Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
metis söyleşiler
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
Bu yazıyı bir arkadaşınıza
göndermek için

Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
 Ayşe Özmen:
"Tacizi hatırlamak"
İpek Çalışlar, Cumhuriyet Dergi, 10 Kasım 2002
Hiç yazılmayanı, hiç konuşulmayanı anlatan bir kitap. Adı, Sen Gülerken. Okuyanı kendi geçmişine götüren sıra dışı bir hatırlama ve hatırlatma serüveni. Kitap aynı sır çevresinde büyüyen üç kuşak kadının hikâyesi; evli bir adama âşık olup, sevmediği kocasını terk eden ve kızını da ona bırakan Leman Hanım, kızı Melek Hanım ve torunu Hülya anlatılıyor. Bu üç kadının hikâyelerinin tam merkezinde ise koca, baba ve dede olarak bir erkek; Seyfettin Efendi var. Aslında üç kadın daha var hikâyede; evin beslemesi Havva ve Hülya'nın arkadaşı Mari... Olayların sessiz tanığı emektar Safiye... Bütün bu kadınları Seyfettin Efendi'nin ekseninde birleştiren sırrı açığa çıkartan Hülya oluyor.
       Sen Gülerken’in yazarı Ayşe Özmen, cinsel tacizi deşifre eden roman kişisini dikkatle seçmiş. Solcu olarak ayakta kalmayı başarmış, yaşamı kadın gözüyle incelemeyi becermiş, gazeteci olarak da pek çok insanın derdini aktarma ustalığını edinmiş bir kişi Hülya... Seyfettin Efendi'ler gerçeğini gün ışığına çıkartıyor.
       Ayşe Özmen, bu çok önemli konuyu anlatırken dil, kurgu ve anlatım biçiminden hiç fedakârlık etmemiş.
       Ayşe Özmen binlerce yıldır üstü örtülen bu insanlık suçunu edebi bir ustalıkla önümüze seriyorlar. Ayşe Özmen'le kitabı üzerine konuştuk.

Kitabı aynı zamanda bir hatırlama serüveni olarak tanımlayabilir miyiz?

Kitap, aslında hatırlayabilmekten çok unutabilmekle ilgili... Bir şeyleri gerçekten unutabilmek ya da zihnimizde ait oldukları yere yerleştirebilmek için hatırlamamız gerekir. Hülya çocukluğundan beri onu rahatsız eden anı parçacıklarının peşinden koşuyor. Bunları birleştirebilmesi uzun bir zaman alıyor. Unutmak istiyor ama unutabilmek için önce hatırlaması lazım. Daha doğrusu bilincine ermesi lazım. Bunun için de dile getirmeyi seçiyor. Dile getirmek şu veya bu biçimde anlatmak, unutabilmenin, daha doğru bir ifadeyle yaşadıklarını yerli yerine oturtabilmenin bir yolu.

Dile getirmek, anlatmak yaşanan şeyin üstesinden gelmek için yeterli mi?

Değil, çocuklar ve yetişkinlerin yaşadığı büyük travmalarda suskunluktan kurtulmak, bu işin üstesinden gelmenin önemli bir adımı, ama yeterli değil. Anlatıyor olmak, bu kadınların ne başlarına gelenleri hoş gördüklerinin ne de kendi kadın kimlikleri içinde bunları yerli yerine oturtabildiklerinin göstergesi... Kitabın kahramanı Hülya da belki henüz yolun başında... Ama onun yaşadıklarının üstesinden gelme şansı var. Anne ise hatırlamamayı seçerken unutabilme şansını da yitiriyor...

Kitapta kendi hikâyenizi mi anlatıyorsunuz? Öz yaşamsal bir nitelik taşıyor mu?

Hayır. Sorunuzun üstünde biraz durmak istiyorum. Malum süreçlerin ürünü olarak, kimi okurların “Kendisini mi anlatıyor” sorusuyla daha fazla ilgileneceğini ben de tahmin ediyordum. Bunun bana, kitaba haksızlık olduğunu söylemek istiyorum. Dileğim o ki, kimi anlatıyor yerine, anlatılanlar, dahası edebi bir anlatımı başarıp başaramadığıyla ilgilenilsin. Bu edebi olma iddiası olan bir anlatı, ensesti ya da aile içi tacizi enine boyuna tartışan bir metin değil... Bu anlamda kitaptan böylesine açımlamalar beklemek de yanlış olur. Anlatıların onları yazanların yaşam deneyimlerinin ürünü olması zorunluluğu yok yazın dünyasında. Yoksa büyük eserlerin pek çoğundan mahrum kalırdık herhalde. Bunun ne kadar büyük bir fukaralık olacağını düşünün.
       Duyarlı kişiler için dünyanın acıları gibi sevinçleri de kendisi yaşamasa da bir tür yaşam deneyimidir. Dünyaya ve insanlara ait pek çok şey, yaşamsal deneyimi haline gelecek kadar içselleşmiş, üstünde kafa yorulmuş, acısı çekilmiş şeyler olabilir. Yourcenar'ın bir ensest hikâyesini –ki zannederim ortaçağ İspanyası'nda geçiyordu– yazdığında bunun öz yaşamsal bir öykü olarak algılanmasına şiddetle itiraz ettiğini hatırlıyorum. Benzer nedenlerle....
       Bence bu kitabın sorduracağı soru, buradaki olayın yani aile içi cinsel tacizin kitabın yazarının başından geçip geçmediği olmamalı. Ben size sorayım, bu sizin başınızdan da geçmiş olabilir mi? Bu saldırganlıklar toplumda ne derecede yaygın... Başlarına benzer şeyler gelip de anlatamayan kaç kişi var... Bunların sayısının çok olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla hep birlikte dönüp kendimize soralım; benim başımdan da geçmiş olabilir mi? Çocuklarımızın bedensel bütünlüğünü, onurlarını yeterince koruyabiliyor muyuz? Bu olayların bu denli yaygın olmasının ancak konuşulamıyor ve anlatılamıyor olmasının sebebi nedir? Bunların üstesinden nasıl gelebiliriz diye de soralım hatta.... Kitabın başında Pavese'den bir alıntı var hatırlıyorsanız; Herkesin bir kez kendi cehennemine inmesi gerekir... Kendi cehennemlerimize bir kez olsun inmemiz gerek belki.

Sizce Türkiye'de aile içi cinsel şiddet ne derece yaygın?

Benzer bir olayı ele almış olmam beni bu konuda otorite yapmıyor elbette. Ama kadın ve çocuk istismarıyla ilgili, bu konuda okuyan, araştıran birisi olarak çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Gazete haberlerine değilse bile dava konusu olmuş benzer olayları toplayan hukuk kitaplarına bakmak yeterli aslında. Ülkemizde, kadınlara, kız ve erkek çocuklara tecavüz eden ya da cinsel saldırıda bulunan kişiler yeterince cezalandırılmıyor malumunuz. Penisin vajinaya girip girmediği, meninin akıp akmadığı küçük çocuklar söz konusu olduğunda bile hafifletici neden olabiliyor. Bu çocukların cinsel organları parçalanıyor, ruhları parçalanıyor. Belki bir daha hiçbir zaman bedenlerini bütünlük içinde hissetmiyorlar. Buna karşılık hukuk büyük bir soğukkanlılıkla "duhul derecesini" konu ediyor. Mahkemelere konu olmuş olaylarda sıklıkla çevreden birinin, yani çocuğun yanında ve yakınında bulunan birinin tacizine uğradığı görülür. Bu olayların pek azı dava konusu olmuş, çoğu örtbas edilmişse de ortaya çıkanların sayıları inanılmayacak kadar çoktur.
       Aile içinde babanın karı ve çocuklar üzerindeki otoritesi yasal güvence altında olduğundan, çok daha korunaksız saldırılara karşı korunmasız bir durumdalar. Bu konuda kadın hareketinin, baro kadın komisyonlarının çalışmalarına rağmen yasalar kadın ve çocukları korumakta son derece yetersiz.
       Aile mahkemeleri hâlâ kurulamadı sözgelimi... Evlerindeki erkeklerden dayak ve cinsel baskı gören kadınlar ve çocuklar sayıca çok fazla... Tabii ki bunlar hiçbir zaman ortaya çıkmıyor. Dolayısıyla mahkeme konusu olan olaylar, az da olsa kadın evlerine, danışma merkezlerine başvuran kadınların tanıklıklarına konu olan olaylar buzdağının görünen ucu bile değil.

Peki kendi çocuklarına tecavüz eden bu erkekler...

Bunlar normal erkekler. Bunlar arkadaşlarımız, yakınlarımız, kocalarımız, erkek kardeşlerimiz, oğullarımız... Sanılanın aksine bu tür saldırganlıklarda, benimsenen klişelerin –işsizler, yoksullar, Amerika gibi ülkeler için zenciler, gibi klişelerin– hiç de geçerli olmadığı görülüyor. Ülkemizde değilse bile yabancı ülkelerde yapılmış çok sayıda araştırma var. Bu araştırmalar, saldırganın, sağlıklı, meslek sahibi, para pul sorunu olmayan erkeklerin arasından da çıktığını gösteriyor. Normal erkek dediğimiz kavramın içinde yatıyor sorun. Adem'le Havva'dan beri erkeğin kadına üstünlüğü, zayıf ve zaaflı olduğu, dünyanın bütün dinlerinde ve inançlarında kabul edilen kadın üstünde güç kullanma yetkesi, hem kadınlar hem de erkeklerce kabul edilmiştir. Evlilikle ve yüzyılımızda çekirdek aileyle, erkeğin karısının ve çocuklarının üstündeki hak sahipliği tescil olur. Ev, pek çok erkek için rahatlama ve boşalma yeridir ki, dışarıda normal davranabilsin. Aile içindeki davranışları genellikle kendi koyduğu ev yasaları çerçevesinde serbesttir. Medeni dediğimiz toplumlarda, hepsinde birer televizyon, birer çamaşır makinesi olan binlerce ve binlerce küçük hücre içinde aile kurumunun saygınlığı ve yasanın koruması altında sayısız insanlık suçu işlenir. Toplumda saygınlığı olsun olmasın her erkek kendi küçük krallığının mutlak hâkimidir. Kendi koruması altında ve ondan aşağı addedilen kadın ve çocuklar üstünde hâkimiyeti sürdürür. Bu anlayış içinde onları kendi cinsel zorbalığının nesnesi de yapabilir.

Kitapta bu olayların saklanmasına yarayan özel bir zihni mekanizmadan söz ediliyor...

Evet, kitaba dönecek olursak, Hülya dedesi tarafından dövülmüş olsa bunu ailesine söyleyecek, ama dedesi ona tacizde bulunduğunda bunu saklıyor. Demek ki, çocuklar daha çok küçük yaşlardan itibaren bu olayların saklanması ve söylenmemesi gerektiğini biliyor. Bu bilgi bizim çocuklarımıza verdiğimiz, onları toplumsallaştırma dediğimiz mekanizmalar yoluyla sahip kıldığımız bu bilgi, bana ifade edilemeyecek kadar korkunç geliyor. Ama saldırgan da bunu biliyor. Torununun, kızının, komşunun kızının, ona baba amca dede ağabey diyen, elini tutan, onu sinemaya götürmesine izin verilen, hatta ona bakması için bırakılan çocuğun konuşmayacağını biliyor. Bu yüzden korkmuyor, çocuk bunu söylese bile ona kimsenin inanmayacağını biliyor... Kitapta da böyle bir adamdan söz ediliyor zaten. Çocuksa, ailenin saygınlığının, annesiyle babasının evliliğinin, kendi susmasına bağlı olduğunu biliyor... Benim dinlediğim bir vakada, kız çocuğu kendisinden küçük kız kardeşine babasının sarkıntılıkta bulunduğu öğrenince durumdan annesini haberdar etmişti. O zamana kadar susmuş ve annesini korumaya çalışmış, annenin gösterdiği ilk tepki ise, kızının küçük kardeşini kıskandığı olmuş... Bu saldırganlık dışardan biri tarafından yapıldığında olduğundan daha fazla yıkım yaratıyor çocuklar üstünde. Çünkü onu koruması gereken insandan geliyor saldırı... Kız çocuk için cinsellik dışardan gelen ve sakınılması gereken bir şey. Oysa aile içinde olunca hem bilincinde olmayan bu olaydan daha çok yaralanıyor hem de sığınacağı kimse kalmıyor.

Bu mekanizma nasıl işliyor? Yaşananlar unutuluyor mu? Kitabın kahramanı Hülya, erişkin olduktan sonra niye konuşmuyor?

Bu bildiğimiz anlamda bir unutma ve hatırlama değil... Bu hatırlamanın kendine özgü bir yanı var. Bu Proust'un Akıp Giden Zamanın Peşinde’sinde tartıştığı anlamda bir hatırlama da değil. Proust, geçmişi iradi olarak hatırlamaya çalışmanın beyhude olduğunu anlatır, akıp gitmiş olan, zihnin ve etki alanının eriminin ötesinde, herhangi bir gerçek nesnenin içinde bulunur. Bu nesneye rastlamamız ve hatırlamamız rastlantısaldır. Proust'ta bir tür çörek bu işlevi görür. Hülya'nın da geçmişten topladığı nesnelerle olan ilişkisinde böyle bir beklenti var. Ancak bu hiçbir zaman bir sonuca ulaşmıyor. Bu nesneler kendilerinde gömülü zaman parçasını ya da gizlerini ona açmıyorlar. Onlara yıllarca boşuna bakıp duruyor. Burada, hatırlamaya ve unutmaya ilişkin yukarıda anlatıldığı gibi bir süreçten de bahsetmiyoruz; aslında bir nevi patolojiden söz ediyoruz...
       Zihin aydınlanmalar ve kararmalar arasında sürekli bölünüyor. Günlük hayat, belirtik bir biçimde unutulan şeyin etkisi altında sürmüyor. Yani sürse bile farkındalık hali yok... Keza, sözgelimi Hülya Fener'e gittiğinde de, bu yüzden aklında yaşadığı şeyle ilgili düşünceler yok. Havadan sudan şeyler düşünüyor. Bilinç dışının henüz bilincine ermediği bir şeyin kontrolü altında... Aslında belki bu tür şeyler yaşamış insanların hepsi bunu bir biçimde biliyor. Ama bilmenin farklı bir biçimiyle... Bunu yüzeye çıkarmak için çok güçlü olmak gerekiyor. Belki, hepsi de bilmek istemekle, istememek arasında yıllarca gidip geliyor. Hatırlamak için suçluluk duygusundan kurtulmak gerekiyor. Çünkü kendileri açısından da anlaşılmaz olan bir şey var; erişkin olduktan sonra kendilerine böyle şeyler yapılmasına neden izin verdikleri... Bu fikir dayanılmayacak kadar acı veriyor bu kadınlara... Bu mekanizmalar, en anlamlı olarak feminizmin ışık tuttuğu biçimde, kadınlar üzerindeki erkek egemenliğiyle ve güçlülerin zayıflar üzerindeki otoritesiyle açıklanabilir. Ama bu bilince sahip olmak lazım. Kadınların başlarına geleni anlattıklarında çevrelerinden destek ve şefkat göreceklerine inanmaları gerekiyor. Dayanışma hissetmeleri gerekiyor. Yaşadıklarını anlatmaya karar veren bir kız çocuğu çevresindekilere bu konuda konuştuğunda insanların suskunlaştığını görüyor ve o da susmak zorunda kalıyor. Ensestin tabu olması, çocuklara cinsel istismarı değil, bunun konuşulmasını ve açığa çıkarılmasını engelliyor aslında.

Saldırgan daima erkek olduğu halde, bu saldırının kurbanı olanlar baştan çıkarıcı olarak suçlanıyorlar...

Bu da dünyanın en eski hikayelerinden biri. Zaaflı, tensel tutkuların esiri olan kadın, yüksek nitelikleri, mükemmel insanı temsil eden erkeği baştan zıkardı ve cenetten kovulmasına neden oldu. O günden beri saldırgan daima erkek olduğu halde saldırının kurbanı olan kadınlar baştkan çıkarıcılar olarak suçlandılar, cezalandırıldılar, öldürüldüler.
       Bu binlerce yıllık egemen düşünce hâlâ gücünü ve geçerliliğini koruyor. Çocukların ya da genç kızların suskunluğu dünyanın birçok ülkesinde hatta bu konuların daha açık tartışıldığı ülkelerde de rıza göstermek olarak algılanabiliyor. Bilmemiz gereken suskunluğun nedeni rıza göstermek değil, birincisi toplumsal olarak tabu addedilen olayda konuşmak zor. İkincisi çocuk buna kendisinin sebep olduğunu düşünüyor. Suçluluk duyuyor ve aileyi yıkıma uğratmamak için susuyor. Üçüncüsü çocuklar kendilerine inanılmayacağını düşünüyorlar. Birine anlattıklarında da kendilerine bu kadar uzun süre niye suskun kaldığı suçlama olarak yöneltiliyor. Kitapta da bunların hepsinden kaynaklanan özel bir zihni mekanizma var zaten...
       Babasının tacizine uğramak, çocuk için kesinlikle yaralayıcı bir olay... Bir kere erişkin bir insandan değil bir çocuktan söz ediyoruz.
       Hatta bazı yayınlarda, mahkemede, karakolda, çocuğun babasını baştan çıkardığı bir veri kabul ediliyor. Annelerin de kızlarına böyle yüklendikleri görülmüştür. Bunun nedeni de ensestin ya da babanın kız ya da erkek çocuklarını cinsel yönden istismarının aileyi onarılamayacak kadar parçalayıcı bir şey olması. Bu yüzden anne bu olayı kabul edemez ve bilinçaltına iter. Babası kızının odasına girerken bakar ve hiçbir şey görmez...
       Erişkin olmamış biriyle cinsel ilişkiye girmenin kesinlikle çocuk istismarı olduğunu düşünüyorum. Aileler kız çocuklarının daha kadınsı, tabiri caizse cilveli davranmasından hoşlanır. Çocuk da, ailesi tarafından beğenilmek için küçük bir dişi gibi davranabilir. Küçük kızlar, eve gelen kendilerinden büyük ağabeylere âşık olurlar. Makyaj yapar, büyük kadınlar gibi giyinirler. Bunlar şaka konusu olur. Ama kız çocukları bunları cinsel ilişkiye girmek için yapmaz. Kaldı ki, çocuk baştan çıkarmaya çalışsa bile, erişkine düşen, bundan yararlanmak değil. Üstelik çocukların nasıl kalıcı ruhsal hasarlara uğradığı, yaşamı boyunca nasıl bunun izlerini taşıdığı su yüzüne çıkan vakalarda ortaya konuyor.

Romanın yazılış sürecinden söz etmek ister misiniz?

Yazar sözünü kitapla söyler. Nasıl yazıldığı konusundaki ayrıntılar, günümüzde, kitabın, bir meta olarak kitabın, ambalajını kuvvetlendirmek ve okuru daha kitapla karşılaşmadan yönlendirmek amacını taşıyor. Böylelikle giderek tinsellikten arınıp maddileşen edebiyat dünyası –ya da pazarı– içinde, ürüne reklam değilse bile halkla ilişkiler katkısı sunuyor. Bu tür bir avantajdan ki, satış söz konusu olduğunda ciddi bir avantaj, büyük medyayı arkasına almış yayınlar yararlanıyor genellikle. Okurun, yazılış süreciyle ilgili bilgiye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta, aradan geçen onca zamana karşı elimizden düşürmediğimiz edebiyat klasiklerinin, beğendiğimiz romanların, öykülerin nasıl yazıldığını bilmemek onlardan aldığımız keyfi azaltmıyor...

Niye böyle bir anlatım tarzı ...

Anlatı, epizotlar halinde... Bu epizotlar birbirinden bağımsız parçalar gibi görünüyor. Ama birbiriyle bağlı elbette... Düz zamansal bir çizgi izlemiyor anlatı... Öykü, şimdiki zamanın çeşitli formlarında, kimi zaman erişkin kimi zaman çocuk Hülya'nın ağzından anlatılıyor. Kimi zaman Hülya, bağımsız bir anlatıcı gibi işin içinde...
       Bunun sebebi şu; az önce hatırlamakla ilgili bir hikâye olduğundan söz etmiştik. Hatırlamak ve unutabilmekle ilgili. Ama bu alıştığımız ya da bildiğimiz anlamda bir hatırlama değil. Bu hali, en iyi, kimisi birbirini izleyen, kimisi düz zamansal bir çizgi izlemeyen bölümler halinde anlatabileceğimi düşündüm. Daha doğrusu, benim müdahaleme gerek kalmadan, içerik kendini bu biçimde ortaya koydu. Birbiri ardına gelen, neredeyse bağımsız, göründükten sonra bir anda kararıveren sahnelerle. Genel olarak kapalı bir metin. Bu bir kadın metni...Ama isterseniz , okuyucuyu metinle yalnız bırakalım.

Hülya'nın devrimciliği ve 12 Eylül dönemi ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

Toplum ve bu dönemi şu veya bu biçimde yaşamış bireyler olarak biz 12 Eylül'le hesaplaşmadık. Bu bilinen ve hep söylenen bir şey. Gerçi bilinmesi ve söylenmesi ne ağızlardaki ne kafalardaki mührü açmaya yetmedi bugüne kadar. Deyim yerindeyse benim kuşağım, genellikle sustu. Ve susarak, akıp gitmiş olan bu zamanın ama diğerlerine göre benzersiz bir biçimde akıp gitmiş olan zamanın üstünün örtülmesine neden oldu. Birçok kişi bunu, bizim için çok değerli olan bir dönemi korumak olarak algılıyor olabilir. Ama bizim korumamız gerekenin yalnızca sosyalist devrim inancı olduğunu düşünüyorum. Siyasi yapıları korumak için harcadığımız şey tam da bu inanç oysa. Kimisi de, böyle bir geçmişi yok sayıyor. Bundan rahatsızlık duyuyor. Karalamak istiyor. O yüzden olmamış gibi davranıyor. Hiç yaşanmamış gibi. Öyle ki 12 eylül romanından bile söz edemiyoruz. Latife Tekin'in Gece Dersleri ve başka bir iki kitap hariç, 12 Eylül yaşantısını malzeme olarak edinen, ciddiye alınabilecek bir edebiyattan bugün söz edemiyoruz. Ama yavaş yavaş diller çözülüyor gibi. Yeni çıkan bir kitap var. Murat Uyurkulak'ın Tol'u. Bu dönemi farklı bir yaklaşımla fakat çok etkileyici bir tarzda anlatıyor.
       Edebiyat malzemesi bile olmamış bu dönemin karanlık bir yürek gibi tam bağrımızda nasıl atıp durduğunu bir düşünün. Halbuki bu, kimliğimizin şekillenmesinde rol oynayan, kökten değişimlere yol açan, hayatımızı geri dönüşsüz tarzda etkileyen bir dönem. Şimdi bu zaman, kendini anlaşılmaz kılan bir uçurumun öte yanında kaldı. Burada tabii yalnızca Türkiye'yi değil bütün dünyayı ilgilendiren bir durum var. Postmodernizm başlığı altında tartışılan... Ama, Hülya devrimci kimliğiyle var bu hikâyede... Daha önemsiz herhangi bir tarihi dönem, hikâye ya da romana bir arka plan oluşturabilirken, bazen tek bir cümleyle gönderme yapılabilirken, Hülya'nın yaşadıklarında yeterince konuşulmamış, unutulmaya, unutturulmaya çalışılmış bir dönem arka plan olarak büyük yer tutuyor. Bu, benim aldığım bir risk... Çünkü Hülya'nın devrimciliği değil anlatmak istediğim. Bir koşutluk kurmak istiyorum tabii ama konu asıl olarak bu değil. İnsan, bizde 12 Eylül öncesi ve sonrası diye adlandırılan böyle bir dönemi yaşamışsa, bu onun kimliğinin artık ayrılmaz bir parçasıdır. Bu düşünceden yola çıktım... Bu dönemi anlatmayı sürdüreceğim. Şöyle bir dokunulup geçilmiş eleştirisini yöneltecektir insanlar. Haklılar... Belki daha iyi bir yazar, iki olay arasında- hatırlamak ve unutmak teması üzerinden koşutluk da oluşturabilirdi. Benim yapmak istediğim ise, yalnızca o dönemi herhangi bir arka plan gibi kabul edip, normalleştirmekti. Bir tür inatlaşma diyebiliriz...
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.