Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-889-7
16x21 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gece Kitabı
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Tuncer Erdem
Metin: Bilge Karasu
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2012
2. Basım: Aralık 2013

"Gece yavaş yavaş geliyor. İniyor. Çukur yerlere dolmağa başladı bile. Oraları doldurup ovaya yayılmağa başlar başlamaz, her yer boza dönüşecek. Işıklar yanmayacak bir süre. Ne çukurda ne düzde. Gece oluyor yavaş yavaş. Bağırsaklarımızın içinden yüreğimize gözlerimize doğru yükseliyor..."

Bilge Karasu'nun Türkçe edebiyatın en önemli metinlerinden biri olan Gece'si böyle başlıyor. Gece’nin başlangıç bölümlerini resimleyen Tuncer Erdem bize bir yandan bu metinle kurduğu kişisel ilişkiyi gösterirken, diğer yandan da hepimizin aslında yaşarken de okurken de deneyimlerimizi nasıl resimleyerek, görselleştirerek kaydettiğimizi hatırlatıyor.

Hatırlıyoruz: Gecenin imgeleri hâlâ çok yakın.

OKUMA PARÇASI

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Türkeş, “Gecenin çizgileri”, Radikal Kitap Eki, 14 Aralık 2012

Türk edebiyatında farklı bir ekoldü Bilge Karasu. Düş ve gerçeğin birbirine karıştığı, zaman zaman ürkütücü bir atmosfere bürünen çok katmanlı öykü, roman ve metinlerin yazarıydı. Bilge Karasu bir filozof, yazar, gönül adamı; aynı zamanda “deli”ydi. Öykü ve romanları onun elleriyle çevrelediği, kafasını kapattığı, bir kalkıp bir oturduğu dünyasının izlerini taşıyordu. Pencere-koltuk-sokaktan geçenler üçgenine bir de kedisini eklemiş, 1995 Temmuz’unda köşelerinin sayısını beşe çıkarmıştı: Ölüm. Aslında 1963’te yayımlanan ve öykülerini bir araya getirdiği ilk kitabı Troya’da Ölüm Vardı’dan 1980’de yayımlanan Göçmüş Kediler Bahçesi’ne, yine 1963’te çevirdiği ilk kitaptan (Ölen Adam, D.H. Lawrence) 1985 tarihli Gece’ye kadar bütün eserleri bu soğuklukla örülüydü. Karasu, kendini anlattığı her cümlesinde varoluşu sorgulattırıyordu okura.

Bilge Karasu’nun belki de en soğuk, en rahatsız edici anlatısı Gece, Tuncer Erdem tarafından resimlenerek Gece Kitabı adıyla yayımlandı. Tuncer Erdem de soğuk ve kasvetli çizgileriyle tanıdığımız bir sanatçı. Gece’nin başlangıç bölümlerini resimlemiş ama bu kadarı bile metnin barındırdığı imgelerin okuyucu zihnindeki görsel yansımalarını sergilemeye yetiyor. Bilge Karasu-Tuncer Erdem birlikteliği Gece Kitabı’nda mükemmel bir uyum sağlamış.

Her yer karanlık

Karasu’nun yazılışı 12 Mart, yayımlanışı 12 Eylül sonrasına denk gelen ve her iki askeri diktatörlüğü de simgeleştiren Gece’si ne yalnızca darbe ve diktatörlüklerle ne de Türkiye’yle sınırlanacak bir metindi… Akşit Göktürk’ün ifadesiyle; “...yer yer salt anlatma işlevinden soyutlanmış sözceleriyle, bir düş düzeninde örülü görünüşte dağınık söylemiyle, temel gereksinimlerimizi, yerleşik beklentilerimizi, bu noktada alt-üst ediyor, bocalatıyor. Çizgisel akışlı bir öyküyü göklere çıkarmaya her an hazır kolaycı okur beğenisine ters düşüp kovulmayı göze alarak. Çetin metin denecek Gece için belki. Neden Olmasın?”…

Gerçekliğin, tek tanımla saptanabilecek bir insanlık durumunun, mekân, zaman ve anlatıcı kimliğinin bilerek muğlaklaştırıldığı böyle bir metnin hikâyesini özetlemek hiç kolay değil. En kaba biçimiyle baskı ve şiddetle sindirilmiş bir toplumda yaşananları anlatır Gece. Korkuyu yayan, karanlık çöktüğünde sokaklara dökülen ‘Gecenin işçileri’dir; “Gecenin işçileri, onların işi geceye hazırlamak: Genç kasları, gece gelince daha kolay soyunsunlar diye soyunmaya alıştırmak örneğin. Çıplak etlerinin içine doğru ince, soğuk demirler iteleyerek, kızgın saçmalar gömerek bu etlere, onları gecelerin en uzununa alıştırmak”, ya da, “demirden yapılmıştır bu aletler, dövmeğe, yırtmağa, delmeğe, kıstırmağa, burmağa, koparmağa yaralar. Yakmağa, kırmağa da. Özellikle genç gövdeler üzerinde çalışmak için düşünülüp tasarlanmış, gerçekleştirilmiştir bu aletler.”

Gece’de eylemden çok düşünce, olaylar, insanlar, metnin kendisi üzerine tartışmalar var, ama yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi anlatılanların gerçeklikle çok yakından ilişkili olduğunu anlayabiliyoruz. Hele 12 Mart ve 12 Eylül gibi dönemlere tanıklık edenlere daha da bildik, hatta apaçık gelecek yazarın kurduğu Kafkaesk atmosfer. Yalnızca darbeleri, geçmişte soluduğumuz zehirli atmosferi değil, 12 Eylül’den bu yana süreklilik arz eden tekinsiz yaşantıyı da kapsayan, giderek evrenselliğe açılan bir metin. “Günün birinde ortalıktan yitiveren insanları, üç dört gün süreyle sabahları, büyük alanda aramağa alıştı yakınları” diyen yazarın söz ettiği büyük alanın Galatasaray Lisesi önü ya da Santiago meydanı olması, arayanların –Türk, Kürt, Şilili, İranlı, ya da her ne millettense– kimliği fark etmiyor.

Yazıdan görselliğe

Gecenin karanlığının anlatının ana metaforu olarak ön çıktığı Gece’yi okurken karanlığı, karanlığı bekleyen “gecenin işçileri”nin rahatsız edici varlığını, etleri yırtan işkenceleri hissedebilirsiniz. Mekânlar kasvetli, soğuk ve donuk... Korkunun bilimselleştirildiği, gündelik hayatın parçası haline getirildiği bu dünyada “insanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken.” Oysa kötülük hiç de fantastik bir olgu değildir Karasu’nun anlatısında; sıradandır, bu dünyaya ve bu topluma aittir..

İlk basımında “roman” olarak nitelendirilmesine rağmen Gece’nin türleştirilmesi ne kolay ne de doğru… Hikâye yok, nedensellik ve doğrusallık izleyen bir olay örgüsü yok, kişiler ve karakerler yok. Okuyucu-yazar-anlatıcı birbirine karışmış. Ancak bütün bunların, bu anlatı biçiminin çok anlamlı bir karşılığı var; “Değişik anlatıcıların, birbirleriyle karşıtlaşabilen gözlemleriyle, gerçek yaşamın, sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın, anlatılan, yazılan, okunan yaşamın anlamını değişik yorumlar sarmalında kavratmaya yöneliyor metin.” Göktürk’ün bu saptaması Bilge Karasu’nun Gece’sinden Tuncer Erdem’in Gece Kitabı’na geçmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.

Tuncer Erdem, Bilge Karasu tarafından Gece’de yazı yoluyla sanat biçiminde soyutlanmış yaşamın anlamına farklı yorumlar katıyor. Bu yorumlar başka okuyucuların metinden çıkardıkları anlamlardan, hatta yazarın yorumundan bile farklı olabilir. Bu farklılık tam da Bilge Karasu’nun arzuladığı okuma biçimidir. Sanat üzerine yapığı bir söyleşide kendisi de ifade etmişti zaten; “Bazen çok açık olduğunu sandığınız bir şey yazmışsınızdır. Okur sizin hiç aklınıza gelmeyen bir biçimde yorumlayabilir. Okur bu yorumu metnin bütününü göz önünde tutarak, birçok yerinden alacağı verilerle destekleyebiliyorsa, bambaşka bir okuyuş çıkar ortaya. Yazarın hiç düşünmemiş olabileceği, yazarın hiç amaçlamamış olabileceği birtakım şeyler de ortaya konabilir. En önemli nokta, bu okumanın, metince her an desteklenmesidir.”

Tuncer Erdem’in “okuması”nın metinle kurduğu ve çizgileriyle ortaya koyduğu bağın metin tarafından desteklenip desteklenmediğine okuyucu olarak bu kez siz karar vereceksiniz. Ancak şunu belirtmekte yarar var; Erdem’in çeşitli dergilerde izlediğimiz sanat anlayışı Bilge Karasu’nun yazarlık anlayışına çok yakın duruyor. Çizgilerle anlatıyor hikâyelerini ama metinden ziyade o metinin çağrışımlarını yakalamaya çalışıyor. Levent Cantek’e göre Erdem’in “Başlangıçtaki tarzı çizgi romana yakındı. Kareler arası ardışıklık ilkesine dayanarak görselliği olan hikâyeler anlatıyordu. Giderek bu ardışıklığı önemsemez oldu. Şiire yakın duran cümlelerle birlikte illüstratif kareler kullanmayı tercih etti. İlk çalışmalarıyla kıyaslanırsa metin ile görsellik uyumu her çalışmasında azalmaya başladı veya bu yakınlık hemen anlaşılamayan bir tarza dönüştü. Metinler, metaforik bir anlatımla başkalaştı ve görsellik, kendi dizgesi içinde uyumlu olma şartını pek önemsemez oldu. Şöyle de söylenebilir, Tuncer Erdem, okur ya da editör beklentilerine göre çizmez olduğu yeni bir üretim-yaratım evresine geçmişti. Bu değişim, Erdem’i başka bir safhaya taşıdı.”

Bilge Karasu’nun metinlerinin genellikle gri, Gece özelinde karanlık dünyasının Tuncer Erdem’in resimlerinden yansıyan kasvetli ve kederli görüntülerle uyumundan girişte söz etmiştim. Tuncer’in çizgilerinin karakteristiğini özelikle ilk çalışmalarında izlediğimiz “Kafkaesk grilik, insan doğasına ilişkin suçlayıcılık, şehrin kodlarını deşifre eden betimleyicilik”… “Zaman, mekân ya da tarihin olmadığı siyah-beyaz bir dünya” olarak özetlersek eğer, buradan Bilge Karasu’ya bir kapı açmak hiç zor olmaz. Karasu’nun Gece’de arzuladığı; gece işçisinin terörüne maruz kalan insanların yaşadığı dehşeti yazı–kurgu- yoluyla okuyucuya duyumsatmak, bir özdeşlik duygusu yaratmaktır. Tuncer Erdem’in Gece Kitabı’ndaki resimleri işte bu özdeşlik duygusunun yaratıcı ürünleri. Sadece esinleme değil; kuşkusuz Tuncer Erdem’in imgeleri Bilge Karasu’nun kitabı kadar bir sanatçı olarak kendi deneyimlerini de barındırıyor ve sonuçta Gece Kitabı’nda Gece’nin karanlığı ve ürpertisi yoğunlaşıyor.

Kitabın sonunda yaşananların yarattığı travmayı “Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık bende olmayan yüzbinlerce parça” cümlesiyle özetleyen Karasu; “bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu” diye soruyor okuyucusuna. Gece Kitabı yazmanın yanına çizmeyi de katmış. İnsanın doğumundan ölümüne bütün hayatını karanlık bir dünyada geçirmesi, bu dünyanın içinden bu dünyayı yazması, çizmesi, okuması, izlemesi gerçekten de çıldırtıcı...

Devamını görmek için bkz.

Fikri Sabit, “Gün geçer, gece gelir yeniden”, Sabitfikir, 27 Aralık 2012

Bilge Karasu’yla ilk karşılaştığımda yaklaşık on beş-on altı yaşlarındaydım, Göçmüş Kediler Bahçesi... İlk duygum sonsuz bir şaşkınlık olmuştu. Demek ki demiştim için için, edebiyat böyle bir şeymiş. Sonra diğerleri gelmişti tabii hemen arkasından, ama en çok Gece, illa ki Gece. Karasu’dan içime en çok Gece işlemişti. Hâlâ zaman zaman hatırlatıp durur kendini. Güzel bir günde yaşadığınız bir yaralanma gibi, tatlı tatlı sızlar Gece zihnimde. On beş yaşımın saf sezgisine hak veririm. Demek edebiyat gerçekten de böyle bir şeymiş, derim..

Bizzat kendi saflığımdır tabii burada söz ettiğim. Benim keşfim bir yana, Gece, Türk edebiyatının tartışmasız en önemli metinlerinden biridir. Yazın alanındaki geleneksel ölçülere, alışılagelmiş kalıplara, duruşlara, seslere, ne varsa işte orada, hepsine karşı bir duruştur. Bilge Karasu Gece ile yazı, yazar, anlatı, anlatıcı, karakter, öykü gibi tüm yazınsal kavramları değişime uğratmış ve özellikle dilin sınırlarını yitirmesine sebep olmuştur. Tabii bir de günün geceye dönmesine.

21 Aralık, evet, bir söz kıyametiydi. Ne çok konuşuldu, alay edildi, korkuldu belki de ya, bir ekinoks olduğu, en uzun geceyi içinde taşıdığı, mevsimin geçtiği, kışın geldiği, günün döndüğü, Temmuz’un yeraltından çıktığı, konuşulmadı. Bu en uzun gecenin, ne kadar, ama ne kadar da uzun, upuzun olduğu… Günü bile içine aldığı, kara bir kurdele gibi günün içine dolandığı. Konuşulmadı. Fısıldayanlar olmuştur tabii muhakkak. Gece sessizdir, fısıltılı, kara bir ormanın en derin yerinden hep seslenir.

Gece Kitabı da, işte bu fısıltılı gece ormanının içinden çıkıp gelmiş gibi, sanki ilkgençlik sezgilerimin şimdiye vuran ışıklı gölgesi gibi. Tuncer Erdem, Bilge Karasu’nun Gece’sini, kitabın 31 bölümünü çizmiş. Çukur yerlere dolan gece, sözcüğün içindeki tüm duygusuyla Karasu’nun nasıl diline geldiyse, Erdem’in de kalemine öyle bulaşmış. Söz ve çizim birlik olup kat kat, perde perde üzerimize kapanmış. Gece Kitabı’nın sayfalarında gezindikçe ilk gençlik sezgilerim, bu defa da, büyü böyle bir şeymiş işte, diyor. Saflığına gülüp geçmiyorum ama bu sefer. Onun etkisiyle, hem kulak veriyorum gecenin sözlerine hem de bakışlarım geceye dalıp gidiyor.

Devamını görmek için bkz.

Hülya Soyşekerci, “Tuncer Erdem’le Gece’de buluşma”, Taraf Kitap Eki, Şubat 2013

Bilge Karasu Gece adlı o müthiş eserinde, ruhunun derinliklerine işleyen 12 Eylül öncesi dönemi; gecenin en koyu, en vahşi karanlığındaki ölüm, şiddet, korku, cinayet ve işkence hallerini etkili imgeler aracılığıyla dile getirdi.

Tuncer Erdem, çok katmanlı bir metin olan Gece’nin ilk bölümünü resimlemiş Gece Kitabı’nda. Erdem’in çizgi dünyasında gece başka karşılıklar da bulmuş; sanatçı, farklı bakış açısıyla Gece’nin anlamlarını görsellik üzerinden yeniden üretip kurgulamış. Erdem’in, Karasu’nun yazınsal metni Gece ile görsel sanatçı olarak kurduğu yakın ve bireysel ilişkideki görme biçimleri ve yorumlar, Gece metnini yeni anlam boyutlarına açarak sıra dışı bir çizgi-öyküye dönüştürmüş. Erdem, Karasu’nun Gece’sinden kendi iç dünyasına yansıyan ışığın peşine düşmüş; Gece’den gelen ışığın yaşamdaki karşılıklarını açılımlarken gölgelerin ve karanlığın da bütünsel ve aynı zamanda çelişik resmine ulaşmış.

Bilge Karasu,1985’te yayımlanan Gece ile 1991 Uluslararası Pegasus Ödülü’nü alırken “Her yazın yapıtı, dünyaya, yaşama, dilin içinden bakmağa bir çağrıdır; her pencere gibi de belli bir açıdan, belli bir biçimde bakmağı önermektedir” sözleriyle dil-yaşam-edebiyat arasındaki göreceli ilişkiyi özlüce dile getirmişti. Gece, farklı anlam ve kurgu katmanları içinde okunan, kendini zor ele veren, kendini dillendirirken bir anda darmadağınık eden bir anlatı… Anlatı sınırlarının sürekli değişmesi nedeniyle düşle gerçek, kurguyla yaşam arasındaki çizgilerin eriyip yok olduğu, her an yeniden oluşan, değişen, dönüşen, şekillenen ve yeni boyutlar kazanan, sonra o boyutları da yıkıp yok eden zorlu bir metin... Oluşurken, dağılırken yeni anlamlar etrafında toplanan anlatı öğeleriyle; gerçeği, edebiyatı, hayatı, dili sorgulayan Gece, çözülemeyenin, bilinemeyenin, anlaşılamayanın soyut düzeyde metinsel bir ifadesi; bunun yanısıra insan soyuna ait en vahşi, en ilkel şiddet ve yırtıcılığın tekinsiz karanlıkta belirip kaybolan gölgesinin bir temsili...

İnsan zihni binlerce yıldan beri geceyi kötülüğün kaynağı olarak görmüş; geceye simgesel anlamlar yüklemiştir. Bu yönden değerlendirildiğinde, Gece’nin evrenselliğe açılan, insanlığın en kadim kötülük hallerini vurgulayan bir yapıt olduğu belirtilebilir. Akşit Göktürk’ün Gece’nin önsözünde ifade ettiği gibi Gece, belli bir öykü, kişilikler, ya da nedensellikle işleyen bir olay örgüsü sunmuyor. Zaman ve uzay boyutları alışılmadık biçimde kullanılıyor. “Anlatının konusu olan yaşam görüntüleri de, anlatıcılar da, onlarla özdeşleşen yazar da, dil de dalgalanmalardan geçiyor, dış çizgiler, sınırlar sürekli çarpılıyor.”

Bilge Karasu Gece’de katı, kanlı, ölümcül bir dünya algısı içinden geçiriyor bizleri. Bir dönem yaşadığımız toplumsal karanlığın, geceye yüklenen anlamların en koyu halleriyle dile getirildiği bu müthiş anlatının Tuncer Erdem tarafından resmedilmesiyle oluşan Gece Kitabı, Bilge Karasu’nun anlatı metniyle paralellik gösteriyor. Erdem, Karasu’nun görsel özellikli dilini, kendi düş ve düşünce evreninde dönüştürüyor, Karasu’nun sözcüklerle yarattığı geceyi; siyah-beyaz birlikteliğindeki çizgilerle, ışık ve gölgelerle yeniden oluşturuyor. Anlatının/ anlatılanların sertliği ve uzlaşmazlığı siyah- beyaz kontrastıyla gösteriliyor bu deneysel çalışmada. Önce yazısız, sessiz, sözsüz bir girişle başlanıyor, grilerle yumuşak geçişler taşıyan bir yer ve yaşam tasarımı oluşturuluyor. Sonrasında Gece metninden alıntılanan cümleler eşliğinde Erdem’in Gece ile görsel sanatçı olarak kurduğu esinlenme yaşantısının sıra dışı kareleri başlıyor. “Gece yavaş yavaş geliyor, iniyor” sözleriyle kente, kırsala, insanların yaşam alanlarına sessizce ve sinsice inen, çukurları doldurup ovalara yayılan geceyi kare kare dile getiriyor çizer.

Hiçbir ağırlığın, hiçbir gerçekliğin kalmadığı yerde, dil, gece karanlığında yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey oluyor ve karanlığın, gerçekliğe benzer tek yanının “konuşabilmesi” olduğu belirtiliyor. “İki kişi arasında, iki duvar arasında” konuşan karanlık, suskunun derinliğine açılıyor. Gece, yaşamı doldururken insanın en ilkel yanlarından başlıyor yükselmeye. “Gecenin işçileri” çıkıyor sahneye. Gecede kol gezen, yaşamın kılcal damarlarında dolaşan şiddeti, korkuyu ve ölümü üretmekle, çoğaltmakla görevlidir onlar. Kendilerini gizleyen giysiler giyerler; kimseye görünmeden kötülüğü çoğaltırlar. Karanlıkta pusu kuranlar işkenceler yapar, cinayetler işler; genç insanlar hedeftedir her an. Gece, ölüm, zulüm, şiddettir; gece işçilerinin patlayıcı, delici, kesici, batıcı ölüm araçları vardır. Karelerde ölü hayvanlar da yer alır. Yerde yatan ölü bir kuş, Dali’nin eriyen zamanı imleyen tablosuna atıfta bulunur sanki. Yaralı, acı çeken genç insanlar vardır karanlık sokaklarda. Parkalı ölüler sessizce uzanır merdivenlerde. Gecenin işçileri, kendilerinden farklı gördüklerinin kapılarına belirsiz bir im koyarlar; işte o farklı olanlardır en vahşi şiddete uğrayanlar.

Tepelerden birindeki Düzeltmen’in neleri düzeltmeye çalıştığı net değildir. Yaşamı, insanı, metinleri; acaba hangisini düzeltmek ister? Düzeltmen gecenin en koyusunda tekinsiz kuşlar ve yaratıklar görür; gece yırtıcıdır; kemirgendir, ürkütücüdür. Çözümsüz ve çaresiz kalan Düzeltmen dili duyumsar, gecede yaşayan dili. Bilir ki, gece dilin üzerini de örterse karanlık her yere inecek, kötülükler iletişimsizlikle el ele verecektir; dilden ve anlamdan kopmuş baykuş ve yarasalardan başka bir şey uçuşmayacaktır artık. Düzeltmen kendi yalnızlığında daralıp boğulmaktadır.

Geceye gizlenen gece işçileri katmanlaşan karanlıklar içinde sessizce yürüyüp korku salar; onların asli görevidir korku salmak. Avlarını gözetleyip aniden saldırırlar, piranalar gibi vahşidirler, paramparça edip öldürdükleriyle can bulurlar. Gece gündüzü kemirir durmadan, bu yüzden insan yüzleri kaygı ve korkuyla doludur. Çengelde asılı duran, satırla doğranan etler, karabasanların içinden sayfalardaki karelere düşer.

Mekânlar, köprüler, genişlikler ve derinlikler korku çığlıklarıyla doludur; bir karede Tuncer Erdem’in Munch’ın Çığlık tablosuna göndermede bulunduğu sezilir. Çığlığı duyar gibi oluruz ama yüz yoktur, kaybolmuştur, insansızdır yeryüzü. Silahları vardır geceyi üretenlerin; ıssız sokaktaki ölü gencin başında sinmiş bir köpek bekler. Gece yazılar yazılır duvarlara, ertesi gece başkaları bozar onları. Avı ağzında yırtıcı bir gece kuşu, çocuk masumiyetlerine üstten bakar. Gece işçileri, görevlerini yapmayınca ölümle cezalandırılır; ölmek ve öldürmekten ibarettir dilleri. Silahların, kesici aletlerin, gözü bağlı ölülerin karanlığı yükselir sayfalarda. İnsanların robotlaşması, karşıtlıklar üzerine kurulan dünya ve savaş, tüm anlamsızlığıyla boy gösterir. Dipnotlarda yazınsal sorgulamaya açılan metin, yaşamsal gerçekleri görsellikte çoğaltmaya devam eder.

Şiddet, korku ve ölümün karanlıktan süzülen sert ve keskin görsel imgelerle dile geldiği kareler art arda ilerler. Bir sona ulaşamayan anlatı, belirsizliğe teslim olur, birden dağılır ama savrulmaz, başka bir anlam penceresinden bakar, yeniden üretir kendi gerçeğini. Ara sıra görünen güvercinler barışı ve umudu anımsatır. Duvara dayanmış, ürkütücü ve tehditkâr duruşlarıyla, kara gözlükleriyle geceyi çoğaltanlar öyle resmedilmiştir ki, gecenin imgelerinin hala çok yakında yer aldığını düşünürüz ürpertilerle. Kareleri dolduran genç ölülerdir hüznün derin çağrışımlarını yaratanlar. Geceyi çoğaltanlara hükmedenler, yeni ve akıl dışı işkence deneyleri peşindedir. Bıçak misali keskinleşen insan ve yırtıcı kuş bakışlarının yanında, yeni doğan bebekle simgelenen umut da varolmayı sürdürür. Karasu’nun sorguladığı çok önemlidir; “Bir işkenceci katilin, öldürdüğü kanlı et kemik kütlesine bakışı nasıldır?”sorusu doldurur zihinleri. İnsanın en ilkel, kötücül ve yırtıcı yüzünü sergileyen anlatı, insanlığa dair umuda bir parça ışık düşürmeye çabalar, karanlığın öte yakasının aydınlık olduğunu sezdirir; aslında gölgeyi yaratan da yok eden de ışığın kendisi değil midir?

Toplumsal, ruhsal ve yazınsal okumalara açık bir metin olan Gece, Tuncer Erdem’in Gece Kitabı ile yeni bir iç evrene açılıyor; bu evrende çizgi, figür, boyut, derinlik, ışık, gölgenin buluşmasıyla görsel bir senfoni oluşuyor. Sadece “yüreklerin kulaklarıyla” işitilen bu ses insanın çelişkilerle dolu gizemli özünü dillendirmeye devam ediyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.