Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-046-5
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ortak Lüks
Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi
Özgün adı: Communal Luxury
The Political Imaginary of the Paris Commune
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Kolajı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2016

Kristin Ross müthiş bir şey yapıyor bu kitabıyla: Paris Komünü’nün ardından gelen yorumların yarattığı sahte ikilikleri –anarşizme karşı komünizm, köylüye karşı işçi, Fransız cumhuriyetçiliğinin sahiplendiği komün ile reel sosyalist gelenekteki komün vs.– bir kenara bırakıyor ve Komün’ü yetmiş iki günün sonunda katliamla sona ermiş bir “trajedi” olarak yorumlamayı reddediyor. Ross’a göre, Komün’ün değerlendirildiği iki bağlamın, Soğuk Savaş’ın sona ermiş ve Fransız cumhuriyetçiliğinin tükenmiş olması, Komün’ü bu iki kısıtlayıcı bağlamın dışında ele almanın önünü açıyor ve bu sayede solu canlandırarak günümüzün meseleleriyle yüzleşmesine imkân sağlıyor. Ross, geleneksel solun hep yaptığı gibi olup bitmiş ve “başarısız olmuş” bir tarihsel olay olarak görülen Komün’den “dersler çıkarmak” yerine, Komün öncesinde, sırasında ve sonrasında oluşan kültürün, Komün’ün katılımcılarının kendi fikriyat ve pratiklerinin izini sürerek, bunların benzer meselelerle –enternasyonalizm, eğitim, sanatın statüsü, emeğin geleceği, ekoloji vb.– boğuştuğumuz bugün için nasıl gümrah bir kaynak olabileceğini gösteriyor. Komün öncesinde toplantılar ve kulüplerde konuşulanların, sonrasında da hem katliamdan kurtulanların hem de fiziken orada olmasalar da zihinleri ve yürekleriyle Komün’e destek vermiş Kropotkin, Morris ve Marx gibi düşünürlerin fikriyatında yarattığı devrimci etkinin izini sürüyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
1 "Milliyetin Hücre Rejimi"nin Ötesinde
2 Ortak Lüks
3 Kuzey Edebiyatı
4 Kar Altındaki Tohumlar
5 Dayanışma
Dizin
OKUMA PARÇASI

"Milliyetin Hücre Rejimi"nin Ötesinde, s. 21-25

Bayrağımız Evrensel Cumhuriyetin Bayrağıdır

Marx 1871 Paris Komünü’nün en önemli yanının gerçekleştirmeye çalıştığı herhangi bir ideal değil, kendi “işleyen varoluşu” olduğunu yazdığında, asilerin gelecek topluma dair herhangi bir ortak tasarımları olmadığını da vurgulamış oluyordu. Bu anlamda Komün hemen oracıkta doğaçlama uydurulan veya geçmiş senaryolar ve tabirlerden parça parça bir araya getirilip gerek duyuldukça değiştirilen ve İmparatorluğun son dönemlerindeki halk toplantılarının uyandırdığı arzularla beslenen siyasi icatların denendiği işlek bir laboratuvardı. Başkentte Evrensel Cumhuriyet bayrağı altında gerçekleşen bir ayaklanma olan Komün, olay olarak da siyasi kültür olarak da, ulusal anlatıyla dikiş izi bırakmaksızın bütünleştirilmeye her zaman direnmiştir. Eski üyelerinden birinin yıllar sonra yâd ettiği gibi, her şeyden önce “gözüpek bir enternasyonalizm eylemi”ydi Komün. [1] Komün sırasında Paris Fransa’ nın başkenti değil, evrensel bir halklar federasyonu içindeki özerk bir kolektif olmak istiyordu. Bir devlet olmak değil, son kertede uluslararası ölçekli bir komünler federasyonu içerisindeki bir unsur, bir birim olmak istiyordu. Bütün bunlara rağmen tarihçilerin komünün yabancı üyelerinin önemli bir sayıda ve etkinlikte olduğunu her zaman ama pek de altını çizmeden onaylamaları sayılmazsa, Komün’ün milliyetçi olmamasından gelen özgünlüğü, onun hatırlanma tarzında hiçbir zaman merkezi yeri işgal etmemiştir. Komünün kendi müstakil siyasi muhayyilesinin bu veçhesinin üretilme ve uygulanma tarzının izleri, çoğunlukla askeri manevralarla ve Hôtel de Ville’deki yasama kavgaları ve bu kavgalar sonucunda elde edilen kazanımlarla ilgilenen standart Komün tarihlerinde pek görülmez.

Bu tür izleri görebilmek için yüzümüzü Louise Michel’in anılarındaki şu pasaj gibi yerlere çevirmemiz gerekir. Olay 1871 Nisanında geçer. Bir adamı “dişleri vahşi bir hayvanınki kadar sivri, karakehribar kadar kara bir siyah adam; çok iyi, çok zeki ve çok cesur, eskiden Papa’nın muhafızlığını yapan zouave pontifical’ dan biriymiş, sonradan Komün’e katılmış” diye tarif ettikten sonra şunu anlatır Michel:

Bir gece, nasıl oldu bilmem, istasyonun önündeki hendekte ikimiz yalnız kaldık: eski zouave pontifical ile ben, ellerimizde de iki dolu tüfek ... İstasyona o gece saldırmadıkları için çok şanslıymışız. Hendekte bir o yana bir bu yana gidip gelerek nöbet görevimizi yaparken karşılaştığımızda şunu sordu bana:

– Bu yaşadığımız hayatın nasıl bir etkisi oluyor sende?

– Valla, dedim, ulaşmak zorunda olduğumuz bir sahilin gözümüzün önünde belirmesi gibi bir etkisi var.

– Bende, dedi, resimli bir kitap okuyormuşum gibi oluyor.

Sonra Clamart’daki Versaylıların sessizliği içinde bir o yana bir bu yana gidip gelmeye devam ettik. [2]

Komün’ün faaliyetlerinin ne denli olmayacak ve önceden planlanmamış bir mahiyeti olduğunu buradan da çıkarabiliriz; Papa Muhafızları’ndan bir Afrikalı ile elbisesinin altına eski asker godillot’larını (botlarını) giymiş sabık öğretmen Louise Michel’i, gecenin geç vaktinde beraberce nöbet tutmak üzere bir araya getirebilen türden faaliyetlerdir bunlar. Papa Ordusu Fransa-Prusya savaşında Fransızlar safında savaşmış ama Prusyalılar Paris’e girdiğinde dağılmıştı; bu o Afrikalının o dönemde o bölgede bulunmasını açıklıyor ama Komün’e katılışını açıklamıyor. Ama bu iki bireyin bir anlatı ve bir hendek içinde oluşturdukları çarpıcı görsel dağılımın ötesinde, bu iki kişinin, kendilerinin tarih ve tarihin işleyişi içerisindeki, tam da her şey daha olmaktaykenki mevcudiyetlerini nasıl anlamak gerektiği konusunda yüksek sesle düşünmelerine de kulak misafiri olmuş oluyoruz burada. Bunlar epey esrarengiz, bilmeceyi andıran düşünceler, tamam, ama yine de şöyle yorumlayabiliriz sanki: Yeni bir yere mi gidiyoruz yoksa eski, resimli bir kitap, belki bir macera romanı veya Fransız Devrimi’yle ilgili bir hikâye mi okuyoruz? Yeni bir dünyaya mı ulaşacağız yoksa bir anlatı içindeki çoktan hazırlanmış yerimizden konuşan figürler miyiz? Yeni insanlar mıyız yoksa eski bir hikâyenin canlı renklerle bezeli imgeleri içine yerleştirilmiş karakterler miyiz? Bu iki Komünarın ifade ettiği deneyimler birbirinden farklı; kişinin kendi siyasi özneleşmesiyle ilişkisinin ne kadar farklı yollardan yaşanabileceğini gösteriyor. Ama birbirleriyle çelişmiyorlar ve Komün sırasında, Komün’ün toplumla kurduğu ilişki içerisinde (tarihsel belleğin yeni şekillere bürünmesiyle veya eski şekilleri yeni bir bağlamda seferber etmesiyle çok yakından bağlantılı bir ilişkidir bu) zaman deneyiminin nasıl bir dönüşümden geçtiğini bir anlığına da olsa görmemizi sağlıyorlar.

Bu sahnenin öntarihi, İmparatorluğun son iki yılında Paris’in dört bir yanındaki halk toplantılarını ve kulüp buluşmalarını ele geçiren hummada, buralardan kalkan toz ve coşku dalgalarında bulunabilir. Komünün duayenlerinden, aynı zamanda ilk ve en etkili Komün tarihçisi de olan Prosper Olivier Lissagaray, halk toplantılarına hiçbir zaman fazla kıymet vermemiş, bunlara Jakobenlerin poz kesip laf salatası yaptıkları, lafın çok işin az olduğu, eylemlerin değil sözlerin sahnede olduğu yerler gözüyle bakmıştır. Belki de bu yüzden Komün’le ilgili belli başlı bütün tarihsel açıklamalar, Komün’ün hikâyesini 18 Mart 1871’deki bir eylemle (daha doğrusu başarısız olmuş bir eylemle) başlatma, bu eylemde temellendirme konusunda Lissagaray’ın açtığı çığırı izlemiştir: Thiers’nin Ulusal Muhafızlar’a ait olan ve parası bölge halkının bağışlarıyla ödenmiş Montmartre toplarına el koyma yolundaki, Marx’ın tabiriyle “soygunvari” girişimidir bu eylem. İşçi sınıfından kadınlar askerlerle dayanışmış, askerler de kalabalığa ateş açma emrine uymayı reddetmişlerdir. Frank Jellinek, Stewart Edwards, Henri Lefebvre, en son alarak da Alain Badiou, aslında neredeyse bütün Komün tarihleri ve analizleri “Martın 18’i” başlıklı bir bölümün öne çıkarılması üzerine kuruludur. Dolayısıyla Komün, devletin yaptığı beceriksizce bir hamle ve bunun tahrik ettiği tepki ile başlar; kökenleri hem kendiliğindendir hem de Fransa-Prusya savaşının özgül koşullarına bağlıdır ve Parislilerin güçlü ulusal savunma hisleri tarafından motive edilmiştir. Komün’den “yanlış yönlendirilmiş vatanseverlik” veya “çığrından çıkmış vatanseverlik” diye bahsedecek olan Thiers bile bu son tespitle hemfikirdir. [3]

Ama işe devletle başlarsak, devletle bitiririz. O yüzden gelin biz bunun yerine İmparatorluğun son dönemlerindeki halk toplantılarıyla, bunlardan üreyen çeşitli birlik ve komitelerle, Kuşatma döneminin “arı kovanı”nı andıran devrimci kulüpleriyle başlayalım. O zaman farklı bir tablo görürüz. Zira bir toplumsal komün fikrini –olaydan epey önce– o toplantılar ve kulüpler yaratmış ve aşılamıştı. Hainlerle beceriksizlerden meydana gelen bir hükümetin yerine komünal bir örgütlenmeyi, yani bütün enerji ve zekâlar arasındaki dolaysız işbirliğini geçirme arzusu toplantılarda gelişmişti. Dönemin polisleri, sayısız Komünar ve Komün’ün sonraki tarihçileri arasındaki bir azınlık bunu gayet iyi biliyordu. “Bütün maraza kulüplerle birliklerden çıktı ... Ben Paris’te olup biten bütün olayları kulüplerle toplantılara ... o insanların koşullarının izin verdiğinden daha iyi yaşama arzusuna bağlıyorum.” [4]

Komün karşıtı Chevalier d’Alix, kaleme aldığı Komün sözlüğünde, “kulüpler”le halk toplantılarını “ayaklanmanın Collège de France’ı” diye tanımlar. [5] Tarihçi Robert Wolfe ise şöyle yazar: “Komün’ün kökenlerini illaki tek bir başlangıç noktasına bağlamak gerekirse, İkinci İmparatorluk döneminde Paris’teki ilk izinsiz halk toplantısının tarihi olan 19 Haziran 1868’i seçmek pek de yanlış olmayacaktır.

Notlar


[1] M. Chauvière, aktaran La Revue blanche, 1871: Enquête sur la Commune, s. 51. Metne dön.
[2] Louise Michel, La Commune: Histoire et souvenirs [1898] (Paris: La Découverte, 2005), s. 170; Türkçesi: Komün: Tarih ve Anılar, çev. Şule Çiltaş (İstanbul: Ayrıntı, 2015). Metne dön.
[3] Adolphe Thiers’nin Assemblée Nationale’deki konuşması, aktaran La Revue blanche, 1871: Enquête sur la Commune, s. 43. Metne dön.
[4] Milli Savunma Hükümeti’ne bağlı bir polis memurunun 1872’deki sözleri, aktaran Robert Wolfe, “The Origins of the Paris Commune: The Popular Organizations of 1868-71”, doktora tezi, Harvard Üniversitesi, Temmuz 1965, s. 162. Metne dön.
[5] Chevalier d’Alix, Dictionnaire de la Commune et des communeux (La Rochelle: A. Thoreux, Mayıs 1871), s. 16. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nazan Maksudyan, "Komün'ün hâlâ yazılmakta olan hikâyesi", K24, 26 Mayıs 2016

Ortak Lüks teori ve pratiğin iç içe geçtiği bir çizgide kurgulanmış harika bir kitap. Yazarın başka türlü olmasının olanaksız olduğunun altını çizdiği anlatı, tarihî ve siyasî teoriyi, eylemleri ve fikirleri sımsıkı örüyor. Kristin Ross, 1871 baharında dünyayı sarsan yetmiş iki günün, mucizevi başlangıcı ve trajik bitişiyle, olmuş bitmiş tarihini yazmak iddiasında değil. Aynı şekilde, yazar Komün'ü anarşizm/ komünizm eksenlerindeki bir tartışmanın parçası, yani bir fikir olarak, sadece saf felsefi açıdan tartışmayı da seçmiyor. Paris Komünü'nü “yaşanan ile tasarlanan diyalektiğinde” bir noktadan inceleyen Ross, kitabını da aynı diyalektik yöntemi kullanarak, Komün'ün hem tarihini hem teorisini göz kamaştırıcı biçimde bir arada tartışıyor.

“Yaşanan ile tasarlanan diyalektiğinde – tabir Henri Lefebvre'in – bir hareketin düşüncesi ancak onunla birlikte ve ondan sonra yaratılır: Hareketin kendisinin yaratıcı enerjileri ve aşırılığı tarafından açığa çıkarılır. Rüyaları ve fikirleri eylemler üretir, tersi değil.” (s. 17).

Hem bir şiar hem de peşine düşülen şeyin kendisi

Kristin Ross öncelikle Komün'ü belli bir tarih aralığında yaşanmış (ve fakat bitmiş) çok güzel bir rüya gibi anlatan bir bakış açısını reddediyor. Olayı kronolojik ve coğrafi çerçevesinden çıkarıp, genellikle içine sıkıştırıldığı zaman ve mekânın ötesine taşıyor. Yazara göre Komün bir muhayyile ve deneyim olarak Paris'in 18 Mart'ta işgalinden çok önce başlamıştı. İmparatorluğun son dönemlerindeki halk toplantılarıyla, bunlardan türeyen çeşitli birlik ve komitelerle, devrimci kulüplerde Komün fikri – Komün'den epey önce – ortaya çıkmış ve gelişmişti. Bu toplantılar esnasında pedagoji ve eğlencenin iç içe geçtiği Ross'a göre neredeyse Brechtçi bir kaynaşma söz konusuydu. Herkesin evrensel cumhuriyet bağlamında (milliyetçilikten arındırılmış biçimde) yurttaşlar (citoyen/ citoyenne) olarak adlandırıldığı toplantılarda hatipler söz alıyor, tartışmalar yapılıyor, neticede insanlar birbiriyle temas ediyordu. Zamanla toplantı mekânları daha belirgin ideolojik konumları olan kulüplere dönüşmüş, çoğunun düzenli konuşmacıları olmuştu. Fakat her zaman “orateurs de hasard” denilen, ilk defa söz alan amatör konuşmacılar tartışmalara katılıyordu. 1869'un ilk aylarından itibaren bütün toplantı mekânlarında Komün talepleri yükselmeye başlamıştı. Belleville gibi devrimci kulüplerde konuşmalar “vive la Commune” nidasıyla başlayıp bitiyordu. Komün hem bir şiar hem de peşine düşülen şeyin kendisiydi. Ortak Lüks baştan sona bu ikisini birbirinden ayırmanın imkânsızlığı üzerine.

Aynı şekilde, birçok anlatının aksine Kristin Ross'a göre Komün Mayıs sonundaki katliamın ardından bitmedi. Katliamdan kaçmayı başararak İngiltere ve İsviçre'ye yerleşen Èlisée Reclus, André Leo, Paul Lafargue, Gustave Lefrançais gibi komünarların izini süren Ross, mültecilerin Marx, Kropotkin ve William Morris gibi insanlarla bir arada çalıştıklarını ve 1870'ler ve 80'lerde ürettikleri düşüncelerde ve eylemlerinde Komün'ün yaşamayı sürdürdüğünü (survie) ortaya koyuyor.

Marx Paris Komünü'nün en büyük başarısının “kendi işleyen varoluşu” olduğunu söylerken benzer bir şeyin altını çiziyordu. Komünarların gündelik hayatta yerleşik hiyerarşi ve ayrımları – öncelikle de bedensel emek ile sanatsal/ düşünsel emek arasındaki ayrımı– sarsmaları, Ross'a göre uygulamaya koyabildikleri bütün yasalardan daha önemliydi. Kelimeler ve imgelerle oynama lüksüne sahip olanlar ve olmayanlar gibi bir yarım aşıldığında, harekete geçirilen kabiliyetler yasalardan ya da kurumlardan daha önemli hale gelmişti. Kristin Ross bir yandan Marx'ın Komün'ü nasıl takip ettiğini anılar ve mektuplara dayalı bir tarihsel anlatıya dönüştürürken, öte yandan ardından yazdıklarında Komün'ün hayaletinin ne kadar ciddi bir yer tuttuğunun analizini yapıyor.

Ortak Lüks, Komün'ün düşünce çizgisini (La Révolté ya da Commonweal gibi dergilerde yer alan yazılar ve fazlası) ve benzer eylem denemelerini (küçük ölçekli komün örnekleri) on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar takip ediyor. Kitap her ne kadar güncel örneklerle ilişki kurmak için bir çaba harcamasa da, altını çizdiği fikirler ve eylemler Paris Komünü'nün bugün hâlâ yeni (!) siyaset biçimlerine ilham verdiğini gösteriyor. Evrensel Cumhuriyet ideali, sömürgecilik eleştirisi, kent ve kır ikiliğinin reddi, müşterek mülkiyet ve ekolojist yaklaşımlar, eğitimin otorite ve disiplini yücelten yöntemlerden arındırılması, bu fikirlerin ve uygulamaların başında geliyor. Aşağıda sadece birkaç fikrin bugün hâlâ ne kadar güçlü yankı bulduğuna değineceğim, fakat bu harika kitabı okuyanlar daha onlarca başka patika izlemenin mümkün olduğunu görecekler.

Coğrafya dünya yurttaşlığının yolunu açar

Komün çerçevesinde geliştirilen siyasî fikirlere farklı kişiler farklı isimler (komünizm, anarşist komünizm, kolektivist anarşizm, vb.) verse de Ross ortak noktaların altını çiziyor. Komünarların tamamının benimsediği Evrensel Cumhuriyet fikri “bütün yerel inisiyatiflerin oluşturduğu gönüllü birlik,” “özerk kolektiflerin özgür birliği” veya bir “özgür halklar konfederasyonu” olarak tasavvur ediliyordu (s. 47). Komün'ün ardından Morris, Marx, Reclus, Kropotkin ve diğerlerini birleştiren ve aralarında sürekli bir etkileşim olmasını sağlayan, her birinin kendi için seçtiği ideolojik -izm'den bağımsız olarak, hepsinin devletin iktidar ve otoritesini reddi ve yerel düzeyde var olan özgür birliklerin gönüllü olarak meydana getirdiği büyük bir federasyona dayalı bir toplumsal dönüşüm anlayışıdır. Komünal özerkliğe ve bu özerk birimler arasında kurulan gevşek bir birliğe dayanan devrim.

Komünarlar ulus-devlet fikrini ve sınırları, milliyetçiliği ve sömürgeciliği, “milliyetin hücre rejimini” reddediyordu. Reclus, millî ve dinî nefretler bizi ayıramaz, diyordu, zira bizim tek dinimiz doğayı incelemektir ve tek ülkemiz dünyadır. Komünarlar devlete, parti siyasetine, millete ve piyasaya pek ya da hiç yer bırakmayan bir insan hayatı anlayışını paylaşıyordu. Doğa anlayışları çerçevesinde enternasyonalisttiler. Sadece bilimin ortak bir dil sunması anlamında değil, aynı zamanda da millete dayalı algıların ve sınırların doğal ortamın tüm kapsamıyla incelenmesine engel teşkil etmesinden dolayı. Yapay ulus-devlet sınırlarını reddeden bir coğrafya anlayışı, aralarında çok sayıda coğrafyacı olan Komünarlar için dünya yurttaşlığının anahtarıydı. Reclus'nün en önemli eseri olan birkaç ciltlik dünya tarihi kitabına Homme et la Terre (İnsan ve Dünya) ismini vermesi, enternasyonalist fikirlerin ekolojiyle nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Son yirmi yıldır güçlenen anti-kapitalist hareketin de benzer bir çizgide ilerlediğini izlemek mümkün.

İnsanın doğayla (ve elbette insanın insanla) olan ilişkisini – birazdan daha detaylı göreceğimiz gibi – işbirliği ve dayanışma perspektifinden ele alan Komünarlar, yaptıkları ekolojik analizler ve önerdikleri doğal dünyayla sürdürülebilir bir etkileşime girmeyi sağlayacak uygulamalarda öncüydüler. Komün sırasında Batignolles bölgesinde hayata geçirilen müşterek mülkiyete dayalı deneysel bahçecilik yöntemleri bu uygulamalara örnekti. Bugün dünyanın bütün şehirlerinde kentli nüfusun minik de olsa bir bahçe sahibi olmaya çalışmaları, hafta sonlarını kiraladıkları küçük arazilerde çapa yaparak, sebze toplayarak geçirmeyi arzulamaları; kent ve kır ikiliğinin (modern– geri kalmış) bir kenara bırakılması bir yana, doğaya yönelmenin son derece makûl bir tercih haline gelmesi; birbiri ardına kurulan tarım kooperatifleri, ABD'deki coop tarzı taze meyve sebze pazarlarının başka şehirlerde de yaygınlaşması gibi yeni oluşumlar, Komün'ün attığı tohumların uzun süre kar altında kalsa da filiz verebildiğinin işareti.

Müştereklerimiz

Engels 1875'te August Bebel'e yazdığı mektupta Fransızca commune kelimesinin karşılığı olarak Almanca Gemeinwesen kelimesini önerir: tam anlamıyla bir devlet olmayıp “müşterek olarak var olan şey.” Versaylılar her ne kadar partageux (paylaştırıcılar) adını verdiği Komünarların ancak sefaleti paylaştıracağına dair propaganda yapsa da, “ortak lüks” fikri bambaşka bir dünya vadediyordu: herkesin her şeyin en iyisinden payını alacağı bir dünya (s. 79). Komün'ün önerdiği insan doğası ve evrim anlayışı bambaşkaydı, dolayısıyla bütünüyle farklı bir siyaset teorisi sunuyordu. Kropotkin'in Malthus ve Darwin'i eleştirdiği eseri Yardımlaşma, doğadaki ve evrime içkin işbirliği ve yardımlaşmayı öne çıkarıyordu. İşbölümü, rekabet, pazar fikirlerinin belki Britanya'nın özgül koşulları için bir anlam ifade ettiğini ama komünal toplum biçimlerinin tarihini (örneğin Rusya'yı) göz ardı ettiğinin altını çiziyordu. Metchnikoff da insan toplumlarının evriminde asıl etkenin rekabet değil işbirliği olduğunu ileri sürüyordu. Anarşist coğrafyacı “her türlü varoluşun yasasının ortaklaşma” olduğunu yazıyordu. Morris'in İzlanda edebiyatına ve Kuzey'in kabile kültürüne hayranlığı bu örneklerin kapitalizm karşısındaki tahayyülü beslemesiydi. Başka bir dünya mümkündü!

İşbirliğini teşvik eden yeni tavırlar ve toplumsal yapılar günümüzde de siyasetin önemli parametrelerinden bir tanesi. Rekabetçi ve meta ilişkisine dayanan kapitalist toplumun sarsılmaz görünen iktidarı, farklı işbirliği ve yardımlaşma yöntemleriyle dönüştürülüyor. Piyasa paradigmasının tarif ettiğinden daha iyi, daha paylaşımcı ve daha fazla umursayan insanlar olduğumuzu fark etmeye başlıyoruz yavaş yavaş. Jay Walljasper'ın “müşterekler devriminin kıvılcımını çakmanın elli bir (çoğunlukla) basit yolu” dediği eylemler, aslında zaten parçası olduğumuz müştereklere yönelişimizi gösteriyor. İlk anda dünyayı değiştirmeyecek, basit bir eylem gibi görünse de piyasa mantığının ötesinde çeşitli fazla eşyayı paylaşmaya ya da ortak kullanmaya dayalı platformlar (örn. freecycle) bu noktada önemsiz değil. Günden güne güçlenen bu takas ve paylaşım ağlarında, yıllardır haber almadığınız bir arkadaşınızın mesajına denk gelmek başka türlü bir hayali cemaatin kurulmakta olduğunu hissettiriyor. Evet, bayandantemiz gibi onlarca klişe site olabilir, bunların binlerce üyesi olabilir. Öte yandan başka birileri, eski eşyalarını ihtiyacı olan birine hiçbir ücret talep etmeden vermeyi seçiyor! Değişim/mübadele değerinin ortadan kalkması ilk anda göründüğü kadar küçük bir adım olmayabilir. Herkesin birlikte katkıda bulunduğu zenginlikten herkesin pay aldığı bir dünya kolay kurulmuyor. Ancak bunun hayalini kurmadığımızı söyleyemeyiz.

Marangoz evlatlar yetiştirelim!

Komün'ün eğitim alanında yaptıkları en kalıcı sonuçlar doğuran yeniliklerdi. Kadınların eşit kol güçleri ve zekâlarıyla iş gücüne katılabilmesi için fabrikalarda ve iş yerlerinde kreşler açılması on dokuzuncu yüzyıl boyunca tüm dünyaya yayıldı. Bunun yanı sıra Jacotot'nun Evrensel Eğitim yönteminden hareketle geliştirilen bütünleştirilmiş politeknik ağırlıklı eğitimin de uzun vadeli etkileri olacaktı. Öğrenci ve öğretmen arasındaki mutlak hiyerarşi ve tek yönlü bilgi akışının faydasızlığına işaret eden Jacotot'nun fikirleri (Rancière'in Cahil Hoca kitabında mükemmel biçimde anlattığı gibi) sınıf ortamını eşitlikçi bir anlayışla yeniden düzenliyordu. Deneysel eğitimcinin Komün tarafından canı gönülden benimsenen birkaç düsturu vardı: her şey her şeydedir; yeni bir bilgiyi zaten sahip olduğu bilgiye bağlamaya herkes muktedirdir; herkesin zekâsı eşittir; zekâ bakımından cinsiyetler arasında tam bir eşitlik vardır; öğrendiğin şeyle başka her şey arasında ilişki kur. Bütünleştirilmiş eğitim çerçevesinde zihinle beden aynı anda gelişecek, herkes eksiksiz insanlar olabilecekti. Yani sadece elleriyle değil kafalarıyla da üretebilmek için bütün yetilerini kullanacaklardı. Eğitimliler-eğitimsizler ayrımına yol açmış olan uzmanlaşma zorlaması da ortadan kalkacaktı. Okullarda çocuklar neşeli ve genç öğretmenlerle oyunlar oynayacak, dine dair özellikle itaat ve korku aşılayan her şey okullardan uzaklaştırılıp, yerlerine hayvan ve ağaç resimleri, heykeller oyun alanları konulacaktı. Eğitimin temel hedefi şöyle tanımlanmıştı: “Çocuğa başkalarını sevmeyi ve onlara saygı duymayı öğretmek; çocukta adalet sevgisi uyandırmak; kendisine verilen eğitimin herkesin çıkarları düşünülerek verilmekte olduğunu öğretmek.” (s. 54).

Çocuğu ilkokula başlamak üzere olan endişeli ebeveynlerle temas halinde olanlar, şimdi, bugün, 2016 senesinde özgürleşmiş bireyler yetiştirmek arzusunda olan anne babaların gerçek hayalinin tam da böyle bir okul olduğunu yadsımayacaktır. Ev ödevi fikrinin bütünüyle reddedildiği, kesinlikle hiçbir ceza yönteminin kullanılmadığı, öğretmenlerin dışarı taşırmadan boyama ısrarlarının son bulduğu, çocukların okul süresi boyunca, sıralarında başı öne eğik oturma mecburiyetinin olmadığı, doğayla daha fazla iç içe, sanat derslerinin özgür işlendiği, bol bol spor yapılan, çocukların içinde mutlu oldukları bir okul düşlüyoruz. Sayısı azımsanmayacak anne baba, bir yandan çocuklarını millî eğitim müfredatı içinde maruz kalacakları otoriteye itaat, milliyetçi hamaset ve dinî yönlendirmeden kurtarmak isterken, öte yandan çoğu özel okulun sınav odaklı, yarış atı mantığından da kaçmaya çalışıyor. Kendi kuşağımda rastladığım iyi okullarda okuma, hukuk, tıp, mimarlığı kazanma gibi profesyonelliğe dair hayaller bugün tepetaklak olmuş vaziyette. O kadar çok insan “çocuğum matematik sevmeyebilir,” “isterse sadece resim yapsın,” “el işlerine yeteneği var, keşke marangoz filan olsa,” “herkes üniversite okuyacak diye bir şey yok” şeklinde cümleler kuruyor ki! Bu hayallerin büyük ölçüde şehirli ve orta sınıflara özgü olduğunu yadsıyamayız. Fakat çok daha geniş kesimler okulun “tabiattan tahtaya kalkacak” çocukları gömen bir mezar olmaması gerektiğini artık görüyor.

Dere kendi yolunu kendi açar

Kirstin Ross'a göre Komün'ü en iyi Reclus'nün Bir Derenin Tarihi kitabındaki dağdaki dereye atfettiği nitelikler anlatır. Derenin büyüklüğü ve coğrafyası yaşanabilir boyutlardadır, yüce falan değildir. Dere kendi yolunu kendi açar, nehir gibi kendinden önce akan binlerce galon suyun açtığı yoldan ilerlemez. İşte bu yüzden dağdaki herhangi bir derenin gücü Amazon'dan fazladır (s. 19).

Devamını görmek için bkz.

Arsen Kocaoğlu, "Paris Komünü'nün cazibesi", Agos Kitap/Kirk, Mayıs 2016

Paris Komünü'nü yeniden okumak... Ancak bu sefer çok farklı bir perspektifin içerisinde bizzat tarihin eşsiz deneyimine şahitlik etmiş asilerle, yol arkadaşlarının ve destekçilerinin tecrübeleri aracılığıyla alışılagelmiş ulusal cumhuriyetçi orta sınıf ve devlet güdümlü bir kollektivizm algısını yaratan hakim anlatıların dışında yaşantıya dayalı kavramsal bir manzarayı incelerken buluyor okuyucu kendisini. Kristin Ross, Komün'ün merkezkaç diye nitelenebilecek yapısına ancak aktörlerin söz ve icraatlarının bağlam ve yapısının üzerinde durulmasıyla ulaşılabileceği fikrini savunuyor. Nitekim anlatı, aktörlerin seslerini bizlere ulaştırırken deneyimlerini yeniden canlandırıyor. Bu bağlamda Ross'un belirttiği gibi fikriyatının önemli bir kısmını -asilerin neler yaptıkları, neler düşündükleri ve kendi yaptıkları hakkında neler söyledikleri, eylemlerine verdikleri anlam, benimsedikleri, ithal veya itiraz ettikleri isim ve sözler-oluşturuyor. Okuma süreci boyunca Ross'un da eleştirel olarak yaklaştığı gibi öven veya eleştiren siyasi yorum ve analize dayanan yaklaşımların aksine; aktörlerin deneyimlerini, kendi eylemlerine biçtikleri değerleri tarihsel süreç içerisinde geliştirdikleri tavır ve tutumlarını inceleme imkânı buluyorsunuz.

Ross'un sık sık dile getirdiği eleştiri, geliştirdiği argümanlar ile anlatısını belirlemeye çalıştığı nokta: Komün'ün birçok kere Fransız ulusal kurmacasına dahil edilmeye çalışıldığına Fransız cumhuriyetçiliği silsilesinin bir parçasıymış gibi gösterildiğine ilişkin oluyor. Komün'ün milliyetçi ulusal bir anlatı içerisinde sıkıştırarak boğmak yerine enternasyonalist bir ufku olan, ulus devlet ve piyasa ile örtüşmeyen bağlamına dikkat çekiyor: "Paris Komünü’nün bize bıraktığı muhayyile ne ulusal bir cumhuriyetçi orta sınıfa ne de devlet güdümlü bir kolektivizme aittir. Ortak lüks, ne onun etrafını kuşatan (Fransız) burjuva lüksüdür ne de ondan sonra ortaya çıkıp yirminci yüzyılın ilk yarısına hakim olan faydacı devletçi kollektivist deneylerdir."

Ross çalışmasını imparatorluğun son yıllarındaki işci sınıfı toplantıları ve kulüplerde patlak veren humma ile başlatırken İngiltere ve İsviçre'ye yerleşmiş komünar mülteci ve sürgünleri, yol arkadaşlarıyla çeşitli destekçilerin -Marx, Kropotkin ve William Morris- gibi isimlerle birlikte 1870 ve 1880'lerde üretmiş oldukları düşüncelere dair titiz bir inceleme yaparak sonlandırıyor.

Bir varoluş biçimi

Komün'ün dikkat çeken taraflarından biri de idealize edilmeksizin, başka bir deyişle tasarlanmaksızın bir oluş biçimi şeklinde cereyan eden yanı oluyor. Marx'ın vurgulağı şekilde "Komün'ün en önemli yanının gerçekleştirmeye çalıştığı herhangi bir ideal değil kendi işleyen varoluşu" şeklinde doğaçlama olarak gelişmesi Henri Lefebvre'in yaşanan ile tasarlanan diyalektiğinden yola çıkarak hareketin düşüncesinin yine o hareketle birlikte ve ondan sonra yaratılması Ross'un deyişiyle rüyaları ve fikirleri eylemlerin üretmesi Komün'ün en dikkate değer yanlarından biriydi.

Nitekim tasarlanmayıp anlık olarak gelişen bu süreçte; Papa Muhafızları'ndan bir Afrikalı ile elbisesinin altına eski asker godillot'larını (botlarını) giymiş sabık öğretmen Louise Michel'in kaderleri gecenin geç vaktinde nöbet tutmak üzere kesişiyordu. Tam da bu kesişim üzerinden Komün'ün özgün yanı ön plana çıkıyor ve Ross analizini şu şekilde yapıyor: "Bu iki Komünarın ifade ettiği deneyimler birbirinden farklı;kişinin kendi siyasi özneleşmesiyle ilişkisinin ne kadar farklı yollardan yaşanabileceğini gösteriyor. Ama birbirleriyle çelişmiyorlar ve Komün sırasında, Komün’ün toplumla kurduğu ilişki içerisinde (tarihsel belleğin yeni şekillere bürünmesiyle veya eski şekilleri yeni bir bağlamda seferber etmesiyle çok yakından bağlantılı bir ilişkidir bu) zaman deneyiminin nasıl bir dönüşümden geçtiğini bir anlığına da olsa görmemizi sağlıyorlar."

"Bu bağlamda Komün'ün Ross'un belirttiği üzere birçok kere gözardı edilen milliyetçi olmamasından gelen özgünlüğü evrensel enternasyonalist niteliği ön plana çıkıyor." Komün sırasında Paris Fransa’nın başkenti değil,evrensel bir halklar federasyonu içindeki özerk bir kolektif olmak istiyordu. Bir devlet olmak değil,son kertede uluslararası ölçekli bir komünler federasyonu içerisindeki bir unsur,bir birim olmak istiyordu.

Devamını görmek için bkz.

Yunus Yücel, "Siyasal muhayyile ve Paris Komünü", Birgün Kitap, 2 Ağustos, 2016

Kristin Ross Ortak Lüks- Paris Kömünü’nün Siyasi Muhayyilesi kitabında, Engels’in “proletarya diktatörlüğünün” örneği olarak gösterdiği Paris Komünü’nün hikâyesini anlatır ancak bunu yaparken ne Komün’ün doğmasına yol açan siyasi koşulları inceler ne de Komün’ün siyasi analizine girişir. Ross Komün’ün siyasi muhayyilesi ile uyumlu olacak şekilde Komün’ü kendi zamanının ve mekânının ötesinde düşünür.

Kristin Ross kitabını komünarların ve komünarlarla yolları kesişmiş insanların hikâyesi üzerine inşa eder. Aslında böyle bir bakış açısıyla Komün’ü anlatmak, yani Komün’ün hikâyesini kişiler üzerinden inşa etmek ve bireysel hikâyelerle toplumsal hikâyeyi örtüştürmek Komün’ün hem toplumsal hem de bireysel bir özgürleşmenin momenti olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır. Komünarcı Pottier’in deyişiyle “Ele geçirilebilecek her şey özgürleşmenin başlangıç noktası olabilir” (sf. 60) fikri Komün fikrini belirlediği ölçüde Ross’un kitabını da belirlemektedir. Böyle bir izlek ile Komün’ü okumak Ross’un aynı zamanda iki farklı tarih yazımından -Fransız Cumhuriyetçi tarih yazımından ve Komün’ü devlet komünizmine bağlayan tarih yazımından- uzak durmasının imkânını sağlar. Ross bu şekilde devletten azade bir Komün hikâyesi sunar ve Komün’ün siyasi muhayyilesinin izlerini sürer.

Komün’ün en önemli özelliklerinden birinin, onun anti-şovenist ve enternasyonalist karakteri olduğunu söyleyebiliriz. Ross, kitabının ilk bölümünde Komün’ün milliyet rejiminin ötesinde oluşuna odaklanır ve Komün’ün enternasyonalist niteliğinin üyelerinin arasında başka ulusların olmasından öte kendisini “Evrensel Cumhuriyet” olarak görmesinden kaynaklandığını söyler. Komün’ün bu şekilde ilanı aynı zamanda Fransız burjuva cumhuriyet geleneğinden bir kopmayı da işaretler. Komünarların Voltaire Meydanı’ndaki bir giyotini ve Fransız militarizmi ile milliyetçiliğinin sembolü olan Vendôme Sütunu’nu yıkmalarını buna örnek olarak verebiliriz.

İkinci bölüm ise Komün’ün eğitim ve sanat politikalarına odaklanır ve bu politikaları Marksizm içerisindeki yaratıcı emek, kafa kol emeği ayrımı gibi tartışmalara da atıf yaparak yorumlar. Bütün din okullarını kapatan Komün, okullardaki dinsel sembolleri de kaldırır ve eğitimi laikleştirir. Ross, Komün’ün eğitim politikalarındaki özgürleştirici yönüne işaret eder ve Komün’ün kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımı kaldırmaya çalıştığını söyler. Jacotot’nun eğitim felsefesini kendisine şiar edinmiş komünarlar, Komün’ün 72 günlük ömründe eğitimde bütüncül bir sistem oluşturmaya çalışmış ve teorik bilgi ile teknik bilgiyi birleştirmeyi amaçlayan bir politika izlemiştir. Kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımın yanı sıra zanaat ile sanat arasındaki ayrımı da Komün’ün ortadan kaldırmaya çalıştığını söyler Ross. Bu anlamda Komün için her türlü yaratıcı emeği içeren üretim sanat niteliğini taşır. Ayakkabı ustası Galillard’ın direniş için kurulan barikatlar önünde poz vermesi ve gururlanması da bu yaratıcı emeğin meydana çıkmasındandır (sf. 68) ve bunun tarihsel ve sembolik bir ifadesi olarak görülebilir.

Üçüncü bölüm ise Pyotr Kropotkin’in hikâyesi ile açılır ve devamında Marx’ın, William Morris’in hikâyelerini okuruz. Tüm bu düşünürlerin hikâyeye dâhil edilmesi, hepsinin kendi kişisel hayatlarında ve düşünce dünyalarında Komün’ün yarattığı etkiyi göstermek içindir. Bu anlamda Ross bu düşünürlerin hem düşünsel hem de kişisel hikâyelerini takip eder ve bu şekilde okuyucuya düşünsel ve tarihsel bir izlek sunar. Bu izlek aynı zamanda devrimci teori içerisinde önemli bir tartışma olan teori ve pratiğin birleştirilmesi gibi bir meseleye cevap olarak görülebilir. Örneğin, Ross, Marx’ın Kapital’in birinci cildinde işgünü hakkındaki bölümü yazarken Komün’den etkilenmiş olduğunu ve bu etkilenimin Marx’ın pratiği teoriye dâhil etmesine yol açtığını belirtir. Kısacası, Komün’ü Kropotkin’in, William Morris’in ve diğer teorisyenlerin düşünsel üretimlerini belirleyen siyasal bir olay olarak betimler.

Komün, hala bugünün siyasi muhayyilesini belirleyen bir olay olsa da Thiers hükümeti tarafından yenilmiş ve binlerce komünarcı katledilmiştir. Sağ kalanlar ise İsviçre ve İngiltere’ye göç etmiş ve Komün’ün siyasi tahayyülünü bu ülkelerde canlı tutmuşlardır. Ross mülteci komünarların hem yaşamlarına hem de içinde bulundukları tartışmalara odaklanır. Kolektif anarşizm/anarşist komünizm veya kır ile sanayi birliğinin nasıl olacağı, komün olarak devrim fikri bu tartışmalardan sadece birkaçıdır. Ross, yukarıda da belirttiğimiz gibi kişisel hikâyelerin izini sürerken aynı zamanda okuyucuyu siyasal ve teorik tartşmaların içine çeker.

Kristin Ross, Paris Komünü’nü anlatırken aynı zamanda komünarlar Rus Elisabeth Dmitrieff’in, coğrafyacı Éliée Reclus’un, istemediği şekilde ayakkabı yapımını reddeden, piyasa mekanizmasına direnen ve yatağın başını Marat’nın ve Danton’un büstleriyle süsleyen ayakkabı ustası Napoléon Gaillard’ın, zanaatçı ve sanatçı olan Eeugéne Pottier’in, gündüzleri çalışıp gece propaganda faaliyetlerini sürdüren Jean-Lois Pindy’nin, akşam işten artakalan vakitlerinde Komün hakkında yazan Benoît Melon’un ve pazarda tavuk satarak yaşamını devam ettirmiş komünar Arthur Arnould’nun hikâyelerini anlatır. Eşitlikle beraber özgürleşmenin mekânı ve momenti olan Paris Komünü bugünkü toplumsal mücadeleleri de etkilemeyi sürdüren bir olay olarak düşünülebilir ve Ross kitabında tam olarak bu “olayın hakikatinin izini” sürüyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.