Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis_kampanyalar
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-845-3
13x19.5 cm, 544 s.
Liste fiyatı: 45,00 TL
İndirimli fiyatı: 36,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kurmacanın Retoriği
Özgün adı: The Rhetoric of Fiction
Çeviri: Bülent O. Doğan
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2012

Edebiyat eleştirisi alanında devrim yaratan ve kısa zamanda klasikleşen Kurmacanın Retoriği'nde Wayne Booth, her şeyden önce bir edebiyat eserinin gücünü ve etkisini nelere borçlu olduğunu ele alıyor. Bir hikâye ya da romanı "iyi" kılan genel kural ve niteliklerden bahsedilebilir mi? Booth bu tür genellemelerin kurmaca gibi ele avuca sığmaz bir yazın türünü kısıtlayacağı ve kısırlaştıracağı görüşünde. Sözgelimi çoğu edebiyat eleştirmeninin metinde yazar müdahalesini ve yönlendirmesini kınadığını belirten Booth, bu "kuralı" açıkça ihlal eden pek çok başarılı esere dikkat çekiyor. Dahası, diyor Booth, bir anlatı yazarın yönlendirmesinden ne kadar azade olabilir ki? Neticede yazarın her seçimi bir nevi yönlendirme değil midir? Ve bu bağlamda, her anlatı bir tür retorik değil midir?

Peki anlatı perdesinin arkasından gölgesini gördüğümüz yazar kimdir? Her kurmaca eserin bir "gerçek" yani etten kemikten yazarı, bir de "zımni" yani ima edilen yazarı olduğunu söyleyen Booth, bu ikisini birbirine karıştırmaması ve hikâye ya da romanın anlatıcısından ayrı tutması konusunda okuru uyarıyor. Kitapta edebiyat eleştirisi terminolojisine artık yerleşmiş olan bu tür incelikli ayrımların yanı sıra, anlatıda (kasıtlı ya da kasıtsız) muğlaklık, ironi, mesafe gibi konulara ve edebiyat-ahlak ilişkisi gibi meselelere de yer veriliyor.

İşin en güzel yanı, Booth kurmacaya ilişkin bu kapsamlı incelemesini soyut kavramlarla değil, Homeros'tan Boccaccio ve Shakespeare'e, Laurence Sterne'den Jane Austen ve Henry James'e, Proust'tan Joyce ve Beckett'a pek çok yazarın eserlerinden örneklerle sunarak okuru keyifli ve ilginç bir edebiyat yolculuğuna çıkarıyor.

İÇİNDEKİLER
İkinci Baskıya Önsöz
İlk Baskıya Önsöz
Teşekkür

Birinci Kısım
Sanatsal Saflık ve Kurmacanın Retoriği
1. Anlatmak ve Göstermek
2. Genel Kurallar, I:
"Hakiki Roman Gerçekçi Olmalıdır"
3. Genel Kurallar, II:
"Tüm Yazarlar Nesnel Olmalıdır"
4. Genel Kurallar, III:
"Hakiki Sanat İzlerkitleyi Umursamaz"
5. Genel Kurallar, IV:
Duygular, İnançlar ve Okurun Nesnelliği
6. Anlatı Türleri

İkinci Kısım
Kurmacada Yazarın Sesi
7. Güvenilir Yorumun Faydaları
8. Göstermek Olarak Anlatmak: Güvenilir ve Güvenilmez
Dramatize Edilmiş Anlatıcılar
9. Jane Austen'ın Emma'sında Mesafe Kontrolü

Üçüncü Kısım
Gayrişahsi Anlatı
10. Yazarın Sessizliğinin Faydaları
11. Gayrişahsi Anlatının Bedeli, I:
Mesafe Karışıklığı
12. Gayrişahsi Anlatının Bedeli, II:
Henry James ve Güvenilmez Anlatıcı
13. Gayrişahsi Anlatı Ahlakı

İkinci Baskıya Sonsöz
Kurmacada Retorik ve Retorik Olarak Kurmaca:
Yirmi Bir Yıl Sonra

Kaynakça
Ek Kaynakça, 1961-82
James Phelan
Kaynakçalar Dizini
Dizin
OKUMA PARÇASI

İlk Baskıya Önsöz, s. 9-11.

Kurmacanın retoriği üzerine yazarken didaktik kurmacaya, yani propaganda ya da talimat için kullanılan kurmacaya pek ilgi göstermedim. Benim konum didaktik olmayan, okurlarla iletişim kurma sanatı olarak görülen kurmacanın tekniği – bilinçli ya da bilinçsiz olarak kurmaca dünyasını okura empoze etmeye çalışan epik, roman ya da öykü yazarının kullanabileceği retorik vasıtalarıyla ilgileniyorum. Bu anlamdaki retoriğin gündeme getirdiği problemler Gulliver'in Seyahatleri, Çarmıh Yolcusu ve 1984 gibi didaktik eserlerde de görülmekle beraber, Tom Jones, Middlemarch ve Ağustos Işığı gibi didaktik olmayan eserlerde daha berraktır. Retoriğe başvurularla dolu bir sanatı estetik zeminde savunmanın bir yolu var mıdır? Flaubert'in olayların akışına dalıp Emma'yı, "onu böylesine kızdıran şeyin ta kendisine şimdi teslim olmaya heveslendiğinin farkında değildi" ve "kendi kendisini fuhuşa ittiğinden haberi bile yoktu" gibi ifadelerle tasvir etmesini mümkün kılan sanat ne tür bir sanattır? Eleştirmenler ne cevap verirlerse versinler, bu açık seçik, ayırt edilebilir retorik çoğunlukla başlarına bela olmuştur. Fakat modern kurmacanın kılık değiştirmiş retoriğinde de aynı sorunların, o kadar göz önünde olmamakla beraber, gündeme geldiğini göstermek için çok derin bir analiz gerekmez; Henry James bir ficelle (sırdaş) uydurma sebebinin kahramanın değil okurun bir "dosta" ihtiyaç duyması olduğunu söylediğinde, bu görünüşte dramatik hamle hâlâ retoriktir; okurun esere tutunmasına yardımcı olma çabasının bir sonucudur.

Yazarın okuru kontrol etme araçlarının peşine düşerek tekniği keyfen tecrit ettiğimin, yazarları ve okurları etkileyen tüm toplumsal ve psikolojik kuvvetlerden ayırdığımın bilincindeyim. Farklı zamanlarda farklı okur kitlelerinin farklı taleplerini büyük ölçüde dışarıda bırakmak zorunda kaldım – retorik ilişkinin bu veçhesi şu eserlerde gayet iyi ele alınmıştır: Q. D. Leavis, Fiction and the Reading Public (Kurmaca ve Okurlar); Richard Altick, The English Common Reader (Ortalama İngiliz Okuru) ve Ian Watt, Romanın Yükselişi. Okurun kurmacaya neredeyse evrensel ilgisini açıklayan psikolojik nitelikleriyle ilgili soruları daha da katı bir şekilde dışladım – Simon Lesser Fiction and the Unconscious (Kurmaca ve Bilinçdışı) adlı eserinde bu tür sorularla ilgilenmiştir. Son olarak da yazarın psikolojisini ve yaratıcı süreçle bu psikolojinin ilişkisine dair tüm soruları bir yana bıraktım. Kısacası, kurmaca hakkındaki en ilginç soruların çoğuyla ilgilenmiyorum. Bahanem de şu: Retoriğin sanatla bağdaşabilirliğiyle ilgili daha dar kapsamlı soruyu ancak bu şekilde yeterli düzeyde ele alabileceğim.

Tekniğe retorik muamelesi yaparak yaratıcı hayal gücünün özgür ve anlaşılması güç süreçlerini ticari eğlencelerdeki kurnazca hesaplara indirgiyormuş gibi görünebilirim. Bilinçli olarak hesap yapan sanatçılar ile okuru etkilemeyi hiç düşünmeden sadece kendini ifade eden sanatçılar arasındaki farkın ne olduğu sorusu önemlidir, ama bir yazarın eserinin, kaynağından bağımsız olarak kendini iletip iletmediği sorusundan ayrı tutulmalıdır. Yazarın retoriğinin başarısı yazarken okurlarını düşünüp düşünmediğine bağlı değildir; nasıl ki "salt hesaplama" başarıyı garantilemiyorsa, en bilinçsiz ve Dionysosçu yazarlar bile ancak bizi dansa katabildiği ölçüde başarılıdır. Tam da önüme koyduğum görevin doğası yüzünden, sanatsal başarının asla hesaplı kitaplı faydalanılamayacak kaynaklarının hakkını veremem, ama hesaplanamayanın önemini inkâr etmeden ya da araştırmayı okurları bilinçli olarak düşünen yazarların eserleriyle sınırlı tutmadan da bu kısıtlılığı kabul etmek mümkündür.

Uzmanlık eğitimimin güvenli sığınağından çok uzaklara gitmeden bu çalışmayı yapmam mümkün değildi. Dikkatli olmaya çalışmama rağmen, her dönemin ya da yazarın uzmanlarının hiçbir uzmanın yapmayacağı olgu ya da yorum hataları yakalayacağına şüphem yok. Ama tek başına okurun tüm analizlerime hak verip vermemesinin genel savımı çürütmeye ya da ayakta tutmaya yetmeyeceğini umuyorum. Bu analizler tanımlayıcı değil örnekleyicidir ve kitap, bana göre, tekil eserlerin okumasına bazı katkılar yapsa da, her eleştirel vargı daha başka pek çok eserle de örneklenebilir. Eğer yaklaşımım doğruysa, deneyimli okur ona hatalı görünen örneklerin yerine başka örnekler bulabilecektir. Amacım en sevdiğim romancılar konusunda herkesi hizaya getirmek değil, romancının ne yapması gerektiği konusundaki soyut kuralların sınırlarından hem okurları hem de romancıları kurtarmak için iyi romancıların gerçekte ne yaptığını sistemli şekilde onlara hatırlatmaktır.

Yayımlanmış eleştirilere şükran borcumu dipnotlarda ve kaynakçalarda elden geldiğince eksiksiz olarak belirtmeye çalıştım. Aldığım daha kişisel yardımlar için –daima daktilocudan çok daha öte olan– Cecile Holvik'e ve ilk taslakların ayrıntılı eleştirisini yapanlara teşekkür etmek isterim: Ronald S. Crane, Leigh Gibby, Judith Atwood Guttman, Marcel Gutwirth, Laurence Lerner, John Crowe Ransom. Yıllar yılı her taslağı tek tek okuyan eşime minnettarım. İlk taslağı tamamlamamı sağlayan bursu veren John Simon Guggenheim Vakfı'na ve son taslağı bitirdiğim uzun izin için Earlham College'a çok teşekkürler.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Irmak Zileli, “Kurmaca üzerine bir başucu kitabı”, Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2012

Okur, yazar ya da eleştirmen, bir edebiyat eserine hangi gözle bakıyor olursanız olun ufkunuzu açacak bir kitap Kurmacanın Retoriği. Ne tuhaftır ki birinci baskısının üzerinden 51, ikinci baskısının üzerindense 29 yıl geçtikten sonra ancak kazandırılmış Türkçeye. Wayne C. Booth’un, cüssesiyle insanı ürkütse de, işi yokuşa sürmeyen anlatımıyla benzerlerinden ayrılan bu çalışması başucu kitabı niteliğinde. Bu tür eleştiri ve kuram kitaplarında sıkça karşılaştığımız “anlaşılmazlık” sorunu Kurmacanın Retoriği için tümüyle geçersiz. Kuşkusuz herkesin bir “ağrı eşiği” vardır. Bir metnin anlaşılırlık düzeyiyle ilgili değerlendirme, kişinin alışkın olduğu okuma biçimine, aşina olduğu kavramlara göre değişir. Yine de Kurmacanın Retoriği için şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, belli bir oranda edebiyatla ilgili, kurmaca üzerine okumayı seven okurun rahatlıkla içine girebileceği, keyif alacağı bir kitap elimizdeki. Açıkçası, bunun üzerinde bu kadar durmamın nedeni “ağrı eşiğimi” belirleyen kimi yaralara sahip olmam. Yeri gelmişken, çevirilerden mi, yazarın kendisinden mi kaynaklandığını bir türlü çözemediğim, bu tür eserleri okunmaz hale getiren dil sorununa da parmak basmış olayım.

Bir kurmacada yazar sesi ne kadar yer almalıdır? Anlatmak mı makbuldür, göstermek mi? Muğlaklığın derecesi ne olmalıdır ki okur yazarın hayal ettiği okumayı yapabilsin? Güvenilir anlatıcı ile güvenilmez anlatıcının metne kazandırdıkları ile kaybettirdikleri nelerdir? Bu ve benzeri sorular soran ama soruların içindeki netlik arayışına rağmen, yanıtları keskin doğrulara bağlamayan bir kitap Kurmacanın Retoriği .Tam aksine, o güne dek verilmiş yanıtların içinde barındırdığı kesin yargılara itiraz eden bir yapıt. Herhangi bir eseri kurgularken ya da eleştirirken “yazar sesi baskın olmamalıdır”, “edebiyatta anlatmak değil göstermek daha sanatsal olandır” gibi genel yargıların sakıncalı olduğunu döne döne vurguluyor Wayne C. Booth. Onun temel ilkesi, herhangi bir kurmaca yapıtı genel doğrulara göre değil, o yapıtın kendi iç sesine ve mantığına göre değerlendirmek. Bu ilkenin en basitleştirilmiş ifadesi, yazarın kelimeleriyle şöyle: “Herhangi bir şeyi kötü yaparsan sonuç kötü olur.” Buradan hareketle, bir eseri değerlendirmemizde bize hiçbir dogmanın yön vermemesi gerektiğini söylüyor aslında Booth. Edebiyat tarihinin çeşitli dönemlerinde oluşan yaklaşım farklılıklarının neredeyse geçersizleştiği bir bakışı var yazarın. Bu bakışıyla, aslında egemen eleştiri anlayışları üzerine eleştirel bir okuma yapılabileceğini de düşündürmüş oluyor. Sözgelimi, modern edebiyatla birlikte yazar sesinin öne çıktığı eserlerin yerden yere vurulmasına varan eleştiri anlayışını eleştiren Booth, kimi haklı sorular soruyor okura. Bu sorular ışığında yazar sesinin sıfırlandığı izleniminin yaratıldığı hallerde bile, yazarın olmamayı seçmesinin de aslında onun varlığının işareti olduğunu vurguluyor. Yazar sesinin asla gerçekten kesilemeyeceğini örnekleriyle anlatırken, yazar ortalarda yokmuş gibi davranmanın bir kandırmaca olduğunu belirtiyor. “Bu bakımdan, sadece yazarın kendi sesinden konuştuğu yerlere değil, her dramatize edilmiş karaktere dair güvenilir ifadelere karşı çıkmamız gerek, çünkü fazla dramatize edilmiş anlatıcının icra ettiği anlatı edimi bile başlı başına yazarın bir karakterin uzatılmış ‘içeriden görüşünü’ sunmasından ibarettir.” O halde diyor, neden tek tek eserler üzerinden değerlendirme yapmak mümkün olmasın? Bir eserde baskın bir yazar sesi makbulken, bir başka eserde yazarın “yokmuş gibi davranması” daha yerli yerinde olamaz mı? Wayne C. Booth, iki biçimin de iyi ve kötü örneklerini sayarak bu savını destekliyor. Şöyle soruyor. “Nasıl oluyor da bazı kitaplarda yazarın yorumu eseri mahvederken, ‘Tristram Shandy’deki uzun yorumlama bize büyüleyici gelir?”

Aslında meselenin, genel kurallara bağlı olarak değil, tek tek eserlerin kendi bünyesinin neyi istediği üzerinden değerlendirilmesi gerektiği çok açık bir biçimde görülüyor. Booth’un da kitap boyunca vurguladığı şu ki, önemli olan, bir eserin “dramatik zorunluluğu ile retorik işlevin birleşmesi”.

Yazar, Homeros’tan Shakespeare’e, Henry James’ten Laurence Sterne’ye, Proust’tan Joyce’a dek, pek çok yazarın eserinden somut örnekler vererek kurmacanın retoriği üzerine önemli konuları tartışıyor. Demin örneğini verdiğim yazar sesinin ne düzeyde kullanılması gerektiğinin yanında, kurmacanın gerçeklik boyutu, anlatma ile gösterme arasındaki farklılıklar, yazarın metni kaleme alırken okurunu ne derece dikkate alacağı sorunu, anlatıcı sesi belirlerken karşılaşılan riskler ve muğlaklık gibi sorunlar, yine yukarıdaki temel yaklaşım ekseninde ele alınıyor. Örneğin bir eserde birinci tekil bir anlatıcı sese ne derece güveneceğiz? Kendiyle ilgili algısı baştan aşağı yanlış olan bir karakterin yorumsuz anlatısı ne gibi riskler barındırır? Tam da bu konuda, “Anlatı Türleri” başlıklı bölümde anlatıcının birinci tekil mi olacağı sorusuna yanıt vermenin yeterli olmadığını, bunu belirledikten sonra şu soruları sormak gerektiğini vurguluyor Booth: “Nasıl bir birinci tekil şahıs? Ne kadar eksiksiz karakterize ediliyor? Anlatıcı olarak kendisinin ne kadar bilincinde? Ne kadar güvenilir? Gerçekçi çıkarımla kısıtlanmışlık düzeyi nedir, ne ölçüde gerçekçiliğin ötesine geçen bir imtiyazı olacak? Hangi noktalarda hakikati söyleyecek ve hangi noktalarda yargıda bulunmayacak, hatta yalan söyleyecek?”

Özellikle modern edebiyat sonrası gelişen eleştirinin temel argümanlarını tartışan Booth, zaman zaman “geleneksel” biçimlerden yana olduğu izlenimi yaratmış gibi görünse de, 1983 yılında yapılan ikinci baskıya sonsözde bunu da açıklığa kavuşturuyor.

Kurmacanın Retoriği ders kitabı niteliğinde, edebiyat eleştirisi ve okumalarında yol gösteren, tutarlı, anlaşılır, açık ve kapsamlı bir kitap. Booth, retoriğin temel soru ve sorunlarını yan yana getiriyor. Başucu kitabı olma hakkını da oradan alıyor.

Devamını görmek için bkz.

Fikri Sabit, “Sevilmek isteyen bir hikâye ile karşılaşan hikâye-sever”, Sabitfikir, Mayıs 2012

Kitap, eleştiri denen şeyin bize dayatıldığı gibi, asla bilimsel bir şey olamayacağını anladığımızda içimizi saran hüsran duygusunun yersizliğini vurguluyor.

Hem yazarla hem de hikâyeyle okur arasındaki o netameli, belki de hiç olmayan bölgede inatla duran; kimi zaman eleştirdiği kimi zaman da eleştirmediği, eleştiremediği için hiç sevilmeyen; yine de mumla aranan eleştirmen... İster istemez zihnimizde sevimsiz bir yer etmiş bu kişi, için için biliriz ki edebiyat denen dünyanın en oyuncu karakteridir.

Doymak bilmez bir hikâye düşkünü, iflah olmaz bir şekilde yazardan rol çalmakta ustalaşmış, kitap aşıran bir öğrenci gibi kayırılabilecek bir tür hikâye hırsızıdır… Aslında ne eleştiriye ne de eleştirmenin karakterine dair bir yorumda bulunan ünlü mü ünlü edebiyat eleştirmeni Wayne C. Booth düşündürüyor bana bunları.

Nasıl düşündürmesin, tuğla kıvamındaki hanidir klasikleşmiş eseri Kurmacanın Retoriği, sayfalar boyunca büyük bir edebi heyecan ve hazla dopdolu. Dışarıdan bakılınca birkaç sayfa sonra sıkılıp bir kenara bırakacağınız ve kütüphanenizin bir köşesinde bir gün yeniden hatırlanmayı bekleyen kitaplar arasına katılacak bir çalışma gibi görünen bu kitap yazardan ve okurdan başka bir bölgede kendini var etmeye çalışan edebiyat eleştirmeninin bir kalesi gibi. “Sevilmek isteyen bir hikâyeyle karşılaşmak isteyen gerçek bir hikâye-sever zihnin ürünü”, sadece edebiyat eleştirmenlerine ve edebiyat eleştirisine ilgi duyanlara bırakılmayacak bir çalışma...

Bugün eleştirmenler arasında artıyor gibi görünen panikten bizi en iyi koruyacak şey iyi hikâye mirasımızın zenginliğidir diyor Wayne C. Booth. Eleştiri denen şeyin bize dayatıldığı gibi, asla bilimsel bir şey olamayacağını artık iyiden iyiye anladığımızda içimizi saran hüsran duygusunun yersizliğini vurguluyor. Edebiyat ne mutlu ki gelişme denen şeyden nasibini almayacak. “Bilgimizin büyük bir kısmı dile getirilmemiş durumda, çok azı tanımlanabilmiş, bildiklerimizin de çok azını özetlememiz mümkün oluyor. Ama edebiyat incelemelerinin indirgenemez karmaşıklıkları ve akışkanlıkları sayesinde bir büyük zafer kazandık: İçimizden herhangi biri, yaşı ya da cehalet seviyesi ne olursa olsun sanatı başkalarının pratiğinden öğrenmekle kalmayıp sanatın kendisini icra edebilir.” Booth neticede sezarın hakkını sezara vermiş gibi görünüyor. Gelin bunu nasıl yaptığına kısaca bir göz atalım.

Kurmacada 'anlatmak ve göstermek' üzerindeki ayrımlar ve tartışmalar üzerinde duruyor yazar ilkin. Yazarın sesinin ve yargısının yapıt üzerindeki dolaşımını, yapıtı var ediş şeklini ele alıyor, daha çok da erken dönem anlatılardaki otoriter sesin, anlatımın izinden gidiyor. Homeros gibi yazarların izini sürüyor. Açık açık duyulan yazar sesine ve yargısına yönelik eleştirel tepkinin, bunu el altından yapana duyulan takdirin anlamsızlığını vurguluyor. Çünkü ne olursa olsun, nasıl yazılırsa yazılsın bir hikâye, yazarın yargısı daima mevcuttur, nasıl bakacağını bilen biri için daima göz önündedir. Ancak bu temel eleştiri biçiminin bizi yazarın dille ilişkisine ve hikâye içinde kendini gizlemek ve göstermek istediği anlarda değiştireceği kılıklara götürüyor elbette.

Kurmacanın Retoriği 'nin büyük bir bölümü genel kurallara ayrılmış. Edebiyat için kabuledilegelen genelgeçer kurallar üzerinde ince ince duruyor Booth: “Hakiki roman gerçekçi olmalıdır”, “Tüm yazarlar nesnel olmalıdır”, “Hakiki sanat izlerkitleyi umursamaz” gibi edebi dogmaları iyice sarsıyor. Ayrıntılara fazla girmeyeceğim ama Booth’un özellikle zımni yani ima edilen yazarın yargılarının ve duygusunun bizzat büyük kurmacaların ana malzemesi olduğunu gösterme biçimi etkileyici. Ayrıca okuru umursayarak yazma üzerine bugün gerçek edebiyat eseri-çoksatar kitap arasındaki temel çatışmaya dair çok etkileyici bir tartışma kanalı da açtığını söylemeden geçmek istemem.

Bir edebiyat eseri gücünü nereden alır? Booth’un temel çıkarımı bir hikâyenin ya da romanın neden iyi olduğunu açıklayan temel kuralların geçersizliği... Başta da dediğim gibi artık klasikleşmiş olan Kurmacanın Retoriği 'nde edebiyat eleştirisi üzerine bir tür devrim yapıyor Booth. Kayıtsız kalmak mümkün değil.

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Duygu Yavuz, “Edebiyat Eleştirisinde Yeni Bir Rehber: Kurmacanın Retoriği”, Kanat Dergisi, Bahar 2012

2012 yılının bahar aylarını karşılarken kitapçıların “Edebiyat ve Eleştiri” raflarında okuruyla buluşmayı bekleyen kitaplardan biri de Kurmacanın Retoriği oldu. 2005 yılında kaybettiğimiz, özellikle Amerika’da dergi editörlüğüyle ön plana çıkmış olan İngiliz edebiyatı profesörü Wayne C. Booth’un bu çalışması, The Rhetoric of Fiction adıyla ilk kez 1961’de Chicago Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Kitap, 1983’te editörün isteğiyle ikinci baskısını yaptı. Yazarın nihai fikirlerini ortaya koyması bakımından önem taşıyan ve Türkçe çevirisinde dikkate alınan ikinci baskı, Booth’un çeşitli saptamalarını genişleterek sunduğu “Sonsöz” bölümünü de barındırıyor.

Edebiyat araştırmacıları ve meraklılarına “Sanatsal Saflık ve Kurmacanın Retoriği”, “Kurmacada Yazarın Sesi”, “Gayrişahsi Anlatı” başlıkları üzerinden geniş bir külliyatın kapılarını açan kitabın, kısa sürede temel başvuru kaynaklarından biri olacağını belirtmek fazla iddialı olmayacaktır. Kitabının adından da anlaşılacağı üzere Booth özellikle “kurmacadaki retorik ve retorik olarak kurmaca” (425) ayrımına değinmeyi amaçlar. Kitabın ilk bölümleri için anlatı temelli çalışmalarda zihinleri sıkça meşgul eden yazarın yargılarını barındırmayan, başka bir deyişle, “otoriter anlatım”ın ortadan kalktığı, nesnel bir anlatımın ne denli mümkün olup olamayacağı sorularına yanıt arandığı ifade edilebilir. Booth “yazarın sessizliği” meselesinde yazar ile kurmaca dünya arasındaki mesafe sorunsalına değinmekle birlikte, kitabın sonraki bölümlerinde Henry James’in eserlerinden hareketle “anlatıcının güvenilirliği”nden bahseder. Bunların dışında yazarın kurguda yansıttığı gerçekliğe ve “gayrişahsi anlatı ahlakı”na temas etmiştir. Okur kurgudaki olayları ve olay kahramanlarını yazarın ona yansıttığı ölçüde değerlendirebilir. Sözgelimi, yazar her ne kadar tarafsız bir çehreye bürünse de genellikle anlatıcı üzerinden kurgudaki karakterlerin iyi veya kötü özelliklerini ön plana çıkararak ya da olay örgüsünde gelecek sayfalarda karakterin dönüşümünün habercisi olan bir detay ifadeye yer vererek okurun karakteri alımlamasında güdümlü bir hale gelmesine salık verebilir. Elbette, bu noktada sadece yazar belirleyici değildir, metnin alımlanmasında okurun kendi yönelimleri, inaç sistemi ve değer yargılarının da rolü vardır. Bu bağlamda Booth, kurmacanın mimarı olan yazarların nesnel olması gerektiğine dönük –artık sabit diyebileceğimiz– yargılama tarzını değerlendirmiş ve bu meseleye okurun nesnelliğini de ekleyerek söz konusu “anlatıda nesnellik” problematiğini daha geniş bir perspektifle irdelemiştir.

Tüm bu meseleler ışığında, Kurmacanın Retoriği “her anlatının bir tür retorik” olabildiğine dair okurun nezdinde ufuk açacak deliller sunan kayda değer bir çalışma.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.