Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-825-5
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Gerbrand Bakker diğer kitapları
Dolambaç, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yukarıda Ses Yok
Özgün adı: Boven is het stil
Çeviri: Türkay Yalnız
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Ed ve Nancy Kienholz
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2011

Hollandalı yazar Gerbrand Bakker'ın ilk romanı olan Yukarıda Ses Yok, aile çiftliğinde yatalak babasıyla birlikte yaşayan elli beş yaşındaki Helmer'ın hayatından bir kesit sunuyor bize. İlk bakışta son derece sakin ve olaysız görünen bu hayat aslında trajik bir geçmiş üzerine inşa edilmiştir, zira Helmer'ın ikiz kardeşi on dokuz yaşındayken bir araba kazasında ölmüş ve Helmer yoluna "yarım" bir adam olarak devam etmek zorunda kalmıştır. İşin içine, ölen ikizi her daim üstün tutan bir baba ve üstlenilmesi gereken çiftlik işleri de girince, Helmer'ın hayatı hiç istemediği bir istikamette ilerlemiştir.

Derken bir gün, ölen kardeşinin sevgilisinden gelen bir mektup Helmer'ın durgun hayatında beklenmedik bir çalkantı yaratır ve zaten hiçbir zaman tam kapanmamış olan eski defterler tekrar açılır.

Bakker'ın ustalıklı bir dille kaleme aldığı Yukarıda Ses Yok, geçmişe takılıp kalmış kırgın bir adamın bocalamalarla dolu iç dünyası üzerinden varoluşun temel meselelerini sorgulayan, gücünü yalınlığından alan etkileyici bir roman.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 9-12.

Pederi yukarı attım. Önce onu bir sandalyeye koyup yatağı söktüm. Üzeri daha yalanıp temizlenmemiş birkaç dakikalık buzağı gibi oturup durdu o sandalyede, sarsak bir kafa ve bir yere sabitlenemeyen gözlerle. Battaniyeleri, çarşafları, döşek yüzünü çekip aldım; döşekle yatağı duvara yasladım; vidalarını söküp yatağın baş ve ayakuçlarını yan yüzlerden ayırdım. Mümkün olduğunca ağzımdan soluk alıp vermeye gayret ediyordum. Yukarıdaki odayı –kendi odamı– ise çoktan boşaltmıştım.

"N'apıyorsun?" diye sordu.

"Taşınıyorsun," dedim.

"Ben burada kalmak istiyorum."

"Olmaz."

Yatağında yatabilirdi. Bir yarısı on yılı aşkındır buz kesse de, baş konulmayan yastığı hâlâ yerli yerinde durur o yatağın. Üstteki odada, ayakucu pencereye gelecek biçimde, bütün parçalarını yerine geri vidaladım. Ayaklarının altına takoz yerleştirdim. Tertemiz çarşaflar serip iki yeni yastık kılıfını da geçirerek yeniden yaptım yatağı. Sonra pederi merdivenden yukarı taşıdım. Sandalyeden kaldırdığım andan yanak yanağa geleyazdığımız o yatırma anına değin gözlerini yüzümden ayırmadı.

"Kendim yürüyebilirim," sözü ancak o an çıktı ağzından.

"Hayır, yürüyemezsin," dedim.

Pencereden, görmeyi beklemediği şeyleri görünce, "Yatak yükselmiş," dedi.

"Öyle. Dışarıya baktığında bir tek gökyüzünü görme dedim."

Mekânın yeniliğine, yenilenmiş çarşaflara, yastık kılıflarına karşın ortalık küf kokuyordu; küf ve nem kokan pederdi. İki pencereden birini açıp çengelini taktım. Dışarıda serin, sakin bir hava vardı, yalnızca en üst dallarında birkaç büzüşük yaprak kalmıştı ön bahçedeki eğri dişbudağın. Çok uzaklarda, setin üzerinde ilerleyen üç bisikletli gördüm. Bir adım yana kaysam, o üç bisikletliyi o da görebilirdi. Kaymadım.

"Doktor çağır," dedi.

"Olmaz," diye yanıtladım. Dönüp yürüdüm, çıktım odadan.

Kapı kapanmak üzereydi, seslendi: "Koyunlar!"

Eski odasında yer, yatağın boyutlarından daha ufak, dikdörtgen bir toz tabakasıyla kaplıydı. Odayı boşalttım. İki sandalyeyi, komodinleri, annemin tuvalet masasını oturma odasına koydum. Odanın bir köşesinde, uğraşa uğraşa iki parmağımı halının altına sokabildim. "Yapıştırma," dediğini duydum annemin, asırlar gerisinden, peder sol elinde bir kutu tutkal, sağ elinde bir tutkal fırçasıyla çömelmek, bizler de keskin buğudan neredeyse düşüp bayılmak üzereyken. "Yapıştırma, on yıl sonra yenisini isteyeceğim nasılsa." Tabanı parmaklarımda dağılıyordu halının. Dürdüm. Sağımhaneden geçirerek dışarıya, onu ne yapacağımı bilemez bir halde öylece kalakaldığım avlunun ortasına kadar taşıdım. Olduğum yere, ayaklarımın dibine bırakıverdim. Çıkan gürültüyle birkaç cücekarga ürktü havalandı avlu kenarındaki ağaçlardan.

Yatak odasının zemininde, pürüzlü yüzleri üste bakan duralit levhalar döşeli. Odayı elektrikli süpürgeyle çarçabuk süpürdükten sonra bu levhalara, zımparalamadan, geniş, yassı bir fırçayla külrengi astar vurdum. Kapının önünde son şeritle uğraşıyordum ki, koyunları gördüm.

Şimdi mutfakta oturmuş, boyanın kurumasını bekliyorum. Bir çift kara koyunun resmedildiği kasvetli tabloyu ancak o zaman duvardan indirebileceğim. Koyunlarına bakmak istiyor, demek ki pencerenin yan tarafına, duvara çivi çakıp resmi asmam gerekecek. Mutfağın da yatak odasının da kapısı açık; tuvalet masasıyla iki komodinin üzerinden aşırdığım bakışlarımın eriştiği tablo o denli karanlık ve soluk ki, oturduğum yerden ne kadar dikkatle süzersem süzeyim koyuna benzer bir şey seçemiyorum.

2

Yağmur yağıyor, esen sert rüzgâr dişbudağın kalan son yapraklarını da alıp götürdü. Kasımın önceki serin, sakin havasından eser yok artık. Pederle annemin yatak odası benim yatak odam şimdi. Duvarlarla tavanı beyaza boyadım, duralit levhalara ikinci bir kat astar daha çektim. Sandalyeleri, komodinlerle annemin tuvalet masasını yukarıya çıkardım. Komodinin tekini pederin yatağının yanı başına, geri kalan eşyayı da bitişikteki boş odaya koydum. Henk'in yatak odasına.

İnekler iki gündür otlamaya çıkmadı. Sağım sırasında huzursuzlar.

Tankerci sabahleyin, hâlâ avlunun ortasında dürülü duran halının üzerinden geçmemek için öyle sert fren yaptı ki, tepesindeki yuvarlak kapağı kapalı olmasaydı eğer, tankerdeki sütün yarısı kaynaç gibi fışkıracaktı. Adam sağımhaneye girdiğimde için için sövüyordu daha. İki tankerci var; bu yaşlı, suratsız olanıydı. Aşağı yukarı benim yaşlarımda sanırım. Birkaç yıl daha direksiyon sallar, sonrası emeklilik.

Yeni yatak odam, yatağı saymazsam, bomboş. Ahşap kısımları –süpürgelikleri, pencereleri, kapıyı– boyamayı düşünüyorum. Belki döşemeyle aynı renge, ama daha karar vermiş değilim. Mavimsi külrengi var aklımda: bir yaz günü ötelerdeki kurşuni fırtına bulutlarınca tehdit edildiğinde IJssel Gölü'nün bürünüverdiği renk.

Temmuz sonu ya da ağustos başlarıydı, kanolarıyla iki delikanlı çıkageldi. Pek sık olmaz bu, resmi kano güzergâhları benim çiftliğin yakınından geçmez. Yalnızca daha ilerileri görmeyi isteyenler gelir buralara. Hava sıcaktı, oğlanlar belden yukarılarını fora etmişlerdi, gün ışığı vuran kol ve omuz kasları ışıl ışıldı. Evin yan tarafındaydım; gözlerine çarpmıyor, birbirlerini alabora etmeye çalışışlarını izliyordum. Kürekler sarı nilüferlerin kapladığı suda şaklıyordu. Öndeki kano kanalda yan dönüverince, burnu kıyıya vurup saplandı. İçindeki delikanlı benim araziye bakıp, "Baksana," dedi, omuzları güneşten yanmış, çilli, kızıl saçlı öteki oğlana, "bu çiftlik zamandan kopmuş adeta. Burada, bu yolun üzerinde zaman için şimdi de diyebilirsin, pekâlâ 1967 veya 1930 da."

Kızıl saçlı oğlan, çiftliğimi, ağaçları, eşeklerin o sırada durduğu otlağı uzun uzun, dikkatle süzdü, süzdü. Kulak kesildim. "Evet," dedi epey sonra, "şu eşekler eski moda şeyler, haklısın."

Öndeki delikanlı kıyıdan kurtarıp kanosunun burnunu yeniden gidiş yönüne döndürdü. Öbürüne bir şeyler söyledi, ama o sıra bir kızılbacak ortalığı velveleye verince tek bir kelimesini anlayamadım dediklerinin. Ağırdan almış bir kızılbacak; çoğun temmuz sonunu bulmaz, hepsi göçer gider buralardan. Kızıl saçlı oğlan, gözü hâlâ benim eşeklerde, usul usul kürek vurdu arkadaşının peşi sıra. Evin yan tarafında uğraşır görünebileceğim tek bir şey yoktu, öylece kalakaldım: nefesim tutuk, bedenim tutuk.

Beni gördü. Çevirdi başını, aralandı dudakları; öndekine bir şeyler söyleyeceğini sandım. Ama hiçbir şey demedi. Baktı ve arkadaşından sakladı beni. Onlar Opperwoud Kanalı'na sapıp yol alırlarken, az önce ayrı düşen sarı nilüferler yeniden kavuştular birbirlerine. Oğlanların ardından bakmak için yola çıkıp yürüdüm. Birkaç dakika sonrasında sesleri de işitilmez oldu. Dönüp çiftliğime bir de onların gözüyle bakmaya çalıştım. "1967," dedim usulca, başımı salladım. Niçin tam da o sene? Oğlanlardan biri o yılı anmış, öteki, omuzları güneşten yanmış, çilli olanı da o zamanı görmüştü. Dayanılmaz bir sıcak vardı o gün, ikindiüzeriydi ve inekleri gidip toplama vakti yaklaşıyordu. Bacaklarım ansızın külçeleşivermişti sanki; ikindi yaşamdan kopuk ve bomboştu.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Cüneyt Kavalalı, ''Kırgın bir adamın öyküsü'', Sabah Kitap Eki, 16 Aralık 2011

Eğer kitapları bir renkle tanımlamamız istense Yukarıda Ses Yok’a ''gri-mavi'' derdim. Tıpkı kitabın kahramanı Helmer’ın çiftliğindeki odalarını yeni baştan boyadığı renk gibi ya da tıpkı çiftlik evinin bulunduğu Kuzey Hollanda’daki coğrafyaya hakim olan genel renk gibi... Gri-mavi her şeyden çok yalnızlığı ve tecrit edilmeyi çağrıştırıyor. Romanın konusu da zaten coğrafi nedenlerle tecrit edilmiş gibi duran bir kırsal arazide yaşayan, yalnız bir adamın hikayesini anlatıyor. Aslında tam yalnız sayılmaz. Ne de olsa çatı katına yerleştirdiği ve son gününün gelmesini beklediği yatalak bir babası var Helmer’ın. Ama o baba sağlıklı da olsa bir şey fark etmezdi çünkü Helmer, doğuştan yalnız ruhlardan… Üstelik kaderin o tuhaf espri anlayışıyla Helmer, çoğumuzun aksine doğuştan yalnız olmamakla kutsanmıştır. Kendisine tıpatıp benzeyen bir ikiz kardeşi daha vardır Helmer’ın; Henk... Ta ki Henk, henüz 18 yaşında bir araba kazasında ölene dek...

İlk romanı olan Yukarıda Ses Yok ile en prestijli edebiyat ödüllerinden Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Hollandalı yazar olan Bakker, tıpkı kahramanı Helmer gibi bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve yine aynı onun gibi Amsterdam Üniversitesi’nde Hollanda dili ve edebiyatı okumuş. IMPAC sonrası tüm dünyada tanınır hale gelen Bakker’in peşi sıra iki romanı daha yayınlanmış. Yukarıda Ses Yok ise 40’tan fazla ülkede yayınlanmış.

Peki Bakker’in bu ani başarısının sırrı ne? İlk bakışta son derece yavaş ilerliyor görünen ve neredeyse bir çiftlik evinin günlük işleri haricinde hiçbir şey anlatmayan Yukarıda Ses Yok, o yavaşlığın ardına saklı olan psikolojik derinliğiyle okuyucusunu yakalıyor ve tuhaf bir biçimde içine çekiyor. Kendinizi o ıssız kırsalda, neredeyse bomboş çiftlik evinde hissediyorsunuz siz de. Hepsi birbirinin aynı geçen günlerde tek yapabildiğiniz ise her gün biraz daha fazla geçmişi düşünmek ve onunla hesaplaşmak oluyor. Bakker bu duyguyu kuvvetlendirmek için diyaloglarını da ustaca kullanıyor. Hemen hepsi aynı gündelik yaşamımızda olduğu gibi bir yere varmayan, neredeyse banal şeylerden bahseden diyaloglar bunlar...Yani kahramanlar diğer kitaplardan alışık olduğumuz gibi son derece ‘edebi’ cümleler kurmuyorlar. Bakker aynı anda hem kurduğu dünya hem de diyalog yapısıyla, ‘gri’ ve sıradan bir hayatın tam kalbine dokunmayı başarıyor. Sade, kısa cümleleri ve kurduğu minimal dünyayla hayatın sıradanlığını ve bu sıradanlığın ardında saklı olanları en doğal biçimiyle okuyucusuna aktarmayı başarıyor. Tam burada çevirmen Türkay Yalnız’ın ustalığını da teslim etmek lazım!

Yukarıda Ses Yok, aile çiftliğinde yatalak babasıyla birlikte yaşayan 55 yaşındaki Helmer’ın hayatından bir kesit sunuyor bize. Helmer, 18 yaşında ikiz kardeşi Henk’i kaybettiğinden beri bir yarısı yokmuş gibi yaşamaktadır. Henk’le olan ilişkisi ise ilginçtir aslında. Çünkü çok daha canlı ve girişken bir karakter olan Henk, daha çocukluklarından itibaren Helmer’ı hep gölgede bırakmıştır. Zaten şimdi artık bir yatalak olan, bir zamanların güç ve otorite simgesi babaları da ‘asıl’ oğlu ve çiftliğin kendisinden sonra idarecisi olarak Henk’i seçmiştir. Helmer çok da şikâyetçi görünmez bu durumdan, o da çok sevdiği üniversiteye gitmektedir. Derken bir gece barda çok güzel bir kız olan Riet ile tanışırlar. Henk ve Riet ilk görüşte âşık olurlar. Helmer da en az Henk kadar yakışıklıdır ama her zamanki gibi ön plana çıkan Henk olmuştur. Ancak 18 yaşlarındayken bir trajedi yaşanır ve yeni ehliyet alan Riet, Henk’le birlikte araba kullanırken bir kaza sonucu arabayı göle uçurur. Riet kurtulur, Henk ölür. Bu trajedinin aile üstünde birden çok etkisi olacaktır. Asla kurtulamayacakları bir kayıp duygusu, Helmer’ın babasının ‘emriyle’ okulu bırakıp çiftlikte çalışmaya başlaması ve Riet’in yine babaları tarafından hayatlarından kovulması. Babasının kendisini hiçbir zaman Henk kadar sevmediğini düşünen Helmer, zamanla en büyük duygusal desteği annesiyle sağlar. Ancak şimdi artık annesi de ölmüştür ve orta yaşa gelmiş olan Helmer, artık yatalak olan babasıyla son derece yalnız bir hayat yaşamaktadır. Yine de görüştüğü birkaç kişi daha vardır. En yakın komşuları ve kendisine platonik olarak âşık olan Ada ve iki küçük oğlu, çiftliğe sık sık gelen celep ve süt tankercisi genç çocuk... Helmer hiç evlenmemiştir, hiç kız arkadaşı da olmamıştır. O geçmişini düşündükçe biz de çocukken onlarla birlikte çalışan çiftlik yanaşmasıyla aralarında adı konmamış bir şeylerin yaşandığını hissederiz, sonra çiftlikten geçen genç erkeklere bakışları gibi detaylar eklenir anlatıma. Bir şey söylenmez ama sanki ima edilir. Tıpkı Helmer’ın babasına uyguladığı sessiz psikolojik ve biraz da fiziksel işkencenin doğrudan söylenmeyip, ima edildiği gibi… Helmer, babasını istediği zaman besler, istediği zaman kişisel temizliğini yapar. Ama ilgi göstermeden duramadığı gibi, yaşlı adamın çok istediği doktoru da çağırmaz. Helmer’ın içinde babasına karşı bir türlü alt edemediği bir hınç vardır. Onu hem ölüme terk etmek ister hem de sevmekten geri duramaz. Bakker, hem Helmer’ı hem de babasını daha iyi tanımamız için ilginç bir teknik uyguluyor bu arada ve ikisinin hayvanlara karşı olan farklı yaklaşımlarından bahsediyor. Helmer için hayvanlar sevilecek varlıklardır, örneğin sırf kendi zevki için aldığı eşeklerini çocukları gibi sever. Babası içinse hayvanlar ya para kazanmak için beslenmeli ya da zararlı oldukları için öldürülmelidir. Tıpkı çoğaldıkları için zararlı bulduğu kedi yavrularını düzenli bir biçimde acımasızca öldürmesi gibi. Baba kötü biri olduğu için yapmaz bunu. O sadece sert doğa koşullarında yaşamış, pragmatik bir çiftçidir. Duygularıyla değil, mantığıyla hareket eder. Tıpkı kendi oğullarına da davrandığı gibi... Öte yandan Helmer, hassas annesine çekmiştir. Dışarıdan kayıtsız görünse de duygusal biridir. Ancak edilgen yapılı Helmer, babasının baskısıyla da iyice pasifleşmiş ve hayatı boyunca kendi seçimlerini yapmayıp, hep kendisi için yapılanlara uymuştur. Ve şimdi de hayatının bu döneminde içinde saklı kalmış duygularıyla ne yapacağını bilemeyip, bocalamaktadır. Derken bir gün beklenmedik bir biçimde Riet onu arar. Ondan bir isteği vardır. Henk’in ölümünün ardından evlenen Riet’in, Henk’in adını taşıyan sorunlu bir oğlu vardır. Riet, Helmer’dan genç Henk’in bir süre onunla birlikte çiftlikte yaşamasını ve hayatı öğrenmesini ister. Genç Henk’in çiftlikte kalmaya gelmesiyle, hem Helmer’la babasının arasındaki ilişki hem de kendi geleceği bambaşka bir yöne doğru evrilecektir.

Devamını görmek için bkz.

Samed Karagöz, ''İkizimin hayali'', Radikal Kitap Eki, 4 Kasım 2011

Hollandalı yazar Gerbrand Bakker, daha çok Garbner Bakker ismiyle tanınıyor. Yazar, Yukarıda Ses Yok romanıyla 2010 yılında, IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Ödül töreninde konuşma yapmak yerine Hollanda’nın 1994 yılında Eurovision şarkı yarışmasında temsil eden Waar is de zon? (Güneş Nerede?) isimli şarkıyı söyledi. Flemenkçesi 2006’da yayımlanan bu eser, başta Almanca olmak üzere İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Çince, Fince ve Yunanca gibi dillere çevrildi ve büyük ses getirdi. Uzun zamandır dünya çapında önemli bir yazar ortaya çıkaramayan Flemenk edebiyatına dikkatlerin çevrilmesine neden oldu. Bakker’in uğraşı alanları onun ne denli geniş ölçekli bir yazar olduğunu gösteriyor. Flemenk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra, tarihsel dilbilgisi alanında çalışmalar yaptı. 80’li yıllarda Paul Biegel, Nannie Kuiper ve Dolf Verroen gibi yazarlardan etkilenerek çocuk edebiyatı konusuna yoğunlaştı ve ilk kitaplarını bu alanda verdi. Edebiyat mezunu olması ve tarihsel dilbilgisi çalışmaları sayesinde iki ciltlik çocuklar için etimoloji sözlüğü hazırladı. İlk çocuk romanını 1999 yılında yazdı ve özellikle Almanya’da büyük başarı sağladı. Bir dönem bahçıvan olarak çalıştı. 2007’den bu yana buz pateni hocalığı yapıyor. 2009 yılında Yukarıda Ses Yok’un film ve tiyatro uyarlamaları yapıldı. Gene aynı yıl Juni (Haziran) isimli ikinci romanı yayımlandı. 2010 yılında ise üçüncü ve son romanı De Omweg (Sapak) yayımlandı. İlk iki romanının aksine “Sapak”ta kendisine mekân olarak Hollanda’nın kuzey bölgelerine yerine Galler’i tercih etti.

Baba ve nefret

Bakker, Yukarıda Ses Yok’ta ilk romanı olmasına rağmen usta bir yazar olduğunu ispat ediyor. Kahramanımız Helmer’in ikiz kardeşi Henk 1960’lı yıllarda geçirdiği bir trafik kazası sonucu ölmüştür. Helmer ve Henk’in babası, ki kitap boyunca kendisinden hep ‘peder’ diye bahsedilmektedir, bir çiftçidir. Henk babasının gözde oğludur ve çiftlik işlerinde ona yardımcı olmaktadır. Helmer ise, tıpkı yazar Bakker gibi, Flemenk Dili ve Edebiyatı eğitimi almaktadır. Henk’in ölümünden sonra hayat Helmer için hiç de istediği gibi gitmez. Seçimlerini bir kenara bırakmak zorunda kalır ve babasının yanında çiftlik işlerine yardım etmeye başlar. Hikâye günümüzde geçmektedir ve Helmer’in hatıralarıyla ve o günlerde olanları örenmek isteyenler anlatımlarıyla geçmişi öğreniriz. Helmer’in hayatındaki bütün seçimler başkalarına aittir, kendisi hiç seçim yapamamış yaptığı seçimleri ise uygulayamamıştır. Kitabın ilk bölümlerinde Helmer evdeki odaların bir kısmının eşyalarını değiştirmekte ve duvarlarını boyamaktadır. Helmer bunları yaparken aslında kendi zihnini ve hayat algısını, kendisine istemediği halde verilen hayatı değiştirmeye çalışmaktadır. Bir yandan da artık ölümü ensesinde hisseden yaşlı babasının bakımıyla uğraşmaktadır. Helmer hayatını mahvettiği için babasını suçlamaktadır ama zaten yaşlı olan adama bunu söyleyemez. Babası sürekli olarak doktora ihtiyacı olduğunu söylemesine rağmen Helmer hayatının çetrefilleşme ihtimaline karşın doktor çağırmamaktadır. Sürekli olarak ölen kardeşinin eksikliğini hissetmektedir. Kardeşinin ölümü nedeniyle bir yarısının artık olmadığını ve sürekli eksik olacağını bilmektedir. Babasına olan hiddetinin en büyük nedeni ise iki kardeş arasından Henk’i daha çok sevmesi ve çocukluğundan itibaren babasından hiç sevgi görmediğine inanmasıdır.

Hayatın sırları

Kitabın kurgusu yavaş akmakta, bu yüzden okurken kendinizi Hollanda’nın kuzeyindeki bu çiftlik evinde teknolojiden ve medeniyetten uzakta bir kırsalda dinlenirken bulabilirsiniz. Bakker, kuşlar ve ağaçlar üzerinden kurduğu sembollerle anlatımını güçlendirmekte ve postmodern edebiyattan ziyade, modern edebiyata olan yakınlığının sinyallerini vermektedir. Yavaş temposu nedeniyle her okurun beğenisine mazhar olamaz. Lakin sıradan gibi gözüken hayatların arkasındaki sırları ve yaşanan acıları başarılı anlatımı sayesinde son derece başarılı bir edebi eser olarak edebiyatseverler tarafından değerlendirileceğine hiç şüphe yok.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, ''Yarım bir adamın hikâyesi'', Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Aralık 2011

Özgeçmişine bakıldığında, Gerbrand Bakker’ın hayli ilginç bir kişilik olduğu görülüyor. Çiftçi bir aileden gelen ve Amsterdam Üniversitesi’nde Hollanda edebiyatı okuyan Bakker, profesyonel bir bahçıvan. 2003-2006 arası Clusius College’da bahçıvanlık öğrenimi gören yazar, çocuklar için hazırladığı etimoloji sözlüğüyle adını duyurdu.

Yukarıda Ses Yok, Bakker’ın 2006’da yayımlanan ve IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nü kazandığı romanı. Bakker’ın bu kitabıyla IMPAC ödülü kazanan ilk Hollandalı olduğunu not edelim.

Sorular ve çelişkiler içinde biri

Bakker’ın Yukarıda Ses Yok’u başkahraman Helmer’ın hayatına odaklanıyor. Biraz trajik bir geçmişe sahip olan bu adam, eski defterlerin aslında hiç kapanmadığını anladığında günleri hareketlenmeye başlar. Helmer’ın geçmişe takık halini, yatalak babası tarafından el üstünde tutulan ölmüş ikiz kardeşine dair iç dökümleri onu takip ediyor.

Bakker, Helmer’ın dilinden öncelikle manzarayı anlatıyor bize: Yatalak baba, eskiden annesiyle pederinin yattığı odanın şimdi Helmer’a ait olduğu, küf kokulu ev, kırın görüntüsü, kürekçilerin uğrak mekânı göl ve değirmen. Tüm bunlar Helmer’ın nasıl bir çevrede hayatını devam ettirdiğini anlamamıza yardımcı olurken gelecek olaylar için okuru hazırlıyor.

Bu betimlemeler içinde anlatıcı Hemler, 1947’de beraber doğduğu, hatta birkaç dakika büyük olduğu ikiz kardeşine getiriyor sözü; küçüklüğünde çoğu zaman bir siluet olarak gördüğü ikizi Henk’e. Hemler kardeşiyle beraber, geçmişteki çiftlik yaşantısına atıflar da yapıyor. Bir bakıma, ailesi ve çiftliği bir bütün halinde görüyor. Tabii bu arada kendine de bir sayfa açıyor:

“Ömrüm boyunca hep korktum. Sessizlikten ve karanlıktan. Uykuya kolay kolay dalamamışımdır hiç. Ne olduğunu çıkaramadığım bir gürültü duymayagöreyim, kaçıverir benim uyku. Yine de geceleyin dışarıda neler olur biter diye kafa yormaktan oldum olası kendimi alamamışımdır. Çakıl patikadan metrelerce yüksekte olduğunu bilmeme karşın, pencerenin önünden neler geçirmezdim eskiden. İki omuz görürdüm, evin ön duvarına tırmanmaya çalışan birinin gergin, kalkmış omuzlarını. Pars gibi; bazen bir kolunu denizlikten atıp içeriye kıvrıldığı bile olurdu gelenin. O zaman yanı başımda uyuyan Henk’in soluk alıp verişini dinler ya da sonraları olduğu gibi onun bitişikteki odada yattığını gözümün önüne getirirdim ve gördüğüme inandığım o omuzlar veya her neyse kaybolup giderdi. Aklımın bir köşesiyle görmemin imkânsız olduğu şeyler gördüğümü de bilirdim ama.”

Helmer’ın garip çelişkileri, kaygıları ve bocalamaları var. Bakmak zorunda olduğu yatalak babasını suçlayıp suçlamama, onun hayatı ve yaptıklarını sorgulamayla sorgulamama arasında mekik dokur adeta. Babasının her şeyiyle ilgilenirken bir taraftan da geçmiş günlere dönüp muhasebe yapmayı ihmal etmez; burada anlattıkları klasik “sorunlu çocuk” sorunsalının ötesinde, biraz paylaşım, biraz birliktelik ve biraz da tek vücut olmakla ilgili: “Kardeşimin ölümüne değin biz Henk’le Helmer’dık, oysaki büyük olan bendim (…) Henk’le Hemler, Helmer’la Henk değil. Hayatının ilk dört-beş yılına dair belleğinde hiçbir şey kalmayanlardanım ben. Ara sıra bir şey hatırlayacak olursam da bunun, aklımda başkalarından işittiklerimden kalmış olduğunu, saf bir anı olmadığını düşünürüm. Zihnimde her şey ellili yaşlarda başlar. Ondan önce pederin bizi ne sıklıkla dövdüğünü hatırlamam. İkimizin bir oluşu, birlikte diklenen iki oğlanla uğraşmak zorunda kalışı küplere bindirirdi pederi (…) Köteğin çoğunu ben yerdim, çünkü ben büyüktüm ve ‘bütün bunlar benim başımın altından çıkıyor olmalıydı.’ Elleriyle döverdi; fırsat bulursa sabosunun birini çıkarır, kıçımıza kıçımıza, bazen de sırtımıza vururdu. Adımın, bu davranışıyla bir ilgisinin olduğunu düşünürdüm. Hemler, anne tarafından gelen bir addı, Henk ise babamın ismiydi.”

Bakker, Helmer’ın küçük gibi görünen ama hayli büyük patlamalara gebe dünyasını anlatırken Henk’in eski sevgilisi Riet’ten gelen mektupla sarsıntının en şoturunu okura yaşatır. Helmer, aldığı bu mektupla adeta boyut değiştirir.

Riet, Henk’in hayatına girmeden önce Helmer, on dokuz yaşında ölen ikizinin sadece kendine ait olduğunu düşünür. Mektuplar gelmeye ve telefonlarda konuşmalar başladığında Helmer, çok derinlerde kalan tortularıyla yüzleşir; Henk’le birlikte Riet’le tanıştığı ve onu ne kadar güzel bulduğunu düşündüğü gün aklına gelir. Aradan yıllar geçmiştir ama her şey ilk andaki gibi canlıdır. Riet’in mektup ve telefonlarının gelmeye başladığı günlerde Helmer kendine bir soru sorar: “İnsanın bir ikizinin yarısına âşık olması nasıl bir şey?”

Anlattıklarına bakılırsa Helmer, aynı anda pek çok şeyi düşünmeye çalışıyor, bu yüzden belki zihni yıpranıyor belki de tam yanıt bulacakken yeni sorularla karşılaşıyor, örneğin: “Henk neden çiftçi oldu?”, “Neden Henk babasının asıl oğluydu?”, “İnsan neden asla yeni biri olamaz?”

Bozulan büyü

Helmer’ın hayatına baktığımızda oldukça düz çizgide bir ilerleme varmış gibi görünüyor ama içinde oldukça çetrefilli ve labirente benzer yollar bulunuyor. Anne ve babasından başlayarak çiftlik yaşamına, ikizi ve yarısı Henk’e ve Riet’e dek pek çok soru kafasında dönüp dolaşıyor. Bakker’ın romanda yarattığı Hollanda sonbaharı havası, Helmer’ın her dem zihnini kaplamış durumda.

Helmer, aynı bedende dolaşan ikizi sanıyor Henk’i ve onunla ilişkisini anlatırken hep iyimser. Ancak bir gün geliyor, büyü bozuluyor: “Riet çıkageldi sonra. 1966 Ocağında odasına girip de yatağına yatmak istediğimde kovdu beni Henk. ‘Defol!’ dedi. Nedenini sordum. ‘Budala’ dedi. Terk ettim odasını, söylene söylene iç çektiğini duyuyordum. Titreye titreye yatağımın yolunu tuttum. Don vardı dışarıda, yeni yılın ilk günleriydi, ertesi sabah baştan aşağı buz çiçekleriyle kaplanmıştı cam. İki bedenli ikizlerdik artık biz.”

Riet’le Helmer’ın mektuplaşmaları, eski sorunları gün yüzüne çıkarır. Mesela Riet’in, Henk ve Helmer’ın babasını sevmediği, Riet’i evden kovuşu, Henk’in hiç yalan söylememesi ve gönlündeki her şeyi ona vermemesine karşın Helmer’ın yalancının teki oluşu. Bütün bunlar ve daha fazlası hep mektup satırlarından yansıyanlar. Helmer’ın Riet’le ilgili kafası epey karışmışken şu onu hep kovalar: “Yıllardır yarım yapıyorum her şeyi. Yıllardır bedenim yarım. Ne omuz omuzayım ne de göğüs göğse; ne de yan yana olabilmenin doğallığı var yıllardır.”

Eski defterleri ortalığa saçan zaman

Helmer, annesi ve kardeşinin ölümünden sonra kendini yalnız hisseder; bu yalnızlığı, babasının ölümünün ardından beklemediği şekilde keskinleşir. Hatta babasının cenazesinde şöyle düşünür: “Ölen ölür. Giden gider, hem nasılsa görecek değilim. Bu yüzden cenazesinde yalnız değildim pederin. Cenaze töreni ölen için değil, kalanlar içindir, pederin sessiz sedasız gömülmek istemesini çok bencilce bulmuştum.”

Hayatını geçirdiği ve hemen her şeyi doğduğu kırsalda yaşayan, engin manzarası ve konumuyla zihninde büyük iz bıraktığı bu yerde Helmer’ın ölüme, yalnızlığa, geçmişe ve eski hesaplara kafasını fazla yorduğu bir gerçek. Bunu varoluşsal bir sorgulama haline getirdiği de şüphe götürmüyor. O nedenle gerçekten bocalıyor. İşte bu bocalamalar, Helmer’ın neredeyse bütün hayatını kaplıyor. Olgunluk döneminde geçmişin tenindeki izlerini taşıyor. Dolayısıyla zaman, onun için hem defterleri açmasını sağlayan hem de o defterleri kafasına yüzüne çarpan bir öğeye dönüşüyor.

Durgun ve tekdüze görünen fakat bir türlü bitmeyen hesaplaşmalar yüzünden sağa sola toslayan bir yaşamın ete kemiğe bürünmüş biçimi Bakker’ın yarattığı Helmer karakteri. Kafası hep dolu, sürekli bir şeylerle meşgul bir insan Helmer: Hem geçmişe ait hem de günümüz bireyinin satırlardan yansıyan şekli.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.