Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-010-6
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Michel Foucault diğer kitapları
Güzel Tehlike, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Büyük Yabancı
Dil, Delilik ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar
Özgün adı: La grande étrangère: À propos de littérature
Çeviri: Savaş Kılıç
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2015
2. Basım: Nisan 2016

Filozofların edebiyat üstüne düşünmeleri her zaman ufuk açıcı ve heyecan verici olmuştur. İyi bir edebiyat okuru olduğunu bildiğimiz, kitaplarında kullandığı kıvrak dil hemen fark edilen Foucault, yeni yayımlanan bu konuşma metinlerinde 1960’larda kafasını en çok meşgul eden meselelerden üçünü ele alıyor: dil, delilik ve edebiyat. Birinci konuşmada deliliğin dil ve edebiyatla kesişme noktası üstünde durduktan sonra, ikinci konuşmada edebiyatın ve edebiyat eserinin dille ilişkisini –yapısalcıların yönteminden esinlenen ama aynı zamanda ona eleştirel yaklaşan– felsefi bir yöntemle irdeliyor ve edebiyat eleştirisinin ufkunda araştırılmayı bekleyen konulara işaret ediyor. Üçüncü konuşmadaysa Sade’ın kurmaca metinlerindeki hakikat iddiasının temelini araştırdıktan sonra, eserlerinde teorik söylevler ile kurmaca sahneler arasındaki ilişkiyi odağa alıyor ve bu söylevlerin edebi ve felsefi işlevini inceliyor. Diğer kitaplarında olduğu gibi zekice fikirler, gözlemler, eleştirilerle dolu bu metinler hem Foucault okumayı sevenler için hem de edebiyata felsefeyle yaklaşma çabasını önemseyenler için zevkli bir okuma vaad ediyor.

İÇİNDEKİLER
Sunu
Philippe Artières, Jean-François Bert,
Mathieu Potte-Bonneville ve Judith Revel
Uyarı

Dil ve Delilik
Hazırlayanların Notu
Delilerin Sessizliği
Delirmiş Dil

Edebiyat ve Dil
Hazırlayanların Notu
Birinci Oturum
İkinci Oturum

Sade Üzerine Konferanslar
Hazırlayanların Notu
Birinci Oturum
İkinci Oturum

Michel Foucault’nun
Edebiyatla İlgili Çalışmaları

Michel Foucault (1926-84) Biyografik Köşe Taşları

OKUMA PARÇASI

Sunu, s. 9-15

“‘Edebiyat’ denen şeyi vaktiyle çok okudum. Epey bir kısmını yetersizliğimden bir kenara bıraktım, çünkü okumak için gereken doğru koda sahip olmadığıma şüphe yoktu. Şu anda [1975] Audessous du volcan (Yanardağın Altında), Sirte Kıyısı gibi kitaplar çıkıyor. Çok sevdiğim yazarlardan biri Jean Demelier; Le rêve de Job (Eyüb’ün Rüyası) beni çok etkilemişti. Tony Duvert’in kitapları da öyle. Aslında benim kuşağımdan kişiler için büyük edebiyat Amerikan edebiyatıydı, Faulkner’dı. Bana öyle geliyor ki çağdaş edebiyata ancak kaynağına inemediğiniz bir yabancı edebiyat aracılığıyla ulaşmak edebiyatla aranıza bir tür mesafe koyuyor. Edebiyat, ‘büyük yabancı’dır.”[1]

Jacques Almira’nın[2] Le voyage à Naucratis (Naucratis’e Yolculuk) adlı kitabı hakkındaki 1975 tarihli bu söyleşide (kitap önce elyazısı müsvedde halinde filozofa postayla gönderilmiştir), Foucault nadiren yaptığı bir işe girişerek, edebiyat kitaplığını betimliyor. Bu kısa listenin ne kadar karışık olduğu görülüyor. Okuma yelpazesi Jean Demelier[3] veya Jacques Almira gibi genç yazarlardan Julien Gracq’a uzanıyor; başka bir yerde Thomas Mann, Malcolm Lowry ve William Faulkner’a hayranlığını ifade ediyor[4] ki bu hayranlık onu 1970’te Faulkner’ın topraklarına, Mississippi vadisinde Natchez’e kadar götürmüştü. Foucault’nun okur olarak tarihçesi henüz pek bilinmiyor. Erkek kardeşinin anlattığına göre Poitou’da çocukluğunu geçirdiği evde iki farklı kitaplık karşı karşıya dururmuş; cerrah olan babasının çalışma odasında bilimsel, tıp konulu ve yasak kitaplık ile annesinin erişime açık edebiyat kitaplığı. Foucault orada Balzac, Flaubert ve klasik edebiyatı keşfederken papaz okulunda Yunan ve Latin metinlerini okur.[5] Foucault engelsiz bir okuma deneyimini hiç şüphesiz Ulm Sokağı’nda, Fransa’nın serbest erişimli ilk kütüphanelerinden olan, şiir kitaplarıyla felsefe risalelerinin, eleştirel denemelerle tarih metinlerinin yan yana durduğu Ecole normale supérieure’ün (Yüksek Öğretmen Okulu) fantastik kütüphanesinde yaşamıştır. Maurice Boulez’ nin[6] idare ettiği o mekânda söylemlere ilişkin bir düzeni yapıbozuma uğratır ve edebiyat gözlerinin önünde belirginleşir. Dits et écrits’ye (Söylenmiş ve Yazılmışlar) yazdığı kronolojide Daniel Defert birkaç yol işareti veriyor: Foucault 1950’de Saint-John Perse’i hatmeder, 1951’de Kafka’yı okur, 1953’ten itibaren Bataille ve Blanchot’yu okumaya başlar, Yeni Roman’ın macerasını (örneğin Alain Robbe-Grillet’nin kitapları) takip eder, 1957 yazında Roussel’i keşfeder, 1963’te Tel Quel yazarlarını (Sollers, Ollier...) okur, Ocak 1968’de Beckett’i yeniden okur...

1956’da yurtdışına çıkmasının önemi ihmal edilemez: Uppsala ve Varşova’da Fransız Kültür Merkezi’nin kütüphanesini her gün ziyaret etmiş olması, Foucault’nun edebiyat diliyle ilişkisini önemli ölçüde etkilemiştir. İsveç ve Polonya kışlarının yalnızlığında Foucault çok okumuş (başucu kitabı René Char’ın şiirleridir), edebiyat dersleri vermiştir. Bilindiği gibi ilk büyük yazı deneyimini orada, yabancı olduğu bu iki dilin ortasında yaşamış, orada haftada birkaç saat Fransızca öğretmiş ve yine orada Fransız edebiyatında Sade’dan Genet’ye aşk konulu anımsanmaya değer bir ders vermiştir. İsveç’te bir tiyatro kulübüne rehberlik etmiş, öğrencilerle birlikte birçok çağdaş oyunu sahneye koymuştur.[7] 1959’da Krakow ve Gdansk’ta Apollinaire üzerine konferanslar vermiştir. Foucault’ nun okurluk tarihçesinde anekdot olarak Uppsala’da Claude Simon, Roland Barthes veya Nobel ödülünü almaya gelmiş Albert Camus ile tanışması sayılabilir. Aynı şekilde ömrünün sonuna doğru, Mathieu Lindon ve Hervé Guibert gibi birçok genç yazarla sık sık görüşür, ama onlarla hiç edebiyattan “konuşmaz”; o sıralar bu yazarları okuduğu kesindir ama “tanışmayacak kadar hayran olduğunu söyleyerek”[8] Maurice Blanchot’yla hiç buluşmaması gibi, onlarla da hiç edebi diyaloğa girmez. 1960’ların başında Foucault edebiyatla yakın bir ilişki kurmuştur, Deliliğin Tarihi için yaptığı hazırlık okumalarının notlarını incelemek bunu görmeye yeter. Kapatılmayla ilgili arşivlerin, Bicêtre kayıt defterlerinin ve hükümdar buyruklarının irdelenmesi öncelikle edebi bir deneyimdir; bu konuyu daha sonra, söz konusu belgelerin bir kısmını tarihçi Arlette Farge ile birlikte Le désordre des familles’i (Ailelerin Düzensizliği)[9] yayımlarken açıklayacaktı. Foucault bu arşiv poetikasının, bu saf grafik varlıkların, “17. yüzyıldan bu yana edebiyatın eğilim hattı”[10] dediği şeyin güzelliğine tutulmuştur.

Ama kendisini sürekli bu yakın ilişkiye karşı korumuştur. Bu bapta hakkında 1963’te koca bir kitap yazdığı Raymond Roussel’ in eseriyle karşılaşmasını şöyle anlatıyor: Corti Kitabevi’nde, “bir dizi kitap dikkatimi çekti; biraz eski moda sarı renkleri geçen yüzyıl sonundaki eski basımevlerinin geleneksel rengiydi. (...) Karşıma adından söz edildiğini hiç işitmediğim bir yazar çıktı: Raymond Roussel. Kitabın adı La Vue’ydü (Bakış). Daha ilk satırlarında karşıma çıkan şey, son derece güzel bir nesirdi.”[11]

“Büyük yabancı” kaçak bir yolcuymuş meğer. Zira Foucault sadece beklentileri yüksek ve her kitabı çıktığında üslubu hayranlık ve takdir uyandıran bir yazar değildi; sadece kitapları değil, artık erişebildiğimiz söyleşi ve yazılarını derleyen Dits et écrits’si, Collège de France’daki dersleri iyi okunursa görülecektir ki filozofun edebiyatla karmaşık, eleştirel, stratejik bir ilişkisi var – elinizdeki kitapta bulunan belgeler buna harikulade biçimde tanıklık ediyorlar. Foucault’nun 1960’larda edebiyat konusunda kaleme aldığı önsözler, verdiği söyleşi ve konferanslar (ya Blanchot ve Bataille gibi özel isimler etrafında düzenlenmişlerdir ya da edebiyat eleştirisinin geleneksel birimlerini yazarın eleştirel süzgecinden veya dil mekânının genel betimlemesinin süzgecinden geçirmeye yöneliklerdir[12]) okununca; bu metinlerin büyük arkeoloji kitapları karşısında sadece ısrarlı bir kontrpuan oluşturmadığı, söz konusu kitaplarda ara sıra Oreste’e, Rameau’nun Yeğeni’ne (Deliliğin Tarihi), Sade’a (Kliniğin Doğuşu) veya Cervantes’e (Kelimeler ve Şeyler) göndermeler bulunduğu hatırlanırsa, edebi olanla ilgili kaygısının benzersizliği daha iyi anlaşılır. Koca bir kuşağın tutumuyla kısmen birleşmekle, Fransız düşüncesinde roman veya şiiri felsefe yapma ediminin mihenk taşlarından biri haline getirme yönündeki ısrarlı jestin devamı olmakla birlikte (sırası geldikçe Bachelard, Sartre veya Merlea-Ponty’nin kendini sınadığı bir deney), Foucault’nun kaygısı kendi söyleminin ikiye katlanması kılığına bürünür tam anlamıyla. İkiye katlama, daha doğrusu sürekli ikileme; yani hem dünyanın belli bir andaki düzenini ve temsillerini (Foucault’ nun araştırmasında bir “düşünce sistemi”nin arkeolojik betimlemesi olarak gördüğümüz şey) hem de bunun her şeye rağmen aşırı boyutunu, taşmasını, dışarı’sını paradoksal biçimde temsil eden şeyi dile getirme girişiminin en uç noktaya götürülmesi. İlk yıllardaki büyük kitaplar, özgül nesneleri (delilik, klinik, insan bilimlerinin doğuşu) bakımından değişkenlik sergilemekle birlikte, dünya üzerine söylemleri düzenleme biçimimizin tarihsel olarak belirlenmiş bir dizi bölünmeye neler borçlu olduğunu analiz ederken, bu kitaplarla çağdaş olan edebiyat üzerine metinleri, onlarda apaçık reddi değilse bile dikkate değer istisnayı bulmak üzere bir dizi tuhaf figürü (dik kafalı yazarlar, donmuş sözler, yazı labirentleri) serimler. Foucault’nun “kitaplarının çizgisi” ile edebiyat metinlerinin çizgisi tek bir örnekte çakışır: Raymond Roussel kitabı,[13] tarihsel ve epistemik araştırmanın, söylem düzeninde başarısızlığa yol açan şeyin –hiç şüphesiz bir jestin, yazma jestinin, ama aynı zamanda strateji olarak edebiyatı kavramanın bir yolunu dolaysız olarak içeren bir şeyin– zımnen yeniden ifade edilmesi uğruna büsbütün ortadan kalktığı tek eser. Aynı yıllardaki diğer bütün metinlerde Foucault edebiyatın özgül olmayışı ile –tam aksine– edebiyatın stratejik merkeziliğini aynı anda savunmaya, çalıştırmaya yönelmiştir: Birinci durumda (arkeolojik araştırma) edebiyatın diğer söylemsel üretimler (idari kararnameler, risaleler, arşiv belgeleri, ansiklopediler, akademik eserler, özel mektuplar, günlükler...) arasında hiçbir özgüllüğü yoktur; ikinci durumda (“edebiyat” metinleri), bizzat edebiyatın içinde belli bir duruş ile yazma tekniklerin arasında bağlantı olduğu söylenir; yazma teknikleri özel bir biçimde verili olduklarından bir düzesizlik deneyimi veya bir tür kopuş üretirler: bir değişim matrisi, bir başkalaşım işlemcisi. Kısacası bir yanda kelimeler ve şeyler arasında amansız bir bağlaşım (corrélation) vardır, öte yandaysa söylenebilen bir şeyin bazen düşünülemez olduğu yolunda tuhaf bir saptama – söylemin kendi kodlarından veya gösterdiği şeyin tekanlamlılığından da kurtulabildiği kocaman bir deneyler alanını açan tuhaf bir ayrıştırma: “Roussel’in muamması şudur: Dilinin her bir öğesi, sayısı belirlenemeyecek bir dizi olası biçimlenime sıkışmış kalmıştır. Breton’ un önerdiği sırdan çok daha açık ama çok daha zor bir sır: Bu sır bir anlam hilesinde veya bir ifşa oyununda değil, önceden ayarlanmış bir morfolojik belirsizlikte, daha doğrusu –birbiriyle uyumsuz ama hepsi mümkün olan okuma sistemlerine izin veren– aynı metni birden fazla inşanın ifade edebilecek olmasının kesinliğinde bulunur: biçimlerin kesin ve kontrol edilemez bir çokdeğerliliği.”[14]

Bu konuda iki not. Birincisi, edebiyatın Foucault için kendi analizlerine nazaran temsil ettiği bu “dışarı”, gönüllü bir jestten ayrılamaz. Bu noktada söz konusu biçimlerin baş döndürücü çokdeğerliliğinin atfedildiği, dünya düzenimizin parazitinin girdabına sürüklenmesinin atfedildiği şey kendi halindeki edebiyat değil, onu taşıyan jesttir: strateji olarak edebiyat, dolayısıyla edebiyatın belli bir kullanımı, tekniklerin gerçekleştirilmesi ve anlamın hegemonyasına karşı koca bir savaş alanının inşa edilmesinden geçen, anlatının ekonomisini içeriden dinamitleme çalışması. İkincisi, bu “dışarı” Blanchot’nun yaptığı ve Foucault’nun 1960’ların ortasından itibaren benimsediği tanımı aşar – “düşünüyorum” ile “konuşuyorum” arasındaki bağın çözüldüğünün saptanması, dilin sürekli kendi dışına sızması: Dışarı aynı zamanda temsil hanedanından kaçan ve yapısal olarak dik kafalı –yerine göre: işitilmez, skandala yol açan, sınıflandırılamaz, çevrilemez, karar verilemez, fragmanter, rastgele, istikrarsız, baş döndürücü– olan sözleri inşa etmek üzere maddi teknikler kullanan başka bir söylem kipinin dolaysız tespitidir.

Notlar


[1] “La Fête de l’écriture. Entretien avec J. Almira et J. Le Marchand”, Le Quotidien de Paris, no. 328, 25 Nisan 1975, s. 13. Dits et écrits, Daniel Defert, François Ewald ve Jean Lagrange (haz.), Paris: Gallimard, 1995, c. 2, metin no. 154; Türkçesi: Seçme Yazılar 1-6, çev. Işık Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin, İstanbul: Ayrıntı, 2000-2006.Metne dön.
[2] Felsefe ve klasik edebiyat mezunu yazar. Birçok roman ve öyküsü vardır; 1975’te Le voyage à Naucratis (Gallimard) ile Médicis ödülünü aldı.Metne dön.
[3] 1940’ta Poitiers’de doğmuş, Pierre Klossowski ve Samuel Beckett’in dostu yazar ve ressam. İlk iki romanı olan Le rêve de Job (Paris: Gallimard, 1971) ve Le sourire de Jonas (Paris: Gallimard, 1975) ile eleştirmenlerin takdirini kazanmıştı.Metne dön.
[4] Bkz. “Vérité, pouvoir et soi”, Dits et écrits, a.g.y., c. 2, metin no. 362, s. 1598; Türkçesi: “Hakikat, İktidar ve Kendilik”, Seçme Yazılar 2, a.g.y., s. 98-105.Metne dön.
[5] Denys Foucault, akt. Philippe Artières, Jean-François Bert, Frédéric Gros ve Judith Revel (haz.), Cahier Foucault, Paris: L’Herne, 2011.Metne dön.
[6] Besteci Pierre Boulez’nin kardeşi ve Ulm Sokağı’ndaki Ecole normale supérieure’ün kütüphanecisi.Metne dön.
[7] Bununla ilgili belgeler Uppsala Üniversitesi’nin kütüphanesindeki Alliance française arşivinde bulunuyor.Metne dön.
[8] Daniel Defert, “Chronologie”, Dits et écrits, a.g.y., c. 1, s. 43Metne dön.
[9] Arlette Farge ve Michel Foucault, Le désordre des familles: Lettres de cachet des archives de la Bastille, Paris: Gallimard (“Archives” dizisi), 1982.Metne dön.
[10] “La vie des hommes infâmes” (1977), Dits et écrits, a.g.y., c. 2, metin no. 198, s. 252.Metne dön.
[11] “Archéologie d’une passion” (1983), Dits et écrits, a.g.y., c. 2, metin no. 343, s. 1418; Türkçesi: “Bir Tutkunun Arkeolojisi”, Seçme Yazılar 6: Sonsuza Giden Dil, a.g.y., s. 366-67.Metne dön.
[12] Bkz. kitabın sonundaki kaynakça, s. 155.Metne dön.
[13] Raymond Roussel, Paris: Gallimard (“Le Chemin” dizisi), 1963; Türkçesi: Raymond Roussel: Ölüm ve Labirent, çev. Savaş Kılıç, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2013.Metne dön.
[14] “Dire et voir chez Raymond Roussel”, Lettre ouverte, no. 4, Yaz 1962; Dits et écrits, a.g.y., c. 1, metin no. 10, s. 211. Altını biz çizdik.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Foucault: "Büyük Yabancı" – dil, delilik, edebiyat ve daha pek çok şey", Edebiyat Haber, 8 Ekim 2015

Michel Foucault’nun iyi bir okur olduğu bilinse de edebiyat üzerine çok fazla metni yok gibi görünüyor. Benim bildiğin direkt edebiyat ile ilgili metni Raymond Roussel üzerine yazdığı ve Türkçe’ye Ölüm ve Labirent adı ile kazandırılan kitabı. Bu anlamda geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından basılan; Büyük Yabancı: Dil Delilik ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar önemli bir metin. Kitap bize, Foucault’nun edebiyat, dil, delilik, eleştiri, analiz gibi çeşitli konulardaki düşünceleri üzerine oldukça önemli fikirler veriyor. Metin, Foucault’nun 1963 yılında Fransız radyosunda yayınlanmış iki programın tamamını, 1964 yılında Brüksel’de “Edebiyat ve Dil” üzerine verilmiş bir konferansı ve 1971’de Bufalo’da sunulmuş, Marki de Sade üzerine bir incelemeyi içeriyor.

Foucault’nun “Kapatılma Teorisi”nin üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan birisinin “delilik” olduğunu biliyoruz. Onun: “Tarihçiler için çok önemli olmayan bir kültürün tarihini yazmak isteyen benim için önemli bir konudur.” Diye belirttiği “delilik” ile ilgili kitapta yer verilen iki radyo programında deliliğin dil ile ilişkisi tartışılıyor. Bu anlamda Foucault şöyle bir örnek veriyor: “Tiyatro deliliğe ve şenliğe sırt çevirir, onun güçlerini ve yıkıcı şiddetini kontrol etmeye çalışır.” Bunun şöyle bir sebebi vardır sanırım, seyirciler vardır ve tiyatro seyirciye oynar. Bu da bir sınır demektir. Oyunun sınırını belirleyen dışarıdan bir şey vardır. İşte bu sınır delinin ya da daha geniş anlamıyla farklı olanın (fahişenin, eşcinselin) sesini kısar yani onu oyun içerisinde sessizleştirir.

Zannediyorum ki, Foucault’nun tiyatro ile ilgili söylemeye çalıştığı böyle bir şeydir. Foucault’nun, Jean Doat ile gerçekleştirdiği programda yazar, özellikle Shakespeare’in Kral Lear adlı metninin delilik sahnesi üzerinde duruyor çünkü ona göre bu metin; “tam ve eksiksiz anlamıyla trajik bir delilik deneyiminin çok nadir cinsten, çok benzersiz bir ifadesi” olarak çıkıyor karşımıza. Bu konuda üzerinde durulan bir diğer metin ise Cervantes’in Don Quijote adlı kitabı. Bu eserin özellikle mezar kitabesi ve sonu Foucault’ya göre önemli bir şeyi, deliliğin bilincinde olmak ve olmamak arasındaki farkı kanıtlıyor. Don Quijote örneği üzerinden gelinen sonuç, deliliğinin bilincinde olan için bu durumun neredeyse hayatla ölüm gibi bir anlam ifade ettiği. Çünkü geniş anlamıyla “akılcılık” üzerinden tanımlanan delilik her türlü farklılığa karşılık geliyor ve farklı olmak, Paris’te 1967 yılında yapılan tutuklamalarda da açıkça görüldüğü gibi kapatılmak demek. Bu vaziyet dilin aklın buyurganlığına girmesine sebep oluyor. Böyle bir dil sözden mahrum, kendisini sadece jest ve mimiklerle ifade edebilen bir mırıltıya ve kısık sesliliğe dönüşüyor. Bu durum Foucault’ya göre Klasik Çağ boyunca böyledir. Deliliğin sessiz dilinden anlamamız gereken zannediyorum ki yine “akıl dışı” kabul edilenin susturulması anlamına gelecektir, kitapta örneklenen metinlerle de galiba düşünürün yapmaya çalıştığı bu durumun edebiyat diline nasıl yansıdığına dikkat çekmektir.

Foucault’ya göre, konuşmak ile deli olmak imkânı eş zamanlıdır; bunlar adeta ikizmiş gibi iç içe geçmiştir. Bu konuda düşünüre katılmak gerekir, dil her ne kadar toplum, devlet ve diğer kurumlar tarafından biçimlenmeye, denetlenmeye çalışılsa da bir yanıyla öznel ve “akıl dışı” yanını koruyabilir. Belki de devamlı konuşmanın düşünmeyle ilişkisinin kurulduğu veciz sözlerin olması bu nedenledir örneğin; “düşünmeden konuşma” gibi. Bu anlamda dil insanlara bir anlamda “deli bir özgürlük” bahşeder. Ancak bu durum her zaman geçerli değildir. Foucault’nun edebi söz ile ilgili dikkat çektiği şu durum gibi; “19. yüzyılda susma zevkine erişeceğimiz gerçek bir dünyada özgürleşmek için konuşuyor, yazıyorduk. 20. yüzyılda ise deney yapmak için, artık sadece kelimelerde var olan ama kelimeleri de kasıp kavurmuş olan bir özgürlüğün boyunu ölçmek için yazıyoruz.”

Bu önemli bir noktadır bana göre, dilin sınırlarının ölçülere, bir takım kalıplara ya da akla teslim edilmesine gönderme yapar. Artık özgür olamayan her anlamda sınırları çizilmiş bir dil ile karşı karşıyayızdır. Yani dilin artık kemiği vardır, dışarıdan bir müdahale söz konusudur. Yazan kişi metninin özneliğini kaybeder. Böylece metin bir anlamda aklın tahakkümüne girer. Böyle bir durumda deliliğin sınırlarında dolaşan edebiyat dili kurtarıcı olabilir belki de. Foucault, edebiyat ile deliliğin ortak bir ufku olabileceğinden söz ediyor: “Edebiyatla delilik galiba etrafımızda buluşan yerle gök gibiler; ama birbirlerine boyuna içinde ilerlediğimiz, içinde konuştuğumuz, ağzımıza bir avuç toprak tıkıldığı güne kadar konuştuğumuz geniş bir açıklıkla bağlılar.” Bahsedilen bu bağın imkânlarından yararlanmak da yazara düşüyor eğer dilin sınırının aklın ve belki de genel ahlâkın çizgisinden kurtarılması sağlanırsa bu ilişki yazıya özgür var oluş sunabilecektir.

Kitabın bir diğer bölümünde Foucault’nun “Edebiyat ve Dil” başlıklı verdiği konferansa yer verilmiş. Yazar, bu bölümde dil, edebiyat ve eser arasındaki tuhaf aşk üçgeninden yola çıkarak: edebiyat nedir? Kelimelerin edebiyatla ilişkisi nasıldır? Edebiyatın eserle, dille ilişkisi ve kendisiyle olan ilişkisi nasıl ortaya çıkar? Edebiyat kelimelerle nasıl kilitleri kırabilir? Gibi soruları tartışırken bana göre bu bölümde özellikle edebiyat eleştirisini sorguladığı bölüm oldukça önemli bir yerde duruyor. Eleştiri, birincil dil olan edebiyatın, ikincil bir dil tarafından tekrar yorumlanmış halini ortaya çıkarıyor. Foucault’ya göre başlangıçta eleştiri: “ Okumanın ayrıcalıklı, mutlak ve birincil biçimiydi.” Ancak artık eleştiri yapılan okumayı aktarmaktan çok bizzat kendisi bir yazı olarak var olmak istiyor.

Bu yazı elbette birincil olabilecek bir yazı olmayacak ancak kurduğu ilişki, metinle iç içe geçmiş, kendisini onunla örmüş bir yazma deneyimi olarak ortaya çıkacak. Bu anlamda edebiyat analizi denilen şey esasen; eserin yapısı içinde kendi kendisine yaptığı göndermenin, kendi kendisine imasının deşifre edilmesi anlamına geliyor. Yani buradan anlaşılan: Bir eserin analizi aslında kendi kendisini içerir, kendi göstergelerine gönderme yapar, söylemek istediğini gün yüzüne çıkarabilir. Foucault’nun bu konferans metni göstergeler, zaman ve mekân odaklı edebiyat eleştirisi, biçimciliğin ret edildiği bir analizin imkânlılığı gibi pek konuya değinirken, bize birçok soru işareti ve düşünme pratiği bırakıyor.

Kitabın son bölümü Sade üzerine verilmiş konferanstan oluşuyor. Bu metinde Sade’ın yazma edimi, getirdiği yenilikler, yaptığı saptamalar hakikat ve arzu ilişkisi ile dil üzerinde durulmuş. Foucault’nun Büyük Yabancı adıyla çevrilen bu kitabı üzerinde çok daha ayrıntılı bir şekilde durmayı hak ediyor. Ancak sanırım en temel sorunu ve bize söylediği şey yine Foucault’nun şu cümlelerinde gizli: “Tanrı’nın geri dönülmez biçimde öldüğü ve sağdan soldan gelen bütün vaatlere, sağın solun bütün vaatlerine rağmen artık mutlu olamayacağımız bir dünyada dil bizim tek çaremiz tek membaımızdır.” İşte dile bu kadar önem atfettiğimiz bir dünyada kitap, dilin işlevi, sunduğu imkânlar, edebiyat ile ilişkisi ve daha pek çok bakımdan dönüp dönüp bakacağımız bir okuma sağlarken, Foucault’nun getirdiği önerilerle ayrı bir anlam kazanıyor.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Edebiyat ve dil", Radikal Kitap, 9 Ekim 2015

Edebiyatın dilden, sözcüklerden yapılmış bir metin olduğu ve sıradan sözcüklerin özel bir biçimde seçilip düzenlenmesiyle dile getirilemez, sözle anlatılamaz bir şey olarak ortaya çıktığı gibi düşünceleri doğru bulmaz Foucault. Pırıltılı sözlerden hoşlanmadığı gibi, edebiyatın gösterişli sözlerle anlatılmasına karşı da direnç gösteriyor o.

O da sözcüklerin bir başlarına edebiyat olmadığını belirtiyor. Sözcükler, yazınsal metin içinde bulundukları yerde edebiyata dönüşür. Bunu sık sık dile getiriyoruz ve biliyoruz elbette.

Foucault Büyük Yabancı kitabında, “Uzun zaman, geceleri erkenden yattım” cümlesini örnek gösteriyor. Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cümlesi bu. Demek ki büyük bir romana giriş cümlesi. Başlangıcın önemli olmadığını dışımızdan söylesek de içimizden söylemeyiz. Ve bu sözcükler bir yazınsal metin içinde kullanıldığı anda artık başka bir şeye işaret eder, diyor Foucault. Bu arada aynı cümleyi kendisinin (ya da birisinin) söylemesiyle Proust’un söylemesi arasında da temelli bir ayrım vardır: İkisi de sözel olarak aynı olmakla birlikte, sonunda yazınsal bakımdan farklı anlamlar taşır.

Çünkü sonunda bir edebiyat eseri, anlattığı her neyse onu, odak noktasındaki sorunu, hikâyesini belirtirken edebiyatın ne olduğunu da gösterir. Böylece biz, okuduğumuz metnin dilinin bilimsel bir yazıdan niçin farklı olduğunu, rüya gibi bir dünya kurduğunu, kurguladığını görürüz ve o zaman edebiyatın ne olduğunu ayırt ederiz. Proust örneğini veriyor Foucault, Proust’un hayatını askıya aldıktan, kendisini sildikten sonra Kayıp Zamanın İzinde’yi yaratmaya başladığını belirtiyor.

Sanırım hep yanımda dolaştırdığım Vüs’at O. Bener imgesi de aynı durumu gösteriyor. Öykülerinde ve romanlarında Vüs’at O. Bener’in kendisini arayan okur pek çoktur; bilirler ki bir Vüs’at O. Bener hayaleti yazarın hayatından izler bırakarak dolaşır metinlerin içinde. Yanlış okumadır bu da.

Vüs’at O. Bener de hayatından çıkıp karşı kaldırıma geçmiş, gerçek kimliğini evde bırakıp sözcüklerden oluşan dilin içinde erimeye çıkmıştır. Yoksa yazdıkları hiçbir zaman bugün olduğu kadar önemli ve değerli olmazdı. Biz yazarın kendisine değil, yazdıklarına gereksinim duyuyoruz. Yaratıcılığın içinde kurmaca kişilere dönüşmedikçe, gerçek kişiler edebiyat metinlerinin içinde ne yapalım.

Dışarıdaki hayatta olanı gazeteden okuruz, bunun için edebiyata gereksinim duymayız. Edebiyatta aradığımız, gerçeği aşan, bazen uçuran özelliklerdir. Ve ne kadar sahici olduğunu da düşündürtmeli okuduklarımız. Demek dil gündelik dille sınırlı kalmadığı gibi –bu zaten olanaksızdır–, alışık olmadığımız biçimler almaya, taklalar atmaya da başlar edebiyat metninde. Dolayısıyla anlamak için o dolaylı dille yakınlık kuracak düzeyde bir dil bilincine sahip olmak gerekir. Öteki hiçbir alanın diliyle karşılaştırılamayacak bir zenginlik ve karmaşıklık vardır önümüzde.

Yaşadıklarımızdan bambaşka gerçeklerle karşı karşıya gelirken onların günlük hayatta hiçbir zaman karşılaşamayacağımız bir dille anlatılması, edebiyatın ne olduğunu tastamam gösterir.

Foucault bunu, “Bir başka deyişle, hiçbir şey söylemeyen geveze bir dil ile her şeyi söyleyen ama hiçbir şey göstermeyen mutlak bir dil arasında başka bir dil olması gerekiyordu,” diye anlatıyor: “yani, edebiyat dili.”

Onu böyle tanımlamak belki kolay da, içinde olduğumuzu düşünürken dışına çıktığımızı görmek bazen zorlaşabiliyor. Düzanlatımı neredeyse günlük dilin kısıtları içinde bıraktığımız zaman da edebiyat diline sahip olunmaz, edebiyat dilini yakaladığımızı sandığımız yerde marifetlerini göstermeye başladığımız retorik içinde de. İkisinin de alıcısı olabilir dışarıda. Biri her şeyi kolayca anlattığını düşündüğü için bir tür okurda karşılığını bulurken öbürü güzel yazıyı retorikle bulduğunu sanırken başka bir tür okur tarafından sevilip okşanabilir.

Devamını görmek için bkz.

Hakan Güngör, "Dil telaffuz edilenin mırıltısıdır, işitiyor musunuz?", Evrensel, 15 Ekim 2015

Michel Foucault’nun dil, delilik ve edebiyat üzerine konuşmaları Büyük Yabancı adı ile Metis Yayınları etiketiyle yayınlandı. Kitapta Foucault’nun radyo programları, konferans konuşmaları yer alıyor. Foucault edebiyatla dil arasındaki ilişkiyi irdeliyor, eleştirinin gerekliliği ve işlevi üzerinde duruyor. Bir filozofun gözünden edebiyat ve dil ilişkisini okumak, okurun bu konulara yeni bir açıdan bakmasını sağlıyor, yeni pencereler açıyor.

Foucault, 1984’te hayatını kaybettiğinde tüm dünyanın okuduğu, tartıştığı bir düşünürdü. Felsefe ve psikoloji eğitimi gören Foucault, Lille Üniversitesinin psikoloji bölümünde asistan olarak çalıştı. 1960’ta Deliliğin Tarihi'ni yazdı. 1966’dan itibaren Kelimeler ve Şeyler, Hapishanenin Doğuşu gibi yankı uyandıran kitaplarını kaleme aldı. Büyük Yabancı kitabında bir araya getirilen radyo konuşmalarının metinleri ve konferans notları da yazarın dikkat çeken ürünlerindendi.

Foucault, kitapta dilin tanımıyla başlıyor sözlerine. “Dil telaffuz edilmiş her şeyin mırıltısıdır, aynı zamanda konuştuğumuz zaman anlaşılmamızı sağlayan şeffaf sistemdir; kısaca dil hem tarihte birikmiş tüm sözlerin meydana getirdiği olgu, hem de (Fransızca, Yunanca gibi bir) dilin bizzat sistemidir.”

Edebiyatın her tür dil eserinin genel biçimi olmadığı gibi, dilin de eserinin yerleştiği evrensel mekan olmadığını belirtiyor Foucault ve şu ifadeyi kullanıyor: “Bir bakıma üçüncü bir unsur, dilin eserle ve eserin dille ilişkisinin buluştuğu bir üçgenin tepe noktasıdır.” Dilin edebiyata doğru giden yolculuğunu irdeleyen Foucault, dil ile eser arasındaki ilişkinin edebiyattan geçtiğini ve bunun pasif bir bilgi-hafıza ilişkisi olmadığını, aksine muğlak, derin ve aktif olduğunu öne sürüyor.

Eleştiri yazıları şebeke oluşturur

Eleştirinin vasfı, gerekliliği üzerinde özellikle duruyor Foucault. Eleştirinin hükmü ve sonuçları üzerine dünya durdukça sürecek olan tartışmalara Foucault da eklemeler yapıyor. “Bana öyle geliyor ki eleştirinin şu andaki hedefi edebiyatla, birincil dille ilişkili olarak nesnel, gidimli, her noktasında gerekçelendirilebilir, serimlenebilir bir bağ kurmak; birincil olanın, kurucu olanın eleştirmenin beğenisine dayanmadığı bir ilişki kurmaktır. Bu ilişkide esas olan yöntemdir, kaçınılmaz olarak belirtik bir analiz yöntemi ki psikanalitik de olabilir, dil bilimsel de, tematik de, biçimsel de, ne isterseniz. Eleştiri pozitiflik veya bilim düzlemindeki temelinin ne olduğu problemini önüne koymaktır.” Foucault, eleştirinin, daha iyi ve daha donanmış bir okuma olmanın ötesinde olduğunu vurguluyor. Eleştirinin kendisinin bir yazı edimi haline geldiğini vurgulayan Foucault, “Bir başka yazıya nispetle tabii ki ikincil olan ama yine de bütün diğer yazılarla birlikte bir ağ, bir örgü, nokta ve çizgilerin iç içe geçtiği bir şebeke oluşturan bir yazı” diyerek tanımlıyor eleştiriyi. Eleştirinin başlı başına bir edebi biçim olduğunun üzerinde duruyor. Herhangi bir eser üzerine yazılan eleştirinin yeni bir soluk olarak kitabın varlığına ve gücüne de etki ettiğini savunuyor.

Yazar, edebiyat, dil ve eleştiriyi tanımlıyor, yorumluyor; kitapta tahlil ve tespitlerine yer verirken, okuru da arayışına ortak ediyor. Okurların ufkunu açan kitap boyunca Foucault’nun penceresinden sürüp giden arayış, bir anlam ve detaylar bütününe daha yakından bakmayı sağlıyor. Yakından bakmak ise, anlamanın ve keşfin ta kendisi oluyor.

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Ergenç, "Agnes Richter’in ceketi: Delilik ve edebiyat", K24, 12 Kasım 2015

Delilik mevzusu edebiyatta çok romantize edilir. “Delirmiş” karakterler bazen bu dünyaya farklı bir bakışın, bazen unutulmuş bir masumiyetin, bazen kimselerin cesaret edemediği siyasi ve hayati bir haykırışın, bazen de akla meydan okuyan sanatsal bir varoluşun sesi ve ifadesi olurlar… Bu listeyi uzatmak mümkün. Ama edebiyatta delilik meselesinde şöyle bir sorun var: Genellikle deliler ve düşündükleri sonra derece “aklı-selim” bir dilin kalıpları içinde ehlileştirilirler. Yani “deliliği” yazan ama kendisi “delirmemiş” olan yazar, delirmiş bir dil kurmak yerine, deliliği olağan bir dille tasvir eder. Bu da aslında bir deliyle değil, bir delilik-uzmanıyla karşılaşmaya benzer. Bir okuma tecrübesi olarak delilik için “delirmiş” ve grameri, söz dizimini vesaire dağıtan bir dile ihtiyaç var.

Büyük Yabancı: Dil, Edebiyat ve Delilik Üstüne Konuşmalar adlı yeni Foucault kitabı bu açıdan, dil ve delilik üzerine düşünmek için mühim konuşmalar barındırıyor. Kullandığım “delirmiş dil” ifadesi de kitaptaki alt bölümlerden biri. Önce Foucault’nun kendisinden başlayalım. Deliliğin tarihini yazan Foucault da aslında “delirmiş” bir dil kullanmıyor, delilik üzerine gayet rasyonel metinler kuruyor. Sosyal bilimlerin zaten “konusunun diline bürünmek” gibi bir iddiası yoktur ama mesela eskilerden Nietzsche ve yenilerden sayılabilecek Deleuze sosyal bilimler ve felsefede rasyonel eleştiri dili handikabını kıran daha “edebi” filozoflar. Mesela Deleuze’ün Kapitalizm ve Şizofreni’si sadece şizoid bir halden “bahsetmez”– metnin kuruluşunun kendisi “şizoid”dir. Parçalıdır, dağılıp gider ve ayrı, özerk bir dil alanı oluşturur. Bu açıdan bir edebiyat metnine benzer. Şimdi bir daha fark ediyorum ki, dili bir araç değil aynı zamanda özerk bir alan, başka bir dünya kurma aygıtı olarak gören felsefeciler ve sosyal bilimciler için genellikle “edebi” sıfatını kullanıyorum.

Foucault da aslında kendisi icra etmese de, edebi dilin bu “başka bir dünya kurma” işlevini teslim ediyor. Kitaptaki konuşmaların temel meselesi önsözde sorulan şu soruda yatıyor: “Başka bir söz ve yaşama biçiminin mekânını nasıl var edebiliriz?... Dünyanın tarihsel olarak belirlenmiş dilbilgisi içinde nasıl yapar da bir çukur kazarız?” Foucault ilerleyen sayfalarda bu sorunun cevabının “deliliğin kendi dilini devşirmesi için dil içinde ve dile karşı yeraltı çalışması”nda yattığını söylüyor. Böyle bir yeraltı çalışmasına girmiş olan yazarlar, dilin dış dünyaya bağımlı mantığını ve dilde devam eden anlam hegemonyasını kırıp, başka bir dille, özerk ve yeni-yaratılmış bir dille konuşabiliyorlar.

Foucault bu dilin örneği olarak Artaud’dan bahsediyor. Tabii ki. Dili kıran, bozan, anlamı sarsan kısa metinleriyle Artaud, Deleuze’ün de fena halde sevdiği yazarlardan biriydi. Hayat hikâyesine bakınca da Artaud hakikaten defalarca klinikte yatmış, onaylı bir “deli”ydi. Ve metinleri de “delirmiş bir dil”le kurulmuştu. Mesela, Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kısa manifestomsu metin dile ve mantığa ağır darbeler indirip, aklın ölümünü “performe” ediyor ve okuyanı gerçek anlamda bir delilik tecrübesine davet ediyor. Kitapta Foucault, Artaud ile şiirlerini yayınlamaya yanaşmayan dergi editörü Riviere arasındaki mektuplaşmaları delilik ve dil arasındaki ilişki için bir zemin olarak kullanıyor. Riviere daha anlaşılır olmaya, dil çerçevesini bozmamaya çağrı yaptığında, Artaud kendi “delirmiş dili”ni şöyle savunuyor: “Gerçekliğin adeta iniltisi olan bir şeye neden kurmaca görüntüsü vermeli?” Ve dilden ne anladığını da şöyle ifade ediyor: “Dilin işe yarayabileceği tek kullanıma geldi sıra: Delilik aracı, düşüncenin yok edilmesinin aracı, kopuş aracı, akıldışılıkların labirenti olma.”

Düşüncesini delilik ve deliliğe karşı geliştirilen kontrol sistemleri üzerine kuran Foucault tabii ki okuru Artaudvari bir edebiyatın hakkını vermeye davet ediyor. Dil de tabii ki bu kontrol mekanizmalarından biridir. Bu mekanizmayı düzensiz bir saldırıyla bozmak, aynı zamanda Foucault için “büyük kapatma”ya da karşı durmak anlamına geliyor. Foucault aslında bu “düzensizliğin” modern edebiyatın işareti olduğunu söylüyor: “Mevcut dilsel belirlenimlerin sınırında tehlikeli bir düzensizlik (veya başka bir düzen) jesti ki modern edebiyat çıkış anını işte bu jestte bulur.”

Foucault bu alıntıda “veya başka bir düzen” diye ifade ettiği şeyi anlayabilmek için dili bir “mekân” olarak görmeyi öneriyor. Dış mekânı, dünya mekânını değil, kendi iç mekânını (iç akışını) yaratabilen bir metin kurmak gereğinden ya da en azından bu tür metinlere olan düşkünlüğünden bahsediyor. Ayrı bir mekân (ve zaman) kavrayışı kuran yazarlara da örnek olarak Proust’u gösteriyor. Dil-içinde varolan ayrı bir anlatı-dünyasıdır Proust’un dünyası. Bu bakımdan “deliliğin dili”ne yakındır. Foucault ayrıca Proust’un “zihin” edebiyatının tam aksi yönünde ilerleyip, bedensel aşırılığa ve ihlale dayanan Sade’a da “delilik edebiyatı” payesini veriyor. Proust’taki dünya-dışı düşünce akışlarının yerini, Sade’da bedensel jestlerin “akıl-dışı” akışı alıyor. Yani, deliliğin diğer ucu.

Bu kitap vesilesiyle “bizim edebiyattaki” delilik-edebiyat durumu nedir, onu da düşünmüş bulundum. Hakikaten bizde “delirmiş” bir dille yazan kim var? Birkaç örnek: Vüsat O. Bener (Bay Muannit Sahtegi’nin Notları), Bilge Karasu (Gece), Sevim Burak (Afrika Dansı) ve kısmen Oğuz Atay (Tehlikeli Oyunlar). Bir de bunlar dışında Tezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri gibi deliliği mevzu-bahis eden ama dilsel anlamda delilik sınırlarına yaklaşmayan anlatılar var. Eğer edebiyatta deliliğin hakiki ifadesi dilin mantığını kırıp, gramerde “çukurlar” açmaksa, aslında bu işi en iyi şiir yapıyor. Nilgün Marmara ya da Lale Müldür dili bozmanın, dağıtmanın ve aklın sınırlarına yaklaştırmanın en iyi ifadesi olabilir. Şiir herhalde tabiatı gereği bir halden bahsetmek yerine o hale dille bürünmeyi mecbur kılıyor. Aslında, düşününce “delirmiş” dil örneği olarak sayılan birçok “roman” ya da “düzyazı” da şiirin sınırlarına yaklaşmış metinler. Velhasıl bu kısa yazıdan böyle bir sonuç çıktı: Delilik ve edebiyat üzerine düşünmek istiyorsanız, şiirin kapısını çalın.

Kitabın kapağındaki isabetli seçimden de bahsetmek lazım. Kapakta gördüğünüz ceket, Agnes Richter’in ceketi. Kendisi 1890’da akıl hastanesine “kapatılmış” eski bir terzi. Ceketinin üzerine de acayip kelimeler ve cümleler işlemiş. “Delilerin sanatı”na meraklı bir psikiyatr da böyle “nesneleri” topladığı için Richter’in ceketi de “sanat” dünyasında bir art brut örneği olarak baki kalmış. Edebiyatta da buna benzer şeyler, “akıl hastalarının” yazdığı öyküler, şiirler falan var ama nedense, edebiyat derslerine bir türlü giremiyorlar ve bu metinlere verilen “literature brüt” gibi bir isim de yok.

Yazıyı bunun nedenine dair bir spekülasyonla bitireyim: Biz edebiyat okurları aslında biraz Artaud’nun editörü Riviere gibiyiz. İş temel ifade aracı olan dille yapılan edebiyata gelince, bildik gramer sınırlarından vazgeçip başka türlü bir grameri kabullenmeye pek de hazır değiliz. Biri çıkıp mesela Pollock’un resimde yaptığını edebiyatla yaptığında, kanona değil en fazla “akıl hastalarının şiirleri” gibi damgalı ve dışlanmış antolojilere girebiliyor. Agnes Richter o cümleleri ceketine işlemeyip, defterine kaydetseydi, belki de hiç yayınlanmayacaktı. Yani Agnes Richter’in ceketini kabul ediyor bünyemiz ama bir Agnes Richter kitabından emin değiliz.

Devamını görmek için bkz.

İlker Cihan Biner, "Dili Yarmak: Foucault, Dil ve Edebiyat", Post Dergi, 30 Kasım 2015

Gilles Deleuze, Foucault üzerine yazdığı bir yazıda Foucault’nun konferans metinleri ve söyleşilerinin tamamıyla yapıtının bir parçası olduğunu söyler ve şöyle devam eder: ‘Foucault’nun söyleşileri, tamamıyla yapıtının bir parçası ise bunun sebebi, her defasında bizi güncel sorunlarımıza taşıyan topolojik bir operasyon gerçekleştirmelerindendir. Foucault’nun yapıtı düşünceye öncesinde bilinmeyen yeni bir koordinat sistemi keşfettirecek. Felsefede ışığın en güzel tablolarını boyuyor ve bugüne kadar görülmemiş sözcelerin eğrilerini çiziyor. Bizim için, düşünmenin anlamını değiştiren tüm büyük yapıtlara ekleniyor. Foucault’nun yapıtı felsefenin dönüşümüne işaret etmeyi bitirmedi.’[1]

Deleuze, Foucault’nun yapıtı derken kuşkusuz Foucault’nun düşünce yaşamına gönderme yapıyor. Foucault’nun ‘bir sanat yapıtı olarak yaşam’ ya da ‘yaşamı bir sanat yapıtına dönüştürmek’ fikrinden yola çıkarak ‘yapıt’ kelimesini kullanıyor. O halde Büyük Yabancı Foucault’nun söyleşilerinden/radyo konuşmaları, konferans metinlerinden derlenmiş bir kitap olsa da Foucault’nun yapıtının bir parçası…

Dil ve edebiyatla ilişki kurmak

Büyük Yabancı Phillippe Artieres, Jean François Bert, Mathieu Potte-Bonneville ve Judith Revel’in bir sunumuyla açılıyor. Sunumun başlangıcında Foucault’nun dil ve edebiyatla olan ilişkisi vurgulanmış. Sonrasında fark ettiğimiz temel mesele tam da Deleuze’ün bahsettiği Foucault’nun topolojik operasyonları. Edebiyatla olan ilişkisi de bu operasyonlarla paralel gidiyor.

Foucault 1950’de Saint-John Perse’i, 1951’de Kafka’yı, 1953’ten itibaren ise Bataille ve Blanchot’yu okumuş. Ardından 1956’da yurtdışına çıkarak Uppsala ve Varşova’da her gün Fransız Kültür Merkezi’nin kütüphanesini ziyaret etmeye başlıyor. O yıllarda Sade’dan Jean Genet’ye kadar pek çok yazar hakkında dersler veriyor ve hatta tiyatro kulübüne rehberlik de ediyor. 1960’ların başına gelindiğinde ise Deliliğin Tarihi için yaptığı okuma notlarına Foucault ‘edebiyat deneyimi’ diyor. Bu deneyimi ise ’17.yüzyıldan bu yana edebiyatın eğilimi hattı’ olarak açıklıyor. Görüldüğü üzere 1950’den itibaren Foucault edebiyatla olan ilişkisinde yeni koordinat sistemleri keşfederek düşüncede yeni alanlar açıyor.

Sunumda gizli iki kavram

Kitabın sunum bölümü ilerledikçe Foucault’ya dair iki gizli kavramla karşılaşıyoruz. Bu kavramlar Foucault’nun düşünce yaşamında önemli olan iki temel kavram. Birisi ‘ikiye katlama’ diğeri ise ‘dışarı’ kavramı. Kitapta bu iki kavram üzerinden yayılan metinlerin varlığıyla karşılaşıyoruz.

İkiye Katlama

İkiye katlama ya da sürekli ikileme, hem dünyanın belli bir andaki düzeni ve temsillerinin hem de bu temsillerin aşırı boyutunu en uç noktaya kadar gidilerek dile getirilmesi demek. Foucault’nun delilik, klinik ve insan bilimlerinin doğuşu gibi konularda kullandığı‘ikiye katlama’ kavramı değişkenlik sergiler ama kavrama delilik, dil ve edebiyat düzleminde baktığımız zaman dünya üzerine söylemleri düzenleme biçimimizin tarihselliğini bazı edebiyat metinleri üzerinden analiz eder. Kitapta ‘Delilerin Sessizliği’ adlı radyo konuşmalarından derlenmiş metin ‘ikiye katlama’ adı verilen kavramın serimlenmiş versiyonlarıyla doludur. Bu metinde Foucault Shakespeare’in yarattığı Kral Lear figürünü delilik üzerinden açıklamaya girişir. Shakespeare’in Kral Lear oyunundan bazı kesitlere yer veren Foucault Kral Lear’ın trajik bir delilik deneyimi halinde olduğunu belirtir.

Yine Cervantes’in Don Quijote’sinin Kral Lear’ın deliliğinden farklı olduğunu vurgulayarak Don Quijote’nin kendi deliliğini görebilecek kudrette olduğunu belirtir. Böylelikle Foucault deliliğin bilinci tartışmalarına da kapı açmış olur.[2]

‘İkiye katlama’ adı verilen kavram kitabın ‘Dil ve Delilik’ adlı bölümdeki metinlerde daha belirgindir. Foucault ‘Delilerin Sessizliği’, ‘Delirmiş Dil’ gibi metinlerde 17. yüzyıl ve 18.yüzyıldaki delilik deneyimlerini edebi metinlerle aktarmaya çalışıp delilik deneyimlerini en uç noktasına kadar anlatmayı dener. ‘Edebiyat ve Dil’ adlı konferans metinlerinde de 15. yüzyılın sonundan 17.yüzyılın başına kadar temsil, imge, görünüş, hakikat, analojinin yerkürenin temel mekânında sunulduğunu belirtir. Yani dünyanın belirli bir andaki düzeninin yansımalarını yine bu metinde bulabiliriz.

Dışarı

1966 yılında Maurice Blanchot’ya dair yazdığı bir metinde Foucault ‘dışarı’ deneyiminin ne olduğunu, ‘düşünüyorum’ ile ‘konuşuyorum’un birbirinden ayrılması olarak tanımlar. Dil konuşan öznenin ortadan kayboluşuna meydan okumak ve onun boş yerini kendi sonsuz akışının kaynağı olarak kaydetmek zorundadır. O halde dil ‘söylemin varlık biçiminden, yani temsilin egemenliğinden kurtulur ve edebi söz, her biri ötekilerden farklı, en yakınındakilere bile mesafeli olan her noktasının onları aynı zamanda hem birleştiren hem ayıran bir alanda hepsine göre kurulduğu bir ağı oluşturan bizzat kendinden hareketle gelişir.’[3]

‘Düşünüyorum’ ile ‘konuşuyorum’ bağının çözüldüğünün saptanması ve dilin kendi dışına sızması kitapta ‘Delirmiş Dil’ adlı metinde kendini bulur.

‘Delirmiş Dil’ adlı metninde Foucault şöyle der: ‘Konuşan her insan deli olmanın mutlak özgürlüğünü, en azından gizlice, kullanır; keza deli olan ve bu nedenle insanların diline tamamen yabancılaşmış gibi görünen her insan da, öyle sanıyorum ki, dilin kapalı evreninde hapsolmuş durumdadır.’

Delilik ile dil arasındaki bu açmaz ‘Edebiyat ve Dil’ adlı oturum metninde çözülür. Metinde Proust’un Kayıp Zamanın İzinde adlı yapıtını inceleyen Foucault yapıtın bir ara mekân yarattığını söylüyor. Bu ara mekân edebiyat dilinin derin varlığını oluşturur. İçsel, tematik, dramatikleştirilmiş, anlatılmış, öyküleştirilmiş yansımalar olarak bir ‘ara mekân.’ İşte bu ara mekânı yaratmak Foucault’nun kavramsallaştırdığı ‘dışarı’nın düşüncesidir.

Sade üzerine verdiği konferanslarda da ‘dışarı’ kavramının izlerini görürüz. Sade’ın sürekli yeniden yazma-okuma halleri hayal gücünün yeniden ileri atılmasını sağlar ve her yazdığında yeni sınırlar aşılmış olur. Yazı önünde sonsuz bir mekân açar ve imgeler, hazlar, ihlaller o mekânda hiçbir sınırla karşılaşmadan çoğalabilirler. Foucault’nun Sade konferanslarında incelediği Sade metinleri skandala yol açan, sınıflandırılamaz, karar verilemez, fragmenter, rastlantısal ve ihlal doludur. Bu metinler doğrudan ‘dışarı’ kavramından izler taşır.

Dil ve Mücadele

Dilin bir kez daha karanlık bir kutu olduğu dönemlerden geçiyoruz. ‘Milli irade’, ‘paralel’ ve ‘terör’ gibi belirli söylemlerin hegemonyasını kırabilmek için dil kuşkusuz bizler için önemli çünkü dilin yarattığı söylemin düzeni dünyanın düzeniyle iç içedir. Söylemlerin hegemonyasında çatlaklar açabilmek adına dilin düzensizliğini ya da Foucault’nun ‘dışarı’ ve ‘ikiye katlama’ kavramlarını kullanabilmek ya da o kavramları uygulayabilmek bizler için hayati bir önem taşıyor. İktidar ya da otorite karşıtı mücadelelerde başka stratejiler de vardır ama dil de bu mücadelede başat bir önem taşır. Bir sızıntı, fısıltı misali kendi dilimizin çizgilerini çizmenin zamanı geldi de geçiyor.

Notlar


[1] Gilles Deleuze, İki Delilik Rejimi: Michel Foucault’nun Temel Kavramları Üzerine , Bağlam Yayınları, sf. 271.Metne dön.
[2] ‘Delilerin Sessizliği’ adlı metinde Foucault Cervantes’in Don Quijote yapıtı üzerinden delilik ve bilinç meselesini tartışmaya girişir ve Quijote’den metinler örnekleyerek delilik ile deliliğin bilinci arasındaki ilişkiyi tartışır.Metne dön.
[3] Michel Foucault, Sonsuza Giden Dil: Dışarı Düşüncesi, Ayrıntı Yayınları, sf. 197.Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.