Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-917-7
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Gerbrand Bakker diğer kitapları
Yukarıda Ses Yok, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dolambaç
Özgün adı: De omweg
Çeviri: Türkay Yalnız
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2013

Adının Emilie olduğunu söyleyen Hollandalı bir kadın Galler'in kuzeyinde eski bir çiftlik evine taşınır. Kocasını ve eski hayatını terk edip gelmiştir buraya – ama neden? Neden ancak bir süreliğine kiraladığı bir çiftliğin bahçesini güzelleştirmeye adar kendini? Neden bucak bucak kaçar herkesten? Ve neden kaçmadığı tek kişinin —bir geceliğine çiftlikte konaklayan ve ardından kalmaya devam eden bir genç adamın— varlığı ona hem mutluluk hem acı, hem huzur hem de endişe verir? Kimin nesidir, nasıl bir kadındır bu "Emilie"?

Her şeyi bir çırpıda anlatan bir roman değil Dolambaç; kafamızdaki soru işaretleri yavaş yavaş, "Emilie"nin eski hayatına dair hatıraları ve hâlâ Hollanda'da olan kocasının onu arama süreci sayesinde siliniyor, taşlar yerine oturuyor.

Duygusallığa kaçmadan okurda güçlü duygular uyandıran, yalın cümlelerle en karmaşık durumları resmedebilen, karakterlerin iç dünyalarını ve ruh hallerini uzun uzadıya anlatmadan okura "hissettirebilen" bir yazar Gerbrand Bakker. Anlatımın sadeliğiyle içeriğin yoğunluğu keskin bir tezat oluşturuyor. Dolambaç da bu meziyetlerden nasibini fazlasıyla almış, son derece kendine özgü, içe işleyen bir roman. Yukarıda Ses Yok adlı romanıyla Uluslararası Dublin IMPAC ödülünü alan Gerbrand Bakker, Dolambaç ile de 2013 Independent Yabancı Kurgu Ödülü’nün sahibi oldu.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 11-16.

1

Bir sabah erken porsukları gördü. Birkaç gün önce keşfettiği ve gün ağarırken görmek istediği taş çemberin yanında dolaşıyorlardı. Barışçıl, biraz hantal ve ürkek hayvanlar olduğunu düşünmüştü hep, ama kavga ediyor, tıslıyorlardı. Çiçeğe bürünmüş dikenli katırtırnağının içinde aheste aheste kayboldular onu görünce. Havada hindistancevizi kokusu vardı. Ancak ilerilere bakılınca seçilebilen patikadan geri dönüyordu: varlığını paslı kissing gate' lerden,(1) çürümüş stile'lardan(2) ve üzerinde muhtemelen yürüyen bir adamı temsil etmesi amaçlanmış işaretler olan tek tük direklerden çıkarabildiği bir patika. Otlar çiğnenmemişti.

Kasım. Rüzgârsız, nemli. Porsuklar mutlu etmişti, gitse de gitmese de taş çemberde olmalarından memnundu. Otlu patika boyunca kadim ağaçlar vardı, pütür pütür boz yosunla kaplı, dalları gevrek. Gevrek ama hâlâ yapraklı, sağlam; ağaçlar yılın bu vaktinde bile fevkalade yeşildi. Hava genellikle kapalıydı. Deniz uzakta değildi pek, gündüzleri üst kat pencerelerinden birinden baktığında görebiliyordu bazen. Diğer günlerde ise yerinde yeller eserdi denizin. Sadece ağaçlar vardı, çoğu meşe; arada bir de onu meraklı ve aynı zamanda kayıtsız bakışlarla süzen açık kahverengi inekler.

Geceleyin suyu işitirdi, evin yanından bir dere akıyordu. Bir-iki defa uykusundan sıçrayarak uyanmıştı; rüzgâr dönmüş ya da şiddetlenmiş olduğundan suyun şarıltısı kesilmişti zira. Geleli üç hafta olmuştu o vakitler. Bir sesin yitişine uyanacak kadar geçmişti zaman.

2

Yolun yanındaki arazide gezinen besili on beyaz kazdan geriye yedi tane kalmıştı bir ay dolmadan. Diğer üçünden bulabildikleri, kopuk teleklerle bir adet turuncu ayaktı. Kalan hayvanlar hiçbir şey olmamış gibi durmuş ot yiyorlardı. Tilkiden başka bir yırtıcı düşünemiyordu, ama etrafta kurtların ya da boz ayıların dolaştığını söyleseler hiç şaşırmazdı. Kazların yenmiş olması kendi suçuymuş, onları hayatta tutmaktan o sorumluymuş gibi bir duygu içindeydi.

Kıvrılarak giden, yer yer römork dolusu tuğla mıcırı, kırık kiremit döşeli bu bir-bir buçuk kilometrelik patikaya "yol" demek biraz abartı olurdu. Yolun yanında uzanan arazi —mera, bataklık, koruluk— eve aitti, ama tepelik olduğundan hâlâ tam olarak nasıl konumlandığını çıkaramamıştı. En azından kazların çayırı düzgün bir şekilde dikenli telle çevrilmişti. Yine de bu, hayvanları koruyamamıştı. Vakti zamanında birileri, görünmeyen bir kaynaktan beslenen, her biri öncekinden azıcık daha aşağıda üç gölet kazmıştı. Bir vakitler o göletlerin yanında bulunan ahşap kulübeden geriye, devrilmiş bir çatı ile önünde yana yatmış bir banktan başka bir şey kalmamıştı şimdi.

Ev sırtını yola vermiş, yüzünü ise (gözükmeyen) taş çembere ve epey ilerilerdeki denize dönmüştü. Arazi ağır ağır alçalıyor, bütün pencereler alçalan araziye bakıyordu. Evin arka cephesinde hepi topu iki küçük penceresi vardı, biri büyük yatak odasında, öteki banyoda. Dere mutfak tarafından, evin yanından akıp inmekteydi. Neredeyse bütün gün lambası yanan oturma odasında büyük bir odun sobası duruyordu. Merdiven açıkta, yan duvara monte edilmiş olarak dosdoğru, üst yarısı kalın camdan ön kapıya iniyordu. Yukarıda iki yatak odasıyla içinde aslan ayaklı eski bir küvetin bulunduğu kocaman bir banyo mevcuttu. Taş çatlasa üç iri domuz sığacak, miadını doldurmuş domuz ağılında epeyce bir odun stokuyla sahipsiz ıvır zıvır duruyordu. Ağılın altında ne işine yarayacağını bilemediği geniş bir kiler vardı. İçerisi derli topluydu, duvar bir tür kerpiçle sıvanmıştı, beton merdivenin yanındaki uzun, daracık pencereden biraz ışık giriyordu. Kiler, epeydir indirilmediği belli olan bir kapakla kapatılabiliyordu. Ağır ağır genişletiyordu yaşadığı çevreyi, taş çember iki kilometreden daha ötede değildi.

3

Evin çevresi. Alışveriş için bir kez Bangor'a gitmişti, sonra daha yakındaki Caernarfon'u tercih etti. Bangor küçük bir şehirdi ama gene de ona fazla kalabalık gelmişti. Üniversitesi vardı, ki bu da üniversite öğrencileri demekti. Hiç öğrenci görecek durumda değildi, özellikle de birinci sınıfları. Bangor'a ayak basmadı bir daha. Daha küçük olan Caernarfon'da camlarına beyaz boyayla acemice FOR SALE(3) yazılmış birçok dükkân kapalıydı. Dükkân sahiplerinin birbirlerini ziyaret edip çay kahve içerek morallerini yüksek tutmaya çalıştıklarını görmüştü. Kalesi, ocak ayında bir açık yüzme havuzu nasılsa öyle ıssızdı. Tesco büyük ve genişti, akşam dokuza kadar açıktı. Dar, çukur yollara pek alışamamıştı henüz, her dönemeçte fren yapıyor, sağa mı sola mı diye paniğe kapılıyordu.

Küçük yatak odasında, yerdeki döşekte yatıyordu. Büyük yatak odasında olduğu gibi burada da şömine vardı, o güne kadar bir kez olsun yakmamıştı. Baca çekiyor mu çekmiyor mu diye en azından, bir yaksa iyi olacaktı aslında. Rutubet umduğundan daha azdı. Yukarıdaki en güzel yer sahanlıktı: merdiven boşluğu boyunca uzanan L biçimli ahşap korkuluğu, aşınmış tahta döşemesi, pencerenin önündeki geniş denizliğiyle. Akşamları ara sıra o denizliğe oturur, yaşlı sarmaşığın bıyıkları arasından dışarıdaki karanlığa bakardı. O zaman büsbütün yalnız olmadığını, uzakta bir yerlerde bir ışığın yandığını görürdü. Orası Anglesey tarafıydı, İrlanda'ya feribot kalkardı Anglesey'den. Belirli saatlerde demir alır, belirli saatlerde demir atardı feribot. Bir keresinde mehtapla ışıdığını görmüştü denizin, dümdüz ve ağarmış. Kazların çayırdan gelen, yarım metre kalınlığındaki duvarın boğuklaştırdığı seslerini duyardı kimi zaman. Elinden bir şey gelmezdi, gece gece nasıl durdurabilirdi ki bir tilkiyi.

4

Amcası bir gün göletin ortasına yürümüştü. Çalıştığı otelin geniş ön bahçesindeki göletin. Su kalçasından yukarı çıkmak bilmemişti bir türlü. İş arkadaşları onu çıkarmış, kuru bir pantolon verip sıcacık mutfaktaki bir sandalyeye oturtmuşlardı (kasımın ortasıydı). Temiz çorap bulunamamış, ayakkabıları bir fırının üzerine konmuştu. Böyle olmuştu aşağı yukarı, bildiği bu kadardı. Daha sonraları da anlatılmamıştı fazlası kendisine. Yalnızca gölete girdiği ve orada bir süre dikilip kaldığı — otelin verdiği kemere kadar ıslanmış halde. Şaşırmıştı belki. Suyu daha derin tahmin etmiş olmalıydı.

Orada bulunuşunun amcasıyla bir ilişkisi vardı. En azından, öyle olduğundan şüphelenmeye başlamıştı. Gün geçmiyordu ki amcası aklına gelmesin; otelin göletinde, pürüzsüz suda öylece dikilişiyle gözünün önünde canlanmasın. O denli kötüymüş ki, bele bile çıkmayan suda boğulunmayacağını idrak edecek durumda değilmiş. Ne de kendini suya bırakıverecek durumda. Otel mutfağında bulabildiği ne kadar ağır şey varsa bütün cepleri onlarla dolu.

Çok uzun zamandır aklına bile gelmemişti amcası; muhtemelen şimdi bu yabancı ülkede bulunuşu ve tıpkı o zamanki gibi aylardan kasım oluşuydu aklına gelmesinin nedeni — ya da bir insanın artık hayatını ne yöne götüreceğini bilemez olunca nasıl tükenebileceğini içinde hissedişiydi. Sığ bir otel göletini insan bir yerinde sayış, bir duraklayış, başsız sonsuz bir çember olan kıyısını da sınırları kalmamış bir bugün, geçmiş ve gelecek gibi hissedebilirdi. Bu şekilde onu, hiç kıpırdamadan, suya başını sokmaya gayret bile etmeden öylece dikilişini anladığını da düşünüyordu. Duraklayış. Tensel hiçbir şey yok: ne seks, ne erotizm, ne bir beklenti duygusu. Bir aya yakındır bu evde, aslan ayaklı küvette yattığı zamanların dışında, elini bir kerecik olsun bacak arasına atmamıştı. Bu evde, amcası o gölette nasıl dikilip kaldıysa öyle kalmıştı.

5

Büyük yatak odasını çalışma odası yapmıştı. Daha doğrusu, geldiğinde orada duran eski kurt yeniği meşe masayı pencerenin önüne çekip üstüne bir masa lambası yerleştirmişti. Lambanın yanına bir küllük, küllüğün yanına da Emily Dickinson'ın Collected Poems'ini(4) koymuştu. Masaya geçip oturmadan önce pencereyi azıcık aralıyordu çoğu vakit. Sigara içtiğinde dumanını o aralığa üflüyordu. Bu odadayken sarmaşığın yaprakları onu rahatsız ediyordu, bu yüzden domuz ağılından kağşak tahta merdiveni çıkarmış, pencerenin önündeki dalları bir bıçakla kesmişti. Artık hiçbir engel olmadan meşeleri, otlakları, nadiren de denizi görebiliyor, ne anlamı kaldıysa artık, "çalışma"sını serbestçe düşünebiliyordu. Arkasında bir divan duruyordu, yosun yeşili bir örtü örterek kendi divanı yaptığı. Yanındaki sehpaya kitaplar koymuştu, ama tek bir kelime okuduğu yoktu. Şömine rafının tam ortasına, bir Blokker çerçevesine yerleştirdiği Dickinson portresini oturtmuştu. eBay'de satılan, Daguerre usulü çekilmiş tartışmalı portresinin bir kopyasını.

Açık kahverengi inekler bazen otlağı avlusundan ayıran taş duvarın dibinde dururlardı. Onları tam hangi pencereden seyrettiğini bilirlermiş gibi. Avlum. Bir şeyler yapılabilir buraya, diye geçiriyordu aklından, sigaranın birini söndürüp birini yakarken. Şu ineklerin hangi çiftçinin olduğunu, çiftliğinin yerini merak ediyordu. Derelerle, çaylarla, korularla dolu bu bol tepeli coğrafya gerçekten fazlasıyla karmaşık ve kafa karıştırıcı geliyordu ona. Arada bir Dickinson'ın şiir kitabına elini koyuyor, kapağındaki gülleri okşuyordu. Caernarfon'daki bir nalburdan bağ makasıyla budama testeresi satın aldı.

6

Evi olduğu gibi almıştı. İki-üç parça mobilya, bir buzdolabı ve bir derin dondurucu vardı içinde. Birkaç halıyla (bütün odalarda aynı geniş, çıplak tahta döşemeler vardı) minderler satın aldı. Mutfak eşyaları, tencereler, tabak çanak, çaydanlık. Mumlar. Ayaklı iki lamba. Oturma odasının odun sobası bütün gün yanıyordu. Mutfak gazyağı yakan tipik bir İngiliz ocağıyla ısınıyordu. Gazyağı deposu yan duvarla dere arasına sıkışmış bir halde, bambu kümesiyle gözlerden ırak tutulmuştu. O devasa şey suyu da ısıtıyordu; eve yerleştiği ilk gün, mutfak masasının üstünde, yassı bir taşın altında elle yazılmış bir kullanma talimatı bulmuştu. "Good luck!"(5) diyordu yazarı. Kim yazdı acaba diye bir an aklından geçirmiş, sonra bunun pek de bir öneminin olmadığına karar vermişti. Yazılanı harfi harfine, adım adım uygulamış ve alet çalışınca pek de şaşırmamıştı doğrusu; akşamleyin büyük küveti kaynar suyla ağzına kadar dolduruvermişti.

Yalnızca şu kazlar biraz tuhafına gitmişti. Onları da mı kiralamış oluyordu şimdi? Bir sabah da yolun yanı başındaki otlakta, hepsi beyaz sakarlı, uçları ak, uzun kuyruklu koca bir kara koyun sürüsü peydahlanıvermişti. Kendi arazisinde. Kimindi acaba?

Notlar


(1) İnsanların geçmesine izin veren ama (kendine özgü mekanizması sayesinde) hayvanların geçmesine izin vermeyen bir tür çit kapısı. Yukarı
(2) İşlevi kissing gate'inkiyle aynı ama mekanizması daha basit olan bir çit kapısı. Yukarı
(3) Satılık. Yukarı
(4) Toplu Şiirler. Yukarı
(5) "İyi şanslar!" Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Özlem Akıncı, “Yalnız kalmak mümkün mü?”, Notos Edebiyat Dergisi, Ekim-Kasım 2013

Yalnız kalmak mümkün mü?

Gerbrand Bakker (daha çok Garbner Bakker adıyla tanınıyor) Amsterdam Üniversitesi’nde Hollanda Dili ve Edebiyatı okuduktan sonra Clusius College’da bahçıvanlık eğitimi aldı ve profesyonel bahçıvan oldu. Önemli mi? Değerli. Hollanda edebiyatını akademik açıdan cebine koymuş, bayağı bir yol alıp kırklı yaşlarına ermiş, üstüne üstlük ömrünü doğayı gözlemlemekle geçiren bir yazarın elinden çıkmışsa bilge bir kitap olmalıydı Dolambaç. Bakker da bahçıvanlıkla yazarlığın birbiriyle bağdaştığını, sonbaharda dökülen yaprakları tırmıklarken çıkan sesin insanı bilinçaltında dolaştıracak kadar büyüleyici bulduğunu söylüyor. Hatta bir keresinde bir köşede biriktirdiği yaprak yığınını dağıtıp yeniden topladığını da anlatıyor. Yayıncısının yüz satır baskısıyla dilini yalınlaştıran Çehov gibi, Bakker da sabun köpüğü televizyon dizilerinin altyazılarını çevirirken atlamayı öğrenmiş. En sevdiği kitaplar arasında Murdoch’un The Sea The Sea, Edmund White’ın The Beatiful Room is Empty, çocuk klasiği Kenneth Grahame’in Söğütlerdeki Rüzgâr ve 1926’dan beri çocukların vazgeçilmezi Winnie-the-Pooh’yu sıralıyor. Yetişkinler için yazdığı romanlardan önce tarihsel dilbilgisi çalışmalarına yönelen, çocuklar için iki ciltlik etimoloji sözlüğü ve romanlar da yazan Bakker, kışları buz pateni hocalığı yapıyor. Böylesine ilginç bir yazarın kitabından söz ediyoruz.

Dolambaç (De omweg) üçüncü romanı ve yakın bir zaman önce İngiltere’de Independent gazetesinin düzenlediği, çeviri kitaplar arasından seçilerek verilen 10 bin pound ödüllü Independent Foreign Fiction Prize’ı aldı. Ödülün önceki kazananları arasında Orhan Pamuk, Milan Kundera, Jose Saramago, Per Petterson gibi yazarlar da var.

Dolambaç Bakker’ın Türkçeye çevrilen ikinci kitabı. İlki Yukarıda Ses Yok, gene Metis’ten 2011’de yayımlanmıştı. Bu romanıyla, dünyanın farklı şehirlerindeki halk kütüphanelerinin aday gösterdiği ve kazananın 100 bin euro’yla ödüllendirildiği 2010 IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’nü de hak etmiş, ödül töreninde konuşma yapmak yerine Hollanda’nın 1994 Eurovision temsilcisi, Waar is de zon? (Güneş Nerede?) adlı şarkıyı söylemişti.

Dolambaç güçlü bir kitap. Onu güçlü kılan unsurlardan biri Bakker’ın anlatımıyla coğrafyanın uyumu. Kuzey Galler bölgesinde oldukça ıssız, bozulmamış bir dağ eteğinde geçiyor. Yazarın her yıl geldiği ve Snowdon Dağı’na en az on bir kez tırmandığı bir bölge burası. “Güzel ve tehditkâr” sözcükleriyle nitelediği ve aynı atmosferle romanına yansıtmayı başardığı bir yer. Çevre, kitap bittikten sonra da hep akılda kalacak kadar etkiliyor okuru. Üstelik bunu sıfatlardan uzak kalarak, yalın dille başarıyor. Hollandalı, orta yaşlarında bir kadın her şeyden uzaklaşmak üzere burada üç aylığına bir ev kiralar. Ekim ayını atlayarak, kasımdan başlar anlatıcı. İki üç sayfalık kısa bölümlerde kadının kurduğu gündelik yaşamı, çevrede oturan çoğu erkek birkaç kişiyi, kadının geçmişiyle ilgili aklına gelenleri anlatırken, yavaş ve kısa anlatımın katkısıyla günlerin yavaşlığı hissettirilir. Âdeta soğan kabuğu soyar gibi, ilerledikçe toplarız verileri; usulca yağan kar gibi zihnimizde birikir. Ancak, ketum bir yazardır Bakker. Hem çok şey söyler gibidir hem de kitap bittiğinde okurun aklı sorularla doludur. Kadını inzivaya iten en az beş neden sıralayabiliriz. Bunlardan biri de olabilir, hepsi de. Aslında hayatta da biraz öyledir, her sonucun bir nedeni varmış gibi görünse de pek çok etken birleşerek tek bir sonuç doğurmuştur. Kitabı güçlü kılan ikinci unsur da budur. Bakker’ın bilerek bıraktığı boşluklar okurun yorumuna kalmıştır. Yine de okur, kafasına takılanlardan rahatsızlık duymaz. Bir çırpıda okunabilen, görselliği farklı, unutulamayacak bir haz yaratan, karmaşık ama bunaltmayan bir kitap yazmak pek kolay olmasa gerek.

Doğanın içinde yaşam kurmak farklıdır. Otları, çalıları, ağaç dallarını sürekli düzene koymak, hayvanların güvenliğini sağlamak gerekir. Kadının eylemleri de bu amaca yönelir. Ancak, bilen bilir, nafiledir. Kadın da elinden geleni yaptığı halde kazları kurtaramaz. Evi kiraladığında eşyalarla birlikte bahçede bulduğu on kazdan geriye yalnızca dördü hayatta kalır. Kazların kayboluşu ölümü hatırlatır.

Fiziksel çalışmanın bir avantajı daha vardır: zihni durdurur. Geçmişi ve geleceği bir kenara bırakarak, zamanı iyi geçirme yöntemidir. “Hiçbir şey ‘düşünce ve tutku’ kadar gerçek olmadığına göre, insan hakikatinin özünü eylemlerimiz değil fantazilerimiz ifade eder,¨ diye yazıyor açık kalmış Emily Dickinson’ın kitabında. Romana katkısı açısından önemli bir cümle olduğunu düşünüyorum. Adının Emilie olduğunu söylerken, gerçek adının farklı olduğunu da anlıyoruz aslında. Anlıyoruz ki gelmeden yarım kalan doktora tezi Dickinson hakkında. Gelirken şairin portresini de yanında getirecek kadar düşünceleri Dickinson’ınkilere takılı kalmış. Kitabın başında İngilizcesi yer bulan şiiri, roman boyunca Flamancaya çevirirken sürekli şairi sorguluyor. Bu arada Emily Dickinson kitabın hayalet karakterlerinden biri. Bir başka hayalet karakter, evin önceki sahibesi yaşlı kadın. Ancak, somut olarak konuşan, romanın içinde eylemlerde bulunan öbür karakterlerin motivasyonlarını da yalnızca sezeriz. Sanki sürreellerdir. Oğlan, yavaşça kayar kadının hayatına. Az hareketli bu romanda ilişkiler de tuhaftır. Kocayla polis, kayınvalideyle kayınpeder, fırıncıyla karısı, doktor, kuaför. Üç kişilik bir toplulukta bile konuşmalar ikilidir genellikle. Yarım söylenmiş cümlelerle konuşurlar. İletişimsizliği artıran bir de dil sorunu vardır elbet. Anadili Flamanca olan kadın İngilizceyi, öbürleri de kadını tam anlamaz. Anlaşamamak, anlaşılamamak. Yazar, vurgusunu artırmak için roman boyunca karşımıza pek çok İngilizce ve Flamanca sözcük çıkarır. Tepkiler de ilginçtir. Kadını herkes Alman zanneder. Ayağını porsuk ısırdığında, porsuğun çekingen bir hayvan olduğunu söyleyerek inanmazlar.

Bakker’ın bolca kullandığı semboller de anlatımı güçlendiren unsurlardan. Kazlar, porsuk, yaralı ayaklar, oğlan, köpek, amca, oğlanın çıkardığı patika izi, sigara içmek, taş çember, kissing gate, beden, ağrılar. BBC’nin 2002’den bu yana devam eden gündüz kuşağı dizisi Escape to the Country. Romanda bir yer tutan Kenneth Grahame’in Söğütlerdeki Rüzgâr adlı 1908’de yayımlanan kitabının karakterleriyle, Dolambaç’ınkileri benzeştirmek için de ayrıca bakmak gerekir.

Bakker, söyleşilerinden birinde, kadının elinden geleni yaptığını, yalnız kalmaya çalıştığını söyler, ancak herkes bilir ki böyle zamanlarda bu olanaksızdır, diye de ekler. Bu yüzden oğlana git diyemez.

Bakker’a göre Dolambaç hayatının oldukça karamsar bir döneminde yazılmış. ''İçgüdüsel olarak yazdım. Bazı şeyler açığa çıkmak istedi. Şimdi gördüğümse, ürkütücü boyutta kendim hakkında olması. Zihnimin arkalarında bir yerlerden yazdım. Ne yaptığımı görmeden'' diyor. Kitap İngiltere’de The Detour, Amerika’da Ten White Geese adıyla yayımlandı.

Devamını görmek için bkz.

Melisa Kesmez, "Çok uzaklara gitmenin romanı", Sabit Fikir Dergisi, Temmuz 2013

''Dolambaç, edebi gösterişten, bir hikayeyi güzel göstermek ve enteresan kılmak için sergilenen yazar çabasından uzak, tertemiz bir metin. Gereksiz diyalogları, gereksiz sahneleri yok.''

Aklımı Gezi Parkı’ndan alıp, edebiyatın hülyalı alemine getirmenin her şeyden zor olduğu, bir kitabın başına oturup, kendimi sokaktan soyutlayarak kesintisiz okuma yapmanın imkansızlaştığı günlerde, bir kitap okumayı başardım. 19 günde 319 sayfa! Bazen Gezi’de ağaçların gölgesine yayılıp, bazen evde bir gözüm Twitter’da, bazen okuduğumu anlamayıp başa dönerek, bazen günlerce elimi süremeyerek… Bahsettiğim kitap Gerbrand Bakker’in Dolambaç’ı. Hayatın başka zamanına denk gelse daha iyi olurdu diyeceğim bu roman, yine de taşı gediğine koydu. Nasıl yaptı bilmem, bir yolunu buldu, yanımda taşınmaktan paralanmış kapağı, eğilip bükülmüş sayfaları ve ''çok uzaklara gitmek'' temalı hikayesiyle bol gazlı gündemime bir şekilde dahil oldu.

Şiirin sadece mısralarla yazılmadığını biliyorum, daha evvel defalarca ikna oldum buna. Bir film, misal Aşk Zamanı, ışıklar yanıp da yazılar akarken perdede “Film izlemedim de bir şiir okudum sanki,” dedirtebilir insana. Bir şarkı, Brazzaville’den “RatherStay At Home” belki, ya da bir araba yolculuğu esnasında camın dışında akan şey, şiirden başkası değildir. Bakker’ın Dolambaç’ı bittiğinde, buydu duygum. Kesintili okuma macerama ve kendimi kitaba layıkıyla veremeyişime rağmen, Bakker’in ilk kez tanıştığım cümleleri -ilk romanı Yukarıda Ses Yok’u ne yazık ki okumadım- bir roman yazma motivasyonuyla yan yana getirilmiş olsalar da, ziyadesiyle lirik bir tat bıraktı havsalamda. Bakker’ın şiirli dilinin yanı sıra, romanın içinde Emily Dickinson’ın dizelerinin dolaşması bu lirik atmosferin müsebbiplerinden biri. Bir diğeri de hikayenin Britanya’nın bugüne dek edebiyata şahane şekillerde çanak tutmuş, efsunlu taşrasında geçiyor olması sanki...

Dolambaç, Emilie’nin hikayesini anlatıyor. Adının Emilie olduğunu söylese de, gerçekte başka bir kadın Emilie. Amsterdam’da yaşayan, Agnes adında bir akademisyen. Bir yasak ilişkinin ardından Hollanda’daki hayatını -ve kocasını- geride bırakıp bir süreliğine Galler’in kuzeyinde, kimsesiz sahibesi ölmüş, uçsuz bucaksız bir arazinin ortasında yer alan eski bir çiftlik evini kiralıyor Emilie. (Ah hepimizin rüyası!) Buraya gelişi bir şeylerden kaçmak, aslında bir nevi yok olmak olduğu kadar, şair Emily Dickinson üzerine yaptığı doktora tezini tamamlamak. Her şeyden uzakta, ziyadesiyle izole bu evde, iki ayını geçiriyor Emilie. Orada kaldığı Kasım ve Aralık ayları boyunca Galler’in bakir ve tüm güzelliğine rağmen tedirgin edici doğasında keşif yürüyüşleri yapıyor, etrafını sarmalayan doğayı seyrediyor, kokluyor, deneyimliyor. Bu süreçte bazen eskiye dönüyor, bazen Dickinson’un şiirleri vasıtasıyla kendi dünyası ile hayatının son 25 yılını eve kapanarak ve yazarak geçiren şairin dünyası arasında köprüler kuruyor, bazen de hiç tanışmadığı ama sıklıkla kokusunu duyduğu -ya da duyduğunu sandığı- evin eski sahibi Bayan Evans’ın hayatının izlerini sürüyor. Evle birlikte onun himayesine geçen kazların gün be gün azalması, bir porsuk tarafından ısırılması ancak buna kimseyi inandıramaması gibi “tuhaf” olaylar geliyor başına bu arada. Yoğun şekilde ağrı kesici kullanan Emilie, roman boyunca gerçek ile halüsinasyon arasında gidip geliyor sanki. Gittikçe kontrolünü yitirdiği, yer yer bir anomaliye de işaret eden yoğun bir içe dönüş yaşıyor.

Düğümleri yavaşça çözülen bir dolambaç

Bir yandan da bu hayat geçici olduğu halde, evin bahçesini derleyip toplamaya, güzelleştirmeye adıyor kendini. Ağaçları buduyor, otları biçiyor. Emilie’nin gözlerden ırak kurduğu yalnız hayat, bir gün 20’li yaşlarında Bradwen adında bir gencin gelmesiyle başka bir şeye evriliyor. Herkesten kaçan Emilie onu hayatına alıyor, onunla romantik olmasa da hassas bir ilişki kuruyor ve o ilişki üzerinden kendini didiklemeye devam ediyor. Beri yandan Emilie’nin geride bıraktığı kocası, kaçtığı yeri bir şekilde öğrenerek karısını bulmak üzere yola çıkıyor. Düğümü sayfa sayfa ilerledikçe çözülen Dolambaç, okura yolunu okudukça bulduran bir roman. Gerbrand Bakker, son ana kadar Emilie’nin yolculuğunun nasıl biteceğinden emin olamadığımız kitapta yol aldıkça verdiği ipuçlarıyla okurun hikayeyi kendi kendine tamamlamasına izin veriyor. Bazı soruların cevapları havada kalsa da, taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor. Kitapta olaylar gibi duygular da okura açıktan bildirilmiyor, bilakis ustalıkla gizliden sezdiriliyor. Bakker’in sade ama derin anlatımı, her ayrıntıyı dillendirmeden de, bir şeyler anlatılabileceğini ispatlıyor. Dolambaç sadece bu maharetiyle bile akılda kalmayı hak ediyor.

Dolambaç’ın en güçlü kartlarından biri de, adanın şahsına münhasır doğasına ve atmosferine dair tasvirler. Bakker, Emilie’nin kendini kapadığı çiftlik evini ve onu çevreleyen doğayı en ince detayına kadar anlatıyor, zihinlere resmini çiziyor: Pütür pütür boz yosunla kaplı, dalları gevrek ağaçlar, evin yanında akan derenin şırıltısı, çatırdayan döşemeler, kahverengi otlaklarla çevrili patikalar, likenlerin kokusu, güneşte ısınan kayrak taşları, sisli tepeler… Bahsi geçen her detay, okuru beş duyusuyla birlikte romandaki ıssız doğaya, eski çiftlik evine ışınlıyor. Gerbrand Bakker’in asıl mesleğinin bahçıvanlık olması bize zaten birtakım ipuçları veriyor ama kendisi bir röportajında romandaki atmosferin sahiciliğini; Galler’de yaşayan bir arkadaşını her yıl ziyaret edişine, bölgeyi ve bölgenin insanını yakından tanıyor oluşuna bağlıyor. Dolambaç, edebi gösterişten, bir hikayeyi güzel göstermek ve enteresan kılmak için sergilenen yazar çabasından uzak, tertemiz bir metin. Gereksiz diyalogları, gereksiz sahneleri yok. Her şey kıvamında ve dengede. Romanın okura bıraktığı düşünme ve tahayyül etme boşlukları, laf kalabalığından okuyamadığımız kitapların tersine, metnin su gibi akıp gitmesine olanak sağlıyor. Kapağını kapadığınızda sizi terk ediveren kitaplardan değil Dolambaç. Günler sonra kendinizi “Emilie’nin yerinde olsam ben ne yapardım?”diye düşünürken ya da bir sonraki yolculuk fırsatını Galler’de değerlendirmek üzere hayal kurarken bulmanız işten değil. Şimdi gideyim de, Gerbrand Bakker’ın ilk kitabı Yukarıda Ses Yok’u alayım ben.

Devamını görmek için bkz.

Melike Uzun, ''Kendine yolculuk'', Birgün Kitap Eki, 20 Temmuz- 30 Ağustos 2013

Dolambaç, gerçek adını romanın sonuna kadar öğrenemediğimiz bir kadının kaçış öyküsü. Bu kaçış soyguncuların ya da casusların heyecan verici kovalamaca öykülerine benzemiyor elbette. Kendinden kendine yol alış, bazıları için bol hareketli Grange romanlarından daha ilgi çekici olabilir. Benim için de öyle. Kişinin içsesinin casusluğundan daha ilgi çekici ne olabilir ki? Bu türden bir casusluk öyküsü insanı hem kendisinin hem de ötekilerin düğümlerinin çözümüne götürebilir. Sonunda okuyucunun da ortak edildiği üstü kapalı bir aydınlanma da vardır. ''Dolambaç'' bu türden romanlardan.

Gücünü olaylardaki gerilimden değil, karakterin zihninde olan biteni anlatışındaki içtenlikten alıyor. Anlatım üçüncü tekil kişi olmasına karşın, içten içe anlatıcıyla anlatanın aynı kişi olduğu seziliyor. Bu durumda bir erkeğin sesiyle kadınınki karışır gibi oluyor. Hatta bu iki ses bütünleşiyor. Sayfalar ilerledikçe anlatılanın bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Ancak görünen o ki kadının belleği toplumun kodladığı biçimde çalışmıyor. Kahramanın zihninde dolaştıkça toplumun kodlarının onu özünden uzaklaştırdığını, böyle bir durumda toprağın, bitkinin, hayvanın bütünlüğüne katılmanın sağaltıcı olabileceği fark ediliyor.

Dolambaç’ın anlatımında ve konusunda Coetzee’nin Utanç romanındaki ses duyuluyor.Bu ses, şehrin bizi kendimize yabancı kılan ikiyüzlülüğünden kıra, toprağa başka bir deyişle yalın olana ve “iyi”liğin özüne götüren ortaklık.Gerbrand Bakker’ın ve Coetzee’nin yapıtında öğrencisiyle birlikte olan öğretmen karakterleriyle karşılaşıyoruz.

Her ikisinde de kahraman hem kendinden hem de toplumdan kaçışı doğayla bütünleşmede buluyor.Bu kaçış aynı zamanda bir dönüşü de içeriyor. Kendine, özüne dönüş. İki karakterin farkı birinin kadın, diğerinin erkek olması. Bu fark iki romanın dilini birbirinden ayırmasa dakahramanların “son”undaki ayrım bundan kaynaklanıyor olabilir. Kadın kahraman, Utanç’taki Lurie gibi yalnızca toplumun değil, kocasının da tahakkümü altındadır. Romanların “son”undaki ayrımı yaratan da kadının çifte ''kıstırılmışlık'' halidir.

Bu kıstırılmışlık kapitalizmin her ülkeyi, bütünüyle olmasa bile, aynılaştırdığı dünyada gittikçe anonimleşiyor. Her birimiz farkındayız kendimizi yabancıladığımızın. Her birimiz bir sahil kasabasında bir avuç toprak düşlüyoruz. Bu düşü gerçekleştirmek için daha da yabancılaşıyoruz özümüze. Çünkü bir avuç toprak dünyanın parası, o paraya ulaşmak için daha çok çalışmalıyız, kendimizi unutana dek çalışmalıyız ki bahçeli bir evde oturabilelim, yaşadığımız yetmiş ya da yüz yetmiş metrekarelik hücrelerimizden kurtulabilelim. Kanser bizi tutmadan toprağa basabilelim. Hücrelerden kurtulmak için, nefes alabilmek için belki de yalnızlığımızı unutmak için bedenimizi başka insanlara savurabiliriz. Bunun uygun olup olmadığını düşünmeyebiliriz. Belirlenmişin dışına çıkmak isteyebiliriz. Ama bu kısır döngüdür. Böyle bir durumda, yaşadığımız toplumun kalkık kaşı bizi markajına alıverir.

Dolambaç’ın kadın kahramanının yaşadığı gibi. “ ‘Saygıdeğer’ çeviribilim okutmanımız önüne gelenle yatıyor. O pek sevdiği Emily Dickinson'la uzaktan yakından alakası yok: Vicdansız bir sürtük o.” Böyle bir nota dönüşebilir bu markaj. Kocanız bu notların her yerde olduğunu görebilir. Notlar şart değil, sizin hakkınızda söylenenleri duyabilir. Bir Ortadoğu ülkesindeyseniz yolculuğunuz varoluşunuza olamaz, belirlenmişin dışına çıktığınız andan itibaren(çıkmasanız bile) ölüsünüzdür zaten. Ancak kısmen şanslıysanız

Dolambaç’ın kadın kahramanı gibi Hollanda’da yaşıyorsanız kendinizi anlamaya çalışma, uzaklaşma, ikiyüzlülülüğe karşı koymak için doğaya dönme, toprakla uğraşma seçeneklerini deneyebilirsiniz.

Dolambaç’ın kadın karakteri de öyle yapıyor. Çeviribilim okutmanı kadın, öğrencisiyle yattığı için kendisini aşağılayan toplumdan, ölen yaşlı bir kadının kır evini kiralayarak evin bahçesini düzenleyerek kaçıyor. Bu kaçışta “kocakarı” olmaktan korkan “kendisi”yle karşılaşıyor. Yine de toplumu değil kendini doğruluyor, isyanında haklılığını kanıtlıyor genç çocuk Bradwen’le yatarak. Çünkü kadın, toplumun ona rolünü biçtiği “Agnes” değil çok sevdiği şair “Emily” olmayı tercih ediyor. Romanın sonunda kahramanın adının “Agnes” olduğunu öğreniyoruz. Ancak, kadın kahraman kaçtığı kır evinin çevresindekilere kendisini “Emily” diye tanıtıyor, kocasının onu “Agnes” olduğu koşullara döndüreceğini anladığı an, doğanın döngüsüne katılmayı seçiyor.

Biz de gittikçe nefesimizin daraldığını hissediyorduk, gittikçe… Öpüşmeyin, içmeyin, kırmızı ruj sürmeyin, esrimeyin, bilmem kaç metrekarelik evlerinizi mülk edinebilmek için çalışın, ağaç istemeyin, gölge istemeyin, alışveriş merkezlerinin heybetinde eriyin, mağazaların vitrin camlarında içi boş gövdelerinizin de o binalar kadar heybetli olduğu yanılsamasıyla idare edin diyorlardı. Ama insan insanlığının ağaçta, toprakta süreceğini, gerçek yansısını vitrin camlarında değil, ancak başka bir insanda görebileceğini biliyor. Aynı Utanç’taki Lurie ve kızı gibi, Dolambaç’taki Emily gibi. İşte bu yüzden hep birlikte, hep bir ağızdan ağaçlara sarılarak, köpeklerin gaz bombalarından yaşaran gözlerini silerek, “diren” diye bağırarak birbirimize ve özümüze çıktığımız bir yolculuktayız. Sonunu düşünen kim, yenen ve yenilenin kim olduğu çok tartışılacaktır. Bizim gibiler için bu kavramlar çok bir şey ifade etmiyor. Önemli olan “yol”da geçireceğimiz zaman. Yolda kendimiz olacağız. Emily olmayı tercih eden Agnes gibi.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, ''Dolambaç'', Cumhuriyet Kitap Eki, 4 Temmuz 2013

Emilie, Amsterdam’ı, kocasını, anne-babasını, işin terk etmiştir. Bu terk etmenin bir kaçış olduğunu anlıyoruz sayfalar ilerledikçe. Nereye gittiğini kimseye bildirmemiştir. Cep telefonu kapalıdır. Hollanda’yı terk etmeden önce banka ve kredi kartı hesaplarından kendisini birkaç ay geçindirecek para çekmiş ve iz bırakmadan kaybolmuştur.

Emilie, bulunduğu yöreyi tanıyıp, kır hayatına alışmaya çalışırken yavaş yavaş geride bıraktığı hayatına dair küçük parçalar da ortaya çıkmaya başlar. Yanında Emily Dickinson’ın Collected Poems’ini (Toplu Şiirler) getirmiştir. Dickinson hakkında çok ayrıntılı bir biyografi hatta şairin bir de çerçeveli resmi vardır. Büyük yatak odasını çalışma odası haline getirmiştir. Ama hiç çalışmaz. İlerleyen sayfalarda Emily Dickinson’ın şiirleri hakkında bir doktora çalışması yaptığını ama üniversitedeki görevinden tatsız bir olay sonucunda ayrılmak zorunda kaldığı için bu çalışmanın da yarım kaldığını anlarız. Anlarız diyorum çünkü Gerbrand Bakker doğa betimlemeleri yapıyor, Emilie’nin çiflik hayatına alışıp çevreyi düzenleme, patikayı ortaya çıkarma çalışmalarına başlamasını uzun uzun anlatıyor ama kahramanının kişiliğini oluşturacak bilgileri anlatmak yanlısı değil. Bilgileri satır aralarında yakalamaya çalışıyorsunuz.

Emilie doktora çalışmasını sürdüremiyor ama Emily Dickinson’ın şiirleri yalnız günlerinde ve gecelerinde ona arkadaş, hatta kılavuz oluyor. Doğayı o dizelerle anlamaya çalışıyor. Şiirde anlatılanla gerçekte yaşananları karşılaştırıyor, kendi kendine tartışıyor.

Dolambaç (Haziran 2013, çev. Türkay Yalnız, Metis Yay.) iki kanaldan gelişiyor. Bir yandan Emilie’nin Galler’deki çiftlik evinde yaşadıklarını okurken diğer yandan geride bıraktığı kocasının ve anne-babasının onun ardından neler yaşadıklarını okuyoruz. Emilie’nin arkasından üzüldüklerini, merak ettiklerini söylemek mümkün değil. Annesi ve babası pek tepki vermiyorlar. Kocası yalnız yaşamaktan memnun ama yine de, usulen de olsa karısını araması, nerede olduğunu bilmesi gerektiğini düşünüyor. Tanıştığı bir polisin yardımıyla geç de olsa Emilie’yi aramaya başlıyor. Bir dedektiflik şirketi Emilie’nin adresini kolayca buluyor.

Emilie’nin roman boyunca adı verilmeyen kocası ve polis arkadaşı Galler’e doğru yola çıkıyor. Niyetleri Emilie’yi bulunduğu yerden alıp getirmek. Bu arada kocasının düşündüklerinden, hatırladıklarından yine satır aralarını deşerek Emilie’nin iki kaçma sebebi olabileceğini öğreniyoruz; hastalık ve bir öğrenciyle yaşanmış (ya da yarım kalmış) yasak bir aşk.

Emilie, çiftlik evinde geçirdiği yalnız gecelerde vücudunu yoklayan ağrıları anlatırken bir hastalığın varlığını da ima ediyor. Önce hafif ağrı kesiciler alıyor onlar yetmeyince de daha kuvvetlilerini…

Bu arada Emilie’nin hayatına insanlar girmeye başlıyor. Zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için gittiği dükkânların sahipleri ile tanışıyor. Tuttuğu evin arazisinde koyunları otlayan çiftçi çıkageliyor ve nihayet bir geceliğine diye konuk ettiği delikanlı evin sürekli konuğu oluyor.

Emilie, Dickinson’ın şiirindeki gibi ölmeye yattığında birçok konu kafamızda aydınlanmıştır.

Dolambaç, Gerbrand Bakker’in ikinci romanı. İlk romanı Yukarıda Ses Yok’la Uluslararası Dublin IMPAC ödülünü almıştı. Dolambaç’la da 2013 Independent Yabancı Roman Ödülü’nü kazandı. Dolambaç anlatımıyla, konusunun işleyiş biçimiyle değişik, iyi bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Ayhan, ''Yabancılaşmanın romanı'', Kitap Zamanı, 1 Temmuz 2013

Son on yılda Hollanda edebiyatından dilimize çevrilen roman sayısında gözle görülür bir artış var. Gerbrand Bakker birçok ülkede okur bulan Hollandalı yazarların başında geliyor. Türkçede Yukarıda Ses Yok adıyla yayımlanan ilk romanı, Orhan Pamuk’un 2003’te Benim Adım Kırmızı’yla lâyık görüldüğü International IMPAC Dublin ödülünü aldı. Önceleri gençlik edebiyatı alanında eserler veren Bakker, yetişkinler için yazdığı ilk romanla kırkından sonra uluslararası üne kavuştu. Geçtiğimiz günlerde dilimize çevrilen üçüncü romanı Dolambaç ile İngiltere’nin saygın gazetelerinden Independent’ın Foreign Fiction ödülüne değer görüldü.

Anglo-Sakson edebiyat dünyasında şansı yaver giden Bakker’in Dolambaç’ı yalın ve ekonomik diline rağmen okur için kolay bir roman değil. Gerçek adını ancak romanın son sayfalarında öğrenebileceğimiz, kendisini Emilie diye tanıtan bir akademisyenin kaçış hikâyesi var romanın merkezinde. Şiirin zirvelerinden Emily Dickinson’ın eserleri üzerinde çalışan Emilie, birden kariyerini, eşini ve ülkesini terk ederek Galler kırsalına yerleşir. Yine adını romanın sonlarında öğrenebileceğimiz kocası roman boyunca onun izini sürer. Bakker, kitabında az karaktere yer vermiş.Romanın Hollanda’da geçen bölümlerinde Emilie’nin anne babası ve bir buhran ânında onun odasında belgeleri yakan kocayla beklenmedik bir dostluk kuran polis memuruyla tanışırız. Galler’de ise çiftliğe istediği gibi girip çıkan tacizkâr bir çoban ve Emilie’nin zorunluluktan tanıştığı birkaç kişi eklenir romana.

Modernist bir yazar

Bakker kesinlikle modernist bir yazar, modernist romanda karakter birincil öğe konumunu epeyi yitirmiştir ancak Bakker’in bu konuda özel bir yeteneği var. Kısa diyaloglarla, iki üç sayfalık periyotlarla karşımıza çıkardığı karakterlerin her biri zahmetsiz yer tutuyor hafızada. Kişilerin istisnasız kendi dünyalarında kapana kısılmış, biraz bungun, çokça umursamaz kişiler olması dikkate değer. Bakker ister kentte olsun ister kırsal alanda, günümüz insanının bir boşlukta çırpındığını ima ediyor. Kuşkusuz büyüleyici kırsal dünyanın, yerleşik bir taşra sıkıntısına tekabül ettiği yeni hayatında Emilie’nin ilk elde anlaşılması güç saplantısına tanık oluruz. Kendini hiç anlamadığı bahçe işlerine adar. Bu esnada genç bir erkekle tanışır. Gelgelelim Bradwen’in hikâyesi de bilinmezliklerle örülüdür. Üniversite öğrencisi olduğunu söyler ama roman boyunca çiftlik evinde kalır. Cep telefonu vardır ama ne kendisi kimseyi arar ne de bir kez olsun aranır. İkisinin de sırları vardır ve roman boyunca birbirlerinin mahremine girmemeye için özen gösterirler.

Emilie bir yandan Emily Dick-inson’ın şiirleri üzerine kafa yorar. Burada da alışılmadık bir durumla karşılaşırız. Emily Dickinson’ın değerinin abartıldığını düşünür, onu sık sık eleştirir, şiirlerinden çok hayatından etkilenmiştir şairin. Romanın gücünü metaforlardan aldığını söylemek gerek. Çiftlik evinin sahibesi ölmüştür ancak kokusu evin içine sinmiştir. Hatta Emilie kendi bedeninde yaşlı kadının kokusunu duyar ve yıkanma edimini de bir saplantıya dönüştürür.

Soğumuş insan ilişkileri

Soğumuş insan ilişkileri üzerine mükemmel bir diyalog sahnesi kurmuş Bakker. Emilie’nin kocası, Galler’i fazlasıyla ıssız bulur. Polis memurunun cevabı bize çiftin ilişkisini çok güzel özetler: “Peki, şehirdeki bir evde seninle yaşamak öyle değil miydi?” Taşra daha masumdur belki, ama sıkıntı kentten bile yoğundur orada. Bradwen kendisini Emilie’ye tanıtırken, uzun bir yürüyüş parkurunun haritası üzerinde çalıştığını söyler. Bir türlü kaçamadığı bölgenin ne işe yarayacağı şüpheli haritasını adım adım izlerken kendi hapishanesinin koridorlarında gezinmektan başka bir şey yapmaz.

Yabancılaşma çağın, belki son yüzyılın hastalığıdır, gelgelelim insanın kendi kendisine yabancılaşmasıdır Dolambaç’ta anlatılan, akıl tutulmasından muzdarip zihin böylece bilinmeyen düşmanlarca istila edilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.