Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-728-9
13X19.5 cm, 240 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Sibel Özbudun, “O Suskun, Yalnız Kadınlar...”, İvme Dergisi, www.ivmedergisi.com, 9 Ocak 2010

“Konuşmaların en önemlisi

kendi kendimize olanıdır. Ama bunu

çoğu zaman ihmal ederiz.”(1)

Ne kadar çokmuşlar... Ve ne kadar suskunmuşlar ki, o kadar çok olduklarını hiç ama hiç anlamamışız... Görmemişiz onları. Adlarını, ama gerçek adlarını ve o geçirimsiz suskunlukları ardında yatan yaşam öykülerini öğrenme gereğini duymamışız...

Acıya tanık, hatta mensuplarının çoğu acının şu ya da bu biçimde faili kuşakların susuş konspirasyonlarına suç ortaklığı etmişiz, onların o suskun, kendi kendinin gölgesi bir yaşama yazgılı varlıklarını sürekli bilincimizin gerilerine kovalamakla.

Bu suç ortaklığını ilk kırmaya cesaret eden, bastırılmışlıklarımızın duvarlarını tuzla buz eden, Fethiye Çetin oldu. Yaşı 60’ı aşkın her T. C. yurttaşının bildiği “sır”rı hepimize haykırıverdi: Büyükannesi, katliamlardan her nasılsa kurtulup bir Müslümanla evlendirilmiş bir Ermeniydi! Onun bu keşfini, kısa süre içinde Türkiye’nin hemen her köşesinde pek çok “torun” tekrarlayacaktı. Ermeni “büyükanne”ler (ve sayıca çok daha az olan) “dede”lerin büyük kısmı suskun ve küskün, geçip gitmişti bu dünyadan. “Torun”lar şimdi ikinci kuşağa, Müslüman babalarla Ermeni anaların çocukları olan kendi anne-babalarına, büyükanne-büyükbabalarına dönüyordu ağızlarından laf alabilmek için.

Herkesin bildiği, herkesten gizlenen, böylece döküldü ortalığa...

“Anneannem annesini on yaşına kadar görmüş. Çok ağlarmış kadın sessiz sessiz. ‘Hiç gülmedi, hiç kahkahasını hatırlamıyorum,’diyor. (...) Anneanneme Ermenice hiçbir şey öğretmemiş. Kadın da kim bilir nasıl sakladı. Ki o dönemde iyice saklaması gerekmiş olabilir. Anneannemin babası hâkim olduğu için Türk kimliğine sokmaları kolay olmuş sanırım.”(2)

“(...) Ferman’da,(3) Kozluk’taki bütün Ermenileri katletmişler. Onlardan hiç kimseyi sağ bırakmamışlar. Kocasını ve ailesini de öldürmüşler. Onu da benim kayınpederim Xalil e Derweş kaçırmış. Böylece ölümden kurtulmuş. Onu bizim köye, Şat’a götürüp samanlığa saklamış. Tam altı ay samanlıkta gizlenmiş. Kayınpederim, geceleri gizlice ona yiyecek götürüyormuş. Ortalık yatıştıktan sonra onu samanlıktan çıkarmış. Evine götürüp onunla evlenmiş. Kayınpederim Xalil e Derweş’in Pire Hatun’la evlenmeden önce dört eşi daha varmış...”(4)

Hem Gülçiçek Günel Tekin’in Kara Kefen’inde (Belge Yayınları 2008), hem de Ayşe Gül Altınay ile Fethiye Çetin’in birlikte hazırladığı Torunlar (Metis Yayınları, 2009)’da derlenen anlatılar, tek bir trajik öyküyü dillendiriyor bize: o uğursuz “Tehcir” kararı çıkmadan önce yerlerinde, yurtlarında, mamur, müreffeh bir yaşam sürdüren, çevredeki Müslümanlarla bayram ziyaretlerine gidecek, birbirine ebelik yapacak, düğünlerde omuz omuza halaya duracak, beraber çalışacak kertede komşu, Ermeniler. “Ferman” ile birlikte üzerlerine çöken karabasan... Uzak köylerden yakınlara, kulaktan kulağa “Yola çıkardıkları kafileleri yol boyunda katlediyorlarmış,” fısıltıları... Toparlanıp götürülmeler... Yine de geride birkaç parça eşya, para bırakıp; “ne olur ne olmaz, belki döneriz” diye...

Sonra öyle bir dönem olmuş ki erkekler köyden ayrılmışlar. Geceleri gizlice gidip gelenler oluyormuş. Bir sabah babaannesiyle, annesiyle birlikte uyandıklarını hatırlıyor. Evdeki kap kacağı falan bahçede bir yere gömüp gidiş hazırlıklarına başlamışlar. ‘Osmanlı bizi sürecek, İstanbul hükümeti bizi sürecek, geri gelirsek eşyalarımızı tekrardan çıkarırız,’ diyerek gömmüşler. Orayı örterken bekçi gelmiş. Bekçi anneannemin ve babaannesinin adını çağırmış. ‘Siz ne yapıyorsunuz, daha tarla mı yapıyorsunuz?’ demiş. (...) ‘Yapmayın, yapmayın, hepiniz gideceksiniz,’ demiş. (...) Sonra bekçi yanlarına gelmiş, ve anneannemin başını okşamış. ‘Bu kızı bana ver ha, bu kıza yazık olmasın.’ Anneannemin annesi de demiş ki, ‘Yok ben kızımdan ayrılamam.’

Sonra bir gün herkesi köy meydanında topluyorlar. Özellikle unutmadığını söylediği bir şey, belinden aşağıya kadar uzun saçı olan genç halasının saçlarından sürüklenmesi, kız çocukları arasında sürüklenerek ilk önce onun ayrılması. Bazı genç kızlar o sırada askerler tarafından ayrılıyor –anneannem ‘güzelleri seçtiler’ diye anlatıyordu- diğerleri de hemen apar topar yola çıkartılıyorlar. (...)

Yolda ilk hatırladığı yer Şarkışla istasyonu. Şarkışla istasyonu, kendisi, annesi, babaannesi ve üç küçük kardeşi. (...) Bir de kundakta erkek kardeşleri var. (...)

Şarkışla tren istasyonuna kadar zaman zaman kağnı arabası gibi bir şeyler bulup yola devam etmişler. Her durdukları yerde askerlerin, köylülerin, tek tek çocukların, kadınların arasına girip elbiseleri parçalamaları, üzerlerinden altın veya benzeri şeyleri almaları, çeşitli yiyecekleri ekmek karşılığında elbise alışverişleri, altın istemeleri var. (...)

Annesinin öldürülmesi en çok aklında kalan olay. ‘Annem oldukça gençti, güzel bir kadındı,’ diyor. Sanırım yirmili yaşlarında annesi. Diyor, ‘Malatya Akçadağ’da peşimize köylüler düştü, kaçmaya çalışıyoruz. Babaannem bebeğin kundağında birkaç tane altın saklamış. (...) O kovalamaca sırasında arabayla kaçmaya çalıştık ama annemi köylüler yakaladı. O sıra babaannem hızla yola devam etti ve hiç bakmayalım diye gözlerimizi kapattı.’ ‘Bir an döndüm baktım ki,’ diyor, ‘annemin üzerinde tepinen insanlar filan.’” (Altınay-Çetin, s.171-3).

Ya da yola bile çıkarılmaksızın, oracıkta katledilmeler:

“Sonra bir akşam üstü köy aniden askerler tarafından basılmış. Kadın-erkek, çoluk çocuk herkesi köy meydanına toplamışlar. Herkesi ip gibi sıraya dizmişler. Hepsi tek sıra hâlinde dümdüz sıraya dizilmiş. Böyle ip çekilmiş gibi, bir çizgi hâlinde sıralanmışlar. Ferman da annesiyle babasının arasındaymış. Diğer kardeşleri de onların yanındaymış. Annesiyle babası da bunların elinden tutuyormuş. Sonra hükümetin silahlı askerleri bunların tam karşısına geçmişler. Sonra da bunlara durmadan ateş etmişler. Kendilerine ateş edildiğinde, Ferman kendisini annesinin arkasına atmış ve sonra da ölü numarası yapmış. Herkesi öldürdükten sonra askerler çekip gitmiş.” (Tekin, s.132-3)

Bazen, çoğu sonuçsuz kalan, kaçma çabaları.

“Ermeni kırımı zamanında, Gebzel köyündeki çobanlar dağda koyun güderlerken bir mağaranın önünde yeni örülmüş bir taş duvar görüyorlar. Ermeniler buraya hazine gömmüş diye taş duvarı yıkıyorlar. Orada bir kadınla kucağında çocuğu, iki tane de kız çocuğu çıkıyor. Anlatılanlara göre, katliamda öldürülenler öldürülüyor, bunlar da katliamdan kurtulmak için dağa kaçıyor. Kızlar başka bir aileden. Bunlar dağa kaçarken koyunlarına bulgur, nohut gibi yiyecekler dolduruyorlar. Gündüz derelerden su içiyor, ot yiyorlar, gece de taş oyukların arasında saklanıyorlar. Çobanlar bunları görünce, ‘gidip köye haber verelim’ diyorlar. İşte köyün ileri gelen bir ailesine haber veriyorlar. Onlar da ‘Alın getirin’ diyorlar. Çobanlar onları almak için geri dönüyorlar. Kucağında bebeği olan kadın, çobanların seslerini duyuyor. O sırada kucağındaki bebeği ağlıyor. ‘İnsanlar çocuğun sesini duyar, bizleri görürler’ diye, çocuğu o anda boğup öldürüyor...” (Tekin, s.36-7).

Kimi zaman dost elini uzatan Kürt ya da Türk, Müslüman komşular...

“Ama çoğu Aşiret reisleri bu katliamlara karşı çıktı. Kendi Ermenilerini Hükümetin eline teslim etmedi. Onları korudu, kolladı. Onların hükümete gücü yetiyordu. Onlar Çok güçlü aşiretlerdi. Hiçbiri Ermeni’sini hükümete teslim etmedi.” (Tekin, s. 141)

İçlerinden en güzellerini seçip alıyorlar: “Ninem bir din adamı tarafından korunmak için mi alındı yoksa güzelliğinden mi? Bazıları diyor korumak için aldı. Ama bakıyorum güzel kızlar alınmış hep. Güzel olmayanlar alındı mı alınmadı mı benim bir araştırmam yok, ama bireysel kanaatimi söylüyorum mahallede gördüklerimden. Ninem de güzel bir kadındı, acaba ondan mı alındı? Yani madem bunları öldürecekler, bu da güzel bir kızdır, alalım mı dendi?” (Altınay-Çetin, s. 44). “Bir de katliam zamanında bizim Kürtler, Ermenilerin en güzel kızlarını, en güzel kadınlarını kaçırdılar. Onları getirip sakladılar. Katliam işi bitip ortalık yatıştıktan sonra onları evlerine getirip onlarla evlendiler.” (Tekin, s. 143)

Ölen ölüp giden gittikten, kaçabilen kaçtıktan sonra iş geliyor geride kalanların talanına:

“Ermeniler katledildikten sonra Kürtler daha yaygın bir şekilde oraya yerleşiyorlar. Ermenilerin evlerinin tamamı boşalmış durumda, gelip işgal ediyorlar. (...) Bir tek babaannem ve birkaç Ermeni sağ. Babaannem kendi mallarını koruyor.

Dedemin de bir karısı ve bir çocuğu var. Babaanneme, malvarlığından dolayı veya işte güzel bir Ermeni kadınla beraber olmak için (...) evlenme teklif ediyor. Birkaç defa elçi gönderiyor. Kadın kabul etmiyor. ‘Benim bir oğlum var, bunu büyütmek için sağ bırakıldım. Bir Müslümanla beraber olmam mümkün değil,’ diyor. Bunun üzerine babaannem dedemin adamları tarafından kaçırılıyor. Zorla evlendiriliyorlar. Kadın hayır demesine rağmen imam bunları evlendiriyor. (...)

Evlenir evlenmez mallara el koyma süreci başlıyor. Normalde kadın evlenince mal ve mülkleri kocaya verir ve uysal bir kadın olur. Babaannem ise çok inatçıymış. Dedem bakıyor ki kadın malları kendisine vermiyor, hepsini satıyor. (...) Bütün mal varlıkları bitince mi, sıkılınca mı bilmem, bir süre sonra dedem babaannemi babamla birlikte evden atıyor.” (Altınay-Çetin, s.54-5).

Hepsi evden atılmıyor, tabii. Büyük bölümü, yeni ve Müslüman adlarla, suskun, hüzünlü, çalışkan bir yaşama, her biri birer Müslüman olan çocuklarına, torunlarına adıyorlar kendilerini. [“Mesela diğer nineler, Kürt Müslüman kadınlar yaşlandıktan sonra erkeğin otoritesini alıyor. Diyelim gelinlere fırça atar, kızlara laf söyler, cigarasını içer. Bizde ise tam tersi, mazlum bir kadın...” (Altınay-Çetin, s. 41.)] Kimliklerini birbirlerinden bile gizleyerek. [“Abisinin karısının ailesi Amerika’da yaşıyormuş, onlar da Ermeniymiş. Yirmi yıl boyunca birbirlerine hiç söylememişler. Karşılıklı birbirlerini Türk biliyorlar. Yirmi yıl boyunca insan bunu söylemeden nasıl gizler?” (Altınay-Çetin, s. 26)] Çoğu zaman eski Müslümanlara taş çıkartacak kadar mümin... [“ ‘Müslüman nine’ tipli kadınlar vardır ya, öyleydi. Bayağı dindardı. Ama 100 yaşındayken bile cımbızla bıyıklarını alırdı. Süsüne düşkün, oturmasını kalkmasını bilen bir kadındı. Hiç bunamadı. Ölene kadar bilinci o kadar açıktı ki Namazını kılardı, din hakkında konuşurdu. Birgün ‘Abdest aldırın bana,’ dedi. Abdesti aldırdı ve yatağında öldü.” (Altınay-Çetin, s.47-8)...

Yumurtaların kırmızıya boyanıp tokuşturulduğu, incikli-boncuklu giysilerle konu komşu ziyaretlerine, kiliseye çıkıldığı günler çok gerilerdedir artık. Kimi zaman bir şifre gönderilir boşluğa, belki bir anlayan, anlam veren olur diye... [“Hiç unutmam anam saç ekmeği pişirirdi. Ekmeği pişirdikten sonra saco ocaktan alır, duvara dik olarak dayardı. Sonra da ekmeği çevirdiği evirgeç ile, isli ve küllü sacın ortasına artı işareti çizerdi. (...) Anam her sac ekmeği pişirdiğinde mutlaka bu + işareti saca çizer, ben de bunu görür, ama buna hiçbir anlam veremezdim. Bir seferinde babam, anamın yaptığı bu + işareti gördü ve anama çok kızdı...” (Tekin, s.18-9.)

* * *

Evet, konuşmaya başladı “torunlar”. Ve onlar konuştukça, “gayrıresmî tarih”imizin mahrem köşe-bucakları, üstü örtülü gerçekleri, sırları, bir bir saçılmaya başladı ortalığa. Kabuk tuttu sanılan yaralar, bir kez daha kanamaya koyuldu.

Ama bu kez, yararlı bir kanama bu. Böylelikle, tehcir edilenlerin, katledilenlerin, birbuçuk milyon, bir milyon, altıyüzbin, üçyüz bin yani rakamlar değil, bize değen öyküleri olan insanlar olduğunu görebiliyoruz. Bazılarımızın “Ermeni dölü” olduğunu keşfediyoruz. Bu hayırlı bir şey. Çünkü insanın insana açtığı yarayı, yine insan sıcağı sağaltır. Sağaltabilmek için ise hem bilmek, hem de empati kurabilmek gerek...

Anneannem’den başlamak üzere hem Kara Kefen, hem de Torunlar, çok yararlı bir işe soyunmuş yapıtlar. O uğursuz 1915 yılında komşularımız, toprağımız “Gökgözlüler”in bu topraklardan hoyratça çekilip alınışına seyirci kalan, mallarını yağmalayan, altın bulurum diye evlerini tarumar eden, kadınlarına el koyan, çocuklarını katledenlerin torunlarına, kendi gerçeklikleriyle, tarihleriyle yüzleşme olanağı sunuyorlar.

Böylesi bir yüzleşme, bastırılmış kolektif suç duygusunun dönüştüğü, yüreklerimizi kemiren o şövenizm virüsüne deva olabilir mi, dersiniz?

Notlar


[*] Esmer, No:58/1, Ocak 2010...
(1) Oxenstiern. Yukarı
(2) Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin, Torunlar, İstanbul, Metis Yayınları, 2009, s. 23. Yukarı
(3) Ferman-e Fılla: Kürtçe, Tehcir fermanı. Yukarı
(4) Gülçiçek Günel Tekin, Kara Kefen, Müslümanlaştırılan Ermeni Kadınların Dramı, İstanbul, Belge Yayınları, 2008 Yukarı

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.