Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-793-7
13x19.5 cm, 176 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,10 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Edebiyat Ne İşe Yarar?
Özgün adı: Uses of Literature
Çeviri: Emine Ayhan
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2010
3. Basım: Şubat 2016

İnsan neden okur? Edebiyat okumanın hoşça vakit geçirmek dışında bir faydası olabilir mi? Üniversitelerde neden edebiyat bölümleri vardır? Edebiyatın iyi ahlak sahibi, entelektüel bakımdan gelişmiş bireyler yetiştirmeye hizmet ettiği söylenebilir mi hâlâ? "Disiplinimizi geliştirmekle yükümlü öğretmen ve araştırmacılar olarak bizler, verdiğimiz uğraşın haklılığını gösterecek daha kuvvetli gerekçelere fena halde muhtacız," diyor Rita Felski. "Estetik değerin faydadan ayrı tutulamayacağını, bununla birlikte metinlere bağlanma biçimlerimizin sıradışı bir çeşitlilik, karmaşıklık, hatta öngörülemezlik sergilediğini" öne sürüyor. Edebiyatın anlamının sunduğu faydada yattığını öne sürmenin "muazzam bir pratikler, beklentiler, duygular, umutlar, hayaller ve yorumlar alanını", bir bakıma "akla hayale sığmayacak kadar bereketli, girift, bulanık, sancılı ve çapraşık bir alanı" soruşturmaya açtığını savunuyor.

Felski'ye göre okur ile edebiyat arasındaki etkileşim dört tarzda gerçekleşiyor: Okurun kendini kitapta bulduğu, kendini öteki olarak teşhis ettiği tanıma süreci, yapıtın içine çekildiği ve etkisinden kurtulamadığı büyülenme süreci, geçmişe veya başka yerlere dair bir şeyler öğrendiği bilgi amaçlı okuma tarzı ve okuru şaşırtarak verili olan üstüne düşündürmek isteyen yapıtın başvurduğu şok stratejisi. Bu tarzları ele aldığı dört bölümde yazar edebiyat teorisi ile edebiyata ilişkin yaygın kanılar arasındaki uçurumu kapatmaya çalışıyor.

Edebiyat Ne İşe Yarar? özgün ve kışkırtıcı düşüncelerle dolu bir kitap. Okurun kendi okuma uğraşı hakkında, kurumların ise edebiyat eğitiminin gerekçeleri hakkında daha bilinçli olmasına yardımcı olmayı amaçlıyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Giriş
1 Tanıma
2 Büyülenme
3 Bilgi
4 Şok
Sonuç
Dizin
OKUMA PARÇASI

Sonuç, s. 163-167.

Okur tepkisinin düğümlerini çözerek tek tek tutamlara ayırmak ve bunları daha yakından görmek için birer birer mikroskop altına tutmak, kuşkusuz, son derece eğreti bir işlemdir. Sanat eserlerine verdiğimiz tepkiler hiçbir zaman bu kadar kesin biçimde parsellere ayrılmış, bu kadar düzenli bir şekilde birbirinden bağımsız kümelere bölünmüş değildir. Bu anlamda, "dağınık", "bulanık", "alaşımlı" ve "çelişkili" gibi sıfatlarla daha doğru tanımlanabilecek olan bağlanma biçimlerini farazi sınıflandırmalara sokmanın vebalini kabul ediyorum. Üstelik böyle bir yaklaşım gündelik estetik deneyimin mahiyeti ve yapısını bir parça kavrayabilme arzuma da ters düşüyor sanki. Şayet okuma edimi bilişsel ve duygusal itkileri kaynaştırıyor ve içe, yani benliğe olduğu gibi dışarıdaki dünyaya da bakıyor ise, iç içe geçmiş bu unsurları birbirinden yalıtarak inceleme gayreti akademik bir kılı kırk yarma alıştırmasından başka bir şeye benzemez.

Benim bu yaklaşımımın gerekçesi, okumanın birtakım veçhelerine, gelişigüzel ya da kibirli değerlendirmelerde sık sık küçümsemeye maruz kalmış veçhelerine dair bireyselleşmiş, inceltilmiş betimlemelere olanak –umarım– sağlıyor oluşudur. Negatif estetiğin kurumlarda köşe başlarını tutmuş olmasından dolayı, okur tepkilerinin yelpazesini çizme girişimi en iyi haliyle utanç verici biçimde safdilli, en kötü haliyle de rasyonalist, gerici ya da totalleştirici sayılarak, edebiyat teorisinden kapı dışarı edilmiştir. Tartışmanın zeminini değiştirmek için, bu tür tepkilerin kapasite ve niteliklerinin kararlılıkla netleştirilmesi gerekmektedir. Zira bireysel okuma edimleri ile daha geniş çaplı toplumsal alan arasındaki ilişkilerde kendini gösteren tepkilerdir bunlar. Başka bir deyişle, bu yoldan ilerlemenin bedeli okumamızın nedeni ve nasılına dair, kesin formüllerden ve önceden tasarlanmış ya da programatik sonuçlardan sakınan, kendimizi bildiğimize inandırdığımız şeylere yeni bir gözle bakmamıza kapı aralayan daha yüksek bir kavrayışa ulaşma umududur. Bu noktada edebiyat incelemeleri yalnızca bir mikro-siyasete değil, aynı zamanda bir mikro-estetiğe de fena halde ihtiyaç duymaktadır.

Pratikte ise, burada ana hatlarıyla belirttiğim bağlanım tarzlarının sıkı sıkıya, kimi zaman da ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş olduğu kuşkusuzdur. Sözgelimi okumayla toplumsal bilgi edinebilmemiz için, öncelikle metnin hoşumuza gitmesi ve dikkatimizi çekmesi gerekir. Mimesis okurları cezbedip bağlayacak çeşitli araçlarla dolayımlanır: merak uyandıran olay örgüleri, titizlikle ayarlanmış sözel benzerlik, hayali oturma odalarının detaylı betimlemeleri, dedikodunun, merak ve mahremiyeti taklit eden kim-kime-ne demiş temsilleri. Okurun kavrayışının genişletilmesine sadece biçimsel araç ve edebi teknikler değil, bu gibi tekniklerin yarattığı büyülü yanılsamalar, yaratıcı çağrışımlar ve duygusal hassasiyetler de yön verir. Okumanın değerine dair salt bilişsel bir izah geliştirmeye yönelik her çaba mimesis ile büyünün, aydınlanma ile büyülenmenin karşılıklı bağımlılığını gözden kaçırma riski taşır.

Gündelik bir deyiş olan "tanımanın şoku", kişinin kendi özelliklerini bir edebiyat metninde görmesinin öyle basit bir deneyim olmadığını vurgulaması açısından kitabın diğer iki bölümünün başlığını bir araya getirmektedir. Rasyonalist bir fikir gibi görünen tanıma, sonuç itibariyle aynılık ile farklılığın, tanıdıklık ile yabancılığın etkileşimine dayanır; aynanın bize gösterdiği şey görmeyi umut ettiğimiz yahut beklediğimiz şey değildir her zaman. Tanıma yorumun vazgeçilmez bir uğrağı olmakla birlikte, farklı estetik, kişisel ve sosyopolitik üsluplarla gerçekleştirilir. Oysa en içten gelen tepkilerimizde bile bilişsel ve yorumsal bir yan vardır, zira zihnimiz ve bedenimiz tiksindirici, şiddetli veya müstehcen olanın rahatsız edici etkisini kaydeder. Sanatın geleneğe saldırması yahut tabulara karşı koyuşu benliği hiçbir zaman tam anlamıyla yahut geri dönülmez biçimde yıkıma uğratmaz; estetik şok deneyimi, ne kadar tüyler ürpertici yahut yürek sızlatıcı olursa olsun, sembolleştirme ve toplumsal anlam ağlarını ortadan kaldırmaz.

Sonuç olarak, argümanımın şok ile büyülenme arasında olduğunu ima ettiği her türden kesin karşıtlık kolayca yapıbozuma uğratılabilir. Büyülenme böyle yoğun bir husumet uyandırıyorsa, okurların özerkliğini ve irade gücünü ellerinden aldığı, böylece onları birer otomat yahut uyurgezerden farksız kıldığı düşünüldüğü içindir. Büyülenmenin verdiği haz, kendimize hâkim olma çabalarımızın sınırlılığını vurgulaması ve öznelliğin kesin anlaşılmazlık ve ele avuca sığmazlığına işaret ettiği için özünde tümüyle unheimlich (tekinsiz) bir nitelik taşır. Şok ise tiksinti, nefret, dehşet gibi olumsuz tepkiler toplasa bile, çoğu okur ve izleyicinin bu türden duygular yaşama, hatta işin doğrusu, bilfiil bunların peşinden koşma konusunda gösterdiği isteklilik onun paradoksal çekiciliğinin bir kanıtıdır. Bugünün izler-kitlesi ister uçurumun dibine bakarak en berbat korkularla yüzleşmenin verdiği güçlendirici bilgi, ister bir sanat eserinden yumruk yemiş gibi hissetmenin verdiği mazoşistçe mutluluk, isterse daha geleneksel beğeniden önce gelen, bir altkültür grubuna ait olmaktan duyulan tatmin olsun, içten gelen tepkilerden farklı hazlar duyar.

Estetik deneyimin bu veçheleri bir karşılıklı bağımlılık ve ortakyaşarlık hali içinde olsa da, bunların bir tek noktaya bağlanmasına yahut ortak bir temanın temelde ikincil veya dışsal varyasyonları şeklinde ele alınarak aralarındaki farkların asgariye indirilmesine karşı çıkıyorum. Edebi tepki yelpazesinin iki ucunu birleştirmenin bir avantajı da, bu yolla sadece farklı insanların değişik okuma biçimlerinin değil, aynı kişilerin farklı okuma biçimlerinin, estetik bağlanım tarzları ve güdülerindeki çarpıcı dalgalanmaların da vurgulanmasıdır. Edebi doğruluk ve estetik haz gibi kavramları yeniden tedavüle sokma niyetindeki yakın dönemli yayınlar arasında kendime bir yol açmaya çabalarken, bu gibi terimlerin genellikle üstünkörü bir tavırla ele alınması dikkatimi çekti. Ya söz konusu kavramlara ancak en belirsiz, en simgesel anlamlarıyla işaret edilmekte ya da bu terimler son derece yalıtık, çoğu zaman da türe özel tarzlarda kullanılmaktadır. Eleştirmenler bu gibi akademik dokunulmazları "zorluk" diye sabitleştirmekle kalmayıp (öyle ki haz dahi hep "erişilmesi zor haz" diye çıkar karşımıza), edebiyatın amacı ve değeri hakkında, kaynağı eninde sonunda ya lirik şiirin, ya gerçekçi romanın ya da avangard düzyazının belirli özelliklerine dayanan genel tezler öne sürerler. Günümüz araştırmacılığında evrenselciliklerden yaygın biçimde ve bir daha dönmemecesine tövbe edilmiş olsa da, birçok eleştirmen sayısız okuma biçimini tek bir analitik yahut teorik çerçeveye sıkıştırmak suretiyle okuma biçimlerine şiddet uygulamayı sürdürmektedir.

Bu çerçevelerin sayısını dörde indirmek, kuşkusuz, olsa olsa mütevazı bir gelişmedir, fakat estetik deneyimlerin çeşitliliği ve edebi değerin çoklu enstrümanlarına ciddiyetle eğilmeye teşvik etmesi açısından yapısal bir gelişmeye işaret eden çerçevelerdir bunlar. Çoklu değer ölçütlerini kabul etmek, her şeyin mübah olduğunu söylemek, göreci bir bakış açısını savunmak ya da başkalarının estetik yargılarına hiçbir zaman eleştirel yaklaşamayacağımızı ileri sürmek anlamına gelmez. Sadece, sanat eserlerinin birçok haklı nedenle takdir görebileceğini kabul etmek demektir. Okurlar ve okuma edimine dair önceki sayfalarda verdiğim örnekleri anımsayınca, bütün bu örneklerin ortak özelliğini saptamakta zorlanıyorum. On dokuzuncu yüzyıl sonu Londrası'nın Hedda Gabler'de kendisini bulan kadınlarını, Austen'cı üslubun nefes kesici gayrişahsiliği karşısında mest olan queer teorisyenini, Gayl Jones'un duygusuz şiddet tasvirleri karşısında yüreği parçalansa da merakına laf geçiremeyen çağdaş okuru ve Pablo Neruda'nın gündelik nesnelerin dayanıklılığını anımsatmasının cazibesine kapılan bendenizi birleştiren ortak bir nokta var mıdır gerçekten de? Bu bir avuç dolusu örnek bile estetik hazza yahut edebiyatın edebiliğine yapılan geniş kapsamlı göndermelerin hakkıyla ele alamadığı bir itkiler, duygulanımlar, stratejiler ve okuma sahneleri çokluğu barındırmaktadır. Wittgenstein'ın sözlerini değiştirerek söylemek gerekirse, okur tepkisinin koca ipliğini boydan boya kat eden tek bir lif yoktur.

Edebiyat teorisi halen böyle bir çoğullukla hesaplaşma mücadelesi vermektedir; edebiyatın farklı, hatta birbiriyle kıyaslanamaz nedenlerle takdir görebileceğini kabul etmekte açıkça zorluk yaşamaktadır. Buna karşılık, mutlak olana meftun, ihtişamdan gözü kamaşmış halde, bütün mitolojilerin anahtarını, başkalık ya da yücelik, arzu ya da yabancılaştırma, ahlaki zenginleşme ya da siyasi itaatsizlik fikrinde aramaktadır. En gözde yorumbilgimizden yahut en gözde teorisyenimizin göz kamaştırıcı bakışından habersiz olan bütün ayaktakımı ve hainleri dışarıdaki karanlığa sürgün ederek, lanetlenmiş olan ile ruhu kurtarılmış olan arasında bu denli kategorik bir ayrıma gitmek zorunda mıyız gerçekten de? Bu tür aforoz hareketlerinin edebi yorumun estetiğini ya da siyasetini ileri götürdüğüne ben ikna olmuş değilim. Bu bakımdan, başka birtakım kitaplar gibi, bu kitap da ancak eksik ya da kusurlu bir manifesto olarak adlandırılabilir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, “Karşılıksız bir dünya”, Radikal Kitap Eki, 11 Aralık 2010

Edebiyat ne işe yarar? Son yıllarda katıldığım her söyleşiye bu soruyla başlıyorum. Karşımdaki okurların kuşkuları olabileceğini baştan varsayıyorum demek ki. Kitabın da artık yazınsal değerinden önce kullanım değerine bakıldığı, öncelikle işlevsel bir meta olarak alınıp satıldığı günümüzde, yerinde bir soru değil mi bu? Artık piyasanın isterlerine ve oraya buraya diktiği oklara göre yolunu bulan okur da, içinde savrulduğu bu piyasanın aktörlerinden biri oldu. Somut, elle tutulur bir karşılığı olmayan, kaldı ki kendisi somut ve elle tutulur olmayan edebiyatın karşılıksız bir dünya kurduğunu, ama zaman içinde yeri başka hiçbir şeyle doldurulamayacak derinlikte iz bıraktığını nasıl anlatmalı? Rita Felski, “Fakat kitaplar birer özne olmasa da,” diyor, “öylesine birer nesneden, sayısız başka şey arasına sıkışmış gelişigüzel şeylerden de ibaret değildir.”

Oysa edebiyat, okurken kendimizi içinde bulduğumuz, ayrıca daha baştan kendimizi etkilerine açık tuttuğumuz bir dünya değil miydi? Rita Felski’nin Edebiyat Ne İşe Yarar? kitabı, edebiyat metinleriyle aramızdaki ilişkiyi böyle bir bağlamda, sıradan bir soruya dibine varılması zor bir derinlik kazandırarak tartışıyor.

Edebiyat nedir?

Edebiyat metinlerinin hayatımızda tuttukları yeri konu etmeyen yazar azdır. Değil mi ki bu yazdıklarımızı yayımlıyoruz, her yazara göre değişse de, yazınsal metnin doğasını aşan amaçlarımız da var demektir. Yoksa, kendimize saklayıp okunmasını istemediğimiz metinleri yayımlamayız. Neden sonra yaşanan Bartleby sendromları da yazarın baştan attığı adımların izini silmeye yetmez. Dolayısıyla okuru hiç iplemeyen yazarın da okunma isteği hemen ortaya çıkar.

Yazarın içgörüsü kutsaldır elbette, üstelik uzun yıllar boyunca verilmiş yoğun emekle oluşmuştur o içgörü ve o olmaksızın yaratıcılığın içinden geçmek olanaksızdır. Dolayısıyla yazınsal metni kendi özgün yorumlarıyla alımlayan okurun da içgörüsünden söz etmeliyiz. Popüler roman yazarında ve okurunda kendini göstermeyen, gazete yazarının aklından geçmeyen içgörü, gerçekliğin doğasından gelen kabuklarını soyup cevherini ortaya çıkaran bir düzen kurmaya başlar.

Nedir bu anlattıklarımın anlamı? Edebiyatın kalıcı izler bırakması. Demek okurun zihinsel süreçlerinde, zaman içinde de o izlerin birbirine bağlanarak oluşturduğu toplumsal kültürün düzeyinin adım adım yükselmesi. Edebiyat başka ne işe yarar... İnsanı günlük hayatı içinde farklılaştıran bir etmen de olur mu? Farklı düşünüp farklı konuşuyorsanız, bakış açınız sizi ayırt ediyorsa, okuduğunuzu herkesten başka biçimde anlamakla kalmayıp gerçeği göründüğünden başka bir görme biçimiyle içselleştiriyorsanız, edebiyata borçlu kalabilirsiniz.

Çocuklukta, iyi huylu öğretmenler kitabın en iyi arkadaş olduğunu öğretir. Çok naif midir bu? Sözün derin yapısına eğildiğimizde, kitapların yalnızlıkları paylaştığını, hiç kuşku yok ki gerçekmiş gibi okuduğumuz hikâyeleriyle ve kişileriyle özdeşleştiğimizi, kitaplarda kendi suretimizi gördüğümüzü pekâlâ söyleyebiliriz.

Ne ki, Rita Felski de belirtiyor, başta Kafka’nınkiler olmak üzere, modernist metinler okurla metin arasındaki yakınlık ilişkisini sarsar, alışılagelmiş yorumbilgisini sorgular, “çoğumuzun yakından tanıdığı bir bocalama, hüsran ve endişe hissi uyandırır”. Brechtgil bir sendrom. Gregor Samsa ile okurun özdeşliğinden artık söz edilemez, ama insanın düş-tasarımı içindeki durumu, okuru bu kez eskiden olduğundan daha çok düşündürür. Okur, yazarın anlattıklarıyla yetinmemeye, yazarın verdiği anlamların ötesine geçip kendi verdiği anlamlarla okumaya, metni kendi zihninde zenginleştirmeye başlamıştır. Okumanın yığınsallaşması bundan sonra olur. Artık edilgin bir öğrenci değil, etkin bir katılımcıdır okur ve böylece onun bir kitaptan öbürüne atlamak için gerçek nedenleri vardır.

Edebiyat metinlerinin bu alımlama sürecinden geçirilmesi, insanı o güne dek tanımadığı deneyimler ve soyutlamalarla çoğalan bir yaratıcı dünyayla karşı karşıya bırakır. Bireyliğin kazanılması sözü bir başına anlamlı sayılmaz, bireylikten ne anladığımız da önemli. Kendiliğinden bireylikten söz edemeyiz; insanın herhangi bir sektörde yaptığı işin de en iyisini yaparak, bu arada kişisel hayatında kendini geliştirmeye çalışarak kazandığı bireylik önemlidir elbette, ama bir de edebiyatın yaratıcı dünyasında tamamlanan bireylik var. Okurun, mühendislik bilgisiyle kendini tamamlamasıyla yaratıcı yazının soyutlamaları ve yorum alanları içinde tamamlaması arasında, niteliksel bir ayrım elbette olacaktır.

Rita Felski’nin tanıma adını verdiği bu süreç, edebiyatın varlık nedenlerinden biri olarak da alınabilir. Önce okurun edebiyat metinleriyle arasında kurduğu özdeşlikler var, ama bu arada, “Her tür tanıma ânı metinler ile okurların inişli çıkışlı inanç, umut ve korkularının etkileşiminden doğar; dolayısıyla edebiyat eserlerinin sağladığı içgörüler de zaman ve mekâna göre büyük farklılık gösterir.” Bu farklılık olumsuz bir sorun olmayıp, tam tersine, edebiyatın o farklılıklar ve kuşaklar boyunca okunmayı sürdürmesinin, kalıcılaşmasının da nesnel zeminini oluşturur. Lacan’ın, okuduğu edebiyat metninde kendini gören okurdan söz ettiğini aktarır Rita Felski: metin, aynamızdır. O aynalar bazen bizi açığa düşürür, bilmediklerimizi yüzümüze vurur, yalanlarımızı ortaya çıkarır, görme biçimimizi sınar, bazen de onlarda tam kendimizi görmenin hoşnutluğunu yaşatır. Okuma sürecinin aydınlık kaynağı da metinle aramızdaki bu sarsılmaz ilişki değil midir?

Yazılanların anlaşılamaması

Eve Sedgwick’in söylediği, bizi tam, bir estetik nesne olarak yazınsal metnin akıl almaz gücüne götürür. Orası büyülü alan – okur ile metin arasındaki etki-tepki ilişkisi ve asıl kavga orada yaşanır. Kimilerinin yakın okuma, benim de derin okuma dediğimiz yerde, yazınsal uzam yazarın ölçüp biçtiği dünya olmakla kalamaz, gitgide genişler. Eleştiri yazarı ya da edebiyat düşünürü, metnin büyüsünü çoktan unutmuş olmalıdır. Yazınsal metni, Ne, Nasıl, sorularını sorarak okumayı içgüdüsel bir davranış olarak benimsemişse, büyü çoktan bozulmuştur, ama onun yazdıklarının büyüsü olmadığı da öne sürülemez. Eleştiri ya da deneme yazarının kendi yazdıklarının büyüsüne kapıldığından söz edilmiyorsa, o düzeyde okumanın ancak bir köşeye sıkışmış olmasından, yazılanların anlaşılamamasındandır.

Eleştiri, büyülenmeyi “antitezi ve düşmanı” görür, doğası gereği. Metnin büyüsü, ruhu ve duygusu bazen yazarı, bazen okuru ilgilendirebilir, ama eleştiri şöyle davranır: “Büyülenme bir bakıma kara büyüdür, eleştiriye düşen de irrasyonel gibi görünen fenomenlere rasyonel açıklamalar getirmek yoluyla bunların tılsımını bozmaktır.” Yazınsal metnin taşıdığı büyü, eleştirel okuma içinde kendiliğinden çözülmeye başlar. Metnin öğelerini soyutlayarak birbirinden ayırmaya başlayınca, metinden adım adım uzaklaşmaya, onun karşısında bir başka metni, eleştiri metnini kurmaya başlarsınız.

Demek harflerin, sözcüklerin, tümcelerin bir araya gelişi, inanılması zor bir etkiye yol açabiliyor. Nasıl oluyor da yazı, insanları etkileyen bir dünya kuruyor? Rita Felski de, “Bir sayfa üzerindeki eğri büğrü siyah çizgiler nasıl olup da insanların, şeylerin, eylemlerin ve yerlerin böyle canlı birer hayalini canlandırabilmekte; okurlar bu gölge ve hayallere tepki verirken nasıl böyle güçlü bir algı ve duygu deneyimi yaşayabilmektedir?” diye soruyor. “Edebiyat yokluğu varlığa dönüştürme, birtakım hayaletimsi figürleri yoktan var etme, sanrısal bir yoğunluk ve canlılıktaki imgeleri hayalde canlandırma ve okuru içine çeken kocaman dünyalar yaratma gücü bakımından büyücülüğe yakın görünür.”

Belki yalnızca şiir, okuduğu metinden karşılıklı bir beklentisi artık olmayan, metin ötesine geçmiş okurun alanında, işe yaramaktan bambaşka bir anlam katına çıkmıştır. Şiir için söyleneceklerle roman için söyleneceklerin kesişmesi gitgide zorlaştı artık. Büyüsü en zor şiirin bozuluyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Duman, “Edebiyatta yarar sorgusu”, Yeni Şafak Kitap Eki, 2 Şubat 2011

Rita Felski, daha ziyade 'feminist eleştiri' alanında kalem oynatmış bir İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat profesörü. Felski'nin Edebiyat Ne İşe Yarar? ("Uses of Literature"; 2008) adlı yapıtı, Metis Yayınları tarafından "Eleştiri" dizisi kapsamında yayımlandı. Çeviri Emine Ayhan'a ait.

Felski, "Geriye dönüp baktığımızda son otuz yılda ortaya çıkan büyük teorilerin birçoğu, şimdi artık spekülatif düşünce alanının kendilerini düzensiz, alelade, hataya meyilli varoluşun utanç verici sıradanlığından kurtaracağı inancında olan Aydınlanmacı filozof krallar geleneğinin ölmeden önceki son çırpınışı gibi görünmektedir." diyor ve kendi çalışmasını edebiyat teorisini tanımlamaya devam eden bu duyarlılığa karşı çıkan bir manifesto olarak tanımlıyor. Felski'ye göre, otuz sene öncesine kadar edebiyat teorisi alanında ifşa edici görünen ("merkezsizleşmiş özne", "gerçekliğin toplumsal inşası" gibi) belli başlı fikirler günümüzde beylik sloganlara dönüşmüş; "eleştirel okuma" ise, bütün değeri edebiyat eserine değil okuma ediminin kendisine yükleyen bu sloganların en beyliği olarak edebiyat araştırmalarının "kutsal kâsesi" haline gelmiştir.

Oysa edebiyatın değerine ışık tutmaya yönelen her türden çaba, okuru metne yaklaştıran birbirinden farklı güdüler, okur ile metin arasındaki çeşitli etkileşim biçimleri, hülasa "esrarengiz okuma hadisesi" üzerinde kafa yormak, giderek "okuma için birtakım haklı gerekçeler" ortaya koymak durumundadır. Çağdaş teorilerin karşı karşıya kaldığı tıkanıklığın aşılması açısından akademik eleştiri ile sıradan okuma deneyimi arasında daha sağlam köprülerin kurulması elzemdir. Esasen edebiyat araştırmacılığının küçümseyerek görmezden geldiği ya da inkâr ettiği sıradan okuma dürtülerinin "akademik düzyazının dipnotlarında ve benzeri tahkimatında" mevcut olması, bu iki okuma tarzının belli duygusal ve bilişsel parametrelerde ortaklaştığına işaret eder. Estetik deneyime değer biçebilmek için nasıl kavramsal veya siyasi düşüncenin topyekûn reddi gerekmez ise adına layık bir "metin siyaseti" de estetik deneyimin tikelliklerini es geçen negatif bir estetiğe hizmet etmek yerine bu tikelliklerin içinde ilerleyerek kendi yolunu açmalıdır.

okur tepkileri üzerine

Felski, Foucault ve Ricœur yorumlarından hareketle tarihsel ve fenomenolojik perspektifleri harmanladığını; "sosyopolitik düşünceyi rafa kaldırmadan, bilincin çetrefilliğine ve karmaşıklığına hürmet eden bir neo-fenomenolojiye" katkıda bulunduğunu öne sürdüğü Edebiyat Ne İşe Yarar?’ın çatısını 'okur tepkileri' üzerine kurmuş. Yazara göre okur ile edebiyat eseri arasındaki etkileşim her ne kadar "sıradışı bir çeşitlilik, karmaşıklık, hatta öngörülemezlik" sergilemekte ise de ilkece dört ayrı kategori içinde incelenebilir: Tanıma, büyülenme, bilgi ve şok. Öte yandan Felski, "metinsel bağlanma tarzları" adını verdiği bu "son derece sıradan deneyim yapıları"nın "okumanın benliğin şekillenmesinde yeni ve kurucu bir rol üstlendiği modernliğin koşullarına" sıkı sıkıya bağlı olduğunu, giderek modern benliğin oluşum ve dönüşümlerinin tarihsel seyriyle iç içe geçtiğini öne sürüyor.

Felski'ye göre, modernliğe özgü bireylik anlayışının kristalleştiği roman, "tanıma" açısından biçilmiş kaftandır. "Geleneksel bağlardan ve katı toplumsal hiyerarşilerden kurtulmuş bireyler, kendi hayatlarını düzenleyip ona bir amaç katmak gibi külfetli bir özgürlüğe davet edilir. Benlik kendi üstüne düşünmeye dayalı bir hal aldıkça edebiyat da kişi olmanın ne anlama geldiğini keşfetmede can alıcı bir rol üstlenmeye başlar. Bilhassa roman güdü ve arzunun bulanık derinlikleri üstüne düşünmek, bilincin anlaşılmaz akım ve karanlık yollarının haritasını çıkarmaya çalışmak, kendi kendini belirleme ile toplumsallaşma arasındaki sayısız bağ ve çatışmayı aydınlatmak yoluyla yüksek bir psikolojik farkındalığa kucak açar."

"Büyülenme" ise, edebiyat teorisinde pek muteber sayılmamakla birlikte estetik deneyimin ele avuca sığmaz, dile getirilemez ve esrarengiz niteliğini ima eden bir kategoridir. Eleştiri, siyasetten, psikanalizden ya da felsefeden devşirdiği açıklayıcı bir çerçeveye yerleştirmek üzere sanat eserine mesafe alır. Halbuki büyülenme deneyiminde eser, "bağlamın ta kendisi" haline gelmiştir. Okurun dalıp gittiği, metnin cazibesine kapıldığı büyülenme, edebiyat teorisinin temel ilkelerini yeniden düşünmek için son derece verimli bir dil olarak karşımıza çıkar.

Felski'ye göre insanı okumaya yönelten belli başlı güdülerden biri de "bilgi"dir. "Edebiyat metinlerinden edindiğimiz dünyevi içgörüler türevsel yahut totolojik olmadığı gibi bayat, elden düşme tarih ya da antropoloji kırıntıları da değildir; kendine has bir teknikler, gelenekler ve estetik olanaklar repertuarına yaslanırlar. Edebiyat metinleri toplumsal etkileşimin inceliklerini sunmak, dilsel deyiş ve kültürel gramerleri taklit etmek, şeylerin somutluğuna şaşmaz bir dikkat göstermek yoluyla bizi hayali ama göndergesel anlamda çarpıcı dünyaların içine çeker. Önemli toplumsal anlam biçimlerini temsil etmekle kalmaz, yeni bir kılık var ederler; yalnızca gösterdikleri şeylerle değil, okura hitap etmeleriyle de, Merleau-Ponty'nin sözünü ettiği varlığımızın dünyayla asli iç içe geçmişliğini kristalleştirirler."

Felski "şok" deneyimini, haz duygusu ile ilişkilendirdiği büyülenmenin antitezi olarak tanımlıyor. Şok, bilinci istilâ eder ve okurun süngüsünü düşürür. Genellikle henüz işlenmemiş bilinç içerikleriyle bağlantılıdır ve çoğu kez sanıldığı gibi biçimsel bir yenilik veya gelenek-dışılık değildir. "Şok estetiği bize dehşet verici veya tiksindirici gelen her şeyle, birbiriyle çatışan arzu ve tiksinti itkileriyle, bilinç düzeyine çıkmamış ruhsal endişe ve müphemlik dramlarıyla bağlantı kurar. Bu bakımdan atalarımızdan daha özgür olduğumuz yahut beşeri kültürlerin tabu ve yasaklarla örülü yoğun dokusundan kendimizi kurtarabileceğimiz söylenemez. Kaçamağa, örtmeceye, ve inkâra meyyal olduğumuz sürece, etten ve kemikten, dolayısıyla da fani olduğumuzu hatırlatan şeylerden kaçındığımız sürece, şok sanatta kendine bir yer bulmaya devam edecektir."

Devamını görmek için bkz.

Selim Salih, “Edebiyat devrim yapabilir mi?”, Kitap Zamanı, 30 Ocak 2011

İngiliz edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü Rita Felski’nin 2008’de yayımlanan Uses of Literature (Edebiyatın Yararlılığı) isimli kitabı, Edebiyat Ne İşe Yarar? adıyla Türkçede. Felski, çalışmasını tarihsel perspektifi ıskalamayan bir okuma fenomenolojisi, edebiyat kuramını önemli ölçüde tanımlamaya devam eden öncü duyarlığa karşı bir ‘gayri manifesto’ olarak nitelendiriyor.

“Edebiyat ne işe yarar?”, bütün olası “ne işe yarar?” soruları gibi işgüzar bir soru. Bu soruyla edebiyat eleştirisine dair akademik bir çalışmanın başlığında karşılaşınca, nesnesi ile ironik bir düzlemde uğraşan işgüzar bir kitap okuyacağımızı tahmin ediyoruz. Ancak Rita Felski’nin 2008 yılında yayımlanan Uses of Literature (Edebiyatın Yararlılığı) adlı çalışmasının bu başlıkla çevrilmesinin tercih edilmesini, “Yeni Türk Edebiyatı” adı altında öbeklenerek modern Türk edebiyatı ile uğraşmayı kendine “iş edinmiş” onlarca akademik birimle birlikte düşününce, bu işgüzar beklenti bambaşka bir ironiye kapı aralıyor. Bu aralıktan geçmeden önce muhtemel okur cemaatimiz için Edebiyat Ne İşe Yarar?’a biraz daha yakından bakalım.

Felski çalışmasını tarihsel perspektifi ıskalamayan bir okuma fenomenolojisi, edebiyat kuramını önemli ölçüde tanımlamaya devam eden öncü duyarlığa karşı bir “gayri manifesto” olarak nitelendiriyor. Peki nedir bu öncü duyarlıklar ve nedir Felski’nin önerdiği bu edebiyatın yararlılığına odaklanan okuma fenomenolojisi? Felski kendi bakış açısının gayrısı olarak üç okuma tarzı belirliyor ki bunlardan ilki aralık bıraktığımız kapının öte tarafında hüküm süren “toy, estetikleştirici, savunmacı, anti-entelektüalist veya gerici” tutum. Bu tutumu tırnak içine alması önemli, çünkü Felski’nin okuma edimlerini edebiyat kuramı için belirleyici bir duruma yükselten fenomenolojik perspektifinin karşısına ilk elde bu suçlamaların çıkacağını kendisi de belirtiyor. Diğer iki tutumu ise “teolojik” ve “ideolojik” olarak belirliyor.

Edebiyat metinlerine mutlak kudreti atfetmek

Felski, teolojik derken edebiyatın dünyevi olana sırt çeviren, taşıdığı ötekilik nitelikleri ile seküler anlamda da olsa öte dünyaya ait yönlerini öne çıkaran eğilimleri kastettiğini söylüyor. Felski’ye göre farklı dünya görüşleri, siyaset ya da okuma yöntemlerine sahip olsalar da bu eğilimdeki (mesela Harold Bloom, Julia Kristeva ya da Emmanuel Levinas) yazarlar edebiyatın değerinin, onun “analitik, kavram güdümlü siyasi veya felsefi düşünce tarzları”nca ele geçirilemeyecek farklılığından kaynaklandığı görüşünde hemfikir. Edebiyatın biricikliğini savunan bu tutuma itiraz etmenin ilk bakışta zor olduğunu söylese de, Felski, edebiyatı edebiyat olarak okumayla sınırlı bu tutumun, toplumsal olan ile karşı karşıya geldiğinde işi eline yüzüne bulaştırdığını iddia ediyor. Edebiyatı yasaklayıcı bir “Dokunmayınız!” anlayışıyla savunan bu tutumun yanında, “Dünyayı şiir kurtaracak” safdilliği ile özetleyebileceğimiz, edebiyat metinlerine mutlak kudret atfeden büyük anlatı söylemlerine de çatmakta; çünkü kitaplar devrim yapamaz, devrimi ancak okuyan bireyler yapabilir.

Felski, “ideolojik” olarak nitelendirdiği bu tutuma göre edebiyatın “siyasi aydınlanma ya da toplumsal dönüşümün potansiyel aracı olarak kullanılmaya açık” olduğunu belirtir. Aynı tutumun tersten yaklaşımı olan kuşku yorum bilgisine göre ise edebiyat, “statükoyu desteklemek, radikal iştiyakların önünü kesmek ve nihayetinde okurların gözünü boyamak” için kullanılan ideolojik bir araçtır. Her iki yaklaşımda da ikincillik / tabiiyet durumu kaçınılmazdır: “Edebiyat metni eleştirmenin halihazırda bildiğini doğrulamak, başka arenalarda hükme bağlanmış şeyleri örneklendirmek üzere huzura çağrılır”. Kısacası, ideolojik tutuma göre edebiyatın değeri sanki faydasından ibarettir; teolojik tutumlu eleştirmenlere göre ise bir şeyin değerini fayda ile ölçmek, araçların amaçlara indirgenmesidir. Peki Felski ne önermektedir?

“Bu öykü sizi alıp götürecek”

Felksi’nin önerdiği, daha geniş kapsamlı bir “fayda” anlayışıdır. “Estetik değerin faydadan ayrı tutulamayacağını, bununla birlikte metinlere bağlanma biçimlerimizin sıra dışı bir çeşitlilik, karmaşıklık, hatta öngörülemezlik sergilediğini” ileri sürer ki kitap boyunca çatışan ve genellikle yukarıda açıkladığımız iki tutuma dair çeşitli kavram ve yorumlar “öngörülemezlik” düğümü ile bağlanırlar. Öngörülemezlik gündelik olanın ayrılmaz bir parçasıdır ve onun bu istisnai gizemliliğine itibar etmek birtakım cevaplar değil ama peşine düşülmesi gereken sorular sunar. Burada Felski argümanlarına makul dozda fenomenoloji ilave ettiğini belirtir. Husserlcı fenomenolojiye mesafeli olduğunu söyler; dış dünyayı kendi bilincimizin içeriklerine indirgemek için dolaysız deneyimin ötesinde kalan her şeyi paranteze alan “aşkın indirgeme” fikrine de karşı çıkar. Felski, “Riceour’ün fenomenolojiyi, özlerin sezilmesinden ziyade yorumlanması şeklinde yeniden konumlandırılması” düşüncesinden hareket eder. Ricoeur’e göre benlik, “hikâyelerin, metaforların, mitlerin ve imgelerin dolayımlayıcı gücüyle kendi çekirdeğinde oluşmuş” bir başka benliğe denk gelmektedir. Bu bağlamda Kantçı yorumun estetik olan ile sanatsal olanı bütünleştirme eğilimine karşı çıkan Felski, estetik dikkatin “sanat eserlerine verilebilecek olası tepkilerden biri olmakla beraber, pek o kadar da asli veya ayrıcalıklı bir tepki” olmadığını savunur. Peki nedir diğer olası tepkiler?

Kitabın dört bölümüne adını veren “tanıma”, “büyülenme”, “bilgi” ve “şok”. Felski bu dört gündelik fenomenin bilinen dört kavrama karşılık geldiğini ekler: “anagnorisis (bilgisizlikten bilgiye geçme), güzellik, mimesis, yüce (sublime)”. Biz bu dört deneyimi örneğin dört klişe cümleye indirgeyebiliriz: “Okuyunca kendinizi bulacaksınız”. “Bu öykü sizi alıp götürecek”. “Nice isimsiz kahramanın hikâyesini öğreneceksiniz”. “Sarsıcı, şok edici; tek kelime ile sıra dışı gelecek”. Felski benim sloganlaştırarak aktardığım bu deneyimlerin edebiyat kuramı ve eleştirisince hakir görülüp hesaba katılmadığını, hâlbuki bütün eleştirel okumaların bir deneyim olarak sahip olduğu çok-yönlülüğün bu gündelik fenomenlerden ayrı düşünülmemesi gerektiğini belirtir. Çaktırmadan sevdiğimiz televizyon dizilerine bizi bağlayan edimsellik, bir ucundan aynı dizinin arızalarına ya da “Geyikli Gece”nin naylondan dünyasına gösterdiğimiz dikkate de bağlıdır.

Aralık bıraktığımız kapıya gelince... Biliyoruz ki o kapıyı aralayan ironi, Felski’nin “profesyonel eleştirmenler bir zamanların sıradan okurlarıdır, akademik eleştirinin ilkeleri de geniş çaplı izler-kitleye genellikle derslikten süzülerek ulaşır” yargısını bir başka açıdan geçerli kılıyor. Hiçbir şekilde kendi tarihselliğinin farkında olmayan, kavramsal düşünme yeteneğini kazandırmaktan uzak Yeni Türk Edebiyatı disiplinlerinin, Osmanlıca paleografi bilgisine ve dogmatik bir bibliyografyanın ezberlenmesine çakılmış başarı kıstasları, Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlilleri’ndeki “parlak” çözümlemeler gibi edebiyat incelemelerinin ne olduğunu belirlemeye devam ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Ertuğrul Meşe, “Edebiyat insanı vandalizmden arındırır”, Bireylikler Dergisi, Mart-Nisan 2011

Edebiyat, insanın içinde yaşadığı toplumsal dünyada yine insan tarafından üretilen ve insanın kendi yarattığı cehennemden kurtulmasına, kendini ve ötekini anlamasına hizmet eden en önemli insan üretimidir. İnsan edebiyat ile kendini tanırken ve anlatırken, kendinden ötekine bir yol açar. Bu yol yürünmesi zor ve sonuna ulaşılması ise olası bir yoldur. Edebi yapıtları üreten, onları okuyan insanlarda, yaşamda olup bitenler hakkında bir farkındalık, kendini sorgulama ve insani bir aydınlanma yaratma imkânını içinde barındırır. Edebiyat insanın kendine tahammül etmesi ve bunu öğrenmesidir. Kendi çıplak ben’i ile yüzleşmesini de içeren bu tahammülü öğrenme durumunda edebiyat, bireye entelektüel bir birikim, vicdani bir duyarlılık, başka dünyalara dair bir algı ve estetik bir his dünyası verir. İyi edebiyat ve bu edebiyatın yazarı ve okuru olan insanlarda genel olarak vandalizmin, faşizmin otoriteryenliğin gelişimi güdüktür. Bunun karşısında edebiyatı dini, ideolojik bir araç olarak anlayan ve kendine sunulanları bir amentü gibi algılayanlarda ise edebiyatın ideolojik ve eyleme yönelik bir risale olmaktan öte bir anlamı olamaz. Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar? adlı eserinde, üzerinde yüzyıllardır tartışılan edebiyatın işlevi nedir? gibi kadim soruyu yeniden cevaplamaya çalışır. Felski kitabında, edebiyatın insana kendini ve başkalarını tanıma, kurgusal ve edebi anlatımıyla büyülenme ve estetik hazzı yaşama, insanların hallerine dair bilgilenme ve bilinçlenme, sunduğu gerçeklikle zihinlerde bir şok etkisi yaratma gibi imkânlar sunduğunu söyler. Bütün bunları yaparken de ucuz edebi manifesto üretme çılgınlığına düşmez. Bir anlamıyla edebiyatın akademinin zulmüne bırakılamayacak kadar önemli olduğunu vurgulayan ve kendisi de bir akademisyen olan Felski, “edebiyat eserlerinin ister istemez kısıtlı bakış açılarına sahip olmaları, epistemik iç görü kaynağı işlevi görmelerini engellemez.” diyerek “edebiyatın, şeylerin nasıl göründüğüne dair algımızı geliştirme, genişletme veya yeniden düzenleme gücünü” vurgular. Çünkü “akademik okuma, bedeli maaşla ve başka takdir biçimleriyle ödenen bir tür iştir.” Bunun için edebiyat ve edebiyat teorisi daha çok akademinin dışında serpilen ve insanı etkileyen bir alandır. Sonuç olarak Felski’nin kitabı, edebiyatın daha insani bir dünya için zorunlu bir yaratım alanı olduğunu ve bu alan üzerine sürekli olarak yeniden düşünmek gerektiğini hatırlatıyor. Bu özelliğinden dolayı Edebiyat Ne İşe Yarar? son dönemde edebiyat üzerine kaleme alınmış önemli bir metin olmayı hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Celil Civan, “Edebiyatın bir yararı var mıdır?”, Mostar, Ocak 2011

Akademik dünyanın edebiyat eserlerine bakışı üç eğilim gösterir: Yapısalcılık metni hayatla ve yazarla ilgisi olmayan bir bütünlük olarak görürken yapıbozumcu yaklaşım esere bir ötekilik atfeder: Metin, ona ne kadar yaklaşırsak yaklaşalım öteki olmaya devam eder, başka bir deyişle bir anlaşılmazlık içerir. Bu iki bakış açısının aksine Marksist edebiyat teorisi esere ideolojik yaklaşır. Eldeki metin ya bir ideolojiyi saklamak ve yeniden üretmekle suçlanır veya mevcut ideolojiye açtığı gedikler sayesinde baş tacı edilir.

Rita Felski bu üç yaklaşımı inkâr etmeden edebiyatın okur tarafından alımlanmasına farklı bir yaklaşım gösterir. Aslında Felski’nin perspektifi yeni sayılmaz. Akademisyenlerin belki amatörce ve naif bulacağı tutum, edebiyatın teoriye indirgenemeyen yönüyle ilgilenir ve şu soruyu sorar: Edebiyat metinleriyle ilişkimiz nasıldır?

Sıradan okur, akademik eleştirinin aksine çoğu kez bir esere kişisel, dahası duygusal bir yakınlık gösterir: Onu okurken kendini tanıma fırsatı yakalar, bazen insanlığa ve dünyaya dair yeni şeyler öğrenir, satırlar arasında yolculuk ederken büyülenir, kimi zaman da şoka uğrar. Rita Feslki bu dört yaklaşımı “tanıma, büyülenme, bilgi ve şok” başlıkları altında inceler. Yazara göre profesyonel yaklaşımlar ne derse desin biz bir romanla, hikâyeyle veya şiirle teorinin örtbas ettiği bir kişisel temas kurarız.

Felski, herhangi bir okurun sezgisel olarak anlayıvereceği bu bakış açısına teorik bir arka alan sunma gayreti gösterirken ne akademik dünyadaki eğilimleri yok sayıyor ne de büsbütün eseri kavrayacak bir bütünlük kurmak istiyor. Aksine Felski edebi eserin o ele avuca gelmez niteliğini öne çıkarırken okurla metin arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışıyor.

Felski kitabın giriş kısmında çabasını yeni bir pozitif estetik taslağı olarak sunar. Ona göre eleştirmenler metinlere fazlasıyla kuşkuyla yaklaşırlar. Yapıbozumun farklılık vurgusu, marksist teorinin ideoloji bulma gayreti, metnin varlığını yok saymakla kalmaz, indirgemeci bir tutumu da işaret eder. Dahası söz konusu eleştiriler ilk çıktıklarında radikal görülseler de bugün için kendi başlarına bir gelenek haline gelmişlerdir:

“Kuşkuculuk rutinleşmiş, savunmacı, hatta şüphe giderici bir hal aldığında, kalıplaşmış kuşkularımızdan kuşku duymaya başlamanın, teşhis koymaya yetkinliğimizin güvenilirliğini sorgulamanın ve kendi ilgilerimizin gücüyle kesin bir biçimde yüzleşmenin vakti gelmiştir.”

Felski burada akademik eleştirinin ne kadar aykırı gözükse de artık rutinleştiğini vurgulamaktır. Bunun yanında benzer teorik bakış açıları, her ne kadar edebiyat metinlerine eğilseler de onun varlığını birkaç genelgeçer niteliğe indirgemekle kalır. Oysa eleştirmenin ideolojiyi yeniden ürettiğini öne sürdüğü bir metin aynı zamanda ideoloji eleştirisi içerebileceği gibi kapalı ve anlaşılmaz kabul edilen bir eser, okur için aydınlık da olabilir.

Felski’nin öne sürdüğü kavramlar, bizim sıradan okumalarımızı aydınlatacak yararlar içerir. Bir romanda kendini tanımak, farklı dünyalar hakkında bilgi edinmek, anlatılan hikâye ne kadar kurmaca olursa olsun onun gerçekliğinden büyülenmek, ezbere kabul ettiğimiz değerlerimizin yıkılmasıyla şoka uğramak gündelik okuma sürecinde karşılaştığımız şeylerdir. Bunları çoğu zaman ifade edemesek de okumaya devam etmemiz bir bakıma bu kavramlar sayesinde gerçekleşir.

Söz konusu dört kavramın birbirinden ayrı olmadığını söyleyen yazar, bu dört duygu durumunun çoğu kez birarada işlediğini özellikle vurgular. Ayrıca okuma ediminin bu kavramlarla sınırlı kalmadığını, okurun metne yönelik yaklaşımında başka başka duygusal temasların da olabilirliğini söyler.

Akademik eleştirinin naif edebiyat öğretmenlerine bıraktığı duygusal yaklaşım, aslında neden kitaplardan –dahası sanat eserlerinden– vazgeçemediğimizi de ifade eder. Akademik eleştirinin elbette metni anlamada yararı çoktur ama biz “naif” okurlar çoğu kez kendimizi, başkalarını tanımak, uzmanlar ne derse desin bir şeyler öğrenmek, sıkıcı günlük hayatımızın dışındaki hayatlarla büyülenmek ve benliğimizi oluşturan değerleri sorgulamamıza yol açan şoklar geçirmek için kitap okuruz. Felski’nin edebiyat kadar sinema içinde geçerli olduğunu söylediği kavramlar, edebiyatın boş bir uğraş olmadığını da ima eder. Yazarın irdelediği kavramlar edebiyatın yararına vurgu yaparken bizim dünyayla kurduğumuz ilişkiye de atıf yapar.

Devamını görmek için bkz.

Hivren Demir Atay, "Okumanın Dünyevi Halleri: Felski, Kafka ve Proust", Varlık Dergisi, Ekim 2011

Dahice bir yapıtın çevremizi dağlayarak açtığı oyuk, insanın kendi küçük lambasını içine yerleştireceği en iyi köşedir,” diyor Kafka. Yazamamanın sancısını çektiği günlerde okuyarak “kendine gelen” bir yazarın “dahice” bir yapıtta bulduğu sığınak, yaratıcılığı teşvik ve ilham yoluyla korurken küçük pırıltıların güçlü ışıklara dönüşmesinin de yolunu açar (Günlükler 1, 285-90). Kafka bu dönüşümün “dağlayıcı” ve “sarsıcı” etkisini insanın sevdiği birini kaybettiğinde hissettiklerine benzetir. Ona göre, ihtiyacımız olan kitaplar bizi bir felaket kadar etkileyen, herkesten uzak bir ormana sürülmüş gibi hissetmemize sebep olanlardır. Dahası, böylesine sarsıcı bir etki ancak aşina olmadığımız dünyalar tarafından yaratılabilir. Bu yüzden Kafka, çevremizi dağlayarak oyuklar açan kitapları, “kendi şatomuzda aşina olmadığımız odaların anahtarı” olarak tanımlar (Letters to Friends 10-16). Kafka’nın yazan bir okur konumundan yaptığı, “edebi” imgelerle örülü bu okuma tanımı, ilk bakışta, gündelik dertlerden uzak, münzevi ve ideal bir okuma deneyimine işaret ediyor gibidir. Bununla beraber, okumanın gündelik ya da daha genel olarak dünyevi olanla ilişkisinin karmaşıklığını ve çok boyutluluğunu, “ben her şeyimle edebiyatım” sözüyle anlatır Kafka.

Bu sözün etkisini güçlendiren şey, Kafka’nın yapıtlarında aşinayla aşina olmayanın bir aradalığı, “kendi” şatomuzdaki “yabancı” odadır. Edebiyatın işi ve işlevi üzerine düşünen birçok eleştirmenin doğrudan ya da dolaylı olarak ele aldığı bu sorunsal, Rita Felski’nin, 2010 yılının Kasım ayında Emine Ayhan tarafından Türkçeye çevrilen Edebiyat Ne İşe Yarar? başlıklı kitabının da temel eksenini oluşturuyor. Felski, yıkıcı ve sarsıcı manifestoların aksine, bir “gayri manifesto” olarak tanımladığı kitabında okuma edimine dair birçok tartışmayı yeniden değerlendiriyor. Felski’nin edebiyatın ötekiliğine ve ideolojik işlevine sunduğu alternatif, edebiyatın “dünyevi” yönlerini saygıyla değerlendirmeye yöneldiğinde ise Kafka’nın zihnimizde uyandırdığı soru netleşiyor: Dünyanın dünyalığını, dünyevinin dünyeviliğini belirleyen nedir?

Felski, “teolojik” ve “ideolojik” okuma yöntemlerini eleştirirken her iki yöntemin de edebiyatın dünyevi boyutlarını göz ardı ettiğini ileri sürer. Ona göre, Harold Bloom’un romantizminden Julia Kristeva’nın avangart göstergebilimine ve Levinasçı eleştirilere uzanan geniş bir yelpaze, edebiyatın “öte dünyaya ait veçhelerine” yönelerek okumaya ilişkin sıradan varsayımları ya da analitik bakış açılarını küçümsemiştir. Feski’ye göre teolojik okuma yöntemleri, farklı çıkış noktalarına karşın, “edebiyatın temelde dünyadan ve o dünyayı anlamanızın diğer yollarından farklı olduğu, zaten edebiyatın değerinin de –ister özgünlük tekillik, başkalık, tercüme edilemezlik, isterse olumsuzluk diliyle ifade edilmiş olsun– bu farklılıktan kaynaklandığı kanısını paylaşırlar” (13). Felski, edebiyatın değerinin, içinde yaşadığımız dünyadan ve bir yaşam biçimi olarak pragmatizmden uzak duran bir şiirsellikte yattığını iddia eden bu yönteme karşı “fayda” kavramını gündeme getirir ve bu yolla edebiyatın dünyevi boyutlarını yeniden keşfetmeyi umar (17). İdeolojik okuma yöntemlerinin bu dünyayla ilgilenmesi ise gündelik dil ve düşünceye dair huzursuzluklarını azaltmaz Felski’ye göre. Her iki eleştiri tarzı da “sağduyu ürünü inançların sırf maskeleri düşürülmek ve kusurlu ilan edilmek için var olduğunu söyleyen bir kanının güdümündedir” (23).

Bu durumda edebiyatın işini ve işlevini Felski’nin “metinsel bağlanma tarzları” olarak tanımladığı “tanıma”, “büyüleme”, “bilgi” ve “şok” deneyimleriyle anlamaya çalışmak, hem bizi asal kavramlardan ve kategorik düşünceden uzaklaştıracak, hem de edebiyatın dünyevi boyutlarına saygıyla eğilmemizi sağlayacaktır. Ne var ki Felski’nin bu dört kavramın izini sürerken eleştirdiği şey, eleştirel düşüncenin aldığı yolları tersinden alarak edebiyatın işlevini yeniden düşünmeye davet ederken, bu süreçte oluşan kavramsal ve düşünsel çerçeveden uzaklaşmaz. Diğer bir deyişle, Felski, Marksist düşünceden psikanalize, farklı kuramsal çerçevelerin sorunsallaştırdığı olguları, bu sorunsallaştırmanın önemini dolaylı bir biçimde de olsa yadsıyarak tartışır. “[T]eorik düşünüşün gündelik düşünüşü şekillendiren birçok itki ve yapıdan güç alması”nı (23) kitabının çıkış noktası olarak ortaya koyan Felski, teoriyi ve edebiyatı gündelik ya da dünyevi olanın dışına yerleştirmiş olur. Kendisini bütünüyle edebiyat olarak gören Kafka’nın dramatize ettiği şey ise “kendi şatomuzdaki yabancı odanın” bir gayri manifesto olarak aşina olduğumuz alanlara sızışıdır. “Edebiyatla ilişkisiz her şeyden nefret ediyorum” diyen Kafka, edebiyata ulvi bir değer yüklüyor göründüğü ölçüde gündelik olanın içindedir (354). Gündelik konuşmalardan ve akraba ziyaretlerinden uzak duruşu onları küçümsemesinden ya da dışlamasından değil, “düşündüğü her şey(in) önemini, ciddiliğini ve gerçekliğini” gündelik olan içinde yitirmesindendir (355). Önem, ciddiyet ve gerçeklik, aşina olmayanın aşina olana sızabildiği, düşünsel ve ruhsal bir dönüşüm olasılığının olduğu yerlerde ortaya çıkabilir. İşte bu yüzden Kafka’ya göre edebiyatın araçsallaşması, sözgelimi “edebiyat olaylarının politik ilgi alanı kapsamına alınması” ya da “ulusal yanılgıların pek acı verici olmasına karşın bağışlayıcı ve esenliğe kavuşturucu bir yoldan sergilenmesi” başarılı sonuçlar verse bile araçsal yapıtların o coğrafyaya ya da o döneme aşina olmayanları kendine çekmesi oldukça zordur. Kafka’nın özellikle ulusal edebiyat içinde yabancı yazarların var olma potansiyeli konusunda tartıştığı bu sorun, edebiyat okurlarına da genellenebilir. “Yetenekli sanatçıların açtığı gedikleri içermeyen bir edebiyat, ilgisiz kişilerin dışarıdan sızmasına yarayacak boşlukları da kendisinde barındırmaz,” der Kafka (204).

Böylece, salt araçsallaşmış bir edebiyatın hiçbir gediğe yer bırakmayacak denli boş olduğunu anlatır. Oysa edebiyat, dağlama, gedik açma, yaralama gibi yollarla deforme eder, dayatılan biçimleri dayanıksız kılar.

Kafka’nın gayri manifestosunun Felski’ninkinden farkı, sessizliğine karşın sarsıcı oluşudur. Yıkıcı manifestolara alternatif nitelikte olumlayıcı bir manifesto yazma amacıyla buradakinin aslında orada olduğunu gösteren Felski okurlarını boşluk doldurmanın cazibesinden alıkoyup bir fortda oyununun içine sokarken, Kafka’nın okumanın verdiği hazdan anladığı şey, böyle bir deneyimin “ötesine” geçer. Edebiyat Ne İşe Yarar? okura sunduğu düşünsel olanakları olumlayıcı hamlelerle geri çekerken kendisini belirme-kaybolma dramatizasyonu içinde bulan okur haz deneyiminden bütünüyle uzak değildir. Nitekim annesinin kendisinden uzaklaşmasından duyduğu hoşnutsuzluğu öteki nesnelerde benzer bir gidip-gelme dramatizasyonu yaratarak hazza çeviren, Freud’un fortda oyununun kahramanı küçük çocuk da yıkıcı ve ölüme yönelen ilkel dürtüyle değil, gerçeklik ilkesine yol veren bir hazla hareket etmektedir. İşte tam da bu nokta Felski’nin dünyeviyle edebi arasına çizdiği sınırın nedeni gibidir. Edebiyata ve teorisine ulvi anlamlar yüklemeyi eleştirirken onlarla gündelik hayat arasında bir köprü kurmayı amaçlamak böyle bir köprüyü gerektirecek bir ayrılığı baştan kabul etmektir. Oysa yazmak ve okumak gibi yaratıcı etkinliklerin “yıkıcılığı”, üretmenin verdiği hazzın ötesinde, inorganiğe yönelen karşı konulamaz dürtüden kaynaklanır. Burada aslolan olumlamak değil, olumlayamamak, düşüncenin manyetik bir güçle ittiği boşlukta devinmektir. Felski’nin savunmacı tarzı ise, enerjisine ve kışkırtıcılığına karşın, edebiyatı, teorisini ve dünyeviliği birleştirmeye çalıştığı ölçüde ayıran tartışmasının dayanaklarını gösterir.

Oysa tıpkı Kafka gibi yazmayı bir yaşama hali olarak deneyimleyen Proust da edebiyatın dünyeviden ayrılamazlığının ve bunun yaratıcılıkla yıkıcılığı buluşturan dinamiğinin izlerini okuma ediminde de sürmüştür. “Okumak Üzerine” yazısında Proust’un okumakla yaşamak arasında kurduğu ilişki, deneyimin odaklanma sırasındaki duygulanımların süzgecinden geçtiğini vurgular. Hiç “yaşanmamış” gibi gelen çocukluk günlerinin “dolu dolu yaşanmışlı-ğını” bir kitapla geçirilen günlerde bulan Proust, böylece okumayı kesintiye uğratan şeylerin insanın içine bir hatıra olarak nasıl işlediğini anlatır (7). Okumak tutkulu bir aşksa, bu süreçte yaşanan ufak tefek şeyler ya da gündelik yaşam kırıntıları, bir odaklanma ve büyülenme anında şimdiye değilse de geleceğe dokunan bir etkilenim yaratır Proust’a göre. Sızma etkisi kendisini şimdiki zamandan çok gelecekte gösterir; çünkü Kafka gibi o da gündelik işlerin, sözgelimi ailecek oturulan bir sofranın, yaşandığı zaman içinde okumayı bölen anlamsız bir kesinti olduğunu düşünür. Bu yüzden Proust da Kafka gibi okuyarak “kendine” gelir. Ancak nasıl gündelik olan edebiyata sızıyorsa, okuyan öznenin kendiliği de sızma etkisinin altında sürekli başkalaşmaktadır. Proust’un odasına çekildiğinde aradığı farklılık, Kafka’nın kendi şatomuzda bulduğu yabancı odayı anlatır adeta: “Odalarını zevklerine göre döşemeyi ve sadece onaylayabilecekleri şeylerle doldurmayı, zevk sahibi insanlara bırakıyorum. Bense, kendimi, her şeyi benimkinden son derece farklı olan hayatların, benimkine karşıt bir zevkin yaratısı ve dili olduğu bir odada, bilinçli düşünceme dair hiçbir şey bulamayacağım, hayal gücümün kendini ben olmayanın bağrına gömülmüş hissederek coşturduğu bir odada ancak yaşıyor ve düşünür hissederim...” (26-27)

Yaşamanın ve hissetmenin hayal gücüyle olan bağını ve kendini onaylama olanağı sunan bir tanışıklığın hayal gücüne verdiği zararı vurgular bu sözler. Kafka’nın ve Proust’un okumaya yüklüyormuş gibi göründükleri dünyadışı anlam, insanı insandan uzaklaştıran bir kendini tanımaya gösterilen dirençtir. Düşünülen her şeyin akrabalarla konuşurken ciddiyetini yitirmesi, sızma etkisiyle gerçekleşen bir yıkıcılığın yerini bir onama ve onaylama söylemine bırakmasındandır.

Felski, edebiyatı ve teorisini ciddi uğraşlar olarak gören ve dünyevi olanı dışladıklarına inananları eleştirirken, Kafka ve Proust gibi yazarların bize gösterdiği türden bir dünyevilikten söz etmez. Dahası, bu yazarlara okumaya içkin gördüğü tanıma kavramını açarken başvurur ve eleştirel teorinin tanıma olarak adlandırmayacağı deneyimlerin aslında tanımanın öğeleri olduğunu savunur.

Bunu yaparken de Proust’un okumakla benlik arayışı arasında kurduğu bağdan, Kafka’nın ise tanımaya aşina olmayanı da ekleyerek edebiyatta yarattığı tekinsiz alandan yola çıkar. Sorun da burada belirginleşir: Okumaya yüklenen tanıma işlevini eleştirenler, bunu tanımanın ötekilik etiğini dışlamasından dolayı yaparken, Felski, tanımayı narsisizmin uzağına taşıyan öğeleri de tanımanın ayrılmaz parçası olarak ortaya koyar.

Psikolojik ve siyasi çağrışımları olan tanıma kavramının okuma edimiyle ilişkisi, hem teolojik, hem de ideolojik yaklaşımların sıklıkla tartıştığı bir kavram olduğu için Felski’nin edebiyatın dünyevi boyutlarına saygıyla eğilme çağrısıyla yakından ilişkilidir. Okurun kendisini bir kitapta bulmasının ya da “tanıması”nın narsisist bir deneyim olmadığını savunur Felski. Ona göre, benzerliğin bulunduğu noktada farklılık bu sürecin doğal bir sonucu olarak devreye girer; çünkü tanıma, halihazırda bilgisine sahip olunan şeyi ayırt etmenin ötesine geçerek farklı olanın aşina hale gelmesini de içerir (39). Felski’nin karşı çıkışı özellikle Levinas’ın edebiyat çalışmalarındaki etkisiyle artan ve ötekiliğin korunmasını etik bir gereklilik olarak değerlendiren yaklaşımlara yönelir. Bu yaklaşımların okumada tanıma konusunda sordukları soruları şöyle özetler Felski: “Bir kitabın gerçekten benim hakkımda olduğunu düşünmek narsisizmin doruk noktası değil midir? Kişinin bir edebiyat eserini kendi ikilemlerinin ve yaşadığı kişisel güçlüklerin alegorisi olarak okumasında fena halde çıkarcı bir yan yok mudur? Metinleri kendi aynamıza dönüştürmeye başlayınca sanatın alanını önemsizleştirme ve sınırlandırma gibi bir risk belirmez mi?” (41). Bu sorular edebi okumanın etik boyutunu, ötekiliğin korunmasının önemini ve edebiyat yapıtının biricikliğini vurgularken, tanımanın çokboyutluluğunu göz ardı etmez. Öyleyse okumaya yalnızlık işlevi atfeden Proust, neden Felski’nin olduğu kadar, okuru, “ötekiliği kendi benliği içinde eritmeye çalışan bir sömürgeci” gibi (41) görenlerin duygularına da tercüman olmasın?

Okumayı, “tembel tinin katışıksız yalnızlığına dışarıdan gelen bir itki” olarak görür Proust. Yaratıcı yeteneği uyandıran ve bize “yalnızlığımızın bağrında” ulaşan bu itki, ötekiliği benlik içinde eritmek şöyle dursun, benlikte dönüştürücü etkiler uyandıran bir müdahale olarak belirir (57-58). Eğer Proust’a göre, bir kitapla bir dost arasındaki temel fark kitabın yalnızlığımızı sürdürmesiyse, bunun en önemli nedeni, kitapların “bize söyleyebilecekleri her şeyi söyledikleri an, hâlâ bir şey söylememiş oldukları hissini ver[meleridir]” (52). Nihayetinde bu his, sürekli benliğimizi olumlayan bir dostun sağladığı huzurdan uzaktır: Yazılan, okunan ve yaşanan, huzursuzluğun kitabıdır.

İşte bu yüzden “sanatın ticari başarı kazandığı” (Felski 86) durumlarda edebiyatın büyüleyici etkisine çekinceyle yaklaşmak, Felski’nin ortaya koyduğu türden bir kibre karşılık gelmez. Felski, büyüleyiciliğin ancak iyi edebiyatta bulunabileceğine inanan ve yüksek sanatla popüler sanat arasında keskin bir karşıtlık kuranları eleştirirken, akademinin ve teorinin bu karşıtlığın kurulmasındaki rolünden de dem vurur: “Büyülenmenin teorideki en yakın muadili, belki de, yüksek lisans seminerlerinde sık sık hürmetle devreye sokulan seksenlere has jouissance (keyif) sözcüğüdür. Gelgelelim, her ne kadar çoğu zaman bilmecemsi ve açıklanamaz olduğu iddia edilse de, jouissance terimi Star Wars’un en son bölümünde kendini kaptırıp hapır hupur patlamış mısır yeme deneyimini içine almaz. Zevk sahibi zümreye özgü, Paris usulü erişilmez haz, şantöz Sade’ın değil, Marquis de Sade’ın ilham verdiği ihlal edici bir ürperiştir.” (78).

Okumanın nedenleri ve sonuçları konusunda “bütün mitolojilerin kapısını açan bir anahtar” (26) bulmaya çalışmanın anlamsızlığını vurgulamakta haklıdır Felski, özellikle de bu anahtarı elinde tutan, “zevk sahibi bir zümre”yse. Fakat sözgelimi jouissance gibi bir kavram, “bilmecemsi ve açıklanamaz” niteliğiyle, hem edebiyat teorisinin edebiyatı anlamaya yarayacak bir anahtar olma işlevine, hem de haz deneyiminin belli ölçütlere bağlı olduğu inanışına vurduğu darbeyle tam da Felski’nin ileri sürdüğü şeyi, yani edebiyatın zevk sahibi bir zümreye ait olamayacağını anlatmaz mı? Geriye kalansa Roland Barthes’ın, jouissance kavramında izini sürdüğü metinsel çatlaklar ya da Proust’un ifadesiyle, söylenenin hâlâ söylenmemiş oluşudur. Mesele, metnin hazzına eşlik eden patlamış mısır değil, “yalnızlığın bağrı”nı yitirme tehlikesidir; çünkü okuru kalabalıkların adamı kılan, kendi şatosundaki o yabancı odadır.

KAYNAKLAR

Felski, Rita. Edebiyat Ne İşe Yarar? Çev. Emine Ayhan. İstanbul: Metis, 2010.

Freud, Sigmund. Haz İlkesinin Ötesinde - Ben ve İd. Çev. Ali Babaoğlu. İstanbul: Metis Yayınları, 2001.

Kafka, Franz. Günlükler I. Çev. Kâmuran Şipal. İstanbul: Cem Yayınevi, 1995.

Letters to Friends, Family, and Editors. Trans. Richard and Clara Winston. New York: Schocken Books, 1977.

Proust, Marcel. Okuma Üzerine. Çev. Işık Ergüden. Nisan Yayınları, 1997.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.