ki Doktor Aziz uzun boylu bir adamdı. Baba evinin duvarına sırtını yapıştırdığında yirmi beş tuğla boyundaydı (her yaş için bir tuğla), başka bir deyişle bir doksan küsur. Aynı zamanda güçlü bir adamdı da. Sakalı gür ve kızıldı – bu sakal annesini endişelendiriyordu çünkü kadın sadece Mekke'ye gitmiş hacıların kızıl sakal bırakabileceğini söylüyordu. Ama saçları daha koyuydu. Gök-gözlerini zaten biliyorsunuz. "Yüzünü yaratırlarken renkler çığrından çıkmış," demişti Ingrid ona. Ama dedemin anatomisinin merkezi özelliği ne rengi, ne boyu, ne kuvveti ne de sırtının dikliğiydi. Suya yansıyan yüzünün ortasında çılgın bir muz gibi dalgalanan... Tai'yi bekleyen Adem Aziz dalgalanan burnunu seyrediyor. Onunki kadar dramatik olmayan bir yüzde hemen göze çarpardı; onda bile ilk görülen ve en çok hatırlanan organdı. "Bir Cyranoburun," demişti Ilse Lubin, Oskar da eklemişti, "Fil hortumu." Ingrid, "O burunla nehir bile aşılabilir," diye ilan etmişti (köprüsü genişti).

Dedemin burnu: burun delikleri iki yana açık, dansçılar gibi biçimli. Ortalarından burnun zafer takı yükseliyor, önce yukarı ve yanlara doğru genişleyerek, sonra alçalıp daralarak üst dudağının üzerine eğiliyor, ucunda muhteşem, şimdi hafif kızarmış bir uzantı. Tümseğe kolayca çarpılacak bir burun. Bu arada bu muazzam organa minnettarlığımı da eklemek isterim –o olmasaydı benim annemin gerçek evladı, dedemin gerçek torunu olduğuma kim inanırdı?– bu heybetli alet doğuştan bazı haklar kazandıracaktı bana. Doktor Aziz'in burnu –sadece fil kafalı tanrı Ganeş'in burnu onunla boy ölçüşebilir– onun ata olma hakkını itiraz kabul etmeyecek şekilde tescil ediyordu. Bunu da ona Tai öğretmişti. Genç Adem daha yeniyetmeyken hırpani kayıkçı ona şöyle demişti: "Bu burunla bir hanedan kurulur prensim. Kimin varisi oldukları kuşku götürmez. Moğol İmparatorları böyle bir burun için sağ kollarını feda ederlerdi. Bu burnun içinde ne hanedanlar bekliyor," –bu noktada Tai kabalaşmıştı– "sümük gibi."

Burun Adem Aziz'in yüzünde pederşâhi bir hava kazanıyordu. Annemde soylu ve çileli görünüyordu; Emerald teyzemde biraz ukala, Aliye teyzemde entelektüel duruyordu; Hanif dayımda başarısız dehayı temsil ediyordu; Mustafa dayım onu ikinci sınıf bir sezinleme organı olarak kullanıyordu; Bakır Maymun ondan tamamıyla kurtulmuştu; ama bende – bende bambaşka bir şeydi. Ama bütün sırlarımı bir kerede açık etmemeliyim.
(Tai yakınlaşıyor. Burnun gücünü açıklayan Tai, şimdi dedemi geleceğe fırlatacak mesajı getirmek üzere seher gölünde şikarasının küreğini çekiyor...)

Tai'nin genç olduğu zamanları kimse hatırlamaz. Dal ve Nageen göllerinde böyle kamburu çıkmış, hep aynı teknenin küreğini çeker dururdu taa... ezelden beri. Herkesin demesi öyle. Eski ahşap evlerin bulunduğu mahallenin sağlıksız bağırsaklarında yaşardı, karısı da bahar ve yaz sularının üzerinde batıp çıkan "yüzer bahçelerde" nilüfer kökleri ve başka tuhaf sebzeler yetiştirirdi. Tai'nin kendisi de yaşını bilmediğini keyifle itiraf ederdi. Karısının da fikri yoktu – kadın evlendiklerinde Tai'nin çoktan tohuma kaçmış olduğunu söylerdi. Yüzü rüzgâr ve denizin yonttuğu bir heykeldi; deriden mamul kırışıklıklar. İki altın dişten başka dişi yoktu. Kasabada pek az arkadaşı vardı. Şikara iskelelerinin ya da göl kenarındaki bakkalların, çayhanelerin yanından geçerken onu nargile içmeye davet eden kayıkçı ya da tüccarların sayısı bir ikiyi geçmezdi.

Tai hakkındaki genel kanıyı yıllar önce Adem Aziz'in babası mücevher tüccarı dillendirmişti: "Beyni de dişleriyle birlikte dökülmüş." (Ama şimdi bizim yaşlı Aziz sahib kuş cıvıltıları arasında kendini kaybetmiş otururken Tai muhteşem biçimde aynen yoluna devam ediyordu.) Bu izlenimin nedeni kayıkçının fantastik, tumturaklı, bitmez tükenmez ve çoğunlukla kendinden başkasını muhatap almayan gevezeliğiydi. Su, sesi taşıdığından göl kenarında oturanlar onun monologlarına gülüşürlerdi; ama bu gülüşlerin altında saygı, hatta korku vardı. Saygı vardı çünkü yaşlı bunak gölleri ve dağları arkasından konuşanlardan çok daha iyi bilirdi; korku vardı çünkü yaşlılığı hesaplanamayacak kertedeydi, buna rağmen tavuk gırtlağına benzeyen boynundan sarkan bu yaşlılığı öyle kolay taşıyordu ki yaşı gayet hoş bir kadınla evlenip ondan dört oğul sahibi olmasını engellememişti... rivayete bakılırsa göl kenarındaki başka hanımlardan da bir iki tane daha vardı. Şikara iskelesindeki delikanlılar onun bir yerlerde gizli bir parası olduğuna inanıyorlardı – belki de bir kesede cevizler gibi takırdayıp duran paha biçilmez altın dişlerden oluşan bir define. Seneler sonra Puf Amca kızının dişlerini söktürüp altın diş taktırmayı vadederek kızı bana satmaya çalıştığında Tai'nin unutulmuş hazinesi gelmişti aklıma... Adem Aziz çocukken onu çok sevmişti.

Zenginlik rivayetlerine rağmen hayatını taşımacılıktan kazanırdı, para karşılığı göllerde saman, keçi, sebze ve kereste taşırdı; kimi zaman da insan. Taksi hizmeti verirken şikarasının ortasına bir kabin koyardı, çiçekli perdelerden yapılmış civelek bir şey, bir kanepe, ona uygun yastıklar; teknesi güzel koksun diye tütsü yakardı. Perdeleri uçuşarak yanaşan Tai'nin şikarasının görüntüsü, Doktor Aziz için baharın geldiğini gösteren başlıca imgelerden biri olmuştu hep. Çok geçmeden İngiliz sahibler gelecek, Tai de durmadan konuşarak, huysuzlanarak ve sırtını kamburlaştırarak onları Şalimar Bahçelerine, Kral Çeşmesi'ne taşıyacaktı. Oskar-Ilse-Ingrid'in değişim kaçınılmazdır tezinin canlı bir antiteziydi... vadinin tuhaf, eskimez, tanıdık bir sakini. Ucuz Keşmir brendisine fazlaca düşkün bir su Caliban'ı.

Yatakodamın mavi duvarının anısı; Başbakandan gelen mektubun yanında, Küçük Raleigh'ın, kırmızı Hint peştemalına benzer bir şey giymiş olan bir balıkçıya coşkuyla bakan resmi senelerce asılı kalmıştı duvarda; resimdeki balıkçı şeyin –neyin? galiba suya kapılmış kütüklerin– üzerinde oturuyor ve inanılmaz hikâyelerini anlatırken denizi gösteriyordu... ve müstakbel dedem Küçük Adem, kayıkçı Tai'ye âşık olmuştu, hem de sırf diğerlerinin onun çatlak olduğunu düşünmesine neden olan o sonu gelmez laf kalabalığı yüzünden. Büyülü bir konuşmaydı onunki, iki altın dişinin arasından müsrifin parası gibi dökülürdü kelimeler, hıçkırıklar ve brendiyle bezenmiş, geçmişin Himalayalarının en ücra köşelerine kanat açar, sonra kurnazca o ana ait bir ayrıntının üzerine dalışa geçerdi, mesela Adem'in burnuna, bir fare gibi anlamını didiklerdi. Bu arkadaşlık yüzünden annesi Adem'i epeyce haşlamıştı. (Gerçekten de haşlamıştı. "Ölsen de o kayıkçının bitlerini üzerinden temizleyeceğim," derdi.) Ama yine de kendi kendine konuşan ihtiyar, bahçenin göle açılan ucunda, kayığında oyalanır, Aziz de kendisini içeri çağıran sesi duyana kadar onun dizinin dibinde otururdu; içeride Tai'nin pisliği hakkında nutuklar dinler ve annesinin o misafirperver kadim gövdeden oğlunun kolalı beyaz bol pijamalarına atladığını hayal ettiği mikrop ordularına karşı uyarılırdı. Ama her seferinde Adem su kıyısına döner, sabahın büyülü sularında efsunlu kayığının küreğini çeken kambur, hırpani günahkârın siluetini arardı sisler arasında.

"Cidden kaç yaşındasın Taiji?" (Yetişkin, kızıl sakallı, geleceğe dönük Doktor Aziz, o ağza alınmayacak soruyu sorduğu günü hatırlıyor.) Bir an şelaleden bile daha gürültülü bir sessizlik. Monolog kesiliyor. Suya inen küreğin sesi. Tai'yle şikarada gidiyordu, onu evde bekleyen sopanın ve banyonun farkında, keçiler arasında bir saman yığının üzerine bağdaş kurmuştu. Hikâye dinlemeye gelmişti – ve bir soruyla hikâyeciyi susturmuştu.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Celâl Üster, “Bellekten Gelen Gerçek”, Yeni Binyıl, 2 Haziran 2000

Geceyarısı Çocukları, tarihle bağlantılı bir roman. Ama Salman Rushdie, tarihsel bir roman olmadığı kanısında. O, daha çok, gerçeklik ile yanılsama arasındaki ilişkiler, gerçekliğin değişkeleri, yanılsamanın gerçekliğin yerini almasıyla ilgileniyor. Gerçeklik nereden baktığınıza bağlı...

Rushdie'nin kitaba bakışı, yazma süreci içerisinde değişmiş aslında. İlk başta, gerçekten de, tarihle ilgili bir şey yazacağını düşünmüş. Proust'un yaptığına benzer bir şey yapacağını, geçmişi sanki hiç geçip gitmemiş gibi, geri getireceğini sanıyormuş. Belleğin süzgecinden arınacağına, belleğin süzgecinin çarpıtmalarından kurtulacağına inanıyormuş. Oysa, bir süre sonra, en çok, belleğin süzgecinin kendisiyle ilgilenmeye başladığını fark etmiş. Böylece, roman, yazarının gözünde, belleğin doğasıyla ilgili bir kitap olup çıkmış. Bellek kaymalarından, kırılmalarından, dahası belki de bellek çarpıtmalarından oluşan bir geçmişin öyküsü. Belki de, bir kişinin ya da bir kuşağın, tarihin içinden geçişiyle ilgili bir kitap.

Geceyarısı Çocukları'nı, tarihle ilgili bir kitap ya da tarihsel bir roman olmaktan çıkarıp sahici bir roman yapan özellik de, gazeteci gerçekliğine değil, bellek kazılarına, anımsanmış gerçeklere, belleğin oyunlarına dayalı bir anlatı olması: "Kuşkusuz, bellek bu oyunları oynuyor. Romanda böyle birçok yanlış var. Hindistanlı okur, bunları hemen yakalıyor. Biraz da bilerek yapılmış yanlışlar bunlar. Anlatının dokusu, tarihle ilgili bir yanlışa dayanıyor neredeyse. Anlatı budur çünkü, anımsanan bir şeydir…"

Devamını görmek için bkz.

Saliha Paker, “Bir Tercümenin Çevirisi: Sabkuçtiktok Hai”, Virgül, Sayı 41, Mayıs 2001

Geceyarısı Çocukları "ulusal alegori" olarak da okunan bir modern Hindistan destanı. Öyküden öykü üreten uzun Mahabharata ve Ramayana destanlarından olduğu kadar Bombay (Bollywood) Sinemasının özelliklerini de taşıdığı söylenen bu roman, 15 Ağustos 1947 tarihinde Hindistan'da bağımsızlığın ilan edildiği geceyarısını izleyen saat içinde doğan Salim Sina'nın kendisi tarafından kaleme alınan 31 yıllık yaşamının öykü yumağı. Ana çizgileriyle özetlenirse: Varlıklı Müslüman bir ailenin çocuğu olarak Bombay'da yetişmesi, Hindistan toplumunun etnik çoğulluğunu mikro-düzeyde yansıtan yaşadığı site ve oradaki arkadaşları, gittiği İngiliz okulu, gördüğü yerli filmler, ülkenin bölünmesiyle birlikte yeni kurulan Pakistan'a zorunlu göç, ailesinin yok oluşu, Bombay-Karaçi hattı dışında Delhi'den ve kırsal kesimden insan manzaralarına karıştıktan sonra Bombay'a dönüşü ve orada bir turşu imalathanesine sığınışı. Özde yalnız bir insan olan Salim Sina'nın maceraları, büyük ölçüde kendisi gibi Hindistan dünyasına geceyarısının getirdiği birbirinden farklı mucizevi yeteneklerle doğan 1000 çocukla ve özellikle, kendisi gibi kimliği müphem 'ikizi' Şiva ile, mucizevi bir iletişim ağı kurması üzerine doğaüstü boyutlar kazanır. Bu iletişim sırasında aralarında gerçekleşen dayanışmalar, cereyan eden gerilimler, çatışmalar, kopmalar ülkenin siyasal-toplumsal maceraları ile içiçe geçerek geniş, zengin, "büyülü gerçekçi" bir Hindistan manzarası dokur ve çok çarpıcı biçimde 'Üçüncü Dünya öteki'liğini duyurur.

Devamını görmek için bkz.

Mehmed Uzun, “Söz Irmağı Hep Akacak”, Celâl Üster söyleşisi, Yeni Binyıl, 30 Haziran 2000

Bombay'ın orta halli bir Müslüman ailesinden gelen Rushdie, yarattığı roman diliyle İngilizce'ye yeni olanaklar sağladı. Bunu da belki en iyi biçimde Geceyarısı Çocukları ile yaptı. Gerçekten de, Rushdie'nin en iyi romanı Geceyarısı Çocukları. 1983'te okumuştum; elimde kırmızı kalem, satırların altını durmadan çizerek. İngilizce yazılmış, ama dili, üslubu, havası ve tekniğiyle İngilizlerin yarattığı romanlardan çok farklı olan bu roman, beni çok mutlu etmişti. Geceyarısı Çocukları, Grass'ın Teneke Trampet ve Marquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık adlı yapıtlarındaki büyülü gerçekçilik geleneğine çok yakın bir atmosferde, hem çok ilginç kişisel kaderleri anlatıyor, hem de bütün bir ulusun sancılı doğuşunu. Romanın her sayfası okuru şaşırtan görüşler, düşünceler, olaylar, gelişmelerle dolu. Binbir kader, olay, görüş, düşünce ve ilişki. Ama hepsi de uzun soluklu, yeteneği ve sabrı her cümlede görülen, üslup ve tekniğin ne olduğunu çok iyi bilen bir yazar tarafından oya gibi işlenmiş. Çok sesli, çok renkli, çok nefesli, büyüleyici bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Ayda Su, “Sihirli Gerçekçilik”, Cumhuriyet Kitap, 13 Eylül 2001

Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları romanı, fantastik roman kalıplarını zorlasa da, 15 Ağustos 1947'de Hindistan'ın bağımsızlığına kavuştuğu ve Müslümanlarla Hinduların çatıştıkları yılları anlatır. Romandaki tarihsel verilerin hepsi doğrudur. Modern Hindistan'ın tarihi kaydı şeklinde, Hindistan'ın bağımsızlığını kazandığı günün geceyarısında Bombay'da doğan iki çocuğun öyküsünü anlatır. Hastanedeki hemşire Müslüman ve Hindu iki bebeğin yerlerini değiştirerek, diğerinin hayatını yaşamasına neden olur. Saleem Sinai, varlıklı Müslüman aile tarafından büyütülür ama aslında aşağı kasttan Hindu bir kadının, ülkeyi terk eden Britanyalı bir adamdan doğma gayrimeşru çocuğudur. Diğer bebek Shiva ise, kendisine sadık olmayan karısının doğum sırasında ölmesiyle, sokak göstericisine verilir.

Saleem çağdaş Hindistan'ı temsil eder. 30 yaşına geldiğinde Geceyarısı Çocukları adını verdiği anılarını yazar. (Başkahramanının roman yazması, roman içinde roman yaratır ve kitaba farklı katmanlarda gerçeklik ekler.) Shiva da Hindistan'ın en saygıdeğer savaş gazilerinden biri olmasına rağmen, Saleem'in baş düşmanıdır. Saleem hikâyesine, kendi doğumundan önce -dedesinin yaşamıyla- başladığı için kendi bilinci ötesinde gerçekliklerle donanmış öyküleri anlatır. Bir çocuğun gözünde abartılmış portrelerle dedesini ve ninesini çizer. Yüzyıllardır süregelen efsanelere bir halka eklediği izlenimi verir. Gerçekleşmesi fiziksel olarak imkânsız olan olayları anlattığında da okuyucu anlatılanlardan kuşku duymaz, çünkü bunları kabul etmeye, efsanenin bir parçası olarak hazırlanmıştır. "Adem Aziz namaz kılmaya çalışırken burnunu kırağıdan sertleşmiş bir toprak çıkıntısına çarptı. Sol burun deliğinden çıkan üç damla kan sabah ayazında anında sertleşip seccadenin üzerine dökülerek gözlerinin önünde yakuta dönüştü. Kafasını tekrar dikleştirecek kadar doğrulduğunda gözlerine dolan yaşların da donduğunu fark etti ve kibirle gözlerindeki elmasları sildi..." Son bir nokta olarak, sihirli gerçekçilik tarzını sürrealizmden çok kesin çizgilerle ayırmak gerekir. Birincisi öykünün gerçekliğine katkıda bulunacak imgeler ve duygular taşır, oysa sürrealizm anlatılan öyküye inanılmasını beklemez okurdan. Sihirli gerçekçilik, olayların gerçekten yaşanmış olduğuna inanmamamızı sağlamadığında bile, bunların anlatıldığına inandırır bizi. Yaşanmamış olması bir öykünün anlatılmamış olmasını gerektirmez, sihirli gerçekçilikte de bu öykülerin hep anlatılageldiği izlenimi kalır geride, aynı destanlar ve masallar gibi.

Devamını görmek için bkz.

Sema Kaygusuz, “Böcek Olabilir miyim?”, Araf.net, Sayı 28

Düşünün ki bir ülke, yıllarca sömürge olarak yönettiği başka bir ülkenin topraklarına, artık edebiyatın o kalkık burnuyla bakabiliyor. İngiltere ile Hindistan arasındaki bu yazınsal temas, sanki geçmişin izafi bir ödeşmesi gibi... Yüzlerce değişik dini, farklı kültürleri içinde barındıran Hindistan, ona dayatılan o akıcı İngilizce'siyle kendinden bir şeyler anlatmanın fırsatını nihayet buldu. Bazen burası gerçekten Gandhi'nin ülkesi miydi diye düşünüyorum. İngiliz kumaşlarını reddeden, kendi giysisini kendi dokuyan Gandhi'nin ülkesi... Hintli yazarlar, edebiyat yöntemiyle çıkardıkları süslü seslerle, bir Hint modası yaratmakla, turistik olmanın ötesine geçemeyeceklerine dair bir kuruntum var. Geceyarısı Çocukları'nda da bunu gayet iyi gördüm.

Doris Lessing, Salman Rushdie için yapılabilecek en doğru yorumu yapmıştı: "Bence Salman Rushdie gücünü her zaman sözcüklere, onların renk ve ağırlıklarına, biçim ve parlaklıklarına duyduğu sevgiden alıyor. Kimse, böylesine büyük bir hokkabaz ustalığıyla, böylesine büyük bir el hüneriyle oynayamaz sözcüklerle. Öykü insanı hemen sarıyor ve kendini okutuyor; bunda şaşılacak bir şey yok çünkü bu öykü Sinbad'ı, Binbir Gece Masalları'nı, Altın Post'u yaratan sihirli ülkeden geliyor."

Geceyarısı Çocukları'nda, bir yazarın kendi toprağındaki yaşantıları, durumları, miras kalan korkuları, Avrupa piyasası için nasıl derleyip nadasa bıraktığını, sonra büyük bir ustalıkla, attığı tohumları nasıl bir büyük romana çevirdiğini göreceksiniz. Büyüler, sihirler, fallar, bıra dışı rastlantılar, olağanüstü güçler... Kısacası masalsı tüm öğelerle yazılmış bir kitap bu. Hatta bir akbabanın ağzından düşürdüğü kesik bir elin, Salim Sina'nın babasının suratına nasıl da tokat attığını okuduğunuzda, resmen hikâye (!) dinlediğinizi düşünebiliyorsunuz. Peki bunlar kötü mü. Hayır değil. Ama bana kalırsa değerli de değil.

Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" uzun öyküsünde küçük bir cümle var. Küçücük... "Bir böcek bile olamadım." Kafka'ya "Dönüşüm"ü yazdıran cümlenin bu cümle olduğunu varsayarsak –bu varsayım Hulki Aktunç'un tespitidir–, Geceyarısı Çocukları ile bağ kurabileceğimiz öteki eserler, Lessing'in dediği gibi Sinbad, Binbir Gece masalları, Altın Post gibi bir masal geleneğine dayanıyor. Kitap tanıtım kampanyası ise, masalsılık değil de YANILSAMA üzerinde duruyor. Yanılsamanın altına geçirilen gerçekçi kılıf ise, Hindistan özgürlüğü, Pakistan-Hindistan savaşı gibi sıkıcı tarihsel anlatımlar. Şu yanılsama sözcüğünden artık hiç haz etmiyorum.

1930'lardan beri yazan RK Narayan, 1960'larda ortaya çıkan Anita Desai gibi Hintli yazarlar, ülkesinde pek ilgi görmeyen, Batıda ün kazanmış önemli yazarlardı. Ancak ne zaman 1980'lere geldik, İngilizce Hint Edebiyatı büyük şöhretler yaratmaya başladı. Booker Ödüllü Hintli yazar Arundhati Roy 'un Batı'da yakaladığı şöhret, Hindistan'ın İngilizce'yi yetkinlikle kullanan diğer yazarlarını da harekete geçirdi. 1980'lerin sona erdiği yıllarda Hindistan'da, İngilizce yazan ve ünü ülke sınırlarının dışında yakalayan Vikram Seth, Allan Sealey, Amitav Ghosh ve Rohinton Mistry. Saydığım yazarların hemen hepsi ilk olarak Londra ve New York'ta keşfedildi.

İlginç olan bu yazarların hiçbiri kendi vatandaşları tarafından okunmayan, pek rağbet görmeyen yazarlardı. Ne zaman dışarıda ilgi görülürlerse, o zaman okunmaya başladılar. Edebiyatın kendi toprağından bu kadar uzak düşmesi, üstelik kendi diline hiçbir katkısı bulunmaması Hindistan için ne büyük bir kayıptır.

Yalnızca İngiltere'de yayımlanmayı bekleyen otuz Hint kitabı var. Hepsi piyasaya çıktığında gösterişli şarap ve peynir partileriyle tanıtılacak. Kitapçılarda renkli afişler göreceğiz. Bol sıfırlı çeklerle, üstün yetenekli yazarlar –Salman Rushdi'nin üstün yeteneği olduğu yadsınamaz–, İngilizce'ye egzotik bir soluk getirmeye devam edecekler.

Geceyarısı Çocukları, 20. yüzyılın en güzel romanlarından biri olarak satılıyor. Olabilir... Fakat ne yazık ki, hiçbir yazara "Ben böcek olabilir miyim?" diye sordurtmayacak...

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, “Geceyarısı Çocukları”, Pandora

Dünya çapındaki şöhretini, Şeytan Ayetleri romanında Müslümanlara hakaret ettiği gerekçesiyle, İran rejiminin hakkında çıkardığı ölüm fetvası ile edinen Salman Rushdie, Urduca ve İngilizce konuşan bir ailenin çocuğu olarak 1947 yılında Hindistan’ın Bombay kentinde doğdu. 1961 yılında lise eğitimini tamamlaması için İngiltere’ye gönderildi. Ailesi ise Hindistan’daki siyasi karışıklıklar nedeniyle 1964’de, büyük bir Müslüman topluluk ile birlikte Pakistan’a; Karaçi kentine göç etmek zorunda kaldı. Salman Rushdie, Cambridge üniversitesi tarih bölümünden 1968 yılında mezun oldu. Bu tarihten başlayarak edebiyat ve tiyatro ile ilgilenen yazar, geçimini sağlamak için 1981 yılına kadar reklam sektöründe çalıştı.

İlk romanı Grimus (1975), fantastik bir bilimkurgu metniydi ve eleştirmenlerin dikkatini çekmeye yetti. Ama, onun yazarlığının onaylanması 1981 yılında yayınlanan Geceyarısı Çocukları sayesinde olmuştur. Bu romanı ile Booker ve Jamestait Black ödüllerini kazandı, ancak az sonra değineceğimiz muhalif içeriğinden dolayı, kitap Hindistan’da yasaklandı. Yasak ve lanetlerin yazarı gibidir Rushdie. 1983 tarihli üçüncü romanı Shame de Pakistan’da aynı akibete uğradı. Nikaragua’yı anlattığı The Jaguar Smile’ın (1987) ardından yazdığı The Satanic Verses, 1988 Whitebread ödülünü kazandıysa da, hem müslüman ülkelerin büyük bir bölümünde yasaklandı, hem de onu hala kovalayan ölüm fetvasının –Ayetulleh Humeyni tarafından-–ilanına neden oldu. Kitapları pek çok dilde basılan Salman Ruhdie’nin iki de belgesel film senaryosu var.

Hindistan Tarihi

Post-modern edebiyat ya da fantastik anlatılar, –özellikle Türkiye’de– gerçeklere değinmediği gerekçesiyle sık sık eleştiriye uğramıştır. Bu eleştiri, Türk yazarların ürünlerine bakıldığında pek de haksız sayılmaz. Oysa, post-modern olmaklık hali ile siyasi ve toplumsal içeriğin birbirini dışlaması gerekmediğini Geceyarısı Çocukları’nı okuduktan sonra daha iyi anlıyoruz. Roman, bir anlamda Rushdie’nin biyografisini yansıtıyor. 1947 yılında, Hindistan’ın bağımsızlık gecesi doğan bir çocuğun gözünden, Hindistan’ın 1980’lere kadar olan siyasi tarihini anlatmış yazar.

Roman kahramanı Salim Sina, 15 Ağustos 1947’de, tam gece yarısı dünyaya gelir, aynı anda Hindistan bağımsızlığına kavuşmuştur. “Hayatın bir bakıma bizimkinin aynısı olacak” diye yazar Başbakan, Salim Sina’nın doğum defterine ve o gece doğa ötesi güçlere sahip yüzlerce çocuk daha doğar. Bu büyülü gece yarısı çocuklarının ortak kaderleri ile Hindistan tarihi arasında gizemli bir ilişki kurulacaktır... Böylelikle, bir ulusun emekleme çağını, ergenlik sancılarını, yetişkinleşme çabalarını, çocukların her yaş dönemindeki maceraları, kavgaları, aşkları, uğradıkları kazalar paralelinde izleriz.

Öykü Bombay’da başlıyor; çocuk Salim, doktor dedesi, sorunlu büyükannesi, akrabaları ve komşuları üzerinden Hindistan’daki hayata tanık oluyoruz. İkinci bölümde ise Pakistan var. Ailesi ile Karaçi’ye göç eden Salim, bu kez de Pakistan’ın şiddet, acı, yolsuzluk ve savaşla yoğrulmuş toplumsal yaşantısıyla yüz yüze gelir. Ailesini kaybeder. Bir sonraki bölümdeki Salim, Bangladeş’teki bağımsızlık savaşını bastırmaya giden Pakistan özel timlerinin iz sürücüsüdür. Buradan da kaçar ve Bombay’a geri döner. Sona gelindiğinde, Hindistan’la aynı gece doğan çocuklara karşı yürütülen sürek avındaki hedeflerden biridir o...

Üçüncü Dünya ülkelerinin ortak yazgısı

Yukarıda öykünün ana hatlarını özetlemeye çalıştım, ama bu tür romanlarda asıl anlatılmak istenen; ayrıntılarda, simgelerde, allegori ve ironilerde çıkıyor ortaya. Salman Ryshdie, Hindistan ve Pakistan’ın kalbine doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Olup bitenlere, yazarın vurgu yaptığı yerlere baktığımızda, Cumhuriyetin ilanından bu yana süren “batılı” ülke olma gayretlerimizle, Asya’nın bu iki komşu/düşman ülkesinin uluslaşma macerası arasında büyük benzerlikler buluyoruz.

Milliyetçi, şoven devlet söylemlerini ironik diliyle ve kullandığı metaforlarla çözümlüyor Ruhdie. İngiltere egemenliğinden kurtulan Hindistan, kendi ötekilerini yaratmaya, düşmanlar üretmeye, bir kimlik oluşturmaya koyulur. İlk “ötekileştirilen” topluluk olan Çinlilerin uğradığı saldırıları ve milliyetçi dalgayı; “iyimserlik hastalığının pençesindeki öğrenciler Mao Zedung ve Çhou En-Lai’nin kuklalarını yaktılar; alınlarında iyimserlik ateşi yanan kitleler Çinli ayakkabıcılara, biblo satıcılarına ve lokantacılara saldırdılar. İyimserlikle yanan hükümet Çin asıllı Hint vatandaşlarını –“düşman yabancılar”– Racastan’daki kamplara sürdüler. Birla Endüstrisi, ulusa minyatür atış poligonu hediye etti; okul kızları askeri resmi geçitlere çıkmaya başladılar” biçiminde özetliyor yazar.

Romandaki fantastik unsurlardan en önemlisi, çocuğun dünyayı algılayış ve yorumlayış biçiminde görülüyor. Salim’e göre, toplumdaki bölünme, onun bedeniyle ilişkilidir. Her tarihsel, toplumsal ve siyasi gelişmeyi, Salim’in fiziksel ve duygusal yapısındaki değişimler belirlemektedir sanki; “Siyasetçiler “Çin saldırganlığı” ve “şehit cavanlarımızın kanı” konulu demeçler püskürtürken”, gözlerinden yaşlar boşalmaya başlar Salim’in. Gece yarısı doğan çocuklar arasındaki uyumun –aslında Hindistan toplumundaki uyumun– bozulmasını; “Bir şeyin yeniliği geçtiğinde, bıkkınlık ve çekişmelerin boy göstermesi kaçınılmazdır. Konferanstaki çatlaklar benim parmağımı kaybetmemin sonucu muydu bilmem ama kesinlikle genişlemekteydiler(...) Başka etmenler de vardı. Çocuklar ne kadar büyülü olsalar da ana-babalarından etkileniyorlardı; yetişkinlerin önyargıları ve dünya görüşleri zihniyetlerini ele geçirmeye başlayınca, Maharashtra’dan çocukları Guceratlardan nefret ettiklerini, açık tenli kuzeylilerin Dravidli “karaları” aşağıladıklarını gördüm; dini rekabet vardı; sınıf farklılıkları da konseylerimize sızmıştı. zengin çocukları böyle aşağı tabakalarla birlikte olmak istemiyorlardı; Brahman’lar düşüncelerinin bile dokunulmazların düşüncelerine dokunmasından rahatsızdılar; bu arada düşük sınıflar arasında fakirlerin baskısı ve Komünizm açığa çıkıyordu...” sözleriyle açıklar.

İkinci bölümdeki Pakistan izlenimleri de farksız; üstelik ordunun, yaptığı yolsuzlukları savaşın arkasına gizleme gayreti de ekleniyor bu ülkedeki egemen söyleme; “Gazete haberleri ardına gizlenen –alçak Hint istilası kahraman evlatlarımız tarafından bertaraf edildi– general Zülfikar gerçeği belirsiz, muğlak bir şeye dönüştü; sınır muhafızlarının satın alınması gazetelerde, “masum askerler Hint askerleri tarafından katledildi” şeklinde yer aldı; eniştemin kaçakçılık faaliyetlerini kim duyuracaktı?”

Salman Rushdie, yaşanan durumu doğru tespit ediyor ve rahatsızlıklarının temelinde şizofreni korkusunun, her Pakistanlının kalbinde bir göbek bağı gibi gömülü olan bölünme korkusunun olduğunu düşünüyor. Kahramanı Salim, Bangladeş’teki isyanı bastırmak için eğitilirken, şöyle sorguluyor kendisini; “Birimlerin amacı ne? –İstenmeyen unsurların kökünün kazınması. Bu unsurların özellikleri neler? –Aile hayatının sona erdirilmesi, tanrının katli, toprak ağalarının mülksüz bırakılması, film sansürlerinin kaldırılması. Hedeflenen ne? –Devletin yıkılması, anarşi, yabancı egemenliği. Endişeyi arttıran sebepler neler? –Yapılacak seçim ve sonuçta sivil idare....”

“Orduyu naibi kabul eden, kendini içinde bulduğu hayat boyun eğerek görevini yapan, emirlere itaat eden, hem bu dünyada yaşayan hem de bu dünyada yaşamayan, boyun eğen, insan hayvan demeden sokaklarda, nehirlerde izini süren; kimin himayesinde, kimin hatırına, kimin intikamcı kışkırtmasıyla silah altına alındığını ne bilen ne umursayan” insan tipinin evrensel bir haritasını çıkarıyor Salman Rushdie..!

Anlatım özellikleri

Başlarda söylediğim gibi, kendisi de 1947 doğumlu olan Salman Rushdie’nin bireysel tarihinden izler bulunabilir bu romanda. Ancak, yazarın vurguladığı gibi, “Bütün edebiyatta olduğu gibi otobiyografide de gerçekten olmuş olanlar, yazarın okuyucusunu ikna ettiği şeylerden daha önemsizdir...” Geceyarısı Çocukları, bir düş, bir fantazya gibi kurgulanmış ama fantazyanın kaynakları gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı. Çocukluk ve çocuk bedeni bir metafor. Tıpkı Günter Grass’ın Teneke Trampet’indeki çocuk kahraman gibi, Salim de olayların nedeni olarak kendi doğumunu ve yaşadıklarını görüyor Hindistan’ın trajedisinde.

Salim’in daha doğumunda bir başka gece yarısı çocuğu olan Şiva ile karıştırılmış olması, bağımsız Hindistan tarihinin de tersliklerle dolu olacağını işaret ediyor. Bu çocukların sondaki kısırlaştırılma girişimi de, kuruluş günlerindeki ideallerin sona erdiğinin bir sembolü. Ama bütün bu siyasi, tarihsel ve toplumsal tablonun aktarılmasında, Salman Rushdie, bir an bile tekdüzeliğe, ajitasyona ve kabalığa kaçmıyor. Bir çocuğun duygusal ve düşünsel gelişimini zaman zaman diyaloglar, bazen iç monologlar, kimi kez de bilinç akışı tekniği ile aktarıyor.

Yaklaşık beş yüz sayfalık romanda öykü sürükleyiciliğini ve temposunu hiç düşürmüyor. Doğunun anlatım geleneğinden söz edilebilir belki de bu akıcılığı açıklamak için. Her bölüm bir diğerine, başa ve sona bağlanıyor. Felaketler önceden sezdiriliyor ve merak duygusu her zaman uyanık tutuluyor. Ancak, sadece öyküsü değil, olay örgüsü, düşü gerçek, gerçeği düş yapan metaforları ile, Geceyarısı Çocukları mutlaka okunması gereken bir roman. Salman Ruhdie, neyi anlatacağını, neden anlatacağını ve nasıl anlatacağını çok iyi bilen bir yazar.

Devamını görmek için bkz.

Celâl Üster, “Geceyarısı Çocukları’ndan Floransa Büyücüsü’ne”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Eylül 2009

Salman Rushdie'nin başyapıtı, Şeytan Âyetleri öncesi bir roman, Geceyarısı Çocukları Hindistan'ın Britanya sömürgeciliğinden bağımsızlığa geçişini konu alıyor.

1988'de Şeytan Âyetleri olayı patlak verdiğinde, Cumhuriyet'te konuya geniş yer ayırmıştık. Ayetullah Humeyni'nin, Salman Rushdie için 'Katli vaciptir' diye fetva çıkarması karşısında, farklı kesimlerden insanların görüşlerini almıştık. Çağımızda edebiyata ve yazara yöneltilen en açık, en dolaysız, en yabanıl saldırılardan biri sayılması gereken bu 'fetva'dan sonra, Rushdie, on yıldan fazla bir süre toplum yaşamından uzak, koruma altında yaşamak zorunda kalmıştı. O günlerden bu yana, 'fetva'nın altından da, üstünden de çok sular aktı. Şeytan Âyetleri pek çok ülkede yayımlanmayı sürdürdü.

Şeytan Âyetleri bunalımının üstünden yirmi yıldan fazla bir zaman geçti, gel gör ki Aziz Nesin'in o dönemde büyük tepki çeken girişiminden bu yana Rushdie'nin romanı ülkemizde bir türlü yayımlanamadı gitti. Yasal açıdan bir yasak getirildi mi, pek emin değilim. Galiba bir 'yasak' var, tavşan uykusunda. Ama, sanırım, daha da önemlisi, yasal bir yasak olmasa da kimsenin bu 'tabu'yu kırmayı göze alamayacak gibi görünmesi.

Dediğim gibi, 'fetva'dan bu yana çok zaman geçti. Rushdie uzunca bir süredir olağan yaşamını sürdürüyor. Kaldı ki, Şeytan Âyetleri'nden iki yıl sonra, 1990'da Harun ile Öyküler Denizi'ni (Metis) yayımlamıştı. Ardından, The Moor's Last Sigh ve The Ground Beneath Her Feet geldi. Bildiğim kadarıyla, bu iki yapıt henüz dilimize çevrilmedi. Son on yılın üç romanı, Öfke, Soytarı Şalimar ve Floransa Büyücüsü ise birbiri ardı sıra Can'dan çıktı. (1983'te yayımladığı Utanç'ı da Metis çıkarmıştı.)

Yine de, Salman Rushdie'nin başyapıtının, Şeytan Âyetleri öncesi bir roman, Geceyarısı Çocukları (Metis) olduğunu söylemeliyim. Temelde, Hindistan'ın Britanya sömürgeciliğinden bağımsızlığa geçişini konu alan, pek çok edebiyat eleştirmeninin 'büyülü gerçekçilik' çağrışımlarıyla Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ıyla kıyasladığı epik bir roman olan Geceyarısı Çocukları, 1981'de Britanya'nın saygın edebiyat ödülü Booker'ı almakla kalmamış, daha sonra Booker'ların Booker'ı ödülüne de değer görülmüş; giderek, Time dergisince düzenlenen bir soruşturmada, İngilizce yazılmış en iyi 100 roman arasına giren tek Hint romanı olmuştu.

Çok değil, altı yıl kadar önce Kraliyet Shakespeare Kumpanyası'nca sahneye uyarlanan Geceyarısı Çocukları'nın, Toprak/Ateş/Su üçlemesiyle tanıdığımız Hintli yönetmen Deepa Mehta tarafından beyazperdeye aktarılacağını duymuştum. Geçen yıl okuduğum haber hâlâ geçerliyse, gelecek yıl Geceyarısı Çocukları'nın filmini de izleyeceğiz.

20. yüzyılın sonuna gelinirken, Doğu/Batı ikileminin yeryüzünü gittikçe daha çok etkileyen dolambaçları arasından doğan Geceyarısı Çocukları'nın gizi, büyüsü neredeydi?

15 Ağustos 1947 günü saatler geceyarısını vurur, Hindistan bağımsızlığını ilan eder iken, 1001 çocuk dünyaya gelir. Bunlardan ikisi, yoksul bir Hindu kadının gayrimeşru çocuğu ile zengin bir Müslüman ailenin çocuğu yanlışlıkla karışacak, Salim zengin ailenin yanında rahat bir yaşam sürecektir. Kuşkusuz, yanlışlık ortaya çıkıncaya kadar' Salim, tam da ülkenin bağımsızlık saatinde doğan öteki 'geceyarısı çocukları' gibi doğaüstü, gizemli güçlere sahip olduğunu keşfedecektir. Başkalarının algılayamadığı tehlikelerin 'kokusunu almasını' olanaklı kılan tuhaf bir koku alma duyusu vardır.

Roman, İndira Gandhi yönetiminde, şiddet ve baskı altında geçen 30 yıl boyunca, Salim ile Şiva'nın yaşamlarının izini sürer. Salim'in, ülkesinin 'yaşamöyküsü'ne sımsıkı bağlı yaşamöyküsü, modern Hindistan'ın ruh seyrine ayna tutan bir yıkımlar ve utkular burgacıdır. Rushdie, bu uçsuz bucaksız, karmaşık ülkeye, fal taşı gibi açılmış, afallamış gözlerle bakmamızı sağlar; ama Geceyarısı Çocukları'nı evrensel kılan, yazarın bunu hepimizin yüreğimizde duyumsadığı bir insanlık komedyası düzleminde gerçekleştirmesidir.

Tarihsel olaylarla yaratıcı düşlem oyunları bir ustanın kaleminde bileşirken, Hindistan'ın ruhu, yazgısı, çelişkileri gide gide Salim'de cisimlenir. Geceyarısı Çocukları, modern Hindistan'ın doğuşunun, düşsel ve düşünsel şaşırtıcı zenginlikler içeren panoramik bir alegorisidir.

Gelelim bugüne, Floransa Büyücüsü'ne. Rushdie'nin yeni romanı, kısa bir süre önce Can Yayınları'ndan çıktı. Öfke ve Soytarı Şalimar romanlarının çevirmeni Begüm Kovulmaz'ın Türkçesiyle. Bir çevirmenin aynı yazarın kitaplarında yoğunlaşması, çevirinin sağlığı açısından olumlu kuşkusuz. Umarım, Kovulmaz, yazarın bundan sonraki kitaplarında da sürdürür bu uğraşını.

Floransa Büyücüsü'ne gelirsek, bugüne dek öykülerini bir ölçüde yakın dönemlerdeki ortamlarda kuran Rushdie, sürekli izini sürdüğü izlekleri, bu kez farklı bir tarihsel döneme, farklı tarihsel ve kurgusal karakterlere taşıyor. 16. yüzyıl başlarına götürdüğü okuruna, Doğu dünyasıyla Batı dünyası tek bir anlatıda birbirine bağlayan bir öykü anlatıyor. Şaşırtıcı olan ise, birçoklarının düşündüğü ya da sandığının tersine, bu iki uygarlığın gerçekte birbirine ne kadar bağlı olduğunu ortaya çıkarması.

Nitekim, romanda birkaç kez, insanların birbirlerinden farklı olmaktan çok, birbirlerine benzediklerini vurguluyor Rushdie. Belki de, birbirlerine hiç benzemediklerini sandığımız uygarlıklar, kültürler ve kentlerin şu ya da bu biçimde birbirlerine benzediklerini. Belki de, her kültürün, bir başka kültürü düşlediğini, onun hayali olduğunu'

Cambridge Üniversitesi'nde tarih okumuş olan Rushdie, bizim Babürlü imparatorluğu diye bildiğimiz Mugal hükümdarlığının görkemli, ama kısa ömürlü kenti Fetihpur Sikri ile Rönesans İtalya'sının Floransa kenti arasında gidip gelen bir coğrafyada geziniyor. Ebul-Feth Celaleddin Muhammed Ekber, yani Mugal hükümdarı Ekber'in, bilginler, şairler, ressamlar ve müzikçilerin özendirilip el üstünde tutulduğu Fetihpur Sikri'deki sarayı ile Batı uygarlığının yepyeni bir kalıba döküldüğü Rönesans Floransa'sı arasında'

Burada, Floransa Büyücüsü'ndeki olay örgüsünün ayrıntılarına girmek istemiyorum. Yalnız, Ekber'den Şah İsmail'e, Machiavelli'den Botticelli'ye, dönemin Floransalı soylularına pek çok tarihsel kişilik ile pek çok kurgusal karakterin bir arada yaşatıldığı romanda, okurun gerçekliği sorgulamayı aklından bile geçirmemesini, Rushdie'nin hikâye anlatmadaki ustalığına borçlu olduğumuzu söylemekle yetineceğim. Floransa Büyücüsü'nü usta işi kılan, anlatılan öykü ya da öykülerin ötesinde, anlatılış biçiminin göz kamaştırıcılığı. O yüzden, okuyucu, gerçek gerçekten böyle miydi acaba diye düşünmüyor, her şey böyle de olmuş olabilir diye düşünüyor.

Peki, romana adını veren Floransa Büyücüsü kim? Erkekler dünyasında yazgısını kendi ellerine almak isteyen bir kadın mı? Yoksa hem Batı, hem de Doğu kültürlerinde eksik olmayan cinsellik, erotizm ve güzelliğin bir simgesi mi? Farklı okumalara açık bir konu bu. Ama bana sorarsanız, Floransa Büyücüsü'nün gerçek 'büyücü'sü, tüm hünerlerini döktüren Rushdie'nin kendisi.

Şeytan Âyetleri romanının, daha çok da –çünkü kimsenin bu romanı okuduğunu sanmıyorum– bu roman hakkında çıkarılan 'fetva'nın, hayata ve sanata yalnızca dine odaklanarak bakanlarda Rushdie'ye karşı bir önyargı oluşturduğu açık. Oysa Rushdie'nin romanlarını okuduklarında, uygarlıklar, kültürler, dinler 'ikilemi'ne bambaşka bir açıdan, çok daha dingin bir yaklaşımla bakabilme olanakları edinebileceklerini düşünüyorum.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.