Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-892-7
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Elisabeth Roudinesco diğer kitapları
Dün Bugün Jacques Lacan, 2013
Kendi Çağından Bizim Çağımıza
Sigmund Freud
, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan
Özgün adı: Lacan, envers et contre tout
Çeviri: Nami Başer
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012

Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, güncelliğini korumaya ve tartışılmaya devam ediyor. Düşüncelerinin özgürlükçülerden ziyade baskıcıların amaçlarına hizmet ettiğini iddia edenler olduğu gibi, şahsı hakkında da olumlu ve olumsuz birçok mit ortaya atılıyor. Lacan'ı yakından tanıyan psikanalist ve tarihçi Elisabeth Roudinesco temelsiz iddiaları çürütmek ve bu önemli şahsiyeti gerek insan olarak gerek düşünceleriyle daha iyi tanımamızı sağlamak için söz alıyor.

Lacan'ın psikanalizi ve felsefesi hakkında yayımlayacağımız bir dizi kitabın ilki olan Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, tanımak isteyenler için olduğu kadar tanıdığını düşünenler için de iyi bir kaynak: Canlı bir portre ve buna paralel bir analiz.

İÇİNDEKİLER
1. 30 Yıl Sonra
2. Viyana'dan Paris'e
3. Aynalı Çocuk
4. Öznenin Yeniden Bulunması
5. Aileler, Sizi Seviyorum, Sizden Nefret Ediyorum
6. Marguerite'i Sevmek
7. Arşiv
8. Söz, Ses
9. Seminer'den Parçalar
10. Aşk, Kadın
11. 1966: Ecrits
12. Şey, Veba
13. Yerler, Kitaplar, Nesneler
14. Antigone
15. Kant ile Sade
16. Ölüm
OKUMA PARÇASI

1. Bölüm: 30 Yıl Sonra, s. 11-16.

1993'te, Fransa'da Psikanalizin Tarihi'nin,(1) tamamı Lacan'ın düşüncesine, yaşamına, yapıtı ve eylemine adanmış üçüncü cildinin yayımlanmasından sonra, günün birinde sadece bu aykırı düşünceli ustanın mirasının değil, aynı zamanda benim kendi çalışmamın, gerek psikanaliz topluluğu içinde gerek dışında, nasıl yorumlandığının bir bilançosunu çıkarmamın gerekebileceği duygusuna kapıldım sık sık.

Eleştirel yaklaşıma dayalı sakin bir çalışmanın harareti düşüreceğini sanmakla hiç kuşkusuz yanılmışım. Kitabın başına aldığım Marc Bloch'un ünlü sözünün –"Robespierre'ciler, Robespierre'e karşı olanlar yalvarıyoruz size: Söyleyin allahaşkına, Robespierre kimdi?"(2)– Lacan'ın insan olarak kaderine ve düşüncesinin gelişimine sükûnet içinde bakmayı sağlayacağını sanmakla da galiba hata etmişim.

Kitabın aldığı tepkiler büyük ölçüde olumlu oldu, ama gerek yapıtı, gerek insan olarak kendisi günümüzde en akıl almaz yorumlara konu olmayı sürdürüyor; öyle bir zamanda yaşıyoruz ki ya her kuşak kendisinden önce olan biteni unutma eğiliminde, ya da geleceğe ışık tutma kaygısıyla geçmişi düşünecek yerde, "altın çağ" olduğu sanılan bir mirasa ve soyağacına dayanarak eskiyi göklere çıkarmak işine geliyor insanların.

Buna bir de dönem dönem ortaya çıkan, şöhrete kavuşamadıkları için ona buna saldıran terapistlerin ya da vurdumduymaz yergicilerin hezeyanları ekleniyor: Yok Freud Naziymiş, Yahudi düşmanıymış, baldızıyla yatmış, caniymiş, sahtekârmış. Lacan da sapıkmış, vahşi hayvanmış, Maocu, tecavüzcü, tarikat önderi, sahtekârmış, karılarını, hastalarını, hizmetçilerini, çoluk çocuğunu durmadan dövüyormuş, silah koleksiyonculuğu yapıyormuş. Bu konuda dilin kemiği yok, dedikodu tam gaz, üstüne üstlük her gün yeni bir şeyler ekleniyor.

Çağımız bireyci ve pragmatist. Ânı yaşamayı, ekonomik belirlemeciliği, sondajları, dolaysızlığı, göreciliği, rahatı seviyor. Siyasi bağlılığı ve seçkinleri sevmiyor; düşünceyi küçümseyip transparanlığı, kötülükten, sapıklıktan keyif almayı yeğliyor; insanları nöronlarıyla, genleriyle açıklayıp duygu ve heyecanları sergilemek hoşuna gidiyor. Sanki insanlığın durumunu tek bir nedensellikle açıklamak mümkünmüş gibi geliyor insanlara. Avrupa'da popülizmin tırmanışı, açıkça ırkçılığı, yabancı düşmanlığını ve milliyetçiliği savunan bu popülizmin bazı aydınlara çekici gelmesi bu durumu körüklemekte.

Şunu da söylemeliyiz, vahşi bir kapitalizmin ortaya çıkması, sefalet ve umutsuzluğu dünyaya yayarak, bazıları için kimlik deneyimi ve politik gönderme yerine geçen dinci fanatizmi yeniden hararetlendirdi. Fransa'da ruh hastalıklarına yakalanmış ve ellerinden geldiği kadarıyla tedavi (ilaçlar, değişik terapiler, tamamlayıcı tıp, her türlü iyileştirme yöntemleri, kişisel gelişme, manyetizma, vb.) gören sekiz milyon kişi var. Demokratik dünyanın her tarafında, kendi kendini iyileştirme yöntemleri sonsuz bir çeşitlilikle çoğalmakta; bilimin, çoğu zaman da aklın dışına çıkmakta. O dünyada artık –toplumsal mutluluğun değil– zevkin peşinde koşmak, hakikat araştırmasının yerine geçmiş bulunuyor. Psikanaliz kendi hakikatinin peşinde koşmaktan vazgeçmediği için de, bu iki eğilime, bir yanda zevk düşkünlüğüne, öte yanda kendi kimliğine kapanmaya ters düşüyor.

Ama içinde yaşadığımız çağ, bu arada, sahnelediği özelliklere muhalefeti de üretiyor: Hölderlin'in dediği gibi, kurtuluşun en yakın olduğu an tehlikenin en büyük olduğu andır(3) – umudun da öyle. Kanıt mı? Avrupa'da otuz yıl boyunca başkaldırı düşüncesine gülünç eleştiriler getirildi, ama bakın Avrupa'da doğan devrim düşüncesi şimdi başka yerlerde yeni bir arzu olarak filizleniyor.

Psikanalizin tarihi ve bu tarihin yazıya geçirilmesi söz konusu olunca, böyle bir ortamda duruma sonradan göz attığımızda, olup bitenlerin titizlikle ortaya konmasından ve çokyönlü birtakım gerçeklerin incelenmesinden sonra bile, Lacan –tıpkı Freud ve tüm ardılları gibi– hâlâ kâh bir şeytan kâh bir idol gibi görünüyor. Bu nedenle de her şeye ya ak ya kara gözüyle bakılıyor ve tarih inkâr ediliyor. Psikanalistler de bunun dışında kalmıyor: kapalı dil, melankolik havalara girme, toplumsal sorunlara kapalılık, geçmişe özlem… Tarih yerine eskiyi anmayı, olayların incelenmesi yerine papağanca tekrarını, şimdiki zamana bağlanma yerine geçmişe hayranlığı öne çıkarıyorlar. "Yarının başka bir gün" olduğunu bile bile unutuyorlar. Öyle ki insan bazen kendi kendine uzmanı oldukları alana ve devraldıkları mirasa düşman mı kesildiler diye sormadan edemiyor.

Bu gözlemde bulunurken, yeni bir umudun filizlendiğini gördüğüm için, Lacan'ın ölümünden 30 yıl sonra, psikanalizin –"destansı" denen– bir döneminin sona ermeye yüz tuttuğu ve psikanalistlerin de devlet eliyle düzenlenen bir meslekte örgütlenerek, psikoterapist ordusuna dönüştüğü bir zamanda, etkilerini XIX. yüzyılın sonunda, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun ve ona bağlı bütün kurumların –babaya dayalı aile, monarşik egemenlik, geleneğe tapma, geleceğin reddi– yavaş yavaş yıkıldığı bir dönemde göstermeye başlayan bir entelektüel maceranın son büyük düşünürünün yazgısından bu sefer başka türlü ve daha kişisel bir üslupta söz etmek istedim.

Bugünün okuru için, bütün bir kuşağı içermiş olan bir yaşamın ve yapıtın önemli dönemlerini hatırlatmaya ve aradan geçen zamanın sağladığı mesafe sayesinde serbest ve öznel olarak yorumlamaya çalıştım. İsterim ki bu kitap Lacan'ın yapıtı ve yaşamındaki gizli bir yanın ortaya çıkarılması ve bilinmedik yollarda gezintiler olarak okunsun: Arşive ışık tutan bir saklı ya da arka yüz, ışık görünce içindeki karanlık figürlerin canlandığı bir tablo gibi. Başka bir Lacan'ı parça parça anmak istedim ki aşırılıklarıyla, "gerçek tutkusuyla",(4) nesneleriyle yüzleşebilsin: Tek sözcükle –simgesel evreninden dışlanmış olan– kendi gerçeğiyle buluşsun. Yeni sözcükler bulma tutkusuyla kendinin dışına taşan, kenarların, çevrelerin, harflerin Lacan'ı olsun.

Bu Lacan bizim zamanımızı zaten önceden bilmiştir. Irkçılığın, cemaatçiliğin, cehalet tutkusu ve düşünce nefretinin tırmanacağını, erkeklik ayrıcalıklarının azalacağını ve vahşi bir kadınlığın artacağını, depresyona girmiş bir toplumun geleceğini öngörmüş, devrim ve aydınlanmanın çıkmazlarını, dine dönüşen bir bilime, bilime dönüşen bir dine ve sadece biyolojik bir varlığa dönüşen insana inanılacağını haber vermiştir. "Pek yakında," diyordu daha 1971'de, "ırkçılık adını vereceğimiz ve sırf konuştukları için her türden bilinç/vicdan sorunuyla karşı karşıya kalan varlıklarda hayatın yeniden üretimi düzeyinde her şeyi denetimi altına alacak ayrımcılık sorununun içinde boğulacağız."(5)

Ölümünden 30 yıl sonra Lacan'dan söz etmek aynı zamanda modernliğimizde önemli bir yer tutan entelektüel bir serüveni de hatırlamak olacak; ne denirse densin bu serüvenin mirası hâlâ verimlidir, çünkü ifade ve davranış özgürlüğünün, her türlü özgürleşmenin (kadınların, azınlıkların, eşcinsellerin) ortaya çıktığı, yaşamı, aileyi, deliliği, okulu, arzuyu değiştirmenin umut edildiği, normların reddiyle birlikte kanunlara karşı gelmekten zevk alınan bir dönemdir bu.

Açık düşünceli ve feleğin çemberinden geçmiş bir çapkın olarak Lacan, bu umutlara pek bel bağlamadı, ama kendisini kıskanan birçok muhafazakârın da oklarına hedef oldu. Dinsel kurtuluşun yerine ilerlemeyi, obskürantizmin yerine Aydınlanma'yı geçirebilmenin tek yolunun hakikat arayışı olduğuna emindi. Yine de, demekteydi kendisi, akılcılık tersine dönebilir ve kendi kendisini yok edebilir, bunu bilmek gerek. Bu yüzden törenlerin, geleneklerin ve simgesel yapıların savunucusuydu. Bugün ona "guru" ya da "demokrasi düşmanı" gibi alçaltıcı etiketler takanlar, Lacan'ı bu hiç benimsemediği şeylerle suçlarken, onun bazen kendine bile karşı gelerek bu değişim süreçlerinde yer aldığını unutuyorlar. Söz konusu değişim süreçlerinin paradokslarını, bugün hoşumuza giderek kullandığımız söz ve dil oyunlarıyla olduğu gibi kabul etmişti Lacan. XX. yüzyıl Freudcu'ydu, XXI. yüzyıl daha şimdiden Lacancı'dır.

Lacan bizi şaşırtmayı sürdürüyor.

XX. yüzyılın başında doğmuş ve iki korkunç savaşı yaşamış, 1930'lardan başlayarak ün kazanmıştı. Ama Fransız düşüncesi üzerine etkisini en çok 1950-75 arasında göstermişti. II. Dünya Savaşı'nda Fransa'daki Direniş'in doğurduğu iki hareketten (De Gaulle'cülük ve komünizm) miras kalan toplumsal ve politik bir idealin, sonra da sömürgelerden vazgeçmenin ve son olarak Mayıs '68 olaylarının damgasını vurduğu Fransa, kendini dünyanın en kültürlü toplumu olarak görüyor, evrenselci ve eşitlikçi cumhuriyet tapınmasının yön verdiği bir hukuk devletinde aydınların egemen yer tuttuğu bir ulus olduğunu düşünüyordu.

Akıl ve ilerlemeye bağlı bütün özlemler bu bağlamda anlamlıydı. Ruh hastalıklarına yakalanmış nevrotik, psikotik, depresiflerin ve suçluların kaderini iyileştirme tasarısı da gündemdeydi. Ve işte tam bu sırada Lacan, demokratik toplumların mümkün tek ufkunun, insanın karmaşıklığının bütün yanlarını –iyisi olsun, kötüsü olsun bütün yanlarını– anlamayı sağlayacak tek görüşün, Freud'un çıkışı olduğunu inatla savundu. Kötümserliğe olsun, alaycılığa olsun epey eğilimliydi, ama yine de Lacan dar kafalı gericiliğe bulaşmadı.

Eski Yunan trajedisinin yanı sıra Marquis de Sade'ın yazılarını da seferber ederek Auschwitz mirasını Freudcu tarzda ele alan, olayın korkunçluğunu gösteren tek psikanalist düşünür de o oldu. Nazilerin Yahudileri yok etmesini ölüm dürtüsünden hareket ederek yeniden yorumlamayı Freud'un mirasçıları arasında bir tek o becerebildi. Eğer Lacan psikanalizi bu şekilde yeniden düzenlemese ve kendisinin insanlardaki en kara ve en zalim yana duyduğu hayranlık olmasa, Fransa'da psikanaliz, Pierre Janet ya da Théodule Ribot zamanındaki gibi tıbbi bir psikolojiye dönüşür, ya da daha beteri Léon Daudet, Gustave Le Bon veya Pierre Debray-Ritzen tarzı berbat bir şey olarak kalırdı.

Notlar

(1) Elisabeth Roudinesco, Histoire de la psychanalyse en France, cilt 1 (1982, 1986), Fayard, 1994; cilt 2 (1986), Fayard, 1994; Jacques Lacan: Esquisse d'une vie, histoire d'un système de pensée, 1993; üç cildi birleştiren gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş yeni baskı, Paris: Hachette, "La pochothèque", 2009. Yukarı

(2) Marc Bloch, Apologie pour l'histoire, ou Métier d'historien, Paris: Armand Colin, 1993 [1949], s. 157; Türkçesi: Tarihin Savunusu ya da Tarihçilik Mesleği, çev. M. Ali Kılıçbay, Ankara: Gece, 1994. Yukarı

(3) "Ama tehlikenin olduğu yerde büyür / Kurtaracak güç de". Friedrich Hölderlin, "Patmos", Oeuvres, çev. Gustave Roud, Paris: Gallimard, "Pléiade Kitaplığı", 1967, s. 867. Yukarı

(4) Alain Badiou, Le Siècle'de böyle diyor: Paris: Seuil, 2005, s. 54; Türkçesi: Yüzyıl, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Sel, 2011. Yukarı

(5) Jacques Lacan, Le Séminaire: Livre XIX, … ou pire (1971-1972), Paris: Seuil, 2011. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Halil Türkden, “Sert bir baba olarak Lacan”, Agos Kitap/Kirk, Ocak 2013

Metis Yayınları’nın Lacan’ın felsefesi ve psikanalizine dair yayımlayacağı bir dizi eserin ilki olan ve onu en iyi tanıyan isimlerden biri olan tarihçi Elisabeth Roudinesco’nun kaleme aldığı Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, Türkiye’deki okuyucularıyla buluştu. Lacan’a dair ‘doğru anlaşılması’ bazı güç noktaları çok doğru bir biçimde aktaran çevirmen, öğretim üyesi ve felsefeci Nami Başer’in kitaba olan katkısının önemini en başta belirtmek gerekir.

Roudinesco’nun katkısı

Lacan’ı tanımak isteyenler, fikirlerini yanlış anlayanlar, daha yakından tanımak isteyenler ya da yanlış kaynaklardan anlamaya çalışanlar için çok yerinde bir çalışma olduğunu söylemek gerekir. Zira, akademik yaşamı boyunca onu en iyi tanıyan isimlerden biri olan, felsefesi üzerine yoğun bir şekilde kafa yoran ve 1993 yılında yine Lacan üzerine kapsamlı bir biyografik inceleme kaleme alan Elisabeth Roudinesco, bu kitabında Lacan’ı anlatmak için daha sübjektif bir yol izlemiş. Bu yolu izlemesindeki en önemli gerekçeyi kendisinin de dile getirdiği gibi, Lacan’ın fikirlerini yanlış anlayıp onu putlaştıran veya yerin dibine sokanlara karşı sahiplenme ihtiyacı olarak görebiliriz.

Kitapta Lacan’ın yaşamı ve fikirlerinin anlaşılır ve net bir dille aktarılıyor. Elbette, Roudinesco’nun bu kitaba özgü olan öznelliğine referansla bu anlaşılır ve net bir biçimde yapılan aktarmaların arasına serpiştirilen kendi görüş ve analizlerini de gözden kaçırmamak gerekir.

Roudinesco’nun kim olduğuna değinmek gerekirse, muhalif kişiliğiyle 68 kuşağının bir parçası olmuş ve psikanalizin tarihi üzerine çok doyurucu çalışmalarda bulunmuştur. Lacan’ın kuruculuk ettiği Paris Freud Okulu’nda 12 yıl yer almış ve Lacan’ın aramızdan ayrıldığı 1981’de o da bu okuldan ayrılmıştır. Yazarın Michel Foucault, Tzvetan Todorov ve Michel de Certau gibi isimlerden de ders aldığını ve kitapta da Lacan’ın bu isimlerle olan ilişkisini tartışmaktan çekinmediğini belirtmek gerekir. Michel Foucault’nun Sartre ve Lacan’ı birbirlerine alternatif iki çağdaş olarak gördüğünün altını çizen Roudinesco, Deleuze ve Michel de Certau’nun derslerine girdiğinde Sartre ve Lacan ‘ın gerçekten de hiçbir zaman bir araya gelmemiş olsalar da sürekli kesiştiklerini hayranlıkla izlediğini belirtiyor. Bu noktada, Sartre ve Lacan’la olan ilişkisini de öğrenciliğine yakışır bir biçimde betimliyor: “Sartre bir ağabey, Lacan sert bir baba gibi davranmıştı”.

Yıllardır psikanalizin tarihini ve analizini çalışan Roudinesco, sadece tıp alanında değil; akademik ve edebi anlamda da Lacan’a karşı acımasızca yöneltilen eleştiri oklarına da karşı duruyor. Kitabın isminden başlayarak birçok noktada aşırı öznel bir tavırla Lacan’ın yanında duran yazar, kitabın bazı noktalarında da onu yücelten ve putlaştıranlara da uyarılarda bulunuyor.

Aile ve babalık kurumuna dair

Roudinesco, Lacan’ın çoğu görüşüne yaptığı paralel okumayı aile ve babalık kavramları hususunda da yapıyor. Lacan’ın aile ve babalık kurumuna ilişkin fikirlerini kendi aile deneyimlerinden yola çıkarak yine paralel bir şekilde okuyor. Lacan, geleneksel aile kurumunun ve baba imgesinin parçalanmasını, tarihçi Hobsbawm tarafından da ‘Kısa 20. Yüzyıl’ olarak nitelendirilen sürecin en başındaki Avrupa’daki faşizm dalgasının yükselişinin ve toplumun yaşadığı çıkmazın önemli bir nedeni olduğunu düşünse de; aile kurumundaki ‘baba’nın, Avrupa’daki Führer’e dönüşmeyeceğini ileri sürüyordu. Bu düşünceden yola çıkarak, burjuva aile yapısının şiddet ve nevrozlara olan yatkınlığı çoğalttığını düşünmesine rağmen, aile kurumuna tamamen karşı çıkıp onu ortadan kaldırmak gibi bir düşüncesi olmadı. Lacan’ın yaşamında aile ve babalık kurumlarıyla anlaşamamazlık çok net görülebilir. Yazar Roudinesco bu noktada, Lacan’ın görüşleri ve yaşamındaki durumunu göz önünde bulundurarak, aile kurumunu yok etmek yerine alternatif bir yapı düşünülebileceğini ve Lacan’ın da buna karşı olmayacağını belirtiyor. Bu alternatif yapının önerilerinden biri de eşcinsel evliliklerin olması ve bunlara olanak tanınmasıdır.

Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, Roudinesco’nun tarafını net bir şekilde belli etmesinden dolayı edebiyat okuyucularında olumlu bir iz bırakmasıyla birlikte akademi için de yeni tartışmalara yol açacak bir psikanaliz analizi olacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Tüleylioğlu, “Başka bir Lacan”, Milliyet Sanat, Ocak 2013

Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, 1930’lardan başlayarak ün kazanmış, Fransız düşüncesi üzerine etkisini ise en çok 1950-75 arasında göstermişti. Lacan, demokratik toplumların mümkün tek ufkunun, insanın karmaşıklığının bütün yanlarını anlamayı sağlayacak tek görüşün, Freud’un çıkışı olduğunu inatla savundu. Freud’un diğer mirasçılarından, psikanalizi klinik bir sınıflandırma toplamı olarak gören ve buna indirgeyen her türlü görüşe karşı mesafeli olmasıyla ayrılıyordu. Lacan felsefi düşünceyi Freud’un yazdıklarına yeniden katarak, psikanalizi felsefe tarihi içerisine yerleştirdi. Sonrasında psikanalizi felsefeye karşı bir panzehir, bir “anti-felsefe” olarak düşündü. Eski yunan trajedisinin yanı sıra Marquis de Sade’ın yazılarını da seferber ederek Auschwitz mirasını Freudcu tarzda ele alan, olayın korkunçluğunu gösteren tek psikanalist düşünür de o oldu.

Dinsel kurtuluşun yerine ilerlemeyi, obskürantizmin yerine Aydınlanma’yı geçirebilmenin tek yolunun hakikat arayışı olduğuna emindi. Birçok muhafazakarın da oklarına hedef oldu. Lacan günümüzde, gerek yapıtı, gerek insan olarak kendisi günümüzde en akıl almaz yorumlara konu olmayı sürdürüyor. Tıpkı Freud ve tüm ardılları gibi hâlâ kâh bir şeytan kâh bir ideol gibi görünüyor.

Fransız tarihçi ve psikanalist Elisabeth Roudinesco, Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan adlı yapıtında ünlü düşünüre yöneltilen temelsiz iddiaları çürütüyor. Yaşamının ve yapıtının önemli dönemlerini hatırlatmaya ve yorumlamaya çalışıyor.

Roudinesco, “Bugün ona ‘guru’ ya da ‘demokrasi düşmanı’ gibi alçaltıcı etiketler takanlar, Lacan’ı bu hiç benimsemediği şeylerle suçlarken, onun bazen kendine bile karşı gelerek bu değişim süreçlerinde yer aldığını unutuyorlar” diyor ve Lacan’ın zamanımızı önceden bildiğini, ırkçılığın, cemaatçiliğin, cehalet tutkusu ve düşüne nefretinin tırmanacağını, erkeklik ayrıcalıklarının azalacağını ve vahşi bir kadınlığın artacağını, deprosyana girmiş bir toplumun geleceğini öngörmüş, devrim ve aydınlanmanın çıkmazlarını, dine dönüşen bir bilime, bilime dönüşen bir dine ve sadece biyolojik bir varlığa dönüşen insana inanılacağını çok önceden haber verdiğini belirtiyor.

Roudinesco, Lacan’ın psikanalizi ve felsefesini anlatırken, düşünce sistemini ve yıllar içinde nasıl geliştiğini, yapıtında gerçeklik, delilik, cinayet, bilinç, aile ve birey, aşk ve kadın, özne ile nesne gibi kavramları nasıl ele aldığını da gösteriyor.

Lacan 1953 ile 1956 arasındaki ilk seminerlerinden başlayarak, bilinçdışını bir dil olarak ele almış, insan denen varlığın içinde durmadan onu varlığının üzerindeki örtüleri kaldırmaya sevk eden bir sözün yaşadığını göstermişti. Sonra bu düşüncelerinden, öznenin simgesel işlevin önceliğiyle belirlendiği bir özne teorisi çıkardı; öznenin eylem ve kaderini oluşturan başlıca öğeye de “gösteren” adını verdi. Lacan her zaman bir şeyle ve onun tersiyle uğraşıyordu: yasak ile yasağı delme, aile ile aile içi kavgalar, simgesel düzen (dil, gösteren, akıl) ile pattadak ortaya çıkan gerçek (heterojen olan, lanetli olan, delilik) ve son olarak imgesel kapılma (ayna) ile bundan koparılma (gözden düşmüş nesne). Sürekli olarak kendisinin buluşu olan üç öğeyi gündeme getiriyordu: imgesel, simgesel, gerçek. Marx’an artı-değer kavramını alan Lacan sonradan bunun psikanalizde karşılığının artı-keyif olduğunu gösterdi. Freud’unkinden farklı bir kaygı anlayışı geliştirdi. Kaygıyı ruhsal organizasyonun kurucu yapılarından birine dönüştürdü. Onun için kaygı, her türlü insan özelliğinin göstereni oldu. Gerçekliği gerçeküstü bir ressam gibi anlattı. 1966’da makalelerini bir kitapta topladı, Ecrits (Yazılar) adını verdiği kitap bütün rekorları kıracaktı: Birinci cilt yüz yirmi bin, ikincisi elli beş bin sattı. Lacan bundan böyle övülecek, saldırılacak, nefret edilecek ve hayranlık duyulacak, ağırlığı olan bir düşünüre dönüşecek, sadece teamüllere karşı gelen bir pratikçi olarak kalmayacaktı.

Elisabeth Roudinesco, yaşamı ve yapıtını bir arada sunan benzersiz bir Lacan portresi çiziyor. Okuru, modern yaşamda önemli bir yer tutan, entelektüel bir serüvenin bilinmedik yollarında gezdiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “Her şeye ve herkese karşı, ‘aynen’ Lacan”, Sabit Fikir Dergisi, 28 Ocak 2013

Sözcüklerin, şeylerin, listelerin, koleksiyonların, yerlerin, yer değiştirmiş nesnelerin, anlamların terse döndürülmesinin, yarığın, doymaz keyfin, dünyanın kökeninin, bir meydan okuma gibi yaratılan ve başkasına yönlendirilen nefretin oluşturduğu çığın Lacan’ı, yani her şeye ve herkese karşı Lacan… Yirminci yüzyılın hem en zor anlaşılan hem de en etkileyici düşünürlerinden biri Jacques Lacan. Etrafına bir şeytan ve bir idol olarak, nice mitler kondurulmuş, varlığına nice mitler yakıştırılmış, onu anlama şekillerinden bile nice ekoller doğmuş. Hem yapıtının zor anlaşılırlığı hem de karakterinin iniş çıkışlılığı Lacan adına yazılan kitapları, üzerine yapılan analizleri bir tür patlamaya dönüştürür malum. İşte Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, bu varlığıyla da, yapıtıyla da "bir tuhaf" olan adamı anlama yolunda atılan adımlardan biri. Elisabeth Roudinesco hem bir tarihçi hem de Lacan’ı yakından tanıyan bir psikanalist olarak Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan'da doğası gereği ilginç bir Lacan portresi ve analizi çıkarıyor.

Peki kimdi Lacan? Ya kendisinden önce olan biteni unutma eğilimde ya da bugün ve gelecek adına geçmişte olan biteni çarpıtıp göklere çıkaran bireyci ve pragmatist günümüz insanı için birini tanımak ve anlamak mümkün mü gerçekten? Sapık, cani, sahtekâr, Maocu, tecavüzcü, silah koleksiyoncusu demek, ya da denilene inanıp düşünmeden geçmek varken Lacan’ı niye tanımaya çalışalım? Yanıtımız da paradoksal olarak pragmatist olacak belki ama vermek zorundayız: Psikanalizden gelecek şifa için... Elisabeth Roudinesco’ya göre psikanaliz ne olursa olsun kendi hakikatinin peşinde koşmaktan vazgeçmiyor çünkü ve çağın iki eğilimine, yani zevk düşkünlüğü ile kendi kimliğinin üzerine kapanmaya ters düşüyor.

“20.yy Freudcuydu, 21. yy. daha şimdiden Lacancı’dır.” Çünkü her şeyden önce Lacan bizim zamanımızı önceden biliyordu. “Irkçılığın, cemaatçiliğin, cehalet tutkusu ve düşünce nefretinin tırmanacağını (…), devrim ve aydınlanmanın çıkmazlarını, dine dönüşen bir bilime, bilime dönüşen bir dine ve sadece biyolojik bir varlığa dönüşen insana inanılacağını haber vermiştir. ‘Pek yakında’, diyordu daha 1971’de, ‘ırkçılık adını vereceğimiz ve sırf konuştukları için her türden bilinç/vicdan sorunuyla karşı karşıya kalan varlıklarla hayatın yeniden üretimi düzeyinde her şeyi denetimi altına alacak ayrımcılık sorununun içinde boğulacağız.’”

Öncelikle, söz… Bilinçdışını bir dil olarak ele almıştı Lacan. İnsan denen varlığın içinde durmadan onun varlığının üzerindeki örtüleri kaldırmaya sevk eden bir sözün yaşadığını göstermişti. Söz, baştan çıkarıcıydı, uzun uzadıya aklı yürütmelerle dolu ve taşkın ve hatta küfürbazdı.

Fantaziler ve yansıtmalar... Lacan aşkı nefrete, tanrı buyruğunu bir geri tepme telkinine dönüştürmeyi seviyordu. “Böylece başkasıyla her türlü ilişki biçiminden, bilinçdışının negatifliğinin ebediliğini ortaya çıkarmış oluyordu: Işık ve gölge oyunu, sözün acımasızlığı, fanteziler, yansıtmalar.”

Bir kaygı ustasıydı Lacan, kaygı kliniğinde uzmanlaşmıştı. Kaygının, tıpkı depresyon gibi liberal ve bireyci toplumların semptomu haline geldiğini düşünürsek, manidardı...

Çapkındı, egosantrik ve erotikti… Aşktan kaçınmıştı hep. “Aşk insanın kendisinde olmayanı, istemeyen birisine vermesidir.” Ondandır ki aşka ruh ile ölmek arasında gidip gelen adlar veriyordu…

Her zaman bir şeyle ve onun tersiyle uğraşıyordu: Yasak ve yasağı delme, aile ve aile içi kavgalar, simgesel düzen ve pat diye ortaya çıkan gerçek, imgesel kapılma (ayna) ve bundan koparılma (gözden düşmüş nesne).

Dünyadaki kargaşanın en duyarlı seyircilerinden biri, ulusların, devletlerin politikalarının külyutmaz bir yorumcusu, insan ruhunun gölgelerinde ustaca gezen, kendi gölgelerine de değmekten çekinmeyen, iyi olduğu kadar kötü, gerçek olduğu kadar şeytan: Lacan… Ne kadar okusak az, ne kadar anlasak yetersiz...

Devamını görmek için bkz.

Barış Yıldırım, "Lacan '68'li miydi?", Milliyet Kitap Eki, Aralık 2012

Son on yılda Türkçeye çevrilen Julia Kristeva ve Slavoj Zizek gibi radikal yazarların incelemeleriyle beraber, Jacques Lacan'ın düşüncesi artık ülkemizde sadece psikanalistlerin değil bütün sosyal bilimcilerin ilgi alanına nüfuz ediyor. Hatta kimi psikolog ve psikiyatrların hiç okumadığı Lacan'ın felsefe, sosyoloji ve dilbilim çalışanlar için temel bir referansa dönüştüğü söylenebilir.

1993 yılında Lacan'a dair kallavi bir biyografik inceleme yazan Elisabeth Roudinesco, Fransa'da büyük psikanalistin düşüncesi üzerine çalışan en önemli isimlerden biri addediliyor. Hem kişisel tarihi hem özgürlükçü duruşuyla 1968 kuşağının parçası olarak tanımlayabileceğimiz Roudinesco, Tzvetan Todorov, Michel Foucault ve Michel de Certeau gibi hep akıntıya karşı yüzen isimlerden ders aldıktan sonra Lacan'ın kurduğu Paris Freud Okulu'nun üyesi olmuş 1969-1981 döneminde. Zamanla psikanalizin tarihine –belki de psikanalizin analizine– soyunan Roudinesco, Fransız psikanaliz tarihini iki ciltilik kapsamlı bir eserle incelemiş. 2011 yılında ise, Lacan'ın 30. ölüm yıldönümü dolayısıyla, şişkin bir broşür kalınlığında olan Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan’ı kaleme almış.

Aydın muhafazakâr

Önceki kitabında Lacana'a dair kapsamlı ve titiz bir inceleme sunduğu için, Roudinesco bu kitabında daha kişisel hatta öznel bir dil tutturuyor. Lacan'ın hayat ve düşüncesinin gelişimini oldukça anlaşılır bir dille aktarırken, aralarda anlatıyı kesip kendi duruşunu zikretmekten, veya Foucault ve Sartre gibi yazarların Lacan'la ilişkisini tartışmaktan çekinmiyor.

İlk sayfadan itibaren çok net bir tavırla Roudinesco, Lacan'ın düşünsel mirasını onu gerek şeytan gerek idol olarak putlaştıran yazarlara karşı sahipleniyor. Psikanalizin altın çağının geride kaldığını düşünen Roudinesco, günümüzde medikal psikoterapi yöntemlerinin hızla yaygınlaştığını, böylece devletlerin ve tıbbi kurumların bireylerin acılarını, yaşantılarını düzenlemeye, kontrol altına almaya giriştiğini söylüyor ve buna şiddetle karşı çıkıyor. Öte yandan yazar, son yıllarda eşcinsel evliliğini yüksek sesle savunan birisi; eşcinselleri didiklemeye, kesip biçmeye çalışan psikiyatrları sert bir dille eleştiriyor. Ve, kimi kaşların kalkmasına neden olacak bir tavırla, Roudinesco bu özgürlükçü duruşunun köklerini Lacan'a kadar götürüyor. Yazara göre '68 sonrası özgürleşme dalgasının parçası olan Lacan, bağnazlığa karşı ilerleme taraftarıydı; ama ilerlemenin zıttına dönüşme olasılığına karşı geleneği savunmaktan da geri durmamıştı. Bir bakıma, ustası Freud gibi o da bir 'aydın muhafazakar', devrimci olmayan bir ilerlemeciydi.

Tutarlı bir sistem

Roudinesco, kitabının en parlak bölümlerinden birinde, Lacan'ın burjuva ailesi ve babalık kurumuna dair görüşlerini, kendi babalık deneyimine paralel bir biçimde okuyor. 1930'larda faşizme yol alan Avrupa toplumunun yaşadığı krizin, geleneksel ailenin ve baba imgesinin çöküşünden kaynaklandığını düşünse de Lacan, asla diktatör babaya, Führer'e dönüşü savunmuyordu. Öte yandan, mevcut aile yapısının şiddetin, nevrozların kaynağı olduğuna inansa da komünistlerin aksine aileyi ortadan kaldırmaya da niyetli değildi. Kendi çalkantılı özel hayatında Lacan babalıkla barışmakta zorlanmış; hatta evlilik dışı ilişkiler kurmuş, arkadaşı Georges Battaille'ın eşinden çocuk sahibi olmuştu. İşte bu noktada Roudinesco, Lacan'ın 'anormal'i de barındıran yeni bir aile yapısına, örneğin eşcinsel aileye karşı olmayacağını savunuyor ki, uzun uzun tartışmaya değer bir okuma bu. Yazarın bu noktada kendi tezlerini ne ölçüde Lacan'a atfettiğini değerlendirmeyi okura bırakalım.

Roudinesco'nun kitap boyu altını çizdiği bir nokta, Lacan'ın çalışmalarının tamamlanmamış bir yapıt özelliği taşıdığı, edebiyat metinleri gibi çoklu yorumlara açık olduğu; ancak buna rağmen tutarlı bir sistem arz ettiği. Haliyle, böylesi çetrefilli bir külliyatın üzerine kurulu olan Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan da bolca tartışma kışkırtacak, –iyi ki– tarafını net bir tavırla seçen bir metin.

Son bir notla, kitabı çeviren felsefeci Nami Başer'in Lacan'ın zorlu kavramlarının Türkçede anlaşılır kılınmasındaki büyük katkısına değinelim.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Özsezgin, ''Freud sonrası Lacancı psikanalizm'', Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Nisan 2013

Ana figür olarak Freud’dan bu yana psikanalizmin yan bilim dallarıyla bağlantısı ve yaygın yorumlara olanak veren içeriksel kavramları onu, yüzyılımızın sık sık gönderide bulunulan disiplinlerinden biri haline getirmiştir. Fransız tarihçi ve psikanalist Elisabeth Roudinescu da Freud sonrasının düşünürleri arasında seçkin bir yere sahip olan Lacan’ın yaşamına, düşüncesine ve eylemine geniş yer ayırdığı kitabının (Fransa’da Psikanalizin Tarihi, 1994) ardından, bu aykırı düşünürün psikanaliz topluluğu içinde nasıl yorumlandığının bir “bilanço”sunu çıkarma gereği duyduğunu ve Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan adını verdiği çalışmasını bu amaçla kaleme aldığını belirtiyor. Ancak Marc Bloch’un Robespierre’den yana olanlarla ona karşı olanlara yönelttiği ünlü soru, Lacan için de geçerli olacaktır: Gerçekten de insan ve düşünce adamı olarak kimdir Lacan? Bu soruya “sükûnet” içinde yanıt aramanın ne kadar zor olacağını, işe giriştikten sonra anladığını itiraf etmek zorunda kalıyor yazar. Nitekim biz de kitabı okurken Lacan üzerine yapılan yorumlar arasında ilişki kurmakta ve bu ünlü psikanalizcinin kimliği konusunda net bilgilere ulaşmakta zorlanıyoruz. Çünkü onu yorumlamak gerçekten de güç. Bireyci ve pragmatist çağımızda, popülizmin bazı aydınlara çekici gelmesinin yarattığı zorluktan kaynaklanıyor biraz da bu. Gene de kitabının, Lacan’ın yapıtının ve yaşamının gizli yanını ortaya çıkarmasını dilemekle yetinmiş olması, yazarın bu zorluğu yenmekteki başarı payını ortaya koymaktadır.

Yapısal bir bakış açısı

Bireysel özgürlükleri savunan ve insan doğasındaki akıl-dışı yanları incelemek isteyen, bu yönüyle de yeni bir hümanizma yaratmış olan Freud’dan yana olmakla beraber ona yönelttiği eleştirileri de vardı Lacan’ın. Bunda Freudculuğun 1950’lerde yeniden itibar kazanmasının payı bulunduğu düşünülebilir belki ama asıl etken, Lacan’ın psikiyatrik bilgiyi bilinçdışı modeline dayanarak yeniden düşünmek gerektiğine olan inancıydı. Oidipus kompleksi üzerinde durmasının nedeni de buydu. (Oidipus’un yerine Antigone’yi geçirmişti.) Psikanalitik görüş, cinsellik ve saldırganlık gibi iki temel içgüdüyü öne çıkarmıştı çünkü. O nedenle de psikanalizi klinik bir sınıflandırmaya tabi tutmamakta ve indirgeyici görüşe karşı çıkmakta haklıydı Freud.

Biyolojiye, mitolojiye ve arkeolojiye olan ilgisi, Lacan’da listelere, “şey”lere, koleksiyonlara, yayımlanmamış eserlere ve nadir kitaplara olan merak düzeyinde kendini göstermekteydi. Yüzyılının bir “maceracı”sıydı Lacan. Bu nedenle, yazara göre onun yapıtı modern edebiyat metinleri gibi çelişkili yorumlara açık olacaktı (s. 21). Freud gibi Darvin’ciydi o da ama Buffon’un doğalcılığına da belirli bir ölçüde bağlıydı. Ayna kuramından hareketle, nesne ile onun temsili arasındaki uyumsuzluğu sorgulaması, belki de Lacancılığın ana motiflerinden biridir ve öyle bilinir. Bundan dolayı yazar, onun gerçekliği gerçeküstücü bir ressam gibi anlattığını öne sürüyor kitabında (s. 24). (Wallon da ayna önüne konulan bir çocuğun kendi görüntüsünde “kendi vücudunu” gitgide ayırt edebilmeyi becerebilmesi deneyimine “ayna deneyimi” adını vermişti.)

Lacan, psikiyatrik bilgiyi Freud’un bilinçdışı modeline dayanarak yeniden düşünmek gerektiği kanısındaydı. Yapısal bir bakış açısını gerektiriyordu bu. Yazar bu kapsamda Lacan’ın Descartes felsefesindeki cogito’ya da bu açıdan yaklaştığının altını çiziyor.

Kitapta Lacan’ın görüşleri, farklı başlıklar altında ele anlıyor. Bu başlıkların karşılıklı ilişkisi kendi ismiyle özdeşleşen bir psikiyatri uzmanını geniş hatlarla ortaya çıkardığı gibi ayrımların içerdiği ince anlamların daha iyi kavranmasını sağlıyor. Örneğin aile kavramına bakışı, çekirdek aile kavramının çökmekte olduğuna ilişkin kanılardan yola çıkmaktadır. Aile, nevrozun mayalandığı yerdir (s. 33). Öte yandan bir anlatı türü olarak roman konusundaki yorumu da ilginçtir Lacan’ın. 1977’de ilk kez Doubrovsky’nin kullandığı “özkurmaca” terimi, Lacan’a göre, öznelliğe ve psikolojiye yer vermeyen 1950’lerdeki Yeni Roman akımının biçimciliğinin yerine geçerek kendini kabul ettirmiştir. Öyle ki her roman, bir “vaka öyküsü”ne benzemektedir artık (s. 42).

Tam anlamıyla arşivcidir Lacan. Eğer yazılı bir belge yoksa bilirsiniz ki düşte gibisinizdir. Yerler, kitaplar, nesneler, bir örneğine G. Perec’te tanık olduğumuz yeni bir sözcük dizisi yaratmaya götürmüştü Lacan’ı. Ustaların tablolarından, değerli mobilyalardan, kumaş ve giysilerden, sert yakalardan ve daha nice bilinmedik “şey”den oluşan bu merak, ondaki sözcük uydurma dürtüsünü de körüklemişti. (Sözcükler uydurma takıntısı ve topoloji çılgınlığı olarak yorumluyor bu durumu yazar.) Nesne biriktirme tutkusuna gelince, Lacan’ın hastalarını kabul ettiği bugün müze olan Lille Sokağı’ndaki dairesi, bu eşyanın sergilendiği bir mekândır aynı zamanda. Lacan’ın kalıntı ve yıkıntıları biriktirmekten hoşlanması konusunda Roudinesco’nun yorumu da ilginçtir: Bu merak, Freud’unkine hiç benzemez. Lacan’a göre koleksiyon nesnesi, “nesnenin ötesinde kalan bir şey”dir. Tıpkı kapalı ve açık çekmecelerde kibrit kutuları biriktiren Prévert’in merakı gibi bir merak (s. 91). Yazar buna “koleksiyon törenciliği” diyor.

Lacancı yirmi birinci yüzyıl

Cinsel sapkınlıklar konusuna gelince, bu konuda büyük bir klinikçi olmamakla beraber, örneğin Sade’ın sıkı bir okuru olmuştu Lacan. Söz buraya gelmişken Roudinesco’nun kitabının dilimize kazandırıldığı sırada yeniden gündeme gelen Courbet’nin “Dünyanın Kökeni” tablosunun Lacan’la yakından ilgili olduğuna da değinmeden geçmek olmaz. Osmanlı devletini Fransızların nezdinde Paris’te temsil etmiş olan Halil Şerif Paşa’nın Courbet’ye sipariş etmiş olduğu bu ünlü tablo, satışından sonra her nasılsa Lacan’ın elinde kalmış ve oradan Orsay koleksiyonuna alınmıştı. Konunun gündeme gelmesi, tablonun baş kısmı olduğu iddia edilen parçasının Paris’te bir antikacıda bulunmuş olmasıyla ilgiliydi.

Lacan, bu tabloyu 1954’te Bataille’ın önerisi üzerine satın almıştı. Courbet’nin tablosundan söz ederken yazar, resimde pornografiye mahsus yerler ve söylemler dışında bahsedilmeyeni keşfettiğimizi öne sürerek yapıldığı dönemde skandal yaratmış olan tablonun, o zaman birçok kişiyi şaşırtmış olduğuna dikkat çekiyor. Osmanlı diplomatının ölümünden sonra -yoksa ölümünden önce mi?- tablonun, bir özel koleksiyondan diğerine geçerek ortadan kaybolmak üzereyken Lacan tarafından ele geçirilmesi, bir psikanaliz uzmanının mesleksel merakına ilişkin göstergelerden biri olmalıydı. 1994’te Lacan’ın eşi Sylvia’nın ölümünden sonra müze koleksiyonuna giriyor tablo. Gene kitapta verilen bilgiye bakılırsa, Sylvia, eniştesi André Masson’dan tabloyu kapatacak ikinci bir resim yapmasını istemiş, ancak bu istek gerçekleştirilmemiştir. Lacan ise elindeki tabloyu ziyaretçilere göstermekten, onları şaşırtmaktan ve biraz da kendine pay biçerek, Courbet’nin zaten “Lacan’cı” olduğunu söylemekten çok hoşlanırmış (s. 74-75).

Bu arada gene tabloyla ilgili başka yan bilgiler yer veriliyor kitapta. Değişik ressamlar tarafından söz konusu tablonun saklayıcı ve dışa vurucu birçok “versiyonu” yapılmış. Tablonun en şaşırtıcı Lacancı versiyonu ise kadın cinsel organı yerine bir erkeklik organı resmetmiş olan Orlan’a ait. “Savaşın Kökeni” adını taşıyan bu yeni resim, yazara göre “temsil edilemez bir şey ile onun inkâr edilen fetişi arasında bir kaynaşma gerçekleştirerek” resmin sakladığı şeyin maskesini düşürmüş ve Courbet’nin ikonografisini tersine çevirmiş oluyordu böylece.

Kitabın “Ölüm” başlıklı son bölümünde 1981’de ölen Jacques Lacan’ın insan yönü üzerinde durularak ölümü arkasından gelen yankılara değiniliyor. Yazara göre yirmi birinci yüzyıl daha şimdiden Lacan’cıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.