Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-592-6
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Carl-Johan Vallgren diğer kitapları
Denizadamı, 2014
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bir Garip Aşk Öyküsü
Özgün adı: Den vidunderliga kärlekens historia
Çeviri: Ali Arda
Kapak Resmi: Francisco Goya
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2006
2. Basım: Mayıs 2014

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, filozof Kant’ın da doğum yeri olan Königsberg’deki bir genelevde bir hilkat garibesi doğar. Doğarken annesinin ölümüne sebep olan bu canavarımsı yaratık sağır, dilsiz ve ürkütücü bir şekilsizliktedir. Ne var ki çok gizli bir yeteneğe de sahiptir: İnsanların zihnini okur, kalplerinin en derininde olup biteni bilir. Herkül adı verilen bu bebeğe hayatın bahşettiği en büyük armağan, onunla aynı gün genelevde dünyaya gelen güzeller güzeli Henriette Vogel ile birbirlerine duydukları kopmaz aşktır.

Ama içinde yaşadıkları dünya –tahmin edebileceğiniz gibi– böyle bir aşkı kaldıramaz, âşıklar birbirlerinden uzağa savrulurlar. Yeteneği başına bela olan, çetin düşmanlar edinen Herkül, on dokuzuncu yüzyıl boyunca aşkının peşinde Avrupa’yı bir ucundan diğerine dolaşır. Tımarhaneler, ucube sirkleri ve manastırların içinden geçerken, dönemin yüksek kurumlarındaki mühim şahısların içyüzüne tanık olur, dehşete kapılır: Gözlerimizin önündeki, kan, hırs ve toplumsal baskıyla, çürüme ve kutsalın kötüye kullanılmasıyla dolu bir tarihtir. İnsan olmanın anlamını sorgularız kahramanımızla birlikte, ama her şey bir yana, garip de olsa sarsılmaz bir aşk öyküsüdür dinlediğimiz.

Güzel ve çirkin, saygın ve alçak, yüce ve düşük gibi kavramlarımızı yerinden oynatan, aşkın, nefretin ve duyguların gücünü vurgulayan Carl-Johan Vallgren’in bu müthiş romanı, günümüz İsveç edebiyatının öndegelen yapıtlarından biri. Yazarına İsveç’in en önemli ödülü olan August başta olmak üzere sayısız ödül kazandıran ve çok sayıda dünya diline çevrilen kitap şimdi Türkçede...

OKUMA PARÇASI

Birinci bölüm, sayfa 24-29

Doktor Johann Götz 1813 yılının bir şubat akşamı muayenehanesinde, ecza dolabındaki ilaç şişelerini düzenlerken, kehribar taşlı o eski gümüş yüzüğü buldu. On dört yıl önce karısının hediye ettiği nişan yüzüğüydü bu. O zamanlar, ünlü Albertina Üniversitesi'ndeki tıp eğitimini daha yeni bitirmiş ve Königsberg'deki muayenehanesini yeni açmıştı. Kızları henüz doğmamış, iki hizmetçileri olmamış, serveti büyümemiş ve daha önceki unvanlarının yanına aşağılayıcı berber-cerrah unvanı eklenmemişti. Bütün gün yaptığı muayenelerle hassaslaşmış parmak uçları, yüzüğü ağrı kesici merhem ve müshilleri koyduğu dolabın rafları arasındaki bir çatlakta buldu. Yüzük, yoğun bir haftanın hercümerci içinde yanlışlıkla orayı boylamış olan, dondurulmuş cıva kremi kutusunun yanındaydı.

Pencerenin önünde durdu. İki gündür şehri kasıp kavuran kar fırtınası hâlâ devam ediyordu. Yüzüğü en son ne zaman görmüştü hatırlayamadı. Eski ticaret evindeki mutat taşınmalardan birinde kaybolmuş olmalıydı. O zamanlar muayenehanesi, müşteri yoğunluğuna göre, giderek daha büyük odalara taşınıyordu.

Muayene masasının üzerindeki gaz lambasını yaktı ve yüzüğü ışığa tuttu. Taşın içine akrepler ailesinden, Mısır'ın gizli kutsal akrebiyle akraba bir böcek, bir kınkanatlı hapsolmuştu. Götz alet dolabından bir büyüteç aldı. Bir tıp adamının soğukluğuyla incelemeye başladı. Çarpık haline bakılırsa, böceği kozasından çıkar çıkmaz yakalamıştı ölüm. Kafası normalin iki katı, neredeyse bedeni kadardı. Altı ayağın yalnızca üçü gelişmişti. Çenesi ve antenleri hiç yoktu. Reçine camdan tuzağına aldığında çoktan ölmüş olmalıydı.

Doktor yüzüğü parmağına geçirdi ve refah içinde geçen yılların fizyonomisinde yarattığı tahribata rağmen, yüzüğün hâlâ parmağına oturduğunu görmek onu mutlu etti. Şanslı bir adam olduğunu düşünüyordu. On dört yıl önce olduğu gibi, ona hâlâ ateşli bir aşkla bakan bir karısı, ne çeneleri, ne bacakları eksik olan iki kusursuz kızı vardı. Muayenehanesi her geçen gün daha da büyüyor, her kar fırtınasında ihtiyacı olan dinlenme fırsatını bulduğu için seviniyordu, yeminli düşmanlarının bile saygı duyduğu bir ismi vardı. Lavoisier'in kimyası üzerine yaptığı araştırmalardan dolayı ünü Doğu Prusya'nın sınırlarını aşmıştı.

Çocukların üst kattan gelen kahkahası, karısının çocukları anne şefkatine bulanmış bir sesle uyarması, mutlu bir ailenin varlığını teyit ediyordu.

Götz, son merhem şişesini de yerleştirdikten sonra dolabın kapağını kapadı. Laboratuvar masasının üzerindeki galvanik pil yığınının hemen yanında –bunları Königsberg'in burjuva kadınlarının migren ağrılarını tedavi etmek için yeni almıştı– fakülte yıllarından kalma büyüteç vardı. İçinden gelen bir dürtüyle yüzüğü merceğin altına koydu ve reflektörü çalıştırdı. Gözlerinin önüne minyatür bir dünya yayıldı: kum taneleri, toz parçacıkları, mikroskobik hava baloncukları ve daha önce çıplak gözle göremediği minik bir böcek larvası. Binlerce yıl önce, çürümüş bir ağaç gövdesinden, dayanılmaz neolitik güneşle eriyip akan reçine, geçmiş zamanlardan günümüze bir parça taşımıştı. Bu, tarihöncesi, hiç değilse temel uyumun bozulmadığı zamanlardan rehin düşmüş bir kınkanattı. Doktor amberin güzelliğinden aldığı ilhamla düşlere daldı; tehditkâr savaşçılarla dolu Viking gemileri, atlı Haçlılar ve Alman ticaret gemileri, vahşi Prusyalılarla amber ticareti yapmak için Pregel ırmağından yukarı doğru çıkıyorlardı. O bölgeler doktorun beşiğiydi, dünyanın o köşesinde doğmuştu. Çoğu tüccar ve doktor olan akrabalarının soyu Brusyalı, Prusyalı ya da Ruslara dayanıyordu. İçindeki bilge, doktoru yorum yapmaya teşvik ediyordu; amber toplayıcılarının çocukları, ortaçağın sonlarında bir zaman, Praglı Adalbert, Bruno von Querfurt, Hermann von Salsa, ya da efsanevi başka bir Haçlı şövalyesi tarafından Hıristiyan olmaya zorlanmışlardı. Atalarım, diye düşündü doktor ürpererek, hayvanlara ve atalarının ruhlarına tapınıyorlar, kutsal addettikleri ağaçların önünde diz çöküyorlar, kurban olarak ağaçlara asılmış kölelerin bedenlerinin etrafında esrik şarkılar söylüyorlardı; belki şimdi onun merceğinin altındaki gümüş bir yuvaya kakılmış reçine de böyle bir ağaçtan damlamıştı. Hilkat garibelerini de kurban ediyorlardı, tavşandudaklıları, körleri, sağır-dilsizleri ve ikiz oğlan çocuklarının sonra doğmuş olanını.

Karısı, oda hizmetçisinin yardımıyla çocukları yataklarına götürürken, yukardan gelen tatlı aşk müziğine farkında olmadan gülümseyen doktor, düşsel yolculuğuna devam etti. Pomerania, Galinden, Natangen; Gallus Anonymus'un adlarını dehşetle andığı ataları, bu efsanevi ülkelerin amber toplayıcıları, avcı ve binicileriydiler. Doktor özlemle anılan İbrahim ibni Yakub'u –İspanyol Mağribilerinin hesabına kölelerin ülkesine yolculuk yapmış ve vahşi adamlardan armağan olarak aldığı kocaman göğüslü kadına âşık olmuştu– saygıyla bahsedilen Magdeburg olaylarını, mistik bir merak konusu olan Titmar von Merseburg vakayinamelerini ve Peter von Duisburg'un tarikat kayıtlarındaki Haçlıların asker soğukluğunu hatırladı.

Doktor tarihi tasvirlerin onu bunaltan ayrıntı zenginliğine şaştı, ama dikkati iç resimlerden dışarıya, merceğin optiğinden gördüğü kınkanada çevrildi; çenesi yoktu, kafası aşırı büyüktü. Bu gudubet böcek –merceğin altında yirmi kat büyümüştü– doktorun anlayamadığı bir nedenle irkilmesine neden oldu.

Mercekten gözlerini kaldırdı ve gündüz düşünün son parçalarının da dağılmasını bekledi. Dışarıdan, muayenehanenin önünden nal ve bir kızağın çıngırak sesleri geldi. Her kimse, bu fırtınada ve bu saatte dışarıda olması için çok önemli bir nedeni olmalı, diye düşündü.

Kar fırtınasıyla boğuşan kadına kapıyı, Götz ailesinin hizmetçisi ve aynı zamanda, ilk kızları Elisabet'in yedi yıl önceki doğumundan beri dadılık da yapan Fransceska Beyer açtı. Beyer daha sonra, Baltık denizindeki beşiğinden aldığı kurt sürüsü ulumasını Königsberg'in eski semtine saçan kuzey rüzgârlarının gözlerini neredeyse kör etmesine rağmen, o akşam gelenin genç bir kız olduğunu ve ayrıca ne mal olduğunu da hemen anladığını söyleyecekti. Kız sanki mayıs ortasındaymış gibi giyinmişti; safran sarısı ayakkabılar, sorguçlu bir şapka ve omuzlarına atılmış, düğmeleri çözük bir Venedik paltosu.

"Doktor Götz'le konuşabilir miyim?" dedi titreyerek. "Çok acil, ölüm kalım meselesi."

Kızın incecik elbiseleri ve ceset gibi sararmış yüzü karşısında, içinde bir merhamet duygusu uyanan hizmetçi onu hole aldı. Kızdan misk ve esmeramber kokusu yayılıyordu. Hizmetçi, kızın paltosunun altında, dantelli bir korse dışında neredeyse çıplak olduğunu fark etti.

"Ama... İsa adına," dedi bir tabureyi gösterirken. "Doktoru çağıracağım, size de içinizi ısıtacak bir çay getireyim."

İki dakika sonra arkasında hizmetçi ile doktor göründü, altıncı hissiyle evde olan hiçbir önemli şeyi kaçırmayan karısı Catherine Götz de gelmişti. Kız yere çökmüş ağlıyordu. Üçü birlikte tutup ayağa kaldırdılar, henüz tabureye oturtmuşlardı ki kız hemen ayağa fırladı ve bağırdı:

"Benim bir şeyim yok. Polonyalı kız, doğum yatağında ölüyor. Ayrıca Bayan Vogel de doğuruyor, Madam Schall doktora kızak yolladı, eski dostmuşsunuz. Zengin yoksul ayırmadan hayat kurtardığınızı biliyoruz..."

Kızın histerik hali doktoru, gençliğinin, aile saadetiyle sonsuza kadar örtülü kalacağını umduğu bir dönemi hakkında hemen sorguya çekilmekten kurtardı. Karısı hizmetçinin yardımıyla perişan olmuş kızı teskin etmeye çalışırken, doktora hemen çantasını alıp gelmesini söylemişti.

Götz merdivenleri iki adımda aşarak muayenehaneye indi. Çantasını her zamanki yerinde, kapının arkasındaki pirinç kancada buldu. Doğum söz konusu olduğu için iki neşter, bir kıskaç, kanamaya karşı merhem, bir düzine bandaj, pamuk kompres, yeni alınmış ve henüz şişesi açılmamış afyon çözeltisiyle alet çantasını takviye etti.

Bütün bunları yaparken yüzüğün hâlâ parmağında olduğunu fark etti. Hiçbir açıklamaya girişmeden ya da hiç direnç göstermeden kendini, geçmiş günlerin utanç dolu anılarının sarhoşluğuna bıraktı. Madam Schall'ın, şehrin Sackheim bölgesindeki, o zamanlar "arzular evi" denilen aşk kurumunun müdavimlerindendi.

Albertina'daki öğrencilik yıllarında, Königsberg süvarilerinin düzenlediği bir baloda Catherine Mahlsdorf'la karşılaştıktan ve yemek salonunun Şam işi perdelerinin arkasında gizlice öpüştükten sonra parayla dindirilen arzunun bağımlısı olmuştu. Doktor, savaş yıllarında Madam Schall'ın işletmesinde aynı kaderi paylaşan altı farklı ulustan kadın olduğunu hatırlıyordu. Madam Schall, bu kadınlardan olan kız çocuklarının, açık artırmaya çıkartılacak yaşa geldiklerine kanaat getirene kadar, evin içinde çılgınca koşuşturmalarına müsaade ediyordu. Doktor Fransız kolonilerinin birinden gelen zenci bir kadını hatırlıyordu; kakao rengi teni ve sert yün gibi saçları vardı. Doğu Guyana prensesi olduğu söyleniyordu. Başka bir söylentiye göre de, önce köle olarak Rus çariçesine satılmış, sonra Hollandalı bir maceracının peşine takılarak kaçmış ve Hollandalı onu zarda Madam Schall'a kaptırmıştı. Doktor tiksinerek açık artırmaya çıkarılan dokuz yaşındaki bir kızı hatırladı, durmadan ağlayan kızın bekâretini bir denizci satın almıştı. Ve aynı tiksintiyle, çocuğu, hatta torunu olacak yaştaki müşterilerini çıplak karşılayan ve konuşan bir hamura benzeyen Agrafena Nehludova adındaki kocaman, gri saçlı Rus kadını da hatırladı; etrafında sayısız sabun, parfüm, koku tuzu ve kolonya olan bir divana uzanır, takılar, saç tokaları, aynalar, müstehcen yayınlar, her yaş ve her toplum kesiminden hayranlarının vanilyalı kâğıtlara yazdığı mektuplarla kuşatılmış, ipek ve saten denizinin içinde, vazoya konulmuş çalıya benzerdi. Bir akşam doktor da, sadece bir şişe Malvoisie ve Havana enfiyesinin kokusundan sarhoş olduğu için ya da zamparalıktan değil, kulağının arkasına taktığı siyah kırmızı gülden büyülendiği ve birleşmeleri halinde ona sonsuz hayat vadeden dudaklarındaki kutsal gülümsemeye karşı koyamadığı için, kadının görkemli aşk gemisine yanaşmıştı. Agrafena'nın yirmi yılı aşkın bir süredir yerinden kalkmadığı söyleniyordu, aşkın mitolojisinden çıkartılmış bu söylentiye inanmamasını gerektirecek bir nedeni yoktu Götz'ün. Çünkü kuruma ne zaman gelse –yalnız ya da o vahşi yılların artık kaybolup gitmiş arkadaşlarıyla– kadının o devasa bedenini aşk divanından –cinsel ilişkiye ara verdiği anlarda– yalnızca aşk mektuplarını cevaplamak için kaz tüyü kalemine ya da koklamak için enfiye kutusuna uzanırken oynattığını görmüştü. Kızların göçmen kuşlar gibi gelip kaybolduğu işletmede o, belsoğukluğuyla birlikte en kalıcı unsurdu.

Doktor anılarının verdiği heyecanın uçup gitmesine izin verdi. Tekrar profesyonel kimliğine döndükten sonra yüzüğü parmağından çıkardığını fark etti, ama nereye koyduğunu hatırlayamadı. Muayenehaneyi terk ederken, yüzüğü bir daha asla bulamayacağı gibi tuhaf bir kanıya kapılmıştı. Ve kaderin ince ipi onu, açıklanması mümkün olmayan bir şekilde, Königsberg'in en çok konuşulan genelevindeki doğumla bağlamıştı.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Yılın romanlarından bir seçki: Bir Zamanlar Avrupa’da”, Birgün Kitap Eki, 12 Aralık 2006

İsveç edebiyatının genç yazarlarından Carl-Johan Vallgren, ilk kez çevrildi Türkçeye. Ülkesinde büyük ses getiren Bir Garip Aşk Öyküsü romanıyla tanıma fırsatı bulduğumuz genç yazar, aşktan değil ama toplumdan kaynaklanan acıları, öfkeyi, nefreti, kötülüğü anlattığı hikâyesiyle iki yüz sene öncesinin Avrupa’sına götürüyor okuyucusunu. Avrupa yine Aydınlanma sancıları içinde. Toplumun en alt katlarında, batakhanelerde, sirklerde, mezbahalarda, tımarhane ve hapishanelerde, kesif bir yoksulluğun, cehaletin, şiddetin, kutsallık adına işlenen cinayetlerin egemen olduğu bir dünyadayız. Arka planına 19. yüzyıl tarihini yerleştiren Vallgren, yaşanmış bir olaya değil bütünüyle hayal gücüne dayalı bir hikâye kurgulamış. Üstelik çok zengin bir hayal gücü bu.

Gözünü eşitsiz ve acımasız bir dünyaya, Kant’ın doğduğu kentte, bir Alman genelevinde açan hilkat garibesi Herkül’ün kendisiyle aynı gece aynı genelevde doğan ve kaderi daha baştan bir genelev çalışanı olarak çizilen güzeller güzeli Henriette’ye duyduğu aşk belki karşılıksız değil, ama elbette imkânsız. Nitekim ergenlik çağına geldikleri, kız ilk müşterisine sunulduğu gün vuku bulan olaylarla birbirlerinden uzağa savrulurlar. Çirkin çehresi, çarpık vücudu, cüceliği, sağır ve dilsizliğiyle insanların uğursuz sayıp dışladıkları, kilisenin içindeki şeytanı çıkarmak adına işkencelerden geçirdiği Herkül, insanların zihnini okuma yeteneğiyle direnecektir hayata, öfkesi ve intikam ateşiyle inadına direnecektir.

Vallgren de Kitap Fuarı konuklarındandı ve katıldığı panelde tutkulu bir aşk hikâyesi anlatmak istediğini söylemişti. Bir Garip Aşk Öyküsü gerçekten de tutku dolu bir roman, ancak söz konusu tutkunun küçük bir kısmı aşka dair. Asıl yakıcı tutkular roman kahramanı Herkül’ün yaşama ve yok etme arzusunda çıkıyor ortaya. Vallgren bu fantastik roman kahramanını bütün bir yüz yıl boyunca Avrupa’nın her köşesinde dolaştırırken bir yandan çok canlı ve çarpıcı Avrupa manzaraları sunuyor, öte yandan hem insanı insan yapan değerleri hem toplumun değer yargılarının ikiyüzlülüğünü hem de “ötekine” duyulan nefretin ardındaki bağnazlığı sorguluyor.

Herkül’ün hayat hikâyesini tamamlamak isteği, romanın son bölümünün gereksiz yere uzamasına ve az da olsa bir gerilim kaybına neden olmuş. Gothic’e özgü bir anlatının irkilticiliğinden peri masallarının pembe dünyasına nedensiz bir geçiş. Neyse ki çok az sayfa kaplıyor. Sonuçta çok etkileyici bir metin çok sürükleyici bir roman çıkarmış Carl-Johan Vallgren. Ali Arda çevirisinin güzelliğine de dikkat çekmek isterim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.