Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-968-9
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Avrupa Benim
Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi
Yayına Hazırlayan: Eylem Can, Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2014

Gazeteci Zeynep Atikkan, beş yıl boyunca Avrupa başkentlerinde yeni popülist sağın nasıl ve neden yükselişe geçtiğini anlamak için farklı görüşten kişilerle parti bürolarında, seçim karargâhlarında, üniversite kampüslerinde yüz yüze söyleşiler yaptı. Avrupa’nın aşırı sağcı, radikal sağcı, ya da yeni-popülist diye tanımlanan partilerinin liderlerine, çokkültürlülük, göçmen politikaları, Avrupa Birliği’nin geleceği, İslam ve Avrupa gibi konularda sorular yöneltti.

Aşırı sağın gelişimini ülke ülke inceleyen Atikkan, özellikle bu yıl yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sağladıkları oy artışından sonra bu partilerin artık marjinal ya da geçici vakalar olarak görülemeyeceğini, Avrupa alanı üzerinde doğrudan söz sahibi haline geldiklerini vurguluyor. Sistemli bir şekilde kültür temelli bir ırkçılığa, göçmen ve özellikle de müslüman düşmanlığına başvuran bu partiler, öyle görünüyor ki, yıllardır merkezdeki sağ ve sol partilerin yarattığı boşluğa oynuyorlar. Aşırı sağın bu yükselişi, kendi değerlerini başkalarıyla paylaşmak yerine, “Avrupa benim, ya benim gibi olacaksın, ya terkedeceksin” diyerek onları dışlayan güçlü bir zihniyet yarattı.

Atikkan’ın kitabı son yıllardaki Avrupa merkezli siyasi gelişmelere kapsayıcı, ayrıntılandırılmış bir ışık düşürüyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
Giriş
Merkez Sağda Köşe Kapmaca
Kültür Duvarı ve Öteki
Kimliğimi Arıyorum
Aşırı Sağın Aile Fotoğrafı
Karizmatik, Medyatik ve İslamofobik
Tepeden İnen Irkçılık
Faşosfer.org
Sonuç
Hasar Tespiti
Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 15-17.

26 Mayıs 2014 sabahı Avrupalılar bir siyasi depremle uyandılar. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partiler beklenen ama bir türlü kabullenilmeyen bir başarıya imza atmışlardı. Fransa başı çekti. Aşırı sağcı parti Ulusal Cephe, merkezdeki sağ ve sol partileri geride bırakıp oylamadan birinci parti olarak çıktı. Partinin lideri Marine Le Pen pür neşeydi. Balkon konuşması yapmadı ama kameraların önüne geçti ve Fransa’da aşırı sağa giden dört milyon yüz bin oyu adeta kutsadı: “Egemenliklerine sahip çıkan insanlar, gelecek için dizginleri yeniden ele almak için iradelerini ortaya koydular.”

Avrupa seçimlerinde, İngiltere’nin dengeli siyasi sistemi de sağcı popülist Nigel Farage’ın liderliğindeki Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin oy patlamasıyla sarsıldı. Muhafazakâr Parti ile İşçi Partisi’nin seçimlerde yer değiştirdiği İngiltere’de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde popülist Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi yerleşik partileri solladı ve birinci sıraya oturdu. Farage, kendine özgü alaycı üslubuyla yaptığı zafer konuşmasında seçim sonuçlarını son yüz yılın en büyük siyasi başarısı olarak niteledi. Halk ordusu diye tanımladığı taraftarlarının henüz son sözü söylemediklerini ve genel seçimlerde daha şiddetli bir siyasi deprem yaşanacağını ilan etti. Popülizm ustası Farage halk ordusundan söz ediyordu; özgüveni zirve yapmıştı.

Beyaz adamın üstünlüğünü savunan neo-Nazi Alman Nasyonal Demokratik Parti’nin eski başkanı Udo Voigt da 2014 seçimlerinde Avrupa Parlamentosu’na adımını attı. Babası eski bir Nazi olan bu yeni Avrupa milletvekili, oyların sadece yüzde biriyle seçildi. Ancak Almanya’da Voigt’in savunduğu görüşleri benimseyenlerin oranı yüzde birin çok üstündeydi. Alman şansölyesi Angela Merkel’in sözcüsü seçim sonuçlarını değerlendirdiğinde Nasyonal Demokratik Parti’yi şöyle tanımladı: “Antidemokratik, yabancı düşmanı, antisemit ve Anayasa karşıtı!” Geriye ne kalmıştı?

2014 seçimlerinden sonra aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi ilk Avrupa milletvekilini Parlamento’ya yolladı. Bir zamanlar, İsveç Demokratları’nın mensupları parti toplantılarına Nazi üniformasıyla katılırlardı. Günümüzde liberal değerleri sahiplendiğini iddia eden bu partinin sicilindeki çarpıcı bir nokta bu!

Danimarka’da ise aşırı sağcı göçmen karşıtı Halk Partisi seçimlerde merkez sağ ve sol partileri geride bıraktı, birinci parti konumuna yerleşti. Kuzey Avrupa ülkelerinde, Finlandiya’dan Danimarka’ya kadar aşırı sağcı partiler Avrupa Parlamentosu’na konuşlandılar.

“Bakın kebap yiyorum, demek ki ırkçı değilim,” diyen Avusturyalı aşırı sağcı lider Heinz-Christian Strache 2014 Avrupa Parlamentosu seçim kampanyasını, “Türkiye’den gelen göçmenler sınıflardaki haçtan rahatsızlarsa, ben onlara rahatsız oluyorsanız ülkenize geri dönün diyorum,” sloganıyla yaptı. Göçmen ve İslam karşıtı bu tür söylemler, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’ni ülkenin üçüncü büyük siyasi gücü yaptı. Partinin seçmen tabanı sağlamlaştı.

Aşırı sağ partilerin yükselişi aslında merkezin sönüşüne işaret etti. Merkez sönerken merkezin dümenindeki Avrupa politikaları da artık sorgulanıyordu. Avrupa medyası aşırı sağ partileri Avrupa karşıtı diye tanımladı… Bu yakıştırma bir bakıma doğruydu. Bu partiler, Avrupa Birliği’nin bugünkü politikalarına karşı kampanya yaptılar. Ancak Avrupa karşıtı partilerin ırkçı bir platformda geliştikleri de açıktı. Mayıs 2014’teki seçimlerin sonucunu Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz bir cümleyle özetledi: “Avrupa Birliği için kötü bir gün.”

Bu kötü gün, bedbinliğin, korkuların ve çaresizliğin ürünü. Avrupa halkları öfkeli ve gerginler. Ne ulusal hükümetlerine ne de Brüksel bürokrasisine güveniyorlar. Ekonomik endişeleri önplanda. “Benim Avrupam’da müslüman ötekiyle, yabancıyla nasıl bir arada yaşayacağım?” kuşkusu ise gündelik hayatın içinde. Pek çok Avrupalı bu ruh haliyle Batı’nın sembollerine sığınıyor, dindar olmadan minareye karşı kiliseyi sahipleniyor. İfade özgürlüğü aktivisti oluyor, laikliğe sarılıyor. Kültürümüz yok oluyor endişesiyle Avrupa’nın kültürel mirasına sahip çıkıyor. Muhafazakârlar en keskin Aydınlanma militanı kesiliyor. Bu endişeleri yırtıcı bir üslupla ifade eden aşırı sağ partilerin etkisi artıyor.

Bugünlere nasıl gelindi? Aşırı sağın estirdiği popülizm rüzgârı merkeze nasıl ulaştı? Kuşkusuz bugünkü siyasi tabloyu izah eden kırk yıllık bir siyasi ve ekonomik bilanço mevcut. Bir de değişen dünya konjonktürü!

II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Avrupa’nın ekonomik ve sosyal düzeni, 80’lerde neoliberalizm fırtınasına tutuldu. Sistemi ayakta tutan dengeler temelden sarsılmaya başladı. Küreselleşme ekonomide rekabetin koşullarını yeniden belirlerken, Avrupa’nın imalat sanayii Asya’nın ucuz işçiliğiyle rekabette zorlandı. Teknolojik yayılmanın hızlanması, başta Çin ve Hindistan olmak üzere, yeni rakip ekonomiler yarattı. Avrupa’da üretkenliğin arttığı ekonomilerde bile bireyin refah düzeyi aynı hızla yükselmedi. Oysa sanayi devriminden itibaren Avrupa, dünya üretiminde ve yaratıcılıkta başrol aktörüydü. Bu köklü değişim sürecinde, sanki kalıcıymış izlenimi veren işsizlik dalgası kabardı, hem beyaz hem de mavi yakalıya çarptı. İş hayatına atılma yaşına gelenlerin yüzüne kapılar kapandı.

Bu süreçte Avrupa’nın sosyal adalete dayalı kalkınma modeli de sorgulanıyordu. Neoliberal dönüşüm, eşitlikçi Avrupa toplumlarında gelir dağılımını çarpıttı ve Avrupa’yı Avrupa yapan geniş orta sınıfın gücünü ve güvenini derinden sarstı. Tekleyen Avrupa ekonomileri, Avrupa’nın kimliğini oluşturan refah devletini sürdürmekte zorlanmaya başladılar. II. Dünya Savaşı’ndan beri sosyal refah devletinin koruması altında yaşayan Avrupalının sahip olduğu güvenceler artık tehdit altındaydı. Bu, bir yaşam tarzının yok oluşuydu, adeta limansızlık, barınaksızlıktı. Oysa Avrupa kamuoyunun çoğunluğu hâlâ refah devletine bağlıydı ve devletin toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamasını istiyordu. Onlara göre sosyal devleti sahiplenmek insan haklarını, demokrasiyi ve barışı sahiplenmek gibi Avrupalılıktı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nazım Alpman, "Yeni ırkçılar geliyor", Birgün Gazetesi, 2 Ekim 2014

Gazeteci Zeynep Atikkan iyi gazetecilik yapabilmek için mutlaka büyük(!) bir gazetede çalışmak gerekmediğini yeni kitabıyla bir kez daha gösteriyor:

Avrupa Benim - Batı Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi

Zeynep yaklaşık 5 yıldır bu konu üzerine çalışıyor. Batı Avrupa’nın önemli merkezlerinde Paris, Londra, Kopenhag, Helsinki, Stackholm, Amsterdam, Lahey, Roma ve Barselona konu hakkında “aşırı sağın” yükselişi üzerine sayısız söyleşi yaptı

Aşırı sağcı, liberal, muhafazakar, Hıristiyan Demokrat, yeni –muhafazakar, sosyalist, dindar Katolik, Protestan, ateist, cumhuriyetçi ile yüz yüze görüştü. Bunların büyük çoğunluğu ise aşırı sağcı partilerin merkezlerinde, parlamento binalarındaki bürolarında, seçim karargâhlarında gerçekleşti.

Görüşmelerinde ağırlıklı olarak şu sorunun yanıtını arıyor:

-21. Yüzyılın Avrupası nasıl olacak?

Üniversite kampuslarında öğrencilerle gelecek üzerine ne düşündüklerini soruyor.

Zeynep’in bir nevi “erken uyarı” sistemi gibi çalışmış olduğunu geçtiğimiz 2014 Mayıs’ında ortaya çıkıyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partiler büyük bir başarı elde ediyorlar. Birçok ülkede birinci parti haline geldiler. Seçim sonuçlarının ne anlama geldiğini en güzel Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz açıkladı:

-Avrupa Birliği için kötü bir gün!

Fransız aşırı sağının lideri Marine Le Pen ile Hollanda aşırı sağının lideri Geert Wilders bir araya gelişlerini izah ederlerken diyorlar ki:

-Bugün Avrupa elitlerinden ve Brüksel canavarlarından kurtuluşumuzun başlangıcıdır!

Eğer sandıklarda onlara doğru esen kuvvetli rüzgarlar olmasaydı, fazlaca üzerinde durulacak bir demeç olmazdı. Ama gerçek durum hiç de öyle değil.

Buradan itibaren Zeynep Atikkan’ın kitabından devam edelim:

“2014’te Hollanda’da iktidardaki merkez sağ ve merkez sol partiler neredeyse girdikleri bütün kentlerde belediye seçimlerini kaybettiler. Sosyal Demokrat İşçi Partisi, kalesi olarak kabul edilen Amsterdam’da silindi!

Aynı yıl Fransa’daki yerel seçimlerde iktidardaki sosyalistler ağır yenilgi aldılar. Buna karşın Ulusal Cephe tarihi bir başarıya imza attı. Ağır sanayi coğrafyasında solun kalesi olan Henin-Beaumont’ta belediye seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazandı.”

Radikal sağ partilerin başarıları merkezdeki partileri de etkiliyor. Seçmenlere şirin görünmek adına onların politikalarına doğru dümen kırıyorlar. Böylece Avrupa kendi değerlerine de sırt çevirme noktasına doğru sürükleniyor.

Zeynep Atikkan’ın tespitleri arasında “tanıdık” gelişmeler de yer alıyor:

“68 kuşağına mensup solcu özellikle eski Maocu bir grup aydın Batı Kültürü elden gidiyor paniğine kapıldı. Bu bahaneyle bazıları sağa doğru keskin virajlar aldılar. Örneğin Fransa’da Le Penci olmadılar ama çokkültürlülüğe karşı çıkan Nicolas Sarkozi’yi desteklediler!”

Avrupa’da aşırı sağının yükselmesinin temelinde Asya, Afrika ve Ortadoğu’dan gelen göçmenlere karşı gösterilen tepkinin örgütlenebilmesi var. En ön sırada da Müslümanlara karşı üretilen ön yargılar geliyor!..

Zeynep Atikkan’ın ilk kitabı Amerikan Cinneti ardından Aslı Tunç ile birlikte yazdığı Blogdan Al Haberi'den sonra yeni çalışması Avrupa Benim titiz bir araştırmacılık ürünü. Ayrıca sabırlı ve zahmetli bir çalışma… Arkasında bir yayın kuruluşu olmadan sadece kendisinde fazla var olan gazetecilik tutkusuyla ortaya çıkmış bir eser…

Yazıyı Zeynep’in beşinci bölüme giriş notu olarak yerleştirdiği James Bovard’ın sözleriyle bitirelim:

“Herkesi yönetebilmek için yeteri kadar insanı korkutmak gerekir. Demokratik sistemde işler böyle yürür. Hakların yok edilmesi için toplumun korkması yeterli gerekçedir!”

Devamını görmek için bkz.

Beyaz Arif Akbaş, "Avrupa Benim!", Gerçek Hayat, 17 Ocak 2015

Batı Avrupa'da aşırı sağın yükselişi ile birlikte İslamofobi de (İslam korkusu) her geçen gün sürdürülegelen önyargı ve ayrımcılıktan dolayı hızla artıyor. Müslümanlara karşı duyulan gerçek dışı nefret, düşmanlık ve kin besleme anlayışı onların toplum içinde ötekileştirilmelerine neden oluyor. Huntington'un o ünlü “Medeniyetler Çatışması” makalesindeki tez; bir dönem Batı'nın İslam'ı ötekileştirmesinde ve potansiyel bir tehlike olarak algılamasında kilit rol oynamıştı. New York'taki ikiz kulelere düzenlenen saldırı ve en son Paris'teki Charlie Hebdo katliamı hep bu tezin geçerlilik kazanması için yapılmış çalışmalardır. Bu tür eylemler Batı'ya Müslümanların haklarını kısıtlamada ve onlara karşı ırkçı, niye söylemeyeyim faşistçe, ayrım yapmada meşruluk kazandırmaktadır. Aslında olayın temeli haçlı seferleri ve İspanya'daki kadim Endülüs İslam Devleti'nin yağmalanmasına kadar iniyor. Medeniyetlerin çatışmasından en çok silah tüccarları, savaşa yatırım yapan bankerler ve Rupert Murdoch gibi sefil medya patronları kazanıyor.

Yazar Zeynep Atikkan, bu konuda Avrupa Benim: Batı Avrupa'da Aşırı Sağın Yükselişi diye bir kitap yazdı. Atikkan, beş yıl boyunca Avrupa başkentlerinde yeni popülist sağın nasıl ve neden yükselişe geçtiğini anlamak için farklı görüşten kişilerle parti bürolarında, seçim karargâhlarında, üniversite kampüslerinde yüz yüze söyleşiler yaptı. Avrupa’nın aşırı sağcı, radikal sağcı, ya da yeni-popülist diye tanımlanan partilerinin liderlerine, çok kültürlülük, göçmen politikaları, Avrupa Birliği’nin geleceği, İslam ve Avrupa gibi konularda sorular yöneltiyor. Yazar yükselişe geçen bu partilerin artık marjinal ya da geçici vakalar olarak görülemeyeceğini söylemekle birlikte Avrupa alanı üzerinde doğrudan söz sahibi haline geldiklerini vurguluyor. Avrupa'daki bu eğilime sahip partilerin yandaşları sistemli bir şekilde kültür temelli bir ırkçılığa, göçmen ve özellikle de müslüman düşmanlığına başvuruyor. Almanya'daki Türkler'in evlerinin kundaklanması, Norveçte yapılan katliam, camilere yöneltilen çirkin saldırılar ya da Fransa'da başörtülü Müslüman kadınlara yapılan kötülükler hep bu yükselişin tezahürü olarak görünüyor. Atikkan'a göre bu anlayış; “Avrupa benim, ya benim gibi olacaksın, ya terk edeceksin” şeklinde kristalize olmuş bir zihniyetin ürünü. Aslında bu algı eminim bir yerden bize de çok tanıdık geliyordur.

Avrupa Benim'de başlıca olarak merkez sağda köşe kapmaca, kültür duvarı ve öteki, kimlik arayışı, aşırı sağın aile fotoğrafı, karizmatiklik, medyatiklik ve İslamofobi, tepeden inme ırkçılık gibi konular ayrıntılı bir şekilde işleniyor. Kitapta bu süreçte Avrupa’nın sosyal adalete dayalı kalkınma modeli de sorgulanıyor. “Neoliberal dönüşüm, eşitlikçi Avrupa toplumlarında gelir dağılımını çarpıttı ve Avrupa’yı Avrupa yapan geniş orta sınıfın gücünü ve güvenini derinden sarstı. Tekleyen Avrupa ekonomileri, Avrupa’nın kimliğini oluşturan refah devletini sürdürmekte zorlanmaya başladılar. II. Dünya Savaşı’ndan beri sosyal refah devletinin koruması altında yaşayan Avrupalının sahip olduğu güvenceler artık tehdit altındaydı. Bu, bir yaşam tarzının yok oluşuydu, adeta limansızlık, barınaksızlıktı. Oysa Avrupa kamuoyunun çoğunluğu hâlâ refah devletine bağlıydı ve devletin toplumun temel ihtiyaçlarını karşılamasını istiyordu. Onlara göre sosyal devleti sahiplenmek insan haklarını, demokrasiyi ve barışı sahiplenmek gibi Avrupalılıktı.” (s.17) Amerika kendi üstünde düğümlenen büyük ekonomik krizi paketleyip bir sorun olarak Avrupa'ya postaladığından beri bu refah devleti olgusu daha çok yıpranmaya ve çökmeye başladı. Dolaysıyla yaşam standartları düşen Avrupa toplumları bir günah keçisi aramaya başladılar. Şu an itibariyle bu fatura özellikle Müslümanlar başta olmak üzere Afrika ve Hint kökenli göçmenlere çıkarılmaya çalışılıyor.

Avrupalıları rahatsız eden bir başka konu da Müslümanların şu an itibariyle %5, %7 civarında olan nüfuslarının 2050 projeksiyonlarına göre %10, %15'lere çıkacak olması. Çocuk bakmak yerine kedi köpek bakmayı tercih eden yaşlı ve hasta Avrupa hızla yükselen Müslüman genç nüfustan da oldukça rahatsız. Bir gün gelipte Avrupa'da nüfus çoğunluğunun Müslümanlardan oluşması onların hadsiz bir şekilde uykularını kaçırmasına da neden oluyor. Bu nüfus dengesinin değişmesine sürekli Müslüman ülkelerden göç alınması da sebep oluyor. Fakat bence bu olguya da yanlış yaklaşıyorlar çünkü göçmenler yaşlı kıta Avrupası'na yeni taze bir kan olarak geliyorlar ve genç nüfusun artmasına katkı sağlayarak sosyal, ekonomik ve kültürel yönden de pozitif etkileri oluyor.

Kitapta şu cümleyi oldukça ilginç buldum ve altını çizdim: “26 Mayıs 2014 sabahı Avrupalılar bir siyasi depremle uyandılar. Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partiler beklenen ama bir türlü kabullenilmeyen bir başarıya imza atmışlardı. Fransa başı çekti. [Peki neden, Fransa?] Aşırı sağcı parti Ulusal Cephe, merkezdeki sağ ve sol partileri geride bırakıp oylamadan birinci parti olarak çıktı. Partinin lideri Marine Le Pen pür neşeydi. Balkon konuşması yapmadı ama kameraların önüne geçti ve Fransa’da aşırı sağa giden dört milyon yüz bin oyu adeta kutsadı: Egemenliklerine sahip çıkan insanlar, gelecek için dizginleri yeniden ele almak için iradelerini ortaya koydular. “(s.15) Ulusal Cephe'nin bu kadar fazla oy almış olması ve tırnak içinde egemenliklerine sahip çıkıyor olması bize demokrasi dersi vermeye kalkan Avrupa için gerçekten ironik. Adam kısaca “Avrupa benimdir, benim kalacak!” diyor. Avrupamerkezcilik ya da Avrupai ırkçılık bir etnomerkezciliktir. (Kendi etnisitelerinin, dinlerinin, dillerin ve kültürlerinin üstün olduğuna inanan düşünce yapısı.) Fransa'da Ulusal Cephe beyaz olmayan, Fransız olmayan topluluklardan daha üstün olduklarını ve istedikleri gibi diğer toplulukların dinlerine, kültürlerine ve dillerine düşünce özgürlüğü maskesi altında karışabileceklerini, saldırabileceklerini, psikolojik şiddet uygulayabileceklerini varsayıyor. Müslümanların varlığını ya tamamen görmezden geliyor ya da onları bilinçli bir şekilde dışlıyor. Kendi adıma ben Avrupa'nın biraz daha yaşlanmasını keyifle bekliyorum, bakalım bu gerçeğe daha ne kadar Fransız kalabilecekler?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.