Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-728-9
13X19.5 cm, 240 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Elif Kalaycıoğlu, "Türkiye’nin haritasını torunlar çizerse", Agos Kitap/Kirk, 17 Mart 2010

Verdiği ‘cevaplar’ aslında koca birer soru işareti olan resmi tarih ve ideoloji, bu soruların kendisine sorulmasına da izin vermiyor; sıkıştığı noktalarda ‘kaynak eksikliği’ne sığınıyor. Bu tablo karşısında, bizler de, uzun süredir yaşananların kanıtı olacak alternatif tarihleri bulmak için insan hikâyelerine döndük. Bir yandan da, siyasetin yapamadığını insani olanın yapabileceği umuduyla... Dolayısıyla, Osmanlı ve daha yakın dönemin tarihine ışık tutabilecek, bir türlü bulunamayan, örneğin nüfus dairelerinin ya da jandarmanın çeşitli arşivlerine ve kayıtlarına dayalı tarih çalışmalarının yerini yavaş yavaş sözlü tarih projeleri almaya başladı.

Konu Türkiyeli gayrimüslimlerin tarihi olunca da, yavaş yavaş, Türk komşular, sıra arkadaşları, aynı çarşıda çalışan babaların çocukları da anlatmaya başladılar – eskiden ne güzel komşularının olduğundan, hangi Ermeni abladan terziliği öğrendiklerinden, o zamanlar hangi bayramların birlikte kutlandığından başlayarak. Ve orada da bitirerek... Kimi zaman varsayılan ortak algıya sığınıp, kimi zaman da o ortak algı eksikliğinin hikâyelere zeval getirmesinden imtina edip, “Ne oldu?” sorusunu cevapsız bırakarak.

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in, Nadire Mater ve Müge Gürsoy Sökmen’in de katkılarıyla, Müslümanlaş(tırıl)an Ermenilerin torunlarıyla yaptığı 25 görüşmeyi bir araya getiren Torunlar kitabı görüşmecileri ise, “Ne oldu?” sorusunu, cevabını da ima eden şekillerde soruyor. Örneğin, babaannesi çocukken (‘olaylar’ sırasında) bir sevkiyat müdürü tarafından himaye altına alınmış olan Deniz merak ediyor, “Niye bu bölgede nüfus dairelerinde hep yangınlar çıkmış?” (s. 33); büyük anneannesinin hikâyesini anlatan Şima soruyor, “Neden sadece anneanneler, babaanneler var? Neden herkes tek?” (s. 135) Torunlar konuştukça ve mesela kimliklerde yazan ‘muhtedi’nin hangi resmi kod olduğunu fark ettikçe (s. 76), yalnızca resmi söylemdeki boşlukları değil, çoğunlukla parça parça anlatılan hikâyelerdeki eksikleri de fark ediyorlar. Bu sorular, anlatılabilenlerle birleştikçe, terzilik öğreten Ermeni ablalara, çarşıdaki dükkânı işleten amcaya ne olduğu sorusu da büyük ölçüde cevabını buluyor.

Kitabın çok çarpıcı bir şekilde öne çıkardığı, ancak büyük ölçüde cevapsız bıraktığı soru ise, “Ne demek?” Diğer bir deyişle, bütün bu keşfediş öyküleri ne anlam(lar)a geliyor? Bu hikâyeler bize yalnızca 1915’te yaşananlara dair değil, yakın dönem resmi tarihimiz, toplumsal tarihimiz ve aile tarihlerimizle ilgili olarak ne anlatıyor? Ayşe Gül Altınay, ‘Suskunluk Katmanları Aralanırken: Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler nerede?’ başlıklı sonsözde, bu grubun hikâyelerinin neleri anlattığından çok, neden bu hikâyelerin suskunluk katmanları altında kaldığına odaklanıyor. Her iki taraftaki ataerkil bakış açısı, etnisite ve ırk temelli millet anlayışı ve ‘soykırım’ odaklı hâkim siyasetin medyaya yansıması (s. 214) eksenleri üzerinden inşa edilen bu cevap, suskunluk katmanları altından çıkan hikâyelerin ne anlama geldiğini cevaplamaktan uzak kalıyor.

Bu noktada önemli bir önerme, Fethiye Çetin tarafından kaleme alınan ‘Hikâyelerden Köprüler Kurmak’ başlıklı girişte mevcut. Anneannesinin “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin” temennisinin gerçekleşmesi için önce o günlerin ne olduğunu anlamak gerektiğini belirten Çetin’e göre, bu hikâyeler de, torunları kendi içlerindeki ‘öteki’ ile tanıştırdığı ölçüde, onların bir daha ‘öteki’ne düşman olamamasını sağlayan anlatılar. Fakat torun hikâyelerinin ‘ötekilik’le ilişkili sorulara verdiği cevap ve bu konuda çizdiği algısal Türkiye haritası oldukça düşündürücü.

Hikâyelerin gücü, ‘öteki’liğin derinliği

Yaşanan ciddi mağduriyetler üzerinden örülen kimliklerin, benzer mağduriyetleri başka kimliklere yaşatmasının ya da başka kimliklerin yaşadığı mağduriyetlere duyarsız kalabilmesinin olağandışı ya da istisnai olmadığı, uzun zamandır dillendirilen bir tespit. Kitaptaki hikâyelerin ve Fethiye Çetin’in de işaret ettiği, belki de çok daha çarpıcı olan soru, bu kimlik daireleri kesiştiğinde ve insan ‘öteki’ bildiğinin aslında kendisinin bir parçası olduğunu fark ettiğinde ne olduğu. Hikâyelerin bu soruya verdiği cevap, basit olmaktan çok uzak.

Öncelikle, içteki öteki ile kurulan ilişki, o ana kadar varsayılan kimlikten bağımsız değil. Bu çerçevede, görüşme yapılan kişilerden Quesra Kişo Özlemi, zaten daha önce Elazığ-Malazgirt-Ankara arasındaki geçişlerinde Doğulu, Kürt ve “kıro” olarak görüldüğünü anlatıyor (s. 82); Aslı, kendi kimliğini tanımlarken “sürekli ezilen bir toplumun içerisindensin, Ermenilik de bunun bir katmanı” (s. 167) diyor; Şima ise zaten Kürt bir aileden geldiğini, duyduğu başka hikâyeler de olduğunu ve dolayısıyla ailesinin Ermeni olduğunu öğrendiğinde şok yaşamadığını anlatıyor. 25 anlatı belki genel bir çıkarsama yapmak için çok küçük bir sayı, ancak burada, nedensellik ilişkisinin tek yönlü olmayabileceğine dair ciddi ipuçları var. Yani içindeki ‘öteki’yi kolayca benimseyenler, zaten benzer söylemlerde kendilerini başka nedenlerle öteki olarak görmeye alışkın olanlar, çoğunlukla da Kürtler, Aleviler, Zazalar. İçerdiği anlamlar açısından en karışık ve düşündürücü olan hikâye ise, yaşananların dillendirilmediği Türk bir ailede büyümüş olan ve eskiden milliyetçi bir çizgide olduğunu belirten Barış’ınki. Barış bir yandan yaşananları duygusal olarak anlamamanın mümkün olmadığını söyleyerek hikâyelerin gücünü gösterirken, bir yandan da “İyi ki kesmişiz” diyen amcasının, ya da bu konuların konuşulmasına izin vermeyen babasının açık görüşlülüğünden, dünya vatandaşlığı ve solculuğundan bahsederek ötekiliğin derinliğine dair ipuçları veriyor.

Dolayısıyla, önemli bir soru, burada keşfediş ile ötekileştirmeme arasında kurulan bağın ne kadar doğrudan olduğu. Bu sorunun diğer kısmı ise, hikâyeler gerekli insani köprüleri kurmakta zorlandığında, bu anların bize hangi algıların derinliğini ve kalıcılığını gösterdiği. Nitekim, bu soru özellikle de torunların bahsettiği başka aile bireylerinde vücut buluyor. Kendilerini kabul ettirmek isteyen ve yeni kimliklerini örnek Müslüman ve/veya vatandaş olmak üzerinden kurgulayan anneanne/babaanne/dedelere en ufak bir husumet anında ‘ne olduklarını’ hatırlatan komşular kadar, çocuklarına kızdığında “Ermeni tohumu” ya da “Asala dölü” diyen anneler, “İyi ki kesmişiz” diyen amcalar ve bir türlü aileye kabul edilemeyip köşede bırakılan üvey dayılar da var. Bu bağlamda, ‘öteki’liğin bu kadar derin olmasının ne anlama geldiği, bir türlü içselleştirilemeyen bazı ‘bir arada yaşama’ların yıllarca sakin geçtikten sonra hangi anlarda çökebileceğinin tahmin edilemezliği ve bunun yol açtığı tedirgin hayatlar, hikâyelerin ima ettiği ve insan hikâyelerinden bilinçli ya da bilinçsiz olarak beklediğimiz umuda gölge düşüren, çok ciddi sorular.

Köprülerden Türkiye haritasına: Algılar, kanıtlar

Öte yandan, bu hikâyelerin ortaya koyduğu çok ciddi bir Türkiye haritası var. Bu anlatılar, insan hikâyelerinin bilinmesi üzerinden buluşmalar ve normalleşmeler kurgulayan bizlere, bu hikâyeleri uzun zamandır bilenlerin ve bilmeyenlerin kim olduğuna dair önemli ipuçları veriyor; ‘bilinmeyen hikâyeler’ derken, aslında büyük ölçüde –Anadolulu olmayan ve ağırlıklı olarak Sünni– Türklerin bilmediği hikâyelerden bahsettiğimizi gösteriyor. Diğer bir deyişle, hikâyelerin ‘bilinmiyor’ addedilmesinin önemli nedenlerinden biri, bunu siyaseten egemen kesimin bilmiyor olması. Görüşülen torunlardan Barış’ın birbirinden ayırmak için büyük özen gösterdiği insan hikâyeleri ve siyaset tam da burada, “Bu hikâyeleri kimlerin bilmesi bir şeyleri değiştirecektir?” noktasında yeniden birleşiyor.

Hikâyelerin çizdiği algısal Türkiye haritası, aynı zamanda, bir süredir tarihi ve içeriği tartışmalara konu olan ‘sol’un, bu keşfediş öyküleriyle nerelerde kesiştiğini, nasıl baş ettiğini; dünya vatandaşlığı, açıkgörüşlülük gibi siyasi/insani pozisyonların içini nasıl doldurduğumuzu da bizlere açıkça gösteriyor. Teorik olarak benimsenen siyasi pozisyon ile somut anlar ve kimlikler üzerinden yaşanan zorluklar birden fazla anlatıda mevcut. Kendini ‘dünya vatandaşı’ olarak tanımlayan birinin nasıl “İyi ki kestik” diyebileceği, sınırların kalkması kurgusunu da içeren bir solun bu meseleler söz konusu olduğunda duymamış, görmemiş ve konuşmamış olması ve bunların ‘ne demek’ olduğu da, hikâyelerin öne çıkardığı, belki de başlı başına bir yazı konusu olacak önemde sorular.

Ortaya konan daha fiziksel ve ağır bir diğer harita ise, hikâyelere konu olan her şehrin varsayılan topoğrafyasını değiştirecek dipsiz kuyular, içine kuru ekmekle çocukların bırakılıp üstünün örtüldüğü dipli kuyular, herkesin Ermenilerin atıldığını bildiği ve o yüzden ‘Ermeni Peyi’ adını almış uçurumlar, Nusaybin’deki toplu mezarlar ve içindeki kemiklerin taşınıp, ordu tarafından ağzına duvar örüldüğü tanıklıklarla sabit mağaralar... Bu harita da, kurulacak insani köprülerin hangi ağır fark edişleri gerektirdiğini gösterdiği ölçüde, çözümün aynı anda birden fazla yerde aranmasının gerekliliğini gösteriyor.

O halde, torunların hikâyeleri ne demek?

Torunların hikâyeleri, insandan insana, o çok ihtiyacını duyduğumuz köprüleri her zaman kolayca ve sağlam olarak kuramıyor olsa da, içerdikleri zorluklar, karmaşıklıklar ve kimliklerle, çok önemli bir Türkiye haritası sunuyorlar. Bu haritanın ne olduğunu anlamak, onu hem insani hem de siyasi olarak okuyabilmek için, torunların hikâyelerinin ne demek olduğunu ısrarla sormak, tıkandıkları noktalarda o hikâyeleri itmeye çalışmak şart. Bu çerçevede, anlatılar gösteriyor ki, 1915, ‘siyasi’nin ‘insani’ye yaşattığı büyük bir zulüm olsa da, insani olan zulmü içselleştirmeye müsait olduğu ölçüde, çözümün yalnızca ‘insani’de değil, ‘siyasi’de de aranması lazım.

Ayşe Gül Altınay ve Fethiye Çetin’in Torunlar kitabı, “Ne oldu?” sorusunu cevapsız bırakan anlatıları çok önemli bir yeni noktaya getirip, yaşananlar çerçevesinde geniş ve derin bir Türkiye haritası içeren anlatılar sunarken, anlatıları ne demek oldukları noktasına doğru itmekten imtina ediyor. Ancak, yaşananın büyüklüğü, hem insani hem de siyasi olarak, bazen de bulmayı umut ettiklerimiz pahasına, bütün bunların ne anlama geldiğini sormaya devam etmeyi ve cevaplamaya başlamayı gerektiriyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.