Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-104-1
13x19.5 cm, 64 s.
Liste fiyatı: 11,00 TL
İndirimli fiyatı: 8,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Michel Foucault diğer kitapları
Büyük Yabancı, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Güzel Tehlike
Özgün adı: Le beau danger Entretien avec Claude Bonnefoy
Çeviri: Savaş Kılıç
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Söyleşi: Claude Bonnefoy
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2013
3. Basım: Mayıs 2016

"Yazma zevkini keşfedebilmem için yurtdışına çıkmam gerekti.... Kendi dilimi kullanma imkânsızlığı içinde bulunurken, dilimin bir yoğunluğu, bir kıvamı olduğunu, soluduğumuz hava gibi olmadığını, aksine kendi yasaları, kendi kestirme yolları, dehlizleri, çizgileri, yokuşları, yamaçları, girinti çıkıntıları, kısacası bir fizyonomisi olduğunu, bir peyzaj oluşturduğunu ve bu peyzajda kelimelerle cümleler etrafında dolaşılabileceğini, özetle önceden göremediğim bakış açıları olduğunu fark ettim.

Bana yabancı olan bir dili konuşmak zorunda olduğum İsveç'te, o birden dikkatimi çeken fizyonomisiyle kendi dilimin, yabancı ülke veya gurbet dediğimiz yer'siz yerde kalırken mesken tutabileceğim en gizli ama en emin yer olduğunu anladım. Sonuçta tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir."

İÇİNDEKİLER
Giriş: Söz Deneyi Yapmak
Philippe Artières

Yayımlayanın Notu

Michel Foucault ile Claude Bonnefoy'nın Söyleşisi, 1968

Kronoloji
OKUMA PARÇASI

Michel Foucault ile Claude Bonnefoy'nın Söyleşisi, 1968, s. 25-28.

CLAUDE BONNEFOY— Michel Foucault, bu söyleşilerde amacım kitaplarınızda harikulade bir şekilde dile getirdiğiniz şeyleri size yeniden söyletmek, kitaplarınızı bir kez daha yorumlatmak değil. Gönlümden geçirdiğim bu söyleşilerin, bütünüyle olmasa bile en azından büyük ölçüde, kitaplarınızın sayfa kenarlarına ilişmesidir — kitaplarınızın arka yüzünü, hatta gizli örgüsünü keşfetmemize olanak tanımalarıdır. Öncelikle ilgimi çeken şey de yazıyla bağınız. Ama bunu söyler söylemez de kendimizi bir paradoks içinde buluyoruz. Şu anda konuşmamız gerekiyor, ama ben size yazıyı soruyorum. Hazırlık niteliğinde bir soruyu sormak da kaçınılmaz görünüyor: Bana lütfettiğiniz bu söyleşilere yaklaşımınız nedir; daha doğrusu oyuna başlamadan sorayım, söyleşi dediğimiz türe nasıl bakıyorsunuz?

MICHEL FOUCAULT— İlk olarak şunu açıklığa kavuşturayım, heyecanlıyım. Bu söyleşilerden neden çekindiğimi, sonunu getirememekten neden korktuğumu pek bilmiyorum aslında. Düşününce acaba şundan mı diyorum kendi kendime: Üniversitede çalıştığım için, bir bakıma statüye bağlı birtakım söz biçimlerinden yararlanıyorum galiba. Yazdığım bir şeyler var ki bunlar makaleler, kitaplar, her halükârda gidimli ve açıklayıcı metinler oluşturmaya yönelikler. Statüye bağlı bir söz daha var, o da öğretim etkinliğinin sözü: belirli bir dinleyici kitlesine konuşma, onlara bir şeyler öğretme. Statüye bağlı son söz türü ise akademisyenin çalışmasını, araştırmasını açıklamak için bir izlerçevreye veya meslektaşlarına verdiği konferansın ya da yaptığı sunumun sözü.

Söyleşi dediğimiz türe gelince, bunu pek tanımadığımı itiraf edeceğim. Söz âleminde benden daha çok hareket eden; söz evrenini engelsiz, kurumsuz, sınırsız, hudutsuz, özgür bir evren olarak gören insanlar, sanırım, söyleşilerde kendilerini rahat hissediyorlar ve "Bu nedir?" veya "Ne söylemek lazım?" sorusunu kendilerine pek sormuyorlar. Bana öyle geliyor ki bu insanlar dilin içten içe katettiği insanlar ve mikrofonun varlığı, soru soran birinin varlığı, telaffuz ettikleri sözlerden bir kitabın oluşturulacak olması onları pek etkilemiyor ve onlara açılan böyle bir söz mekânında kendilerini tamamen özgür hissediyorlar. Bense hiç öyle hissetmiyorum. Dahası, neler söyleyebileceğimi ben de merak ediyorum.

C. B.— Bunu hep birlikte keşfedeceğiz.

M. F.— Daha önce söylediklerimi burada yeniden söylemem söz konusu olmayacak, dediniz. Bana öyle geliyor ki ben bu dediğinizi yapamayacağım. Üstelik benden istediğiniz de birtakım itiraflar, hayatım, hissettiklerim değil. Öyleyse eser sınıfında da, açıklama veya şerh sınıfında da, itiraf sınıfında da olmayan bir dil, bir söz, bir teati, bir iletişim düzeyi bulabilmemiz gerekiyor. Hadi bakalım, bir deneyelim. Yazıyla bağımdan söz ediyordunuz.

C. B.— Deliliğin Tarihi'ni veya Kelimeler ve Şeyler'i okuduğumuzda bir şey insanı çarpıyor: Bir yandan çok net ve nüfuz edici bir analitik düşünce var, bir yandan da onu ayakta tutan ve gidiş-gelişleriyle yalnız bir filozofun kaleminden çıkmadığını, ortada bir yazar olduğunu açığa vuran bir yazı. Eseriniz üzerine yazılmış yorumlarda size ait fikirleri, kavramları, analizleri bulabiliyoruz, ama metinlerinize daha geniş bir boyut kazandıran, onları sadece gidimli yazıya değil aynı zamanda edebi yazıya da ait olan bir alana açan o ürpermeyi göremiyoruz. Sizi okurken, düşüncenizin hem katı hem de yoğrulmuş bir anlatımdan ayrılamayacağı; cümle bu şekilde ahengini bulmuş olmasa, o ahenkçe bu şekilde taşınmış ve geliştirilmiş olmasa düşüncenin bu kadar doğru olmayacağı izlenimini ediniyoruz. Bu nedenle yazma olgusunun sizin için neyi temsil ettiğini sormak istiyorum.

M. F.— Önce şunu açıklığa kavuşturayım: Yazının kutsal yönüyle büyülenmiş biri değilim. Kendini edebiyata veya felsefeye adamış kişilerin büyük kısmının şu anda böyle bir büyülenme yaşadığını biliyorum. Batı şüphesiz Mallarmé' yle birlikte yazının kutsal bir boyutu bulunduğunu, başlı başına bir etkinlik olduğunu, geçişsiz olduğunu öğrendi. Yazı kendi kendisinden yola çıkılarak kurulur; bir şey söylemek için, göstermek için, öğretmek için değil, sırf orada olsun diye. Bu yazı, şu an için bir bakıma dilin varlığının adeta anıtıdır. Kendi yaşanmış deneyimim açısından, yazının bana kendini bu şekilde sunmadığını itiraf edeceğim. Yazıya karşı neredeyse ahlaki bir güvensizliğim olmuştur hep.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Belirsizlik karşısında eleştirel teori", Radikal Kitap Eki, 1 Kasım 2013

Eleştirel Teori, neden “şişeye konup atılan mektup” olarak tanımlanır veya “alıcısının belirsizliğine” dikkat çekilir? Metis Yayınları, yeni bir dizinin yayınına başladı: Metis Diyaloglar. Platon’un “diyalog” kavramını çağrıştıran dizinin yayımlanan ilk üç kitabı şöyle: Teori ve Pratik Üzerine (Theodor W. Adorno, Max Horkheimer), Dün Bugün

Jacques Lacan (Alain Badiou, Elisabeth Roudinesco) ve Güzel Tehlike (Michel Foucault). Göz korkutucu uzunlukta değil, küçük, risale boyutunda kitaplar bunlar. Bu üç kitaptan ilki, yani Teori ve Pratik Üzerine “bir tartışma”, ikincisi “bir konuşma”, üçüncüsü ise “söyleşi” olarak takdim ediliyor.

Tabii ki “tartışma”, “konuşma” ve “söyleşi”, özellikle niyet kavramı bakımından farklı durumlara işaret eder. Edebi bağlam söz konusu olduğunda, tartışma da, konuşma da, söyleşi de “yazı” düzleminde değil, “söz” düzleminde yer alırlar kuşkusuz. Ama felsefe söz konusu olduğunda, problem yaratan durum söz ile yazı arasında değil, “düşünme” ile “dil” arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. Düşünmenin formları ile dilin formları birbirinden farklıdır. Konuşma, özellikle kendiliğinden konuşma, düşüncenin formlarından çok, dilin formlarına göre gerçekleşir. Felsefi bir metin, söz ve konuşmanın değil, düşünmenin icrasından, inşasından oluşur. Bu bakımdan, filozof, düşünceyi icra eden, fiil durumuna getiren kişidir. Ama daha önemli ve göz ardı edilen ayırıcı özellik, felsefi metnin de kurmaca bir metin oluşundan kaynaklanır. Felsefi akıl yürütme, hangi fikrin veya tezin hangi fikirden önce veya sonra nasıl dile getirileceğini düzenleyen bir düşünme biçimidir.

Edebi bir metinde, bir roman veya öyküde, hangi karakterin, olayın veya edimin, hangi karakterden/ olaydan/edimden önce veya sonra nasıl dile getirilmesi sorunu söz konusu ise, felsefi metinde de hangi kavramların/argümanların, hangi kavram ve argümanlardan önce veya sonra dile getirilmesi, hangi analizin hangi analizden önce veya sonra yapılması söz konusudur. Felsefe metinleri, sıkı denetimle işlenmiş metinlerdir. Ama diyalog, konuşma veya söyleşi, bir kurmaca değildir; sıkı denetimden yoksundur ve soruyu yöneltenin niyeti doğrultusunda bir denetime açıktır. Bu nedenledir, Paul Ricœur Eleştiri ve İnanç’ın başında, söyleşi için, “çok korktuğum bir dil kullanma biçimidir bu, çünkü ben gerçekten bir yazı adamıyım” der ama yazının olanakları (denetim) üzerinden güzel bir söyleşi çıkarır ortaya. Ama Althusser, özyaşamöyküsünü söz ile değil, yazı ile dile getirecek ve bütün felsefe tarihinin üç temel otobiyografi metninden birini ortaya koyacaktır: Gelecek Uzun Sürer. Platon’un, Diyaloglar’ı da bir söz, bir konuşma metni değil, kurmaca metinlerdir.

Fransa’daki rahatlık

Filozofun, söze gereksinim duyması, 20. yüzyıla, orada da daha çok Fransız filozoflarına özgü bir durum. 68 Hareketi, bazı filozofları, pratiğin siyasal ve kamusal alanına girmeleri konusunda etkili olmuştur. Sartre, bidonun üzerinde konuşma yaparken ne kadar rahattır; hele 70. yaşı nedeniyle yapılan “Sartre Sartre’ı Anlatıyor” söyleşisinde. Heidegger’de ise rahatlık değil ama bir eminlik, endişeli bir eminlik söz konusudur; Der Spiegel’e verdiği o kısa “1933’te Neler Oldu” adlı demecinde. Sözün icrasındaki rahatlık konusunda, Michel Foucault’nun ayrı bir yeri var. Philippe Artières, Güzel Tehlike’nin giriş kısmında yer alan “Söz Deneyi Yapmak” başlıklı yazısında, Foucault’nun sözün icrası konusunda özel bir çaba harcadığından söz eder. Fransa’daki rahatlık, söz konusu filozofların kendi zamanlarının gündeminde etkin olmalarından kaynaklanır şüphesiz.

Ama aynı durum, Adorno için söz konusu değil. Ve belki de Teori ve Pratik Üzerine, en çok bu nedenle, kendi zamanının gündeminde etkinliği, kendine aşkın nedenle tarih dışına itilmiş filozofun teori pratiğini dile getirmesi sebebiyle paha biçilmez bir metindir.

Her şeyden önce Teori ve Pratik Üzerine, bir konuşma, bir söyleşi veya bir demeç değil. Teori ve Pratik Üzerine, 1956 baharında Adorno ile Horkheimer’in, yeni bir Komünist Manifesto yazma niyetiyle karşılıklı olarak üç hafta süren tartışmalarından oluşan bir metin; daha doğrusu bir belge. Tartışmayı, Adorno’nun eşi Gretel Adorno kayda geçirmiş. Metin, İngilizcede, “Yeni Bir Manifestoya Doğru” başlıklı bir giriş yazısıyla sunulmuş. Risale boyutundaki bu küçük metin, her iki filozofun diyalogunda tamamlanan argümanlar, aforizmalar ve birbirini izleyen ayrımlardan oluşuyor. Buradaki aforizmalardan bazılarını alıntılamadan geçemeyeceğim: “Felsefe bir hayvanın bakışında yatanın ne olduğunu bulup çıkarmak için vardır”; “Çalışma kampında hiçbir ideoloji ayakta kalamaz.” “Özerklik, kendine itaat etmektir”; “Hurafe her zaman kötülüğe duyulan inançtır”; “Pratik, adaletin içinde gizlidir.” Ama gerek diğer aforizmaları, gerekse bu aforizmaların bağlamı için kitabı okumak gerekiyor.

Teori ve Pratik’le ilgili ilk felsefi metin Kant tarafından kaleme alınmıştı. Ama bu tartışma metninde, Adorno ile Horkheimer’in, Kant’ın söz konusu metniyle bir referans bağlantısı yok. Adorno, Horkheimer ikilisi, bu bağlamda Kant’la değil, Marx’la ilgili. Adorno, tartışmanın bir yerinde şöyle söylüyor: “Marx’a, Engels’e, Lenin’e sadık kalan, ama aynı zamanda da kültürün en ileri biçiminin gerisine düşmeyen bir teori geliştirmeyi istemişimdir hep.”

Üç hafta süren bu tartışmanın, risale boyutundaki metninin temel problemini şöyle betimlemek mümkün: Partinin olmadığı bir dünyada teori nasıl olanaklıdır? Horkheimer şöyle dile getiriyor: “Artık ortada bir parti olmadığına, devrim inanması güç bir hayal haline geldiğine göre, ne için yazıyoruz?” Başka bir deyişle, “artık ortada bir parti yoksa teoriyle pratik arasındaki ilişki nedir?”

Tartışmanın girizgâhında Adorno, “Marx, teorinin görevinin gerçekliği yansıtmak olduğunu söylüyordu”, der, Kapital’e atıf yaparak.

“Evet, proletaryanın durumu açısından nasıl göründüğünü yansıtmak” diye tamamlar onu Horkheimer, ve “artık ne burjuvazi diye bir şey var, ne de onun yerini alabilecek bir proleter parti” diye devam eder.

Adorno: “Ortada bir pratik kavramı yok, devrimci bir durumda yaşamıyoruz.(..) İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.”

Bu durumda, yeni bir manifesto için teori hangi biçemde, nereden yazılarak nasıl olanaklıdır?

Adorno ile Horkheimer, çok etkileyici bir yanıt veriyorlar; ama bu yanıtı burada dile getirmeyeceğim.

1956 Baharı’nda yapılan bu tartışma, bugün “belirsizlik” içinde olduğumuz durum bakımından da acil sorunları dile getiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Görkem Userin, "Filozofun yazıyla bağı yahut Güzel Tehlike", Arka Kapak, 10 Nisan 2014

Güzel Tehlike, Fransız filozof ve sosyolog Michel Foucault’nun (1926-1984) dilimize 2013’ün son aylarında kazandırılan, birkaç ay içinde de ikinci baskıyı yapan kitabı. Metis Yayınları’nın yakın dönem filozoflarının söyleşilerini bir araya getiren Diyaloglar dizisinden çıkan bu eser, Foucault’nun 1968 tarihli bir dizi söyleşisinden yalnızca ilkinin transkripsiyonundan oluşuyor. Şimdilik üç kitabın yer aldığı Diyaloglar dizisinin diğer iki kitabı ise Adorno ile Horkheimer’ın 1956’da kaydedilen ve Teori ve Pratik Üzerine başlıklı konuşması ve Badiou ile Roudinesco’nun Lacan düşüncesinin psikanaliz ve felsefe açısından önemi üstüne diyaloglarından oluşan Dün Bugün Jacques Lacan. Eleştirmen Claude Bonnefoy’nın (1929-1979) Foucault’yla gerçekleştirdiği bu söyleşi aynı zamanda filozofun yaşarken yayınına izin vermediği mahrem ve zengin bir metindir. Bu söyleşi Foucault için ilginç bir tecrübe olur. Kendi ifadesiyle “bir tür deney” yaparlar Bonnefoy’la. Konuşulan konuların yanı sıra Foucault’nun bunları ele alırken sergilediği açık sözlülük de dikkate şayandır.

Türkçede de çok sayıda biyografisi bulunan filozofun, ülkemizde gerek hayatı ve duruşuyla, gerek eserleriyle az-çok tanındığını, bilindiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, Foucault eserlerinin 90’larda, Mehmet Ali Kılıçbay’ın sıkıntılı tercümeleriyle başlayan yayın süreci de 2000’den sonra başka yayınevi ve mütercimler sayesinde daha sağlıklı bir seyir kazanmıştır. Yeri gelmişken, Güzel Tehlike’nin Savaş Kılıç imzalı titiz tercümesinin de okuma esnasında hiçbir tereddüde yol açmadığını belirtmek lazım.

Güzel Tehlike’nin girişinde Michel Foucault Merkezi’nin direktörü Philippe Artières imzalı bir mukaddime karşılıyor okuyucuyu. “Söz Deneyi Yapmak” başlıklı on üç sayfalık bu metin, kitabı oluşturan söyleşinin arka planını gün ışığına çıkarmakla kalmayıp Foucault’nun ve geçen asrın diğer önemli Fransız filozoflarının röportaj, demeç, polemik, diyalog ve benzeri sözlü iletişimdeki felsefe gayretlerine de değiniyor. Artières, kitaptaki söyleşinin doğuşunu ise şöyle ifade ediyor: “Michel Foucault Bilginin Arkeolojisi’ni tamamladığı günlerde Claude Bonnefoy, Belfon Yayınları’ndan bir söyleşi kitabı çıkarmayı önerir. Foucault da o sıralar çalışma tarzını açıklama ihtiyacı duyduğu için öneriyi kabul eder. (…) Yazarın kendine dair mahrem şeyler söylemesiyle iki kişi arasındaki sözlü alışverişin çehresi değişir, başlangıçta geleneksel bir söyleşi olması istenen şey kılık değiştirir. Nasıl çalıştığı üstüne düşünmek, yazar olarak karşılaştığı güçlükleri anlatmak için Foucault benzerini daha önce görmediğimiz bir üslup, yeni bir dil benimser.” Artières’nin ‘yeni bir dil’ olarak ifade ettiği durum aslında filozofun bakışlarını kendine, içinin derinliklerine çevirmesinden başka bir şey değildir. Bu ise Foucault’nun o vakte kadar bilinçli olarak kaçındığı bir haldir.

Soruları soran taraf bir eleştirmen olunca filozofun yazıyla bağı üstünde durulması da kaçınılmazdır. Foucault bir süre tedirgin olup uzak dursa da, bir yerden sonra otobiyografik pasajlar da vererek uzun uzun anlatır yazıya bakışını. İlk itiraf, kendini felsefe ve edebiyata adayan çoğunun aksine, yazının kutsal yönüyle büyülenmiş biri olmadığıdır. Yazıyı yazıdan ibaret görür Foucault, bir şey söylemek, göstermek şart değildir. Foucault, kendi kendini ameliyat eden bir cerrah gibi yaklaşır yazma meselesine: “Konuşma olanağım olmadığı için yazma zevkini keşfettim.”

Foucault için yazmak işin başında belli olmayan sonu sürprizli bir macera gibidir. Sonunda bir şey bulacağından emindir, fakat başlangıçta bunun ne olduğuna/olacağına dair hiçbir fikri yoktur. Bu yüzden, bir tür keşiftir. Öte yandan, Foucault’nun şahsî yazma tecrübesi “kadife yazı” kavramında somutlaşır. Naif, yumuşak bir etkinliktir filozofa göre yazma etkinliği. “Kadifeye dokunuyormuş” hissi bu etkinliğin olmazsa olmazıdır. Bu nedenle, bir eylem biçimi değildir yazmak Foucault için. Yazmakla ölüm arasında da farklı bir bağlantı kurar. Yaygın kanaatteki gibi yazıyı kalıcı olmak, ölümden sonraya kalmak için bir imkân değil, “başkalarının ölümüyle ilişkiye girmek, ama esasen ölü olan başkalarıyla ilişkiye girmek” için araç olarak görür. Eserlerinde devam eden bir mesele olarak geçmişe ilgisini de yine ölümle açıklar: “Geçmişle ilgileniyorsam yeniden yaşatmak için değil, ölü olduğu için ilgileniyorum.”

Unutulmamalıdır ki, Foucault’yu önemli ve özellikli kılan biraz da sanata ve edebiyata olan yakın ilgisidir. Başyapıtı diyebileceğimiz Kelimeler ve Şeyler’in çıkış noktasının Velazquez’in (1599-1660) Las Meninas’ı (Nedimeler, 1656) olması ve çeşitli kitaplarında Magritte, Hölderlin, Flaubert, Duras, Blanchot, Pasolini gibi farklı disiplinlerden çok sayıda sanatçıya dair yazması da bu ilginin kanıtıdır. Bu yüzden, Foucault’nun yazıyla kurduğu hayatî bağ, düşüncesinin ve öne çıkan eserlerinin de kavranmasında ve doğru yorumlanmasında anahtar işlevi görecektir. Güzel Tehlike’nin en güzel yanlarından biri de, kitabın Foucault’yla yahut felsefeyle ilgilenmeyen edebiyat ve yazı meraklılarına da hitap edebilmesidir.

Devamını görmek için bkz.

Emek Erez, "Güzel Tehlike: konuşmanın iktidarı ve yaşatmak için yazmak", Edebiyat Haber, 5 Şubat 2014

Michel Foucault’nun "iktidar her yerdedir" sözünü sanırım duymayan kalmamıştır. Peki nasıl bir şeydir bu iktidarın “her yerdeliği”? İktidar her yerdedir çünkü biz iktidarı her ilişkide üretiriz. Bu bize bahşedilmiş bir durum olmadığı gibi herhangi bir şeyin bizi kuşattığı anlamına da gelmez, iktidar toplumlarda bulunan karmaşık ve stratejik durumun adıdır. Ve de iktidar, eşitsiz ve hareketli ilişkilerde ortaya çıkar, üretilir ve devam ettirilir.

Geçtiğimiz yıl içerisinde Metis Yayınları tarafından basılan Güzel Tehlike kitabı Foucault’nun sözün, konuşmanın, söyleşen iki kişinin arasındaki iktidar ilişkisinin varlığına dair düşünceleriyle ilgili önemli ipuçları veriyor. Kitapta daha çok söyleşi ve basın toplantılarındaki iktidar ilişkisi öne çıkıyor denilebilir.

Bir basın toplantısını düşündüğümüzde kürsüde açıklamayı yapacak olanlar karşıda da basın mensupları olduğu düşünüldüğünde sadece görsel olarak bakıldığında bile bir iktidar ilişkisinin varlığını ve gücü elinde tutanın kim olduğunu hayal edebiliriz. Foucault bu konuda “deneyler” yaparak sözün gücünü konuşmanın iktidarını tersine çevirir. Katıldığı toplantılarda kendini öne çıkarmaz Foucault olarak değil sıradan birisiymiş gibi eklemlenir bulunduğu yeri bir sunum veya demeç mekanı haline getirmez konuşulmaması gerekeni konuşulmaması gereken bir yerde örneğin bir şapelde dile getirir, konuşur. Böylece konuşmanın sözün iktidarının konuşacağı düşünülene değil karşı tarafa geçmesini sağlar. Bu da aslında iktidar dediğimiz şeyin Foucault’cu bir yaklaşımla düşündüğümüzde değişkenliğinin ve hareketliliğinin göstergesidir. Bu nedenle de iktidar adını verdiğimiz kelime her yerdeliği tek tek bedenlere dağılacak kadar geniş bir çerçevede ele alınabilecek bir durumdur.

Güzel Tehlike kitabı yalnızca konuşmanın ya da sözün iktidarıyla da ilgili değildir, Kitabı oluşturan Claude Bonnefoy ile gerçekleştirilen söyleşidir. Kitabın girişinde bahsedilen deneyler Foucault için bu söyleşinin böyle bir anlamı olabileceği düşünülerek yer verilmiştir. Daha ilk baştan itibaren söyleşi Foucault’nun gönülsüz olduğu bir yere doğru çekilince konu “halının arka yüzüne” doğru yani Foucault’nun istediği yöne doğru kayacaktır. Kitap bir söyleşi olmasının ötesinde özellikle yazarın yazma edimine dair oldukça önemli atıflar içermektedir. Foucault söyleşide yazmanın kendisi için büyülü bir şey olmadığından, çocukluğunda bu konuda çok sıkıntı çektiğinden kendisine artı ödevler bile verildiğinden bahseder. Otuz yaşlarında yazmaya yöneldiğinden de söz eden yazar –metin açıklama, tez yazma, sınav verme- gibi durumların da kendisin yazmayı sevmemesinde etkili olduğunu belirtir.

Kitaptan ayrıca Michel Foucault’nun yazma sıkıntısının en önemli sebeplerinden birisinin de dil olduğunu öğreniyoruz. Devamlı olarak memleketinden uzak kalmak zorunda olan bir filozofun samimi açıklamaları ve anadil vurgusu bu gün devamlı konuştuğumuz dil meselesinin önemini bir kere daha hatırlatıyor. Çünkü ona göre dil "tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir." İnsanın söyleyebileceğini tam olarak ifade edebildiği dil sanırım çocukluğundan itibaren en geniş anlamıyla bildiği dilidir. Bu nedenle başka dilde yazılan yazı söylenen söz hep eksik ve sınırlı olacaktır, Michel Foucault için de dilinden uzak olmak, yabancı bir dilde ifade çabası onun yazma isteğini –her ne kadar bizler yani okurları fark etmesek de- etkilemiş görünüyor.

"Başkalarının gerçekleşmiş sayılan ölümü üzerine yazıyorum ben." Yazar kendisi için yazmanın aslında ölülerle girilen bir ilişki olduğundan bahsediyor çünkü o bilindiği gibi bilginin arkeolojisinin peşine düşmüş bir yazar. Ancak bu ilişki başkalarını öldürmek anlamını ifade etmiyor tam tersine öldüğü düşünülenin ya da kabul edilenin aslında ölmediğini göstermek anlamına geliyor. Aslında bu cümle Foucault’nun yazdıklarını anlamlandırmamıza sebep oluyor çünkü o bir dönem gelip geçtiği düşünülen bir durumu onun tarih içindeki konumlandırılmasından bu güne getirerek ölü kabul edileni canlandırmış oluyor. Örneğin; delilik gibi bir durumun farklı tarihler ve dönemlerde nasıl farklı anlamlara geldiğini okuruna göstererek aslında onun algısını belirleyen şeyin iktidar ilişkileri ve kurumların gözetimine hapsedilmiş bir düşünce biçimi olduğunu saptıyor. Bir dönem kutsal sayılan bir durumun algılanış biçiminin bir dönem geldiğinde “farklı”, “tuhaf”, “anormal” algılanışının altında yatanın arkeolojisini yapıyor ve aslında kutsal anlamlı deliliğin ölümü yerine ona bakışımızın üzerindeki kurumsallığın bizdeki etkisini gözler önüne sererek onu yaşatıyor ve kendi ifadesiyle “bak şu işe ölü değillermiş” ya da “değilmiş” dedirtiyor ve yaşatmak için yazıyor.

Michel Foucault ve Claude Bonnefoy arasındaki söyleşinin de başta bahsettiğimiz gibi bir deney mi olduğunu bilemiyoruz. Ancak bu söyleşinin her cümlesi üzerine sayfalarca cümle kurulabilir desek abartmış olmayız zannımca.

Bazı yazarların yaptığı her işin, söylediği her cümlenin altında derin anlamlar yatar. Michel Foucault’da onlardan birisi, her şeyin altında bir şey arayanlar için Güzel Tehlike kitabı okur için önemli bir ayrıntı.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.