Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-728-9
13X19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Torunlar
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2009
3. Basım: Ekim 2013

Bu kitapta, 1915'te ya da öncesinde müslümanlaştırılarak, asimile edilerek Anadolu'da kalmış Ermeni çocuklarının hikâyelerini, torunlarının ağzından dinleyeceksiniz. Şimdilerde orta yaşlarını sürmekte olan bu torunlar Ermeni dedelerini, ninelerini, kendilerini anlatırken yüzleşmesi güç soruları da gündeme getiriyorlar.

Bugün Türkiye'de yaşayanlar kendi hikâyelerini ne kadar biliyor, nelerin üstü örtülüyor, bu sırlar bizi nasıl etkiliyor? Neredeyse yüz yıl sonra 1915'te yaşananlar "torunlar" için ne ifade ediyor? Neden yüz yıl sonra bugün ninelerin, dedelerin Ermeni olduğunu söylemek bu kadar zor, bu kadar sancılı? Bu acının ve suskunluğun üzerine gitmek başka acıları ve suskunlukları görmemize, konuşmamıza, aşmamıza yardımcı olabilir mi? Veya başka acıların ve suskunlukların daha oluşmadan önlenmesine katkı sağlayabilir mi?

Burada hikâyesini okuyacağınız kişiler bizi kendimizle, ailemizle, komşularımızla, arkadaşlarımızla tanışmaya, birbirimizin hikâyelerine kulak kabartmaya davet ediyorlar. Yalanlardan, gerçek korkusundan kurtulup geçmişimizle yüzleşmeden barışçıl bir geleceğe varamayacağımızı hatırlatıyorlar bize...

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz, Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin
Hikâyelerden Köprüler Kurmak, Fethiye Çetin

Anlatılar
Barış: İnsan bağırmak istiyor
Deniz: Benim dünyama ait şeylerin saklanması
Arif: Bu gizleme güvensizliği körüklüyor
Rüya: Talan eden konumunda olsalardı
Gülçin: Binlerce kadının hikâyesi aynı
Nükhet: Babamın neden halası, amcası, kuzeni yoktu?
Naz: Basında Ermeni olmak küfür gibi
Qesra Kişo Özlemi: "Öteki kimliğinizin" bilinmesi
Mehmet: Askerde öğrendim
Bedrettin Aykın: Gâvur kızı Bedriye'nin oğlu
Zerdüşt: Bir sabah uyanıyorsun
Ayça: İnsanın kendi gerçeği
Gülşad: Suçmuş gibi konuşulmadan
Vecibe: Büyükannenin ismi Vartanuş
Halide: Ermeniler'in yumurta dağıttıkları gün
Murat: Dağda bir ağacın dibinde
Henaramın: İki satır bir şey kalsın
Şima: Neden herkes tek başına?
Salih: Niye yalan söylesin ki?
Melek: O vicdanla yaşamak
Aslı: Tarihten çocuklarımız ders almalı
Ali: Barış adına, kardeşlik adına
Berke Baş: Büyükannemin hikâyesi üzerinden
Elif: Geçmişi gelecek için kurcalıyoruz

Sonsöz:
Suskunluk Katmanları Aralanırken: Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Nerede?
Ayşe Gül Altınay
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin, s. 11-15.

Torunlar okuması kolay bir kitap değil. Burada okuyacağınız hikâyelerin ne dillenmeleri kolay oldu, ne dinlenmeleri, ne de yazıya dökülmeleri. Tanıştığımız "torun"ların çok azı hikâyesini bu kitap çerçevesinde dillendirmek istedi. Dillendirmek isteyenlerin çoğu bunu yaparken (en azından duygusal olarak) çok zorlandı, biri ise kitap yayın aşamasına geldiği noktada hikâyesini paylaşmaktan vazgeçti. Bize bu kararını açıklarken sesinde derin bir korku ve kaygı vardı. Bunun "anonim" bir paylaşım olacak olması, yani kimsenin onun ismini bilmeyecek olması, çocukluğunu ve gençliğini çatışmaların ortasında geçirmiş, genç yaşta zorunlu göçe tabi tutulmuş, şehirde yeni bir hayat kurmaya çalışan bu "torun"un korku ve kaygılarını dindirmiyordu. Ermeni dedesinin acısı "geçmiş" bir acı değildi onun için, üç nesil sonra bugünü ve geleceği şekillendirmeye devam ediyordu.

Bu kitap, bir 1915 kitabı olmaktan çok, Hrant Dink'in deyimiyle, "1915 metre derinliğinde bir kuyu"dan çıkamamanın kitabı. 1915' te yaşanan insanlık felaketinin bugün, bu topraklarda yaşayanlarda bıraktığı derin izlerin peşinden giden –ve onları en umulmadık yerlerde bulan– bir kitap.

Neredeyse yüz yıl sonra 1915'te yaşananlar "torunlar" için ne ifade ediyor? En az onun kadar önemlisi, "torunlar", anne-babaları, nene-dedeleri, komşuları, arkadaşları, o günden bugüne neler yaşadı? Neden yüz yıl sonra bugün nenelerin, dedelerin (veya annelerin, babaların, kendimizin) Ermeni olduğunu paylaşmak bu kadar zor, bu kadar sancılı? Bu acının ve suskunluğun üzerine gitmek başka acıları ve suskunlukları görmemize, konuşmamıza, aşmamıza yardımcı olabilir mi? Veya başka acıların ve suskunlukların daha oluşmadan önlenmesine katkı sağlayabilir mi?

Burada hikâyesini okuyacağınız kişiler bizi kendimizle, ailemizle, komşularımızla, arkadaşlarımızla tanışmaya, birbirimizin hikâyelerine kulak kabartmaya davet ediyorlar.

Hikâyelerin hepsi önce yüz yüze görüşmelerde, sözlü ifade buldu. Bu buluşmalar bazen bir saat, bazen saatlerce sürdü. Nene ve dedelerin Ermeni olduğunun ne zaman keşfedildiğini, kimlerle nasıl paylaşıldığını veya paylaşılamadığını, bu keşfin hayatın farklı noktalarında neler ifade ettiğini, 1915'e ve bu topraklardaki Ermeni varlığına dair neler bildiğimizi, son yıllardaki tartışmalar hakkında neler düşündüğümüzü, kırılma noktalarımızı, buluşma noktalarımızı, umut alanlarımızı, umutsuzluk anlarımızı, bugün ve gelecek tahayyüllerimizi konuştuk. Hikâyelerini paylaşan torunların bir kısmı bizi kendisi buldu, bir kısmına biz ulaştık. Çoğunu önceden tanımıyorduk. Tanıdıklarımızı da ne kadar az tanıdığımızı konuştukça fark ettik.

Bunları konuşurken bizler az soru sormaya, çok dinlemeye özen gösterdik. Konuştuğumuz kişiler ne paylaşmak istiyorsa onu dinlemek istedik. Daha sonra bu dinlediklerimizi herkesin kendi ifade tarzını ve konuşma dilinin sıcaklığını korumaya çalışarak yazıya döktük. Yazıya dökülenler hikâye sahipleri tarafından okundu, gerekli düzeltmeler yapıldı, rumuzlar seçildi ve kitaptaki son hallerini aldılar. Aynı anneannenin iki torunda bıraktığı farklı izleri görebilmek için iki kız kardeşle ayrı ayrı görüşme yaptık. Ayça ve Güllü rumuzlu bu görüşmelerin ikisine birden yer vermek istiyorduk, ancak Güllü ile yaptığımız ses kaydı bozuk çıktığı için bunu gerçekleştiremedik. Bir ara çözüm olarak Güllü'nün hikâyesinin elimizde olan bölümüne Ayça'nın hikâyesinin devamında yer verdik.

Hemen hemen her hikâyenin, köy-kasaba ismi açık olmasa da hangi ilde geçtiğini belirtmeye çalıştık. Konuştuğumuz kişinin kimliğini açık edebileceğini düşündüğümüz bazı durumlarda ise kullanmamayı seçtik. Görüştüğümüz iki kişi, hikâyelerini zaten daha önce açık bir şekilde paylaşmış oldukları için burada gerçek isimleriyle yer aldılar.

Bu çalışmayı yürütürken öğrendiklerimiz bizi yer yer çok şaşırttı. Görüşeceğimiz "torunlar"ın tek başına Müslüman ailelere girmiş Ermenilerin torunları olacağını beklerken, çok çeşitli "hayatta kalma" biçimleriyle karşılaştık. Torunların farklı isimlerle kafile, kafle, sevkıyat, tehcir, götürme, göç, sürgün, katliam, soykırım, veya "o günler" diye adlandırdıkları süreçte, teker teker hayatta kalıp birbirini bulanlar veya birbiriyle buluşturulanlar; aileleriyle veya diğer köylüleriyle Müslümanlaş(tırıl)an ve hâlâ Müslüman hayatlar sürdürenler; bir süre sonra Ermeni veya Süryani olarak Türkiye'de veya Türkiye dışında yaşamaya devam edenler; kendileri Müslüman kalıp Ermeni ve Süryani olarak yaşamaya devam eden aile bireyleriyle ilişkilerini sürdürenler veya bu tür süreçlerde ilişkilerini kaybedenler; daha sonra Ermeni anne-babaları veya diğer akrabalarıyla ilişki kuran ama onların yanına gitmektense "yeni" aileleriyle kalmayı seçenler; ve tabii böyle bir seçim şansına sahip olamayıp hayat boyu ailelerine kavuşma umudunu taşıyanlar...

Hepsi kitapta yer almasa da, Adana, Adıyaman, Amasya, Ardahan, Artvin, Bingöl, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Kayseri, Konya, Malatya, Mardin, Muş, Ordu, Siirt, Sivas, Tokat, Trabzon, Tunceli, Urfa ve Van'dan çok sayıda torunla tanıştık. Konuştuğumuz her torun bize kendisini anlatmakla kalmadı, neneleri-dedeleri, anneleri-babaları Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeni olan çok sayıda arkadaş, komşu ve tanıdıktan; tamamı Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerden oluşan köylerden, mahallelerden bahsetti. "Dışarıdan" evlilik yapılmayan bu ailelerin/ köylerin/mahallelerin bir kısmının radikal İslamcı veya koyu milliyetçi olduklarını öğrendik. Ailelerindeki veya çevrelerindeki bu din ve millet vurgusunu Ermeniliği gizleme kaygısına veya korkuya bağlayanlar olduğu gibi, yakın dönemde yaşanan siyasi yapılanmalarla açıklayanlar da oldu.

Konuştuğumuz torunların önemli bir kısmı bize yaşadıkları korkulardan, hüzünden, aile hayatlarındaki suskunlukların, paylaşılamayanların, gizemin onlarda ve ilişkilerinde bıraktığı derin izlerden bahsetti. Pek çoğu kendilerine, ailelerine dair bir gerçeğin uzun yıllar gizli kalmasından dolayı çok acı çekmişti, hatta öfkeliydi. Ama hepsinin bu yaşananlara tepkisi aynı değildi. Kimisi ailesine dair bu gerçeği öğrendikten sonra nasıl kimliğini ve inancını sorgulamaya başladığını paylaştı bizimle, kimisi kendisini "özgürleşmiş" hissettiğini anlattı. Kendini "Ermeni" olarak hissetmeye başlayanlar da vardı aralarında, çokkimlikliliğin güzelliğini vurgulayanlar da, hiçbir kimlik tanımlamasını istemeyenler de. Nereden geldikleri ve neler yaşadıkları kadar torunların kendilerini tanımlamalarında da büyük bir çeşitlilik gözlemledik.

Pek çok hikâyede başka acılar da dillendi. Çok âşık olduğu kocası 1915'te gözünün önünde öldürülen Aznif'in savaş sonrasında Rusya'dan çok acılar çekerek gelen, tezeklerin arasından buğday ayıklayarak hayatta kalan Müslüman bir adamla evlenmesi... Ermeni bir kadınla zorla evlenen, sonra da onu iki oğluyla birlikte kapıya koyan bir dedenin 1940'larda devlet tarafından Kürt kimliği nedeniyle tehdit olarak algılanması, sürgüne gönderilmesi ve sürgünde ölmesi... Ermeni ailesi Hamidiye Alayları'nın şiddetine maruz kalan Kişo'nun, daha sonra Ermenilerin saldırılarından korkup Muş'tan Silvan'a göç etmesi... Aslı'nın Erzurum'daki Ermeni dedesinin hikâyesinin izini sürerken Sivaslı Kırmanç olarak bildiği anne tarafının Erzincan'dan göç etmiş ve Kırmançlaşmış Zazalar olduğunu keşfetmesi... Kürt-Zaza ailelerden gelen torunların özellikle 1980'den beri yaşadıkları gözaltı, işkence ve zorunlu göç deneyimleri... Ali'nin gençken yaşadığı işkencenin paylaşılamazlığı ile anneannesinin yaşadıklarının paylaşılamazlığı arasında kurduğu bağlantı... Aslı'nın 1915 ile kocası cezaevindeyken, ilk elden yaşadığı "Hayata Dönüş Operasyonu" arasında gördüğü devamlılık... Pek çok torunun nenelerinin zor yaşamlarını anlatırken eleştirdikleri ataerkil yapılar; tüm kadınların hayatlarına, yaşadıkları şiddete yapılan göndermeler... Başka kadınlara "kuma" olarak getirilen Ermeni nenelerin yaşadıkları ve yaşattıkları acılar – ender olarak da kumalarıyla kurdukları dostluklar...

Bu kitaba katkıda bulunan torunların pek çoğunun vurguladığı gibi bu acılar arasında bir "hiyerarşi" gözetmek, acıları yarıştırmak ve "en büyük acı bu acı" demek hem imkânsız, hem anlamsız, hem de çok sorunlu. Aksine, bu kitaptaki torunların hikâyeleri bizi tüm acıları aynı derecede önemsemeye, farklı acılar arasındaki ilişkileri görmeye ve hepsini ortadan kaldırmak için mücadele etmeye davet ediyorlar.

Biz bu çalışmaya devam ederken, bu davetin Türkiye'deki en güçlü seslerinden biri, sevgili Hrant Dink bizden zalimce koparıldı.

Hrant yaşamıyla da ölümüyle de hepimizde derin izler bıraktı. Ara Arabyan Hrant'ın ardından yazdığı yazıda onun ölümünü Martin Luther King'in ölümüne benzetiyordu. Hrant da Martin Luther King gibi herkesin özgür ve adil bir biçimde yaşayacağı bir dünya, bir Türkiye hayal ediyordu. Türklerin, Kürtlerin, Müslümanların, Yahudilerin, Hıristiyanların, Romanların, Alevilerin, Sünnilerin, kadınların, erkeklerin, gey ve lezbiyenlerin, yoksul ve yoksun bırakılmış olan herkesin... Hrant'ın hayali karşılıklı sevginin Anadolulu kardeşlerinin, dostlarının ilişkilerinde istisna değil kural olmasıydı. Bunun yolunun da "vicdan"dan geçtiğini söylüyordu sık sık: "Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkûm edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor," diyordu.

Çok özlediğimiz Hrant'ın ve kendisi de uzun yıllar Kürtçe konuşarak, dağlarda göçebe yaşamış Rakel'in sonsuz bir sevgiyle açtıkları vicdan kapılarının kapanmaması, hep birlikte yeni kapılar açmaya devam etmemiz ümidiyle...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Demet Bilge Ergün, “Torunlara kalan sır”, Radikal Kitap Eki, 30 Ekim 2009

Türkiye ile Ermenistan arasında son günlerde ısınan ilişkiler herkesin malumu. İki Cumhurbaşkanı maç için karşılıklı birbirlerinin ülkelerini ziyaret etti. Dışişleri Bakanları ise bundan sonraki ilişkilerin yönünü belirleyecek, protokollere imza attı. Yıllarca ‘en uzak iki komşu’ diye nitelenen Ermenistan ve Türkiye, yeni yürümeye başlayan bir bebeğin tedirgin adımlarını anımsatan adımlarla birbirlerine yaklaşıyor. Kimi zaman dengeyi kurmak için yolun ortasında bir süre dinleniyor, destek için ara sıra arkaya bakıyorlar. Kimi zamansa bir kaç adım hızlı hızlı atılıveriyor...

Aslında bu tedirginlik hali iki ülke halklarına da yabancı değil. Türk-Ermeni ilişkilerinde en baskın duyguydu ‘tedirginlik’. Bu nu en çok hissedenler de Türkiye’de yaşayan Ermeniler oldu. Yıllarca gizlemek zorunda oldukları kimlikleriyle, değişen isimleriyle, konuşamadıkları bir dille yaşadılar... Kapı komşularıyla ilişkilerinde bile hep o ‘tedirgin bebek yürüyüşü’nü hissettiler. hikâyelerini, sırlarını içlerine gömdüler. En yakınlarına anlatmaya çekindiler. Çocukları bile onların Ermeni olduğunu yıllar sonra öğrendi. Kimi hikâyeler torunlara bile ulaşamadan, geceleri akan gözyaşlarıyla silinip gitti. İyi bir Müslüman gibi yaşayıp, öldüler. Evlerine ‘gavurun evi’ denmesin, çocukları kendi yaşadıklarını yaşamasın diye sustular... Biri gelip ısrarla sormayana kadar da içlerini açmadılar.. Onlar Ermeni nineler, dedeler, babalar, annelerdi...

Bu gizli kalan hikâyelerden birini Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili davanın avukatlarından Fethiye Çetin’in anneannesi yaşamıştı. Çetin, anneannesinin Ermeni olduğunu yetişkin olduğu yıllarda öğrenmiş ve ninesinden dinlediklerini, öğrendiklerinin hayatında açtığı kapıları ve kendisinde bıraktığı izleri 2004 yılında Anneannem ismiyle kitaplaştırmıştı. İşte bu hikâye, yeni hikâyelerin de kapısını açtı. Çetin ve Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Ayşe Gül Altınay, 2005 yılından itibaren dedesi, nenesi Ermeni olan ‘torunlarla’ bir araya geldi ve onları dinledi. Ve bu hikâyeleri Torunlar isimli kitapta topladı. Metis Yayınevi’nden çıkan kitapta 25 ‘torun’, büyüklerinin hikâyelerini paylaştı. Bu çok da kolay olmadı tabi. hikâyeler anlatılsa da ‘kimlikler’ gizlendi. Bir kişi tam da kitap basılacakken hikâyesinin çıkarılmasını istedi. Gerçi isimler o kadar önemli değildi, önemli olan hikâyeler ve yaşanmış olanlardı. Ancak anlatıcıların kimliklerini gizleme isteği, ‘tedirginliğin’ sürdüğünün kanıtıydı...

Yeni kapılar açmanın zorluğu Kitabın önsözü “Torunlar kolay bir kitap değil. Burada okuyacağınız hikâyelerin ne dillenmeleri kolay oldu, ne dinlemeleri, ne de yazıya dökülmeleri” diye başlıyor. Torunlar, kitapta yaşadıkları korkuları, hüzünleri, aile hayatlarındaki suskunlukları, gizemin onlarda ve ilişkilerinde bıraktığı derin izleri anlatıyor. Pek çoğu ailelerine dair gerçeğin kendilerinden uzun süre gizlenmiş olmasının acısını ve öfkesini paylaşırken, kimisi ‘gerçeği’ öğrendikten sonra kendisini, kimliğini, inancını nasıl sorguladığını dile getiriyor. Önsöz yazısında kitap çalışması sürerken zalimce yaşamdan koparılan Hrant Dink’e de atıfta bulunularak, şöyle deniyor: “.. Hrant’ın hayali karşılıklı sevginin Anadolulu kardeşlerinin, doslarının ilişkilerinde istisna değil kural olmasıydı. Bunun yolunun da ‘vicdan’dan geçtiğini söylüyordu sık sık: “Sağduyunun, vicdanın sesi suskunluğa mahkum edildi. Şimdi o vicdan çıkış yolu arıyor” diyordu. Çok özlediğimiz Hrant’ın ve kendisi de uzun yıllar Kürtçe konuşarak, dağlarda göçebe yaşamış Rakel’in sonsuz bir sevgiyle açtıkları vicdan kapılarının kapanmaması, hep birlikte yeni kapılar açmaya devam etmemiz ümidiyle...”

İki kimsesizin evliliği..

34 yaşındaki Ayça 82 yaşına kadar yaşayan anneannesinin içinde hep, ‘bir gün kesinlikle yakınlarımı bulacağım’ umuduyla yaşadığını söylüyor ve anneannesinin ‘tehcir’le ilgili anlattığı hikâyeyi şöyle aktarıyor: “... Annesi yürümekte çok güçlük çekiyor, kan kaybı var. ‘O yüzden biz genellikle yürütülen kafileden geri kalıyorduk. Ve geri kaldıkça da bize çok kızıyorlardı’ diye anlatırdı. Çok sık ormanlık bir yoldan geçerken, yine böyle geri kalınca annesi, ‘Sen bir ağacın arkasına, ben bir ağacın arkasına saklanalım, bunlarla gitmeyelim, bunlar bizi öldürecek’ demiş. ‘Orada saklandık, saklandık’ diyor. Bayağı uzun bir süre kalmışlar. (...) Ve anneannem orada annesini kaybediyor. Yedi yaşında. Yola tek başına devam ediyor. Sonra bir köye geliyor. Tesedüfen bir ağanın evine sığınıyor. Sadece ağa biliyormuş onun ‘kız’ olduğunu. Ağa ‘Seni bugünden sonra erkek olarak tanıtacağım herkes ve sen de bunu kimseye söylemeyeceksin’ diyor. (...) Tabi aradan zaman geçtikçe, ergenliğe girmiş, artık göğüsleri falan belirgin bir hale gelince... Dedem de annesini babasını kaybediyor. Ailenin mallarına amcaları el koyuyor. Bu kimsesiz, o kimsesiz, ikisini evlendiriyorlar.”

Sevilmiş ama şiddet görmüş

39 yaşındaki Murat ise Sivaslı... hikâyesi özetle şöyle: “Babaannem dört yaşında dağda bir ağacın dibinde bulunuyor. Yanında su, üzüm ve biraz da yiyecek bırakılmış. Çobanlar onu alıyor, köye getiriyorlar. Köyde çocuğu olmayan birine veriyorlar. (...) Ama köy yerlerinde bu geçmiş unutulmuyor tabii, onun Ermeni asıllı olduğu biliniyor ve her olayda işte ‘Ermeni dölü’, ‘gavur’ gibi laflar ediliyor. (...) Gerçek ismi Eleni imiş, onun için Elif ismini vermişler... Babaannem dokuz yaşındayken köye annesi geliyor. İlk önce kendi köylerine gidiyor, araştırma yapıyor. Kızını bıraktığı noktayı söylüyor, yaşını söylüyor. Geliyor buluyor onu. ‘Ben senin annenim, şu koşullarda bıraktım seni’ diyor. Çok uzun ısrar etmesine rağmen annesi, bizimki ‘Yok’ diyor. (...) gözyaşları içinde köyü terk ediyor anne... Tabii orada baskıyı ve kıza söylenen şeyleri bilemiyor... Babaannem yetişkin olunca dedemle evleniyor. (...) dedemin annesi çok sert bir kadınmış. Anlatılanlara göre bu Ermeni meselesi de bilindiği için gelinine olağanüstü kötü davranmış... (....) Herkes çok sevmesine rağmen her zaman çok şiddet görmüş.”

Konuşulsaydı..

45 yaşındaki Deniz halasının kızının “Sen Ermeni olduğunu biliyor musun” sorusuyla öğrenmiş babaannesinin Ermeni olduğunu. İlk düşündüğü babasının ne gibi duygular yaşadığı olmuş. “Eziklik hissediyordu, merak ediyordu, yani karmakarışık duygular yaşıyordu muhtemelen,” diyor Deniz ve şöyle devam ediyor:

“... Bunları konuşmamak suç bence. O suça dahil oluyorsun onu dillendirmeyerek. Halbuki konuşulsa... bunlar konuşulabilseydi belki biz babamla daha farklı şeyleri paylaşabilirdik, daha güzel şeyleri yaşayabilirdik... Bunu bilip de bugüne kadar bize söylemeyenlerin hepsi suçlu. Belki gider akrabalarımımı bulurdum di mi? Ne olurdu bir akrabam daha olsa...”

21 yaşındaki Barış, anneannesinin annesinin Ermeni olduğunu yeni öğrenmiş. Annesi masasının üstündeki ‘Anneannem’ kitabını görünce, birden düğümler çözülmüş ve “Anneannemin adı Nadire değil, Agavni’ymiş” diyerek, hikâyeyi anlatmış. Agavni çok iyi dikiş dikermiş ve 1915’teki tehcir sırasında dikiş makinesini bağlayıp, ‘hamal’ gibi gösterip kaçırmışlar. Ailesinden bir daha haber alamamış Agavni. Bu hikâyeyi Barış’a anneannesi anlatmış. Barış da yakın birkaç arkadaşı dışında kimseye söylememiş anneannesinin annesinin Ermeni olduğunu. hikâyenin tamamının ancak araştırılarak öğrenilebileceğini söylüyor ve şöyle isyan ediyor: “İnsan bağırmak istiyor ilk duyduğu zaman... balkona çıkıp bağırmak istiyor...”

Sakıncalısın..

Ninesinin Ermeni olduğunu, askerde öğrenen 45 yaşındaki Mehmet ise şöyle anlatıyor hikâyesini: “... Ben 1983’te askere gittim. O zamana kadar bilmiyordum nenemin dönme Ermeni olduğunu. 83’te bir subay çağırdı, dedi, ‘Bir soruşturma yapacağız,’ ‘Yapılsın’ dedim. O dedi ‘Birşey varsa söyleyin, ben şimdiden bileyim’. Ben dedim ‘Yoktur, araştırabilirsiniz.’ Sonra yüzbaşı çağırdı beni, dedi ‘Sen Ermenisin’. Dedim ‘Ben Ermeni değilim, Müslümanım öyle birşeyim yoktur’. ‘Bilmediğim için kabul etmedim yani.’ (...) On sekiz ay boyunca yüzbaşı sürekli beni yayına çağırdı ve bunu sordu.... Sonra memlekete geldim. Anneme babama sordum. Babam dedi ‘Ben de askerlik yaptım, herkes yaptı, birşey çıkmadı, niye şimdi çıkıyor?’.. Askerden sonra geldim burada bir bankaya güvenlik görevlisi olarak müracat ettim. Ve askerlikten dolayı kırmızı damga yedim, beni almadılar. Dediler ‘Sakıncalısın.’

Bir düşünelim

25 ‘torunun’ hikâyesini kendi ağızlarından anlatan kitap, son söz olarak hikâyelerle gündeme gelen soruları dile getirip, herkesi bir kez daha düşünmeye itiyor: “Şimdi bu çocuklar ve torunlar karşımda olsa onlara ne söylemek isterim? Ben onlardan biriysem, başkalarının bana ne söylemesini isterim. Burada hikâyelerini paylaşanlarla benim aramda nasıl bir ilişki var? Onların hayatını bu kadar zorlaştıran bu suskunluğa ben, akademisyen, yazar, gazeteci, siyasetçi, komşu, arkadaş, vatandaş olarak nasıl katkıda bulunmuş olabilirim? Başka ne tür suskunluklara katkıda bulunuyor olabilirim? .. Ve belki de en önemlisi, bu suskunluk katmanlarını hep birlikte nasıl çözebilir, nasıl birbirimize iyi gelebiliriz...?”

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, "Tamamen korku", Radikal, 29 Eylül 2009

‘Torunlar’ sözcüğü, yeni, trajik bir anlam kazandı ve bir kitaba ad oldu. Sözcük bu yeni kullanımıyla, soylarında kendilerinden iki ya da üç kuşak öncesine denk gelen bir Ermeni atanın bulunduğunu insanın içini acıtan bir gecikmeyle öğrenen yurttaşlarımız anlamına geliyor. Kitabı hazırlayanlar, Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin.

Çetin, bu anlamıyla kamu önüne çıkan ilk “torun”du. 2004 yılında yayımlanan “Anneannem” adlı kitabında, anneannesinin Ermeni olduğunu nasıl geç bir zamanda öğrendiğini, öğrenince yaşadığı derin duygusal çalkantıyı, anneannesiyle azar azar konuşmalarını, onun anlattıklarını, büyük bir yazar inceliğiyle dile getirdi. Pek çok insan, kitabı ağlayarak okudu.

Çetin’in kitabı gerçek bir öncülük işlevi gördü. Aynı ya da benzer konumlarda olan çok sayıda insan, yani kadın-erkek pek çok “torun”, derde derman bir pınarı arayıp bulur gibi Çetin’i buldular, onunla konuşmayı ruhları için şifa saydılar.

Torunların hepsi çok çekingendi. Hepsi, anlattıklarının aralarında kalması şartıyla konuşuyordu. Ama bu buluşmalar öyle bir birikim yarattı ki, sonuçta bir kitaba evrilmesi kaçınılmazlaştı ve kitabın projesi yapıldı, Çetin’in arkadaşlarının da katılımıyla, kabul eden “torun”larla olan görüşmelerin kayda geçirilmesi biçimini aldı. Kitap şimdi, tarihsel bir katkı olarak elimizde.

Sunuş yazısını Fethiye Çetin, Sonsöz başlıklı önemli incelemeyi Ayşe Gül Altınay, Önsöz’ü de ikisi birlikte yazmış. Kitabın gövdesini ise “torun”ların tanıklıkları oluşturuyor.

Bu kitapta iki anahtar gibi dönüp dönüp karşımıza çıkan iki sözcük, ‘korku’ ve ‘paylaşmak’. Torunlardan biri, “Tamamen korku” diyor: “Bu kadar şeyin bilinip de paylaşılmaması... Tamamen korku.” (s. 23)

“Paylaşmak” fiilinin son dönemlerde sık sık ‘dile getirmek, söylemek, anlatmak’ anlamında kullanıldığını biliyoruz; “dinleyicilerimizle paylaşır mısınız?”, “okurlarıyla paylaştı” vb, vb.

Fiil bu kez, Torunlar kitabında, baskı altındaki bireylerin, yakınlarına ve giderek topluma açılması anlamına geliyor. Ama ne büyük endişelerle, nasıl bir basıncın altında! Kitaptan açıkça okunuyor bu basınç. Çoğu “torun”, takma ad kullanmak gereğini duymuş. Bir “torun” kendi metnini son anda geri çekmiş vb. Açıktır ki kendilerini güvende hissetmiyorlar. Toplum için ne büyük bir utanç...

Devamını görmek için bkz.

Ragıp Zarakolu, "Torunlara devrolan travma", Agos Kitap/Kirk, Aralık 2009

ak yürekli karaşın kadınım

özledim seni oğul gibi

annem de esmer ve ermeni’ydi

yıkık bir bahçede

gül büyütürdü niksar’da

geldi geçti o gülü yalan gibi

kurtaramadı adını o soykırımdan

Bedrettin Aykın

Fethiye Çetin’in Anneannem kitabı, Türkiye’de derin bir travmanın üstünü açtı, bilinçaltlarından birçok dalın serpilerek gün ışığına çıkmasını sağladı. On yılı aşkın bir süredir, ne zaman Kürt illerine gitsem, birileri, Ermeni Jenosidi mevzuu ile ilgilendiğimiz, yargılanmamız nedeniyle yanıma gelir, bir sırrını benimle bölüşmek ister: “Biliyor musunuz, benim annem Ermeni’ydi. 1915 yılında sağ kurtulan yetimlerden...” Bazen, sözünü ettikleri kişi anneanneleri olur. Baba ya da dedeye ise daha ender rastlanır. Ve anlatmaya başladıklarında, onların da nasıl bir ötekileştirme tabi tutulduklarını fark ederim her seferinde.

Bugün Ermeni olayı ile yüzleşme, sadece ailelerinin soyağacının karanlık bölümü 1915 tragedyası ile buluşan insanlarımız açısından da son derece zorunlu bir ihtiyaç. 1915 ile yüzleşmek aynı zamanda bir Türk, bir Kürt, bir Arap sorunu. 1915’in sağ kalanları, sadece Ermeni ailelerin değil, Türk, Kürt ve Arap ailelerin de bir parçası oldu. Bunu, “özgür irade ile belirlenmemiş birliktelikler” diye tanımlamıştım bir konferansımda. Özgür irade ile oluşmuş olmayan bu birlikteliklerden aileler oluştu. Ve ailelerin derin bir sırrı olarak kaldı köklerin bir tarafı. Ama insanoğlunun en temel haklarından biridir soyağacını bilmek. Soyağacının iki kökünden onur duymak da öyle – hem en temel istemlerinden biri, hem de bir hak...

Ama bu olgu iki kanatta da son derece sorunlu idi. Sağ kalanlar, ailelerinin bu yitik çocuklarını unutmak istedi, lanetlemese bile. Başka bir dinde, başka bir kimlikte kalmayı tercih etmişlerdi. Acaba tercih hakları var mıydı? Bu da ayrı bir sorun. Ama on yıllar sonra dramatik buluşma olayları da yaşandı. İnkâr yumuşadı. Utanç belki azaldı, tamamen silinmese de.

Kimileri, kendilerine zorla dayatılan aileleri, karar verme özgürlüğüne sahip oldukları anda terk edebildi. Ama kimileri de çocukları ile kalmayı tercih etti, yeni bir macerayı göze alamadı. Yüreğimi en çok yaralayan öykülerden biri, kendini bırakan annesinin arkasından, Kürtçe, “Anne, beni bırakma” diye ağlayan, 3-4 yaşındaki çocuğun öyküsü idi.

Ailem Niksarlıdır. Niksar daha 1896’daki Abdülhamit kıyımlarını yaşamış, çok eski bir kasabadır. Kelkit Vadisi’nin hemen kıyısında gerçekleştirilen 1915 kıyımından sağ kurtulan yok, bildiğim kadarı ile. Kurtulan sadece çocuklar, ağırlıkla da kızlar. Kurtulmalarında etkili olan, iyilikseverlik yanında, aynı zamanda evlatlık kurumu altında çocuk emeğine duyulan ihtiyaç... Daha sonra bu çocuklar evlendirilmiş. Kitapta yer alan şair Bedrettin Aykın’ın ötekileşmesi de, bir bahçede birlikte oynadığı arkadaşının annesinin, onu “Gâvur Bedriye’nin oğlu” olarak nitelendirmesi. Bedrettin’in abisi Cemalettin Aykın bir yazar, aynı zamanda Fransa’da, Aix en Provence Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı profesörü. İkisi de sosyalist dünya görüşünü benimsemişler. Ve anneleri onlarla kökleri üzerine konuşmamayı tercih ederken, onlar da soru sormamayı tercih etmişler. Ama Bedrettin Aykın’ın şiirinde annesinin yaşadığı dram, travma önemli bir yere sahip. Annesini bir memur kurtarmış, sonra da evlendirmiş. Bedriye, bir zaman sonra aile evinin peşine düşmüş, hatta evi geri almak için dava açmış. Ama mahkemede hâkim “Babanın adı ne?” diye sorunca dili kilitlenmiş. Bedrettin Aykın, Kelkit Vadisi’nde katledilen dedesinin adını öğrenebilmiş yıllar sonra: “ölüm sonsuzlamıştı çoktan o suskunluğu / yalnız gömütünü bulabildi uzun arayışlar / sonunda bir de nüfus kayıtlarında adını / yüzünü görmediği büyükbabası sarkis’in.” (Yalnızlıklar, Belge Yay., 2002)

Rivayet olunur ki, Niksar bir gün dinmek bilmeyen bir yağmurun altında kalmış. Günler, haftalar boyu bitmek bilmeyen bir yağmur... Erenlerden biri, “Burada korkunç bir şey olmuş, o şey giderilmeden bu yağmur dinmez!” demiş. Uzun aramalar sonunda, kalenin ücra bir köşesinde, bir Ermeni kadının bedeni bulunmuş, korkunç acıların izleri ile. Ne zaman ki o çıplak beden, kuralına uygun biçimde toprağa gömülmüş, yağmur da kesilivermiş.

Bedriye Hanım çocuklarının babasını da yitirmiş onlar ufakken. Tek başına ortaya çıkarmış onları. Babalığı, iyi yüreklilik yapıp, bir köy ağası ile evlendirilen kız kardeşi ile de buluşturmuş onu. Köy ağası, kağnısı ile yollamış karısını, kız kardeşi ile buluşmaya.

Bedrettin Aykın ‘maral annem’ diye anımsar annesini: “annem maral annem / sen hangi yıkık avlunun çiçeğisin / ilk geyik avında ölen / annem maral annem.” (s. 91) ‘Gül Kırımı’ adlı şiirinde ise şöyle der: “Kelkit derin bir su / Gözyaşımdan sonra / Umut bir acılı ana / Zümrüt bir gömüt Niksar / Ne çok ağlardım / Açlığı sevgisizliği / Ermeni bir avluda / Üzülür ağlardım çocukluğumu.”

Bedriye Hanım, daha sonra huzuru, Niksar Müftüsü Sait Hoca ile evlenerek bulmaya, acısını ibadetle bastırmaya çalışmış.

Bedrettin Aykın, onu şöyle uğurladı: “Bir yalnızlığı soldu annem / En son o yanlış evde / Sürerek izini gözyaşlarının / Örttüm üzerini toprak ellerimle / Çiçek annemle ölen / Niksarlı anılarımın.”

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in Torunlar adlı kitabı, böylesi 24 tanıklığı barındırıyor, yüreği dayananlara.

Devamını görmek için bkz.

Sibel Özbudun, “O Suskun, Yalnız Kadınlar...”, İvme Dergisi, www.ivmedergisi.com, 9 Ocak 2010

“Konuşmaların en önemlisi

kendi kendimize olanıdır. Ama bunu

çoğu zaman ihmal ederiz.”(1)

Ne kadar çokmuşlar... Ve ne kadar suskunmuşlar ki, o kadar çok olduklarını hiç ama hiç anlamamışız... Görmemişiz onları. Adlarını, ama gerçek adlarını ve o geçirimsiz suskunlukları ardında yatan yaşam öykülerini öğrenme gereğini duymamışız...

Acıya tanık, hatta mensuplarının çoğu acının şu ya da bu biçimde faili kuşakların susuş konspirasyonlarına suç ortaklığı etmişiz, onların o suskun, kendi kendinin gölgesi bir yaşama yazgılı varlıklarını sürekli bilincimizin gerilerine kovalamakla.

Bu suç ortaklığını ilk kırmaya cesaret eden, bastırılmışlıklarımızın duvarlarını tuzla buz eden, Fethiye Çetin oldu. Yaşı 60’ı aşkın her T. C. yurttaşının bildiği “sır”rı hepimize haykırıverdi: Büyükannesi, katliamlardan her nasılsa kurtulup bir Müslümanla evlendirilmiş bir Ermeniydi! Onun bu keşfini, kısa süre içinde Türkiye’nin hemen her köşesinde pek çok “torun” tekrarlayacaktı. Ermeni “büyükanne”ler (ve sayıca çok daha az olan) “dede”lerin büyük kısmı suskun ve küskün, geçip gitmişti bu dünyadan. “Torun”lar şimdi ikinci kuşağa, Müslüman babalarla Ermeni anaların çocukları olan kendi anne-babalarına, büyükanne-büyükbabalarına dönüyordu ağızlarından laf alabilmek için.

Herkesin bildiği, herkesten gizlenen, böylece döküldü ortalığa...

“Anneannem annesini on yaşına kadar görmüş. Çok ağlarmış kadın sessiz sessiz. ‘Hiç gülmedi, hiç kahkahasını hatırlamıyorum,’diyor. (...) Anneanneme Ermenice hiçbir şey öğretmemiş. Kadın da kim bilir nasıl sakladı. Ki o dönemde iyice saklaması gerekmiş olabilir. Anneannemin babası hâkim olduğu için Türk kimliğine sokmaları kolay olmuş sanırım.”(2)

“(...) Ferman’da,(3) Kozluk’taki bütün Ermenileri katletmişler. Onlardan hiç kimseyi sağ bırakmamışlar. Kocasını ve ailesini de öldürmüşler. Onu da benim kayınpederim Xalil e Derweş kaçırmış. Böylece ölümden kurtulmuş. Onu bizim köye, Şat’a götürüp samanlığa saklamış. Tam altı ay samanlıkta gizlenmiş. Kayınpederim, geceleri gizlice ona yiyecek götürüyormuş. Ortalık yatıştıktan sonra onu samanlıktan çıkarmış. Evine götürüp onunla evlenmiş. Kayınpederim Xalil e Derweş’in Pire Hatun’la evlenmeden önce dört eşi daha varmış...”(4)

Hem Gülçiçek Günel Tekin’in Kara Kefen’inde (Belge Yayınları 2008), hem de Ayşe Gül Altınay ile Fethiye Çetin’in birlikte hazırladığı Torunlar (Metis Yayınları, 2009)’da derlenen anlatılar, tek bir trajik öyküyü dillendiriyor bize: o uğursuz “Tehcir” kararı çıkmadan önce yerlerinde, yurtlarında, mamur, müreffeh bir yaşam sürdüren, çevredeki Müslümanlarla bayram ziyaretlerine gidecek, birbirine ebelik yapacak, düğünlerde omuz omuza halaya duracak, beraber çalışacak kertede komşu, Ermeniler. “Ferman” ile birlikte üzerlerine çöken karabasan... Uzak köylerden yakınlara, kulaktan kulağa “Yola çıkardıkları kafileleri yol boyunda katlediyorlarmış,” fısıltıları... Toparlanıp götürülmeler... Yine de geride birkaç parça eşya, para bırakıp; “ne olur ne olmaz, belki döneriz” diye...

Sonra öyle bir dönem olmuş ki erkekler köyden ayrılmışlar. Geceleri gizlice gidip gelenler oluyormuş. Bir sabah babaannesiyle, annesiyle birlikte uyandıklarını hatırlıyor. Evdeki kap kacağı falan bahçede bir yere gömüp gidiş hazırlıklarına başlamışlar. ‘Osmanlı bizi sürecek, İstanbul hükümeti bizi sürecek, geri gelirsek eşyalarımızı tekrardan çıkarırız,’ diyerek gömmüşler. Orayı örterken bekçi gelmiş. Bekçi anneannemin ve babaannesinin adını çağırmış. ‘Siz ne yapıyorsunuz, daha tarla mı yapıyorsunuz?’ demiş. (...) ‘Yapmayın, yapmayın, hepiniz gideceksiniz,’ demiş. (...) Sonra bekçi yanlarına gelmiş, ve anneannemin başını okşamış. ‘Bu kızı bana ver ha, bu kıza yazık olmasın.’ Anneannemin annesi de demiş ki, ‘Yok ben kızımdan ayrılamam.’

Sonra bir gün herkesi köy meydanında topluyorlar. Özellikle unutmadığını söylediği bir şey, belinden aşağıya kadar uzun saçı olan genç halasının saçlarından sürüklenmesi, kız çocukları arasında sürüklenerek ilk önce onun ayrılması. Bazı genç kızlar o sırada askerler tarafından ayrılıyor –anneannem ‘güzelleri seçtiler’ diye anlatıyordu- diğerleri de hemen apar topar yola çıkartılıyorlar. (...)

Yolda ilk hatırladığı yer Şarkışla istasyonu. Şarkışla istasyonu, kendisi, annesi, babaannesi ve üç küçük kardeşi. (...) Bir de kundakta erkek kardeşleri var. (...)

Şarkışla tren istasyonuna kadar zaman zaman kağnı arabası gibi bir şeyler bulup yola devam etmişler. Her durdukları yerde askerlerin, köylülerin, tek tek çocukların, kadınların arasına girip elbiseleri parçalamaları, üzerlerinden altın veya benzeri şeyleri almaları, çeşitli yiyecekleri ekmek karşılığında elbise alışverişleri, altın istemeleri var. (...)

Annesinin öldürülmesi en çok aklında kalan olay. ‘Annem oldukça gençti, güzel bir kadındı,’ diyor. Sanırım yirmili yaşlarında annesi. Diyor, ‘Malatya Akçadağ’da peşimize köylüler düştü, kaçmaya çalışıyoruz. Babaannem bebeğin kundağında birkaç tane altın saklamış. (...) O kovalamaca sırasında arabayla kaçmaya çalıştık ama annemi köylüler yakaladı. O sıra babaannem hızla yola devam etti ve hiç bakmayalım diye gözlerimizi kapattı.’ ‘Bir an döndüm baktım ki,’ diyor, ‘annemin üzerinde tepinen insanlar filan.’” (Altınay-Çetin, s.171-3).

Ya da yola bile çıkarılmaksızın, oracıkta katledilmeler:

“Sonra bir akşam üstü köy aniden askerler tarafından basılmış. Kadın-erkek, çoluk çocuk herkesi köy meydanına toplamışlar. Herkesi ip gibi sıraya dizmişler. Hepsi tek sıra hâlinde dümdüz sıraya dizilmiş. Böyle ip çekilmiş gibi, bir çizgi hâlinde sıralanmışlar. Ferman da annesiyle babasının arasındaymış. Diğer kardeşleri de onların yanındaymış. Annesiyle babası da bunların elinden tutuyormuş. Sonra hükümetin silahlı askerleri bunların tam karşısına geçmişler. Sonra da bunlara durmadan ateş etmişler. Kendilerine ateş edildiğinde, Ferman kendisini annesinin arkasına atmış ve sonra da ölü numarası yapmış. Herkesi öldürdükten sonra askerler çekip gitmiş.” (Tekin, s.132-3)

Bazen, çoğu sonuçsuz kalan, kaçma çabaları.

“Ermeni kırımı zamanında, Gebzel köyündeki çobanlar dağda koyun güderlerken bir mağaranın önünde yeni örülmüş bir taş duvar görüyorlar. Ermeniler buraya hazine gömmüş diye taş duvarı yıkıyorlar. Orada bir kadınla kucağında çocuğu, iki tane de kız çocuğu çıkıyor. Anlatılanlara göre, katliamda öldürülenler öldürülüyor, bunlar da katliamdan kurtulmak için dağa kaçıyor. Kızlar başka bir aileden. Bunlar dağa kaçarken koyunlarına bulgur, nohut gibi yiyecekler dolduruyorlar. Gündüz derelerden su içiyor, ot yiyorlar, gece de taş oyukların arasında saklanıyorlar. Çobanlar bunları görünce, ‘gidip köye haber verelim’ diyorlar. İşte köyün ileri gelen bir ailesine haber veriyorlar. Onlar da ‘Alın getirin’ diyorlar. Çobanlar onları almak için geri dönüyorlar. Kucağında bebeği olan kadın, çobanların seslerini duyuyor. O sırada kucağındaki bebeği ağlıyor. ‘İnsanlar çocuğun sesini duyar, bizleri görürler’ diye, çocuğu o anda boğup öldürüyor...” (Tekin, s.36-7).

Kimi zaman dost elini uzatan Kürt ya da Türk, Müslüman komşular...

“Ama çoğu Aşiret reisleri bu katliamlara karşı çıktı. Kendi Ermenilerini Hükümetin eline teslim etmedi. Onları korudu, kolladı. Onların hükümete gücü yetiyordu. Onlar Çok güçlü aşiretlerdi. Hiçbiri Ermeni’sini hükümete teslim etmedi.” (Tekin, s. 141)

İçlerinden en güzellerini seçip alıyorlar: “Ninem bir din adamı tarafından korunmak için mi alındı yoksa güzelliğinden mi? Bazıları diyor korumak için aldı. Ama bakıyorum güzel kızlar alınmış hep. Güzel olmayanlar alındı mı alınmadı mı benim bir araştırmam yok, ama bireysel kanaatimi söylüyorum mahallede gördüklerimden. Ninem de güzel bir kadındı, acaba ondan mı alındı? Yani madem bunları öldürecekler, bu da güzel bir kızdır, alalım mı dendi?” (Altınay-Çetin, s. 44). “Bir de katliam zamanında bizim Kürtler, Ermenilerin en güzel kızlarını, en güzel kadınlarını kaçırdılar. Onları getirip sakladılar. Katliam işi bitip ortalık yatıştıktan sonra onları evlerine getirip onlarla evlendiler.” (Tekin, s. 143)

Ölen ölüp giden gittikten, kaçabilen kaçtıktan sonra iş geliyor geride kalanların talanına:

“Ermeniler katledildikten sonra Kürtler daha yaygın bir şekilde oraya yerleşiyorlar. Ermenilerin evlerinin tamamı boşalmış durumda, gelip işgal ediyorlar. (...) Bir tek babaannem ve birkaç Ermeni sağ. Babaannem kendi mallarını koruyor.

Dedemin de bir karısı ve bir çocuğu var. Babaanneme, malvarlığından dolayı veya işte güzel bir Ermeni kadınla beraber olmak için (...) evlenme teklif ediyor. Birkaç defa elçi gönderiyor. Kadın kabul etmiyor. ‘Benim bir oğlum var, bunu büyütmek için sağ bırakıldım. Bir Müslümanla beraber olmam mümkün değil,’ diyor. Bunun üzerine babaannem dedemin adamları tarafından kaçırılıyor. Zorla evlendiriliyorlar. Kadın hayır demesine rağmen imam bunları evlendiriyor. (...)

Evlenir evlenmez mallara el koyma süreci başlıyor. Normalde kadın evlenince mal ve mülkleri kocaya verir ve uysal bir kadın olur. Babaannem ise çok inatçıymış. Dedem bakıyor ki kadın malları kendisine vermiyor, hepsini satıyor. (...) Bütün mal varlıkları bitince mi, sıkılınca mı bilmem, bir süre sonra dedem babaannemi babamla birlikte evden atıyor.” (Altınay-Çetin, s.54-5).

Hepsi evden atılmıyor, tabii. Büyük bölümü, yeni ve Müslüman adlarla, suskun, hüzünlü, çalışkan bir yaşama, her biri birer Müslüman olan çocuklarına, torunlarına adıyorlar kendilerini. [“Mesela diğer nineler, Kürt Müslüman kadınlar yaşlandıktan sonra erkeğin otoritesini alıyor. Diyelim gelinlere fırça atar, kızlara laf söyler, cigarasını içer. Bizde ise tam tersi, mazlum bir kadın...” (Altınay-Çetin, s. 41.)] Kimliklerini birbirlerinden bile gizleyerek. [“Abisinin karısının ailesi Amerika’da yaşıyormuş, onlar da Ermeniymiş. Yirmi yıl boyunca birbirlerine hiç söylememişler. Karşılıklı birbirlerini Türk biliyorlar. Yirmi yıl boyunca insan bunu söylemeden nasıl gizler?” (Altınay-Çetin, s. 26)] Çoğu zaman eski Müslümanlara taş çıkartacak kadar mümin... [“ ‘Müslüman nine’ tipli kadınlar vardır ya, öyleydi. Bayağı dindardı. Ama 100 yaşındayken bile cımbızla bıyıklarını alırdı. Süsüne düşkün, oturmasını kalkmasını bilen bir kadındı. Hiç bunamadı. Ölene kadar bilinci o kadar açıktı ki Namazını kılardı, din hakkında konuşurdu. Birgün ‘Abdest aldırın bana,’ dedi. Abdesti aldırdı ve yatağında öldü.” (Altınay-Çetin, s.47-8)...

Yumurtaların kırmızıya boyanıp tokuşturulduğu, incikli-boncuklu giysilerle konu komşu ziyaretlerine, kiliseye çıkıldığı günler çok gerilerdedir artık. Kimi zaman bir şifre gönderilir boşluğa, belki bir anlayan, anlam veren olur diye... [“Hiç unutmam anam saç ekmeği pişirirdi. Ekmeği pişirdikten sonra saco ocaktan alır, duvara dik olarak dayardı. Sonra da ekmeği çevirdiği evirgeç ile, isli ve küllü sacın ortasına artı işareti çizerdi. (...) Anam her sac ekmeği pişirdiğinde mutlaka bu + işareti saca çizer, ben de bunu görür, ama buna hiçbir anlam veremezdim. Bir seferinde babam, anamın yaptığı bu + işareti gördü ve anama çok kızdı...” (Tekin, s.18-9.)

* * *

Evet, konuşmaya başladı “torunlar”. Ve onlar konuştukça, “gayrıresmî tarih”imizin mahrem köşe-bucakları, üstü örtülü gerçekleri, sırları, bir bir saçılmaya başladı ortalığa. Kabuk tuttu sanılan yaralar, bir kez daha kanamaya koyuldu.

Ama bu kez, yararlı bir kanama bu. Böylelikle, tehcir edilenlerin, katledilenlerin, birbuçuk milyon, bir milyon, altıyüzbin, üçyüz bin yani rakamlar değil, bize değen öyküleri olan insanlar olduğunu görebiliyoruz. Bazılarımızın “Ermeni dölü” olduğunu keşfediyoruz. Bu hayırlı bir şey. Çünkü insanın insana açtığı yarayı, yine insan sıcağı sağaltır. Sağaltabilmek için ise hem bilmek, hem de empati kurabilmek gerek...

Anneannem’den başlamak üzere hem Kara Kefen, hem de Torunlar, çok yararlı bir işe soyunmuş yapıtlar. O uğursuz 1915 yılında komşularımız, toprağımız “Gökgözlüler”in bu topraklardan hoyratça çekilip alınışına seyirci kalan, mallarını yağmalayan, altın bulurum diye evlerini tarumar eden, kadınlarına el koyan, çocuklarını katledenlerin torunlarına, kendi gerçeklikleriyle, tarihleriyle yüzleşme olanağı sunuyorlar.

Böylesi bir yüzleşme, bastırılmış kolektif suç duygusunun dönüştüğü, yüreklerimizi kemiren o şövenizm virüsüne deva olabilir mi, dersiniz?

Notlar


[*] Esmer, No:58/1, Ocak 2010...
(1) Oxenstiern. Yukarı
(2) Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin, Torunlar, İstanbul, Metis Yayınları, 2009, s. 23. Yukarı
(3) Ferman-e Fılla: Kürtçe, Tehcir fermanı. Yukarı
(4) Gülçiçek Günel Tekin, Kara Kefen, Müslümanlaştırılan Ermeni Kadınların Dramı, İstanbul, Belge Yayınları, 2008 Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Ertuğrul Meşe, "Bir arada yaşa-yama-manın acı öyküleri", Bireylikler Dergisi, Ocak 2010

Bazı kitaplar okurken insana acı verir, vicdanınızın keskin bir bıçakla sürekli olarak kesildiğini hissedersiniz. Okuyup bitirdiğinizde de o acı ve vicdan kesiği ile kendinize ve etrafınıza bakarsınız. Torunlar böyle bir kitap. Kitabın okunması zor olduğu gibi yazılması daha da zor olmuştur. Bu, kitabın yazarlarının, yazılara konu olanların ifadeleri. “Torunlar okuması kolay bir kitap değil. Burada okuyacağınız hikâyelerin ne dillenmeleri kolay oldu, ne dinlenmeleri, ne de yazıya dökülmeleri. Tanıştığımız "torun"ların çok azı hikâyesini bu kitap çerçevesinde dillendirmek istedi. Dillendirmek isteyenlerin çoğu bunu yaparken (en azından duygusal olarak) çok zorlandı, biri ise kitap yayın aşamasına geldiği noktada hikâyesini paylaşmaktan vazgeçti. Bize bu kararını açıklarken sesinde derin bir korku ve kaygı vardı. Bunun "anonim" bir paylaşım olacak olması, yani kimsenin onun ismini bilmeyecek olması, çocukluğunu ve gençliğini çatışmaların ortasında geçirmiş, genç yaşta zorunlu göçe tabi tutulmuş, şehirde yeni bir hayat kurmaya çalışan bu "torun"un korku ve kaygılarını dindirmiyordu. Ermeni dedesinin acısı "geçmiş" bir acı değildi onun için, üç nesil sonra bugünü ve geleceği şekillendirmeye devam ediyordu.... Bu kitapta, 1915'te ya da öncesinde müslümanlaştırılarak, asimile edilerek Anadolu'da kalmış Ermeni çocuklarının hikâyelerini, torunlarının ağzından dinleyeceksiniz. Şimdilerde orta yaşlarını sürmekte olan bu torunlar Ermeni dedelerini, ninelerini, kendilerini anlatırken yüzleşmesi güç soruları da gündeme getiriyorlar. Bugün Türkiye'de yaşayanlar kendi hikâyelerini ne kadar biliyor, nelerin üstü örtülüyor, bu sırlar bizi nasıl etkiliyor? Neredeyse yüz yıl sonra 1915'te yaşananlar "torunlar" için ne ifade ediyor? Neden yüz yıl sonra bugün ninelerin, dedelerin Ermeni olduğunu söylemek bu kadar zor, bu kadar sancılı? Bu acının ve suskunluğun üzerine gitmek başka acıları ve suskunlukları görmemize, konuşmamıza, aşmamıza yardımcı olabilir mi? Veya başka acıların ve suskunlukların daha oluşmadan önlenmesine katkı sağlayabilir mi? Burada hikâyesini okuyacağınız kişiler bizi kendimizle, ailemizle, komşularımızla, arkadaşlarımızla tanışmaya, birbirimizin hikâyelerine kulak kabartmaya davet ediyorlar. Yalanlardan, gerçek korkusundan kurtulup geçmişimizle yüzleşmeden barışçıl bir geleceğe varamayacağımızı hatırlatıyorlar bize...” Aynı zamanda da toplum olarak bir arada yaşayamadığımızı, bir arada yaşama ve varolma terbiyesini yeteri kadar almadığımızı da anlatıyor. Kütüphanenizde kendine yer açabilecek bir kitap olan Torunlar, beraberinde başka kitapları da yanına çağıracaktır, şimdiden haberiniz olsun.

Devamını görmek için bkz.

Elif Kalaycıoğlu, "Türkiye’nin haritasını torunlar çizerse", Agos Kitap/Kirk, 17 Mart 2010

Verdiği ‘cevaplar’ aslında koca birer soru işareti olan resmi tarih ve ideoloji, bu soruların kendisine sorulmasına da izin vermiyor; sıkıştığı noktalarda ‘kaynak eksikliği’ne sığınıyor. Bu tablo karşısında, bizler de, uzun süredir yaşananların kanıtı olacak alternatif tarihleri bulmak için insan hikâyelerine döndük. Bir yandan da, siyasetin yapamadığını insani olanın yapabileceği umuduyla... Dolayısıyla, Osmanlı ve daha yakın dönemin tarihine ışık tutabilecek, bir türlü bulunamayan, örneğin nüfus dairelerinin ya da jandarmanın çeşitli arşivlerine ve kayıtlarına dayalı tarih çalışmalarının yerini yavaş yavaş sözlü tarih projeleri almaya başladı.

Konu Türkiyeli gayrimüslimlerin tarihi olunca da, yavaş yavaş, Türk komşular, sıra arkadaşları, aynı çarşıda çalışan babaların çocukları da anlatmaya başladılar – eskiden ne güzel komşularının olduğundan, hangi Ermeni abladan terziliği öğrendiklerinden, o zamanlar hangi bayramların birlikte kutlandığından başlayarak. Ve orada da bitirerek... Kimi zaman varsayılan ortak algıya sığınıp, kimi zaman da o ortak algı eksikliğinin hikâyelere zeval getirmesinden imtina edip, “Ne oldu?” sorusunu cevapsız bırakarak.

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in, Nadire Mater ve Müge Gürsoy Sökmen’in de katkılarıyla, Müslümanlaş(tırıl)an Ermenilerin torunlarıyla yaptığı 25 görüşmeyi bir araya getiren Torunlar kitabı görüşmecileri ise, “Ne oldu?” sorusunu, cevabını da ima eden şekillerde soruyor. Örneğin, babaannesi çocukken (‘olaylar’ sırasında) bir sevkiyat müdürü tarafından himaye altına alınmış olan Deniz merak ediyor, “Niye bu bölgede nüfus dairelerinde hep yangınlar çıkmış?” (s. 33); büyük anneannesinin hikâyesini anlatan Şima soruyor, “Neden sadece anneanneler, babaanneler var? Neden herkes tek?” (s. 135) Torunlar konuştukça ve mesela kimliklerde yazan ‘muhtedi’nin hangi resmi kod olduğunu fark ettikçe (s. 76), yalnızca resmi söylemdeki boşlukları değil, çoğunlukla parça parça anlatılan hikâyelerdeki eksikleri de fark ediyorlar. Bu sorular, anlatılabilenlerle birleştikçe, terzilik öğreten Ermeni ablalara, çarşıdaki dükkânı işleten amcaya ne olduğu sorusu da büyük ölçüde cevabını buluyor.

Kitabın çok çarpıcı bir şekilde öne çıkardığı, ancak büyük ölçüde cevapsız bıraktığı soru ise, “Ne demek?” Diğer bir deyişle, bütün bu keşfediş öyküleri ne anlam(lar)a geliyor? Bu hikâyeler bize yalnızca 1915’te yaşananlara dair değil, yakın dönem resmi tarihimiz, toplumsal tarihimiz ve aile tarihlerimizle ilgili olarak ne anlatıyor? Ayşe Gül Altınay, ‘Suskunluk Katmanları Aralanırken: Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler nerede?’ başlıklı sonsözde, bu grubun hikâyelerinin neleri anlattığından çok, neden bu hikâyelerin suskunluk katmanları altında kaldığına odaklanıyor. Her iki taraftaki ataerkil bakış açısı, etnisite ve ırk temelli millet anlayışı ve ‘soykırım’ odaklı hâkim siyasetin medyaya yansıması (s. 214) eksenleri üzerinden inşa edilen bu cevap, suskunluk katmanları altından çıkan hikâyelerin ne anlama geldiğini cevaplamaktan uzak kalıyor.

Bu noktada önemli bir önerme, Fethiye Çetin tarafından kaleme alınan ‘Hikâyelerden Köprüler Kurmak’ başlıklı girişte mevcut. Anneannesinin “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” temennisinin gerçekleşmesi için önce o günlerin ne olduğunu anlamak gerektiğini belirten Çetin’e göre, bu hikâyeler de, torunları kendi içlerindeki ‘öteki’ ile tanıştırdığı ölçüde, onların bir daha ‘öteki’ne düşman olamamasını sağlayan anlatılar. Fakat torun hikâyelerinin ‘ötekilik’le ilişkili sorulara verdiği cevap ve bu konuda çizdiği algısal Türkiye haritası oldukça düşündürücü.

Hikâyelerin gücü, ‘öteki’liğin derinliği

Yaşanan ciddi mağduriyetler üzerinden örülen kimliklerin, benzer mağduriyetleri başka kimliklere yaşatmasının ya da başka kimliklerin yaşadığı mağduriyetlere duyarsız kalabilmesinin olağandışı ya da istisnai olmadığı, uzun zamandır dillendirilen bir tespit. Kitaptaki hikâyelerin ve Fethiye Çetin’in de işaret ettiği, belki de çok daha çarpıcı olan soru, bu kimlik daireleri kesiştiğinde ve insan ‘öteki’ bildiğinin aslında kendisinin bir parçası olduğunu fark ettiğinde ne olduğu. Hikâyelerin bu soruya verdiği cevap, basit olmaktan çok uzak.

Öncelikle, içteki öteki ile kurulan ilişki, o ana kadar varsayılan kimlikten bağımsız değil. Bu çerçevede, görüşme yapılan kişilerden Quesra Kişo Özlemi, zaten daha önce Elazığ-Malazgirt-Ankara arasındaki geçişlerinde Doğulu, Kürt ve “kıro” olarak görüldüğünü anlatıyor (s. 82); Aslı, kendi kimliğini tanımlarken “sürekli ezilen bir toplumun içerisindensin, Ermenilik de bunun bir katmanı” (s. 167) diyor; Şima ise zaten Kürt bir aileden geldiğini, duyduğu başka hikâyeler de olduğunu ve dolayısıyla ailesinin Ermeni olduğunu öğrendiğinde şok yaşamadığını anlatıyor. 25 anlatı belki genel bir çıkarsama yapmak için çok küçük bir sayı, ancak burada, nedensellik ilişkisinin tek yönlü olmayabileceğine dair ciddi ipuçları var. Yani içindeki ‘öteki’yi kolayca benimseyenler, zaten benzer söylemlerde kendilerini başka nedenlerle öteki olarak görmeye alışkın olanlar, çoğunlukla da Kürtler, Aleviler, Zazalar. İçerdiği anlamlar açısından en karışık ve düşündürücü olan hikâye ise, yaşananların dillendirilmediği Türk bir ailede büyümüş olan ve eskiden milliyetçi bir çizgide olduğunu belirten Barış’ınki. Barış bir yandan yaşananları duygusal olarak anlamamanın mümkün olmadığını söyleyerek hikâyelerin gücünü gösterirken, bir yandan da “İyi ki kesmişiz” diyen amcasının, ya da bu konuların konuşulmasına izin vermeyen babasının açık görüşlülüğünden, dünya vatandaşlığı ve solculuğundan bahsederek ötekiliğin derinliğine dair ipuçları veriyor.

Dolayısıyla, önemli bir soru, burada keşfediş ile ötekileştirmeme arasında kurulan bağın ne kadar doğrudan olduğu. Bu sorunun diğer kısmı ise, hikâyeler gerekli insani köprüleri kurmakta zorlandığında, bu anların bize hangi algıların derinliğini ve kalıcılığını gösterdiği. Nitekim, bu soru özellikle de torunların bahsettiği başka aile bireylerinde vücut buluyor. Kendilerini kabul ettirmek isteyen ve yeni kimliklerini örnek Müslüman ve/veya vatandaş olmak üzerinden kurgulayan anneanne/babaanne/dedelere en ufak bir husumet anında ‘ne olduklarını’ hatırlatan komşular kadar, çocuklarına kızdığında “Ermeni tohumu” ya da “Asala dölü” diyen anneler, “İyi ki kesmişiz” diyen amcalar ve bir türlü aileye kabul edilemeyip köşede bırakılan üvey dayılar da var. Bu bağlamda, ‘öteki’liğin bu kadar derin olmasının ne anlama geldiği, bir türlü içselleştirilemeyen bazı ‘bir arada yaşama’ların yıllarca sakin geçtikten sonra hangi anlarda çökebileceğinin tahmin edilemezliği ve bunun yol açtığı tedirgin hayatlar, hikâyelerin ima ettiği ve insan hikâyelerinden bilinçli ya da bilinçsiz olarak beklediğimiz umuda gölge düşüren, çok ciddi sorular.

Köprülerden Türkiye haritasına: Algılar, kanıtlar

Öte yandan, bu hikâyelerin ortaya koyduğu çok ciddi bir Türkiye haritası var. Bu anlatılar, insan hikâyelerinin bilinmesi üzerinden buluşmalar ve normalleşmeler kurgulayan bizlere, bu hikâyeleri uzun zamandır bilenlerin ve bilmeyenlerin kim olduğuna dair önemli ipuçları veriyor; ‘bilinmeyen hikâyeler’ derken, aslında büyük ölçüde –Anadolulu olmayan ve ağırlıklı olarak Sünni– Türklerin bilmediği hikâyelerden bahsettiğimizi gösteriyor. Diğer bir deyişle, hikâyelerin ‘bilinmiyor’ addedilmesinin önemli nedenlerinden biri, bunu siyaseten egemen kesimin bilmiyor olması. Görüşülen torunlardan Barış’ın birbirinden ayırmak için büyük özen gösterdiği insan hikâyeleri ve siyaset tam da burada, “Bu hikâyeleri kimlerin bilmesi bir şeyleri değiştirecektir?” noktasında yeniden birleşiyor.

Hikâyelerin çizdiği algısal Türkiye haritası, aynı zamanda, bir süredir tarihi ve içeriği tartışmalara konu olan ‘sol’un, bu keşfediş öyküleriyle nerelerde kesiştiğini, nasıl baş ettiğini; dünya vatandaşlığı, açıkgörüşlülük gibi siyasi/insani pozisyonların içini nasıl doldurduğumuzu da bizlere açıkça gösteriyor. Teorik olarak benimsenen siyasi pozisyon ile somut anlar ve kimlikler üzerinden yaşanan zorluklar birden fazla anlatıda mevcut. Kendini ‘dünya vatandaşı’ olarak tanımlayan birinin nasıl “İyi ki kestik” diyebileceği, sınırların kalkması kurgusunu da içeren bir solun bu meseleler söz konusu olduğunda duymamış, görmemiş ve konuşmamış olması ve bunların ‘ne demek’ olduğu da, hikâyelerin öne çıkardığı, belki de başlı başına bir yazı konusu olacak önemde sorular.

Ortaya konan daha fiziksel ve ağır bir diğer harita ise, hikâyelere konu olan her şehrin varsayılan topoğrafyasını değiştirecek dipsiz kuyular, içine kuru ekmekle çocukların bırakılıp üstünün örtüldüğü dipli kuyular, herkesin Ermenilerin atıldığını bildiği ve o yüzden ‘Ermeni Peyi’ adını almış uçurumlar, Nusaybin’deki toplu mezarlar ve içindeki kemiklerin taşınıp, ordu tarafından ağzına duvar örüldüğü tanıklıklarla sabit mağaralar... Bu harita da, kurulacak insani köprülerin hangi ağır fark edişleri gerektirdiğini gösterdiği ölçüde, çözümün aynı anda birden fazla yerde aranmasının gerekliliğini gösteriyor.

O halde, torunların hikâyeleri ne demek?

Torunların hikâyeleri, insandan insana, o çok ihtiyacını duyduğumuz köprüleri her zaman kolayca ve sağlam olarak kuramıyor olsa da, içerdikleri zorluklar, karmaşıklıklar ve kimliklerle, çok önemli bir Türkiye haritası sunuyorlar. Bu haritanın ne olduğunu anlamak, onu hem insani hem de siyasi olarak okuyabilmek için, torunların hikâyelerinin ne demek olduğunu ısrarla sormak, tıkandıkları noktalarda o hikâyeleri itmeye çalışmak şart. Bu çerçevede, anlatılar gösteriyor ki, 1915, ‘siyasi’nin ‘insani’ye yaşattığı büyük bir zulüm olsa da, insani olan zulmü içselleştirmeye müsait olduğu ölçüde, çözümün yalnızca ‘insani’de değil, ‘siyasi’de de aranması lazım.

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in Torunlar kitabı, “Ne oldu?” sorusunu cevapsız bırakan anlatıları çok önemli bir yeni noktaya getirip, yaşananlar çerçevesinde geniş ve derin bir Türkiye haritası içeren anlatılar sunarken, anlatıları ne demek oldukları noktasına doğru itmekten imtina ediyor. Ancak, yaşananın büyüklüğü, hem insani hem de siyasi olarak, bazen de bulmayı umut ettiklerimiz pahasına, bütün bunların ne anlama geldiğini sormaya devam etmeyi ve cevaplamaya başlamayı gerektiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Müge İplikçi, “Barışalım”, Gazete Vatan, 16 Ocak 2011

Geçen sene üniversitede dersteyim.

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in ortak çalışması olan Torunlar kitabını okutma konusunda diretiyorum öğrencilerime. Yaşam, edebiyat, etnografi... Dersin içeriğine çok uygun bir kitap. Asimile edilerek Anadolu’da kalan Ermeni çocuklarının öyküleri bunlar. Onların torunlarıyla yapılmış bir sözlü tarih çalışması. Edebiyat ya da sözlü tarihle yakından uzaktan ilgisi olmayan farklı bir bölümden bir öğrencim var, hayta bir oğlan, havai, akıllı. Sürekli olarak şaka yollu sitem edip duruyor bana ‘Başka işin yok mu hoca, sen de bir kısım insan gibi takmışsın kafayı engebeli konulara’ dercesine. Toplumun genel muhafazakâr damarlarından beslenen, yaşam tarzı liberal formatlarla ilerleyen, ulusalcılık fikrine yakın durmaya çalışan bir genç. Usul usul o benim damarıma basıyor, ben de onunkine, didişiyoruz. Bakıyorum olacak gibi değil, hocalık hiyararşimi kullanıp kitabı özel olarak ona veriyorum. Yedi ceddime küfür ettiğini bile bile kitabı ona veriyorum, evet. Özet çıkaracak haftaya.

Bir sonraki hafta geldiğinde yüzü gözü karışmış. Başta endişeleniyorum.

‘Vay be!’

İlk sözü buna yakın bir şey.

Kitabı ellerinin arasında dolaştırıyor, kafasını sallıyor, sevdiğim parlak gülüşü yüzüne yayılıyor. Ama bu gülüş bu kez çok daha yalınlaşmış, ne alaycı bir tonla sıvanmış ne de sinik bir sırla kaplanmış.

Bu tebessümün üzerine bir şeyleri görmüş olan insanların şaşkınlığı çökmüş. Gerçi alaycılık ve sinizm de çekilenlerin ipuçlarını verir ama öyle bir yer vardır ki, öyle bir nokta, orası sözün bittiği yerdir. O, tam da orada durmuş bana ve sınıfa bakıyor şimdi.

‘Burada yazılanlar doğru mu?’ diyor.

Otomatiğe bağlanmış gibi, ‘doğru, doğru’ diyorum.

Tekrarlıyor: Burada yazılanlar doğru mu?

O zaman ben de şaşırıyorum ve hangisi diye sormak ihtiyacını duyuyorum. Çünkü yaşam tanıklıkları bir yana bu tanıklıklardan yola çıkarak iki yazarın da insani boyutlarda altını çizdiği bir sürü husus var kitapta. Susmayı tercih etmek bir doğru olabilir yeri geldiğinde ya da o konu hiç yaşanmamış gibi davranmak, korkmak, hatırlama suretiyle bir kez daha kırılmak istememek, deşifre olmaktan çekinmek ve en beteri yanlış anlaşılıp hedef tahtası haline indirgenmek...

Karşımda hayır der gibi bir hali var. Sonra cümleleri arkaya arkaya sıralamaya başlıyor.

‘Yani bu Ermeniler, yani bu kitaptaki gibi, kendi halinde insanlar, benim ailemden insanlar gibi, yani buradaki insanlar, yani biz gerçekten bir haltlar karıştırmışız, ben sanıyordum ki herşey politik malzeme için... Yani ben sanıyordum ki her şey bir Amerikan oyunu.’

O zaman anlatılanlardaki acıyı gördüğünü keşfediyorum!

Ötelemeden, kaçmadan, sığınmadan, mantık aramadan. Neyse o. Sonra özetini okumaya başlıyor. Ve öğretmenliğin en güzel ve anlamlı yanının karşılıklı bir şeyler ‘öğrenmek’ olduğunu yeniden hatırlıyorum.

Onu en çok kendi ailesinin refleksleriyle yaşayan, neredeyse aynı evlerde, neredeyse aynı ninnilerle, neredeyse aynı yalanlarla sarıp sarmalayan, büyüten, yoğuran hayatın ortak anları dehşete düşürmüştü. Acının çok insani bir şey olduğunu görmek... Ve sadece o acıya dikkat ederek, kendi içindeki herhangi bir acının sağlamasını yapar gibi yapmış, kitaptaki yaşam tanıklıklarını böyle takip etmişti. Nihayetinde insana özgü olan derin acıyı anlamıştı.

Bu açıdan yarım bir insandı ve öteki yarısı da bir yerlerde onu bekliyordu. Kars da olabilirdi bu, Diyarbakır da Trabzon da Sivas da Kayseri, İzmir... Ama bir yerden sonra bunun da pek önemi yoktu.

Kitabın büyük başarısıdır bu. Yazarlarına buradan teşekkür ediyorum. Sözlü tarihin, sanatın, belgesellerin, edebiyatın gücünü bir kez daha bizlere hatırlattıkları için. Tam da burada Vatankitap’a ‘Edebiyatın yolunu şaşırdığı için ölecek bir kuşun karşısında zerre kadar önemi yoktur benim için. İşte bu yüzden de edebiyat çok önemli’ diyen Murat Uyurkulak’a da içten bir selam göndermiş olalım.

O kuş öldü. Ama onu yeniden hayata döndürebiliriz. İstersek.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.