Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-498-1
13x19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Juli Zeh diğer kitapları
Oyun Dürtüsü, 2007
Serbest Düşüş, 2010
Temize Havale, 2011
Sessizliğin Gürültüsü, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kartallar ve Melekler
Özgün adı: Adler und Engel
Çeviri: İris Kantemir
Kapak Fotoğrafı: Cindy Sherman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2005

Jessie, telefonda Max ile konuşurken kendisini vurup ölmüştür. Bunalıma girip evine kapanan Max bir radyo programına telefonla katılıp sorunlarından söz eder. Programın sunucusu olan genç ve güzel Clara günün birinde Max'ın kapısını çalar. Ondan sonra her adımda insanı şaşırtan, Max'ın "şimdi"ye tutunma çabası içinde geçmişin hayaletleriyle boğuştuğu müthiş bir hikâye başlar. Ama bu romanda hiçbir şey göründüğü gibi değil. Balkanlar'daki iç savaştan, Avrupa Birliği'nin genişleme sürecine ve uyuşturucu ticaretine dek uzanan korkunç bir ilişkiler ağının yarattığı muammanın içine davet ediyoruz sizi.

"Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? Sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular."

Juli Zeh'nin ilk romanı Kartallar ve Melekler, insanı yalnızca düşünmeye zorlamakla kalmayıp içine işleyen, öfke dolu bir yapıt. En küçük ayrıntısında bile bir pırıltı gizli. İdeolojilerin çökmesinden sonraki dönemde karşıt dünyaları, okuyucuyu dehşete düşürerek gözler önüne seriyor. Trajik kahramanları Max ve Jessie’nin sıradışı ve umutsuz aşkının anlatıldığı romanın arka planında Balkanlardaki dram, hukukun aczi, soykırım, uluslarası çıkar ilişkileri ve şebekeler sorgulanıyor.

Tüm olayları anlatmada kullanılan akıcı ve güncel dil, romanın kahramanlarının duyarlılığını ve güven yoksunluğunu da ortaya seriyor. Romanı okurken şimdiki zamanda sunulmuş bir anlatıyı dinler gibi oluyorsunuz.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-13

Balina

Sesi kapının arkasından bile tanıyorum; yürekten istediği bir şey ondan esirgenmişçesine daima biraz kırgın. Gözümü kapının gözetleme deliğine uyduruyorum ve aşırı büyük, yamuk bir gözbebeğiyle karşılaşıyorum. Sanki merdivenin sahanlığında bir balina durmuş evimi gözetliyor. Şaşkınlıkla geri çekilip kapıyı açıyorum.

Siyah saçlı olduğuna hiç kuşkum yoktu; oysa sarışın. Paspasımın üzerinde dikilmiş, sol gözü hâlâ yumuk, biraz önce gözetleme deliğinin olduğu yere abanmış duruyor. Telaşlanmadan doğruluyor.

Hay Allah, diyorum. İçeriye gir. Nasılsın?

İyi, diyor. Portakal suyun var mı?

Yok. Bana, sanki hemen markete koşup o şeyden üç kutu almam gerekirmişçesine bakıyor. Büyük olasılıkla yanlış marka alacağım için beni yeniden markete koşturacak. Evimin içinde dolaşmasını izliyorum. Gördüğüm kadarıyla kolunun altında bir kullanım kitapçığıyla gelmemiş. Kapıyı çaldı, ben de açtım.

Üç saniye sonra mutfak masasına oturuyor ve ev sahibi rolünü oynamamı bekliyor. Gerçekten var olduğu ve burada ansızın bitiverdiği için felç olmuş gibiyim. Büyük bir olasılıkla, böyle bir sesin yalnızca onun gibi bir kızda olabileceğini varsaydığı için kendini tanıştırmak zahmetine girmiyor. Sandalyenin arkasına savurduğu uzun sarı saçlarına karşın, haklı olması beni sinirlendiriyor. Onunla sadece iki dakika geçirdikten sonra, o saçma sapan programı dinlerken kafamda onu nasıl canlandırmış olduğumu hatırlamakta zorlanmaya başlıyorum. Biraz Mata Hari gibiydi sanırım. Çok genç duruyor; sanki o değil de küçük kardeşi. Oysa, onu arayanlar abuk sabuk öykülerini anlatırlarken dünyadaki tüm haksızlıkları içine çekiyormuşçasına kırgın bir sesi var hep; bu sesin başka birine ait olması olanaksız. Onu arayanların çoğu erkek. Onları dinlerken arada sırada, annelerinin büyük bir olasılıkla onları kollarında sallarken çıkardıkları dolgun, titreşimli bir sesle, Hı, hı, diyor. Bazıları ağlamaya başlıyorlar. Ben hiç ağlamadım. Üç dakika dolduğunda, gözyaşlarına boğulmuş cümleyi buz gibi bir tavırla yarıda kesmesine bayılıyorum. Engizisyon mahkemelerinden aşağı kalır yanı yok. Anlatacak aptal bir öyküm olmadan önce de aylarca her çarşamba ve pazar programını dinlemiştim.

Büyük bir olasılıkla arayanların numaralarını kaydediyorlar. Onlara sahte bir ad verdim ama telefon numarası olduktan sonra bir adresi bulmak işten bile değil. Aramamın sonucu bu oldu işte.

Başımı pencereye çeviriyorum. Ay kızıla çalıyor, abartılı bir irilikte ve bir yanı kemirilmiş. Kötü bir şeyin habercisi gibi; içimi ansızın bir korku kaplıyor. Haftalardır hiç korkmadım; peki şimdi bu korku niye? Garip davranıyorum, ona bir şeyler ikram etmem gerekir.

Portakal suyum yok ama istersen elma suyu içebilirsin, diyorum.

Hayır, teşekkür ederim, portakal suyu yoksa başka bir şey istemem, diyor.

Gözlerinde aşağılayıcı bir bakış var. Şimdi de onu portakal suyundan mahrum bırakan Max rolünde, susuzluktan ölmesini izlemek zorunda kalacağım. Bir şey yapmış olmak için espresso makinesinde kahve yapıp hazır olunca önüne bir fincan kahve koyuyorum. Kahveyi koklayıp yüzünü ekşitiyor. Sanki domuz kanı koymuşum.

Kandan konu açılmışken, diyor.

Ben kanla ilgili bir şey söylemedim ki! Belki düşünceleri okumak işinin bir parçasıdır.

Nerede oldu?

Hiç kimsenin o olayla ilgili bir şey sormaya hakkı yok. Onu saçından tutup, karşı çıkarsa tekme tokat koridor boyunca sürükledikten sonra kapı dışarı etmem gerekir. Ama yapmıyorum. Uzun süredir süpermarketteki kasiyer kızın ve pizzayı getiren ibne oğlanın dışında kimseyle konuşmadım. Oğlan sürekli çeneme bakıp sakalımın uzayıp uzamadığını gözlüyor. Bozuk para ararken onu mutfağa aldığımda, ocağın kefeki taşından yapılmış olması ve tavandan zincirlerle sarkıtılmış evyenin görüntüsü onu çok heyecanlandırıyor. Bir kez sahanlıkta kıçımı avuçlamaya kalktı, ben itince de merdivenlerden aşağıya yuvarlandı. Buna karşın pazar günü dışında her gün gelmeyi sürdürüyor. Şimdiye dek kaç kez geldi bilemiyorum.

Söylesene, diyor, ne zaman oldu bu?

Gülümsüyor. Bu gülümseme sesine bir kılıf gibi uyuyor. Sesi odayı aşarak gelip omuzuma dokunuyor. Şimdi ben de, başkalarının kapıldığı duyguyu anlıyor ve ağlamak istiyorum. Ama hayır, yeter artık, bir kez daha olmaz.

Ağladım aslında. İki gün iki gece boyunca, yerlerde sürünerek ve hiç uyumadan durmamacasına ağladım. Birkaç saatte bir, gözlerim patlamış çıbanlar gibi kupkuru, Jessie'nin de o işi yapmadan önce su içtiği yarı dolu şişeden birkaç yudum alıyordum. Telefonda onun, bu şişeden içtiği suyu gırtlağındaki kasların yardımıyla nasıl yuttuğunu duymuştum.

Gözyaşlarımın yeniden boşanmasına bir yudum su yetiyordu. Şişedeki su bittiğinde kör olacağımı sandım; olmak istiyordum da. Gözlerimi bir daha açmak istemiyordum. Zaten yarı yarıya sağır olmuştum. Sol kulağımın patlamış zarının rüzgârda açık bırakılmış bir pencerenin perdeleri gibi dalgalandığını bildiğim için elimle sürekli kulağıma bastırıyor, akmayan gözyaşlarıyla sarsılarak ağlamayı sürdürüyordum. Ahşap döşemenin üzerinde önce bir tahta parçası gibi kaskatı, sonra da yatağın üzerine fırlatılmış bir giysi yığını gibi pörsümüş bir halde yatıp kalmıştım. Ölümün çok istendiğinde geleceğini sanmıştım, oysa gelen uyku olmuştu. Uyandığımda kendimi zorlukla mutfağa atıp buzluktan bir gram kokain çıkarmış, burnum iyice tıkalı olduğu için ağzımı zor zahmet açıp kokaini ağzıma tıkarak boğazıma yapışıp kalmasın diye çabucak yuttuktan sonra, sokak kapısını kapamadan sendeleye sendeleye evden çıkıp binadan ayrılmıştım... Aradan sekiz hafta geçti. O günden beri de ne ağladım ne de şu ana dek böyle bir gereksinme duydum. Radyodan gelen bu kızda garip bir şey var. Bir an için her şeyin iyi olacağı duygusuna kapılıyorum.

Çalışma odasında, diyorum.

Açık mutfak kapısından yan gözle hole doğru bakıyor. Holdeki iki kapıdan biri tahtalar çakılıp kapatılmış. Gözlerini kapıya dikip dalgın dalgın kahvesinden ilk kez bir yudum alıyor. Parmakları üçünü birden fincanın sapına geçirecek kadar narin. Yeniden konuşana dek uzun bir sessizlik oluyor.

Nasıl tanıştınız? diye soruyor.

Onu yıkık dökük bir kentin kalıntıları arasında buldum, diyorum.

Yüzüme baktığında, gözlerindeki garipliğin ne olduğunu anlayabiliyorum; ikisi de mavi ama biri daha çok su, öbürü de daha çok gökyüzü renginde.

Hakikaten biraz garipsin, diyor.

Bu dünyada neler olup bittiğinden haberin yok, diyorum, söylesem inanmazsın.

Öyle, diyor alaycı. Ne de olsa henüz yirmi üç yıldır yaşıyorum.

Bana yaşını söylemiş oldu, yalan söylemiyorsa tabii. Benden on yaş küçük.

Senin farklı bir yaşantın var, anlamazsın, diyorum.

Belki de anlatsan iyi olur, diyor.

Belki sen de karın üstü bir sehpanın üzerine yatırılsan ve canına okunsa iyi olur, ama bunu ben değil, başka biri yapsın, diye geçiriyorum içimden.

Anlatacağım, diyorum.

Karabiber değirmenimle oynuyor. Önünde mikrofon olmadan dinleyemediği için onu mikrofon yerine kullanıyor galiba. Radyodaki spikerlerin karabiber değirmenine hiç benzemeyen kulaklıklı mikrofonlar kullandıkları geliyor aklıma.

Avrupa'nın büyük bir bölümünün savaş yüzünden mahvolduğunun farkında mısın? diye soruyorum, sağ kalanlara ihanet edildi, aşağılandılar ve unutuldular.

Hayır, diyor.

Ben farkındayım, diyorum.

Yine uzun bir sessizlik oluyor. Farklı yerlerde, o kendi mutfağında, ben de benimkinde kafalarımız dolu ya da boş oturup havalara bakar gibiyiz. Öyle olsa, aramızda şimdikinden daha büyük bir kopukluk olamazdı. O fincanın geniş sapına olabildiğince çok parmağını sokarken ben de bir çay kaşığıyla kareli masa örtüsünün üzerine kaçış planları çiziyorum.

Adı neydi? diye soruyor.

Önce onun konuşmasını beklememe karşın irkiliyorum.

Bu seni hiç ilgilendirmez Allah'ın cezası, diyorum.

Bana olayın olduğu odayı göster.

Sana odayı bok gösteririm.

Lütfen, diyor.

Bir daha o odaya adım atmayacağım, diyorum.

İki yatak odalı bir dairede oturmana karşın, odalardan birine bir daha hiç girmeyeceğini mi söylüyorsun?

Kes sesini, diye bağırarak elimin ayasıyla masaya vurunca kaşık tıngırdayarak yere yuvarlanıyor.

O zaman oturma odanla yatak odan kalacak, diyor.

Yalnızca oturma odası, diye fısıldıyorum. Yatak odasına çalışma odasından geçiliyor.

Bu konuyu bir daha düşünsen iyi olur, diyor.

Derin bir soluk alabilmek için sandalyemde doğrulup elimin tersiyle ağzına vuruyorum. Başı yana savruluyor. Gevşek örülmüş saçları, havada uçuşarak yüzüne ve omuzlarına dağılıyor. Bu sahne bir şampuan reklamında ağır çekim olarak gösterilse çok iyi dururdu. Saçını toplamasına zaman tanımak için kalkıp pencereye gidiyorum. Pervazın sol alt köşesindeki tül gibi bir örümcek ağının içinde üç tane uğurböceği ölmüş; üçünün de sırtında aynı sayıda nokta var. Örümceklerin onların yenilebilir yumuşak içlerine ulaşıp ulaşamadıklarını düşünüyorum. Radyodan gelen kıza yeniden baktığımda, elimin değmediği yerlerde yüzünün yer yer kızarmış olduğunu görüyorum; sağ gözünün su mavisine minik bir kırmızılık karışmış, içinde yaralı birinin yüzdüğü bir suya benziyor şu anda ve bana ayı çağrıştırıyor. Yeniden başımı kaldırıp baktığımda ayın kanamasının durmuş olduğunu görüyorum; küçülmüş ve açık portakal rengine dönüşmüş; kenarları daha belirgin ve yıldızlara doğru yükselmiş.

Kız yeniden konuşmaya başladığında "tez çalışması" diye bir laf duyuyorum. Bir an için ona yeniden vurmak geçiyor aklımdan, ama iyi bir fikir olmadığını düşünüp tekrar yerime oturuyorum.

Biraz daha kahve ister misin? diye soruyorum.

Portakal suyu, diye sızlanıyor.

İstediğini elde edemediğinde onun gibi sızlanan Jessie'yi hatırlatıyor bana. Düşüncelerden arınabilmek için dikkatimi ağızboşluğuma vermeye çalışıyorum. Ağzımda bir hastanenin bekleme odası tadı var; steril. Tat alma hücrelerim, dilim ve dudaklarım duyarlığını yitirmiş; konuşmaya kalktığımda bir şeyler gevelemekten öteye gidemeyeceğim. Umarım salyalarım akmaz. Her şey harika, daha da harika olacak. Sonuçta her şey bir oyun, her şey bundan ibaret. Anıların da televizyondan bir farkı yok.

Mutfak masamda oturan kadına gülümsüyorum; dürüstçe bir gülümseme bu. O da şiş dudağı yüzünden çekinerek gülümsediğinde ışıltılar saçmaya başlıyorum; bin vatlık bir lamba gibi; halojen. Harikayım, gerçekten öyleyim. Ona "yavrum" desem mi demesem mi diye düşünüyorum.

Ne dedin, yavrum? diye soruyorum.

Portakal suyu, diye yineliyor.

Hayır, ondan önce, diyorum dostça.

Tez konum olabilirsin.

Ya, demek yalnızca çalışmıyorsun, eğitimini de sürdürüyorsun. Bu harika. Sigaran var mı?

Gevezeleşmeye başladım. Kuşkuyla bakıyor bana,

Dalga mı geçiyorsun? diye soruyor.

Hayır, diyorum, gerçekten bunun çok klas olduğunu düşünüyorum. Eğitim görmek muhteşem bir şey. Dalın ne?

İlgiyle yüzüne bakıyorum. Dudağı hâlâ şişiyor, ama ona yakışıyor. Benim dudaklarım da şiş olabilir, biraz sarkıklar zaten. Parmaklarımın ucuyla dudaklarıma dokunuyorum. Hiç his yok. Konuşurken alt dudağım dişlerimin arasına girip duruyor. Ağzımda lastik varmış gibi geliyor ve onu tükürmek zorunda kalıyorum. Bakışıyoruz.

Sosyoloji ve Psikoloji, diyor.

Anlaşıldı, diyorum, harika. Yaptığın işe de uygun.

Ben gidiyorum, diyor.

Ve ayağa kalkıyor.

Hayır, hayır, hayır!

Yeniden oturması için kolundan yakalıyorum. Elimden kurtuluyor. Konuşmaya ihtiyacım var.

Gitme, diyorum.

Bin vatlık gülümsemem gözlerini kamaştırıyor, hole doğru geri geri gidiyor ve bana bir paket sigara fırlatıyor.

Gel, bir tane beraber içelim, diye sesleniyorum.

Ben sigara içmem, diyor. İş gereği bu paket. Radyo istasyonu böyle ziyaretler için bize bunları verir. Ceketini alıyor; ben de yarı felçli ağzıma karşın çabuk çabuk konuşarak gitmemesi için bir şeyler gevelerken buluyorum kendimi. Biriyle konuşmak zorundayım. İçimde öylesine güzel, öylesine olağanüstü sözler var ki, bunları birinin dinlemesi gerekiyor. Kendimi, içinde oraya buraya uçuşan ateşböcekleri olan cam bir kavanoz gibi hissediyorum. Ateşböceklerini verip kurtulmak istiyorum. Radyo kızı hemen giderse işim bitik demektir.

Hoşça kal, diyor. Yine gelirim.

Sokak kapısı arkasından kapanıyor. Serin seramik zemine çöküp milli marşı söylemeye başlıyorum. Aklıma başka bir şarkı gelmiyor.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Efnan Atmaca, "Kartal kanatlı melekler", Radikal Kitap Eki, 18 Mart 2005

Aşkın Ömrü Üç Yıldır adlı kitabıyla Türkiye'de rekor satışlara ulaşan Frederic Beigbeder, kitap fuarı için İstanbul'u ziyaret ettiğinde bir panele katılmış ve çıkışında bana, "Neden hâlâ klasik, eski edebiyatın peşindesiniz? Taksim'in arka sokaklarında inanılmaz hikâyeler vardır mutlaka, tıpkı Paris'in arka sokaklarında olduğu" gibi demişti. Beigbeder'nin izini takip eden Alman Juli Zeh, ilk romanı Kartallar ve Melekler'de, arka sokakları seçenlerden. 1974'te Bonn'da doğan yazar Passau ve Liepzig'te hukuk eğitimi aldıktan sonra Alman Dili ve Edebiyatı okudu. Avrupa Hakları ve İnsan Hakları konularında da eğitim gören Zeh bir süre New York'ta yaşadıktan sonra Liepzeg'e döndü. 1999'da Humboldt Üniversitesi Deneme Ödülü'nü kazandı; ertesi yıl da aynı dalda Caroline Schlegel Ödülü'ne layık görüldü.

Kartallar ve Melekler, 2001 yılında Almanya'da yayımlandıktan sonra yirmi dile çevrildi. Başta Fransa olmak üzere birçok ülkede olumlu eleştiriler alan yazarın kitabı, dört yıl gecikmeli de olsa İris Kantemir çevirisiyle Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Edebiyat eleştirmenlerinin Brett Easton, Ellis ve Michel Houellebecq romanlarıyla karşılaştırdığı Kartallar ve Melekler'de Zeh, hayatları, katıldıkları bir radyo programıyla değişen kahramanların hikâyesini anlatıyor. Bireyselleşmenin getirdiği yalnızlaşmadan yardım çığlıklarını radyo programlarına bağlanarak atan insanlara dem vurarak romana başlayan yazarın ilk sahnesinde kahraman telefonla konuşurken elindeki silahın tetiğini çekip intihar ediyor. Jessie adlı bu gizemli kahramanın ölümüyle erkek arkadaşı Max çıkıyor sahneye. Sevdiği kadının kendini terk etmesiyle yaşamdan vazgeçen Max'in hikâyesi psikoloji masterı yapan radyo programcısı Clara ya da gerçek adıyla Lisa'yı çok etkiliyor. Ve onu kobay olarak kullanarak tezinin tamamlama planını hayata geçiriyor. Clara kendini yavaş yavaş ölüme mahkûm eden birinin hikâyesi peşinde tezini tamamlamaya çalışırken Max ve Jessie'nin öyküsünün altından Bosna Savaşı, uyuşturucu trafiği ve mafya bağlantılı işadamları çıkıveriyor.

Uyuşturucunun yolu

Hukuk eğitiminin ardından Birleşmiş Milletler'de de çalışan Zeh bu kurguyu yazarken ortaya koyduğu tezlerle okuyucuyu gerçekliğine inandırmayı başarıyor. Zaten kitapta anlatıcı görevinin üstlenen Max de yazar gibi avukat ve o da Avrupa Birliği'nin genişlemesi konusunda çalışıyor. Bosna'da yaşanan savaşla uyuşturucu trafiği arasındaki ilişkiye, bu ilişki ağının kilit adamlarından Arkan ve daha sonra birliğe kabul edilen Polonya'nın bu trafikte önemine romanda geniş yer veren Zeh tüm bu olayları puzzle'ın birer parçasıymış gibi okuyucuya sunuyor. Tansiyonu giderek artıran Zeh romanda olayları son yıllarda başarı kazanan diğer genç yazarlar gibi sinema diliyle anlatmaya gayret ediyor, uzun betimlerle okuyucunun heyecanını soğutmuyor. Elbette işin içine eklediği komplo teorileri de romanı ilginç kılıyor. İntihar eden Jessie'nin babası ve ağabeyinin uyuşturucu kaçakçısı, Jessie'nin de kurye olduğu ortaya çıktıktan sonra hayatla hiçbir bağı kalmayan Max, Clara'ya yardım etmek için hikâyesini anlatmaya başlıyor. Jessie'nin geçmişinin izinden Viyana'ya kadar giden iki kahraman aslında avcı değil de av olduklarını ve ellerinde uyuşturucu trafiğini etkileyecek bir bilginin olduğu öğrendiklerinde ise olaylar daha da içinden çıkılmaz bir hale geliyor.

Elbette tüm bu komplo teorileri ve birbirinden bağımsız gibi görünüp birleştirdiklerinde ortaya bir puzzle çıkaran hikâyelerin çerçevesinde kahramanlarının iç dünyalarına ait betimlemelere de yer veriyor yazar. Acıyı, umutsuzluğu ve manipülasyonu tasvir eden Zeh kötümser, yalın ve karanlık bir anlatım yolu izliyor. Yolu büyük plazalardan kendi istekleriyle arka sokaklara kıvrılan kahramanların hikâyesi altında dünyanın bugünkü kaosunu da konuya eklemleyen Zeh'in ikinci romanı uluslararası eleştirmenlerin beklediği kitaplar arasında. Çünkü birçoklarına göre hem anlatım tarzı hem de seçtiği konularla genç kadın Alman yazar gelecekte edebiyat alanında başarılara imza atacak yeni isimlerden.

Devamını görmek için bkz.

Gülüm Dağlı, “Yokluk yalan, ölüm gerçek!”, Picus, Nisan 2005, Sayı: 21

Kartallar ve Melekler’de, sevgilisi Jessie intihar ettiği için bunalıma giren Max’le, onların yaşamını yazmaya karar veren radyo programcısı Clara’nın öyküsü anlatılıyor.

Önce inanmakta zorlanır, bunun bir kabus olduğunda ısrar edersiniz. Gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığınızda kabullenir, suçlu ararken kendinize hiç de adil davranmazsınız. Hayatınızı paylaştığınız sevgiliniz ölünce zamanla, nefes alma ihtiyacıyla fazla ilgilenmeyen, yaşayan bir ölüye dönüşürsünüz. Ne kadar güçlü olmaya çalışırsanız çalışın, güneşin doğması ve batması size hiçbir şey ifade etmez artık. Çünkü “o” yoktur ve bir daha olmayacaktır.

Jessie, sevgilisi Max'le telefonda konuşurken kendini vurup öldürür. Jessie olmadan Max için hayat artık geriye dönüşlerden ibaret hayal zamanlarından oluşmaktadır. Tıpkı aynada nesnelerin olduklarından daha uzak görünmesi gibi, Max Jessie’ye ne kadar yakınsa, bir o kadar da uzaktır aslında. Sevgilisinin kendini vurduğu odanın kapısını tahta çömleklerle görünmez hale getirir ve bütün yaşamını kapı arkasında uyuyarak ve bol bol kokain çekerek geçirmeye karar verir. Belirli zamanlarda kapalı kapı ardında çalan ve sesle denetlenen son model Braun marka çalar saati, bütün gücüyle bağırarak susturur. Artık zaman, ölmeden önce Jessie’nin tatlı sesiyle susturduğu aptal bir çalar saatin yelkovanından başka bir şey değildir.

Max, yakın zamana kadar zengin patronu Rufus’un “Maximal Max” adını verecek kadar başarılı bulduğu, AB’nin büyümesi konusunda yaptığı çalışmalar sayesinde kendisine uzman gözüyle bakılan bir avukattı; fakat Jessie’nin intiharından sonra her şeyi olduğu gibi, avukatlık kariyerini de görmezden gelmeye başladı. Rufus her ne kadar, “Dayanılması zor bir şeyin seni sonsuza dek perişan etmesini istemiyorsan, düşüncelerini o şeye yoğunlaştır,” sözleriyle Max’e destek olmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Max değişti. Eskiden aylarca her çarşamba ve pazar akşamı Clara’nın radyo programını arayan insanların mutsuz öykülerini dinlerdi. Bunu, günümüz kadın programlarının, izleyicilerinin çoğunluğu erkek katılımcılarla oluşturulmuş hali gibi düşünebiliriz. Arayanlar, dünyadaki tüm haksızlıklar kendisine yapılıyormuşçasına konuşup saatlerce ağlayan, herkesin onun üzerine geldiğini iddia eden, sorunlu insanlar. Clara da bir engizisyon mahkemesinin soğuk ve her daim güçlü yargıcı gibi onları dinlemekle yükümlü bir programcı. Belki de Max, buz gibi tavrına hayran olduğu Clara’yı arayabilmek için bir öykü edinmeyi bekledi. Ve o gün geldiğinde de, sahte bir isim ve telefon numarasıyla programı aradı, son derece duygusuz bir tavırla Jessie’nin intiharını anlattı. Sonuç beklediği gibi oldu. Davayı kazandı; Clara’nın ilgisini çekti.

Jessie’nin intihar sebebini ve Max’le olan yaşamını detaylarıyla öğrenerek tez hazırlamak isteyen Clara, bir şekilde Max’e ulaştı ve kapısını çaldığında söylediği ilk söz şu oldu: “Portakal suyun var mı?” Elbette kendini tanıtmasına gerek yoktu; çünkü onun gibi bir ses yalnızca onun gibi bir kadına ait olabilirdi: Mata Hari gibi. Ya da onun kız kardeşi...

Max’in Clara’yla tanışmasının ve zamanla sıkı bir dostluk kurmasının, hem Clara’nın yaptığı araştırma, hem de Max’in ruh sağlığı açısından iyi sonuçlar verdiğini düşünebilirsiniz. Fakat o kadar basit değil. Max’in zaman zaman belki anlattıklarından pişmanlık duyduğu, belki de içten içe Jessie’ye benzettiği Clara’yı üzmek istediği için ses kayıtlarını ve notları imha etmesi, Clara’nın işini iyice zorlaştırıyor. Çünkü Max sadece biriyle konuşmak zorunda olduğu için konuşuyor: “İçimde öylesine güzel, öylesine olağanüstü sözler var ki, bunları birinin dinlemesi gerekiyor. Kendimi içinde oraya buraya uçuşan ateşböcekleri olan cam bir kavanoz gibi hissediyorum.” Böylece okunması zevkli, geriye dönüşlerle ilgiyi canlı tutabilen bir roman çıkıyor ortaya.

Yazar Juli Zeh’in üslubu, ana teması ölüm ve karamsarlık olan bir kitabın gülümseyen bir yüzle okunmasını sağlayabilecek kadar başarılı. Her sayfada yazarlığının yanı sıra hiciv ustalığını da kanıtlayan yazar, Kartallar ve Melekler’deki olay örgüsüne dünya gündeminin önemli olaylarını da eklemiş. Özel yaşamında da siyasetle yakından ilgilenen Juli Zeh, Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda yaptığı benzetmeyle de kendisini tanıyanları oldukça düşündürmüştü: “Tıpkı araba alımında olduğu gibi. Bir araba alınmak istenir, bir önsözleşme hazırlanır ve bir garaj inşa edilmeye başlanır. Bu durumda diğer taraf hukuki olarak bile artık hayır diyemez: Hıh, arabayı sana satmaktan vazgeçtim!”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.