Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-923-8
13x19.5 cm, 376 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fethiye Çetin diğer kitapları
Anneannem, 2004
Torunlar, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Utanç Duyuyorum!
Hrant Dink Cinayetinin Yargısı
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2013
2. Basım: Eylül 2013

Agos'un, Hrant Dink'in ve ailesinin avukatı olan Fethiye Çetin, Dink cinayetinin en yakın görgü tanıklarından biri. Cinayetten önce açılan mesnetsiz davalarla bir linç atmosferi oluşturulurken Dink'le birlikteydi. Utanç Duyuyorum!, herşeyden önce bu tanıklığın hikâyesi. Dink cinayetine dair bildiklerini, sezdiklerini adli makamlara sunan, ancak çoğu bilginin soruşturma konusu edilmediğini gören Çetin'in unutmaya direnmek, hakikate ulaşmak, adalete erişmek için kamuoyuna ve adli makamlara yaptığı bir çağrı.

"Hrant Dink cinayeti, pek çok benzeri gibi Ergenekon’u aşan, daha derinde bir yapı tarafından işlendi," diyor Çetin. "Bu yapının izleri dava dosyalarında. Yapılacak iş, dosyalardaki izleri takip etmek. Dink cinayeti dosyaları, Ergenekon dava dosyaları, Savcı Doğan Öz, Abdi İpekçi ve daha pek çok dosya, görmezden gelinen, üstü örtülen izleri, işaretleri takip edecek savcılarını bekliyor. Yapılması gereken bu izleri, bu işaretleri kararlılıkla izlemek olmalı, gücün hukukunu uygulamak, izlerin üstünden atlamak değil.

"Evet tarihimiz hesabı sorulmamış suçlar, failleri ortaya çıkarılıp yargılanmamış cinayetlerle dolu. Biz bu utancı geçmişten devraldık ama gelecek kuşaklara devretmemekle sorumluyuz. İşte bu kitap, bir bakıma benim kuşağıma da bir çağrı; utancın hesabını sorma, gelecek kuşaklara utançtan arınmış bir gelecek sunma çağrısı..."

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Artık Yasımı Tutacağım
Başlarken

Birinci Bölüm
19 Ocak'tan Önce
1. Tanışma
"Bırakın bu palavraları"
"Ama biz azınlıklar 'haddimizi bilerek' siyaset üretmeye çalışıyoruz"
"Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele"
"Anneannem"le Yolculuğumda Yol Arkadaşım
"Şimdi Yalnızlık Zamanı"
"Buluşmaların Adamı"

2. Davalar, Soruşturmalar
"Türklüğü neşren tahkir ve tezyif"
Neydi Hrant'ın maksadı?
Hrant Dink ve Agos aleyhine kampanyanın dava ayağı
İhbarcılar ve Şikâyetçi Sıfatıyla Dilekçe Verenler
Soruşturma Açılıyor
Dava Açılıyor
İddianame
Yazının anlaşılmasını sağlamak
Hukukçu bilirkişi talebi
"Gürültüye gerek yok"
Duruşmalar
Birinci duruşma
İkinci duruşma
Bilirkişi Raporu
Ve Kerinçsizgiller Sahnede
Adil Yargılamayı Kim Etkiliyor?
Ertelemelerle Süren Dava
Davayı duyurmak gerekir
Kararın açıklanması
Mahkeme Kararı mı, Irkçı Bildiri mi?
"Esasen suç diye bir eylem bulunmamaktadır"

3. Ne Olmuştu?
"Özel Harp" Kokusu
"Bu arada, Hrant Dink'i beraat ettirecekler herhalde..."
Hrant Dink davasıyla ilgili bölümler mi sansürlenmiş?
"Şimdi Mehmet Soykan aradı"
"Hrant Dink bizim savaştığımız adam"
Her şey Ümit Sayın'ın istediği yönde sonuçlanıyor
Grup "devre"ye girdikten sonra başka neler olmuştu?
Veli Küçük: "Hrant Dink mi gene"
"Ben böyle bir suç işlemedim"
Kampanya Katılımcıları Arasında Bir Başkonsolos:
Azeri Faktörü

4. Yargıtay
Yargıtay Kararı
"İdam fermanım!"
"Ermeni olduğu için..."
"Sınırlı Haklar Rejimi"
Ergenekon Dosyasındaki İzler: Ergun Poyraz
"Hâkimleri aşan bir irade devreye giriyor"
Ombudsman: "Doğru da olabilir yanlış da"
"O zaman Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konusu
Türkiye'de bu kadar özümsenmiş değildi"

5. Yeni Davalar, Tehditler
Destek ve Dayanışma
TCK 288 "Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs"
Savcının Acelesi Vardı
Ülkede Estirilen Hava
Vural Savaş savcıları göreve çağırıyor
Yargı çevresi ve savcı farkı
"Agos'u taşıyalım mı?"
Tehditler, Hakaretler
Azınlıklar, Azınlık Sorununu Dile Getirenler Hedef Tahtasında
Misyoner avı
"Neden Kaboğlu'nun ağzına iki tane vurmadın"
Osmanlı Ermenileri Konferansı
6-7 Eylül Olayları Sergisi
Orhan Pamuk duruşması
Rahip Andrea Santoro cinayeti
İsmet Berkan, Murat Belge, Erol Katırcıoğlu, Hasan Cemal, Haluk Şahin duruşması
Hrant'ın Çırpınışı
Üniversitede Kurulan Kumpas
TCK 288 Duruşmaları
O Duruşma Günü İnsanlığımdan Utandım
Savunmalarımız
Müdahil dilekçeleri
Mahkemede saldırı
Basın Etiği mi Dediniz?
İkinci Duruşma
"Türklüğü Aşağılama", TCK 301
Duruşma yapılamadan vurdular
Haksız ve hukuksuz müdahale
Savcının görüşü baştan hazır
Hâkimi çekilmeye davet ettik
Akıl almaz "gerekçeli karar"
Son Görüşme
Son Telefon

İkinci Bölüm
Bildiklerim ve Sezdiklerim
1. Dikkat Çeken "Özel" Kişiler, Karartma, Örtme Faaliyetleri
Operasyonun Hazırlık Safhası
Ergenekon Belgelerine Yansıyanlar
"msn görüşmelerinin delil olarak kullanılmasının önüne
geçilmeli"
"Güvenilir bir kaynaktan alınan bilgi" neydi, ne oldu?
"Gerektiğinde milis güçler kurulur"
"Özel" korunan Dink cinayeti sanığı
Görüntülerdeki şüpheli şahıslar neden bulunamadı?
Güvenlik şirketlerinin operasyonlardaki rolü
Trabzon: derin ilişkiler ve "özel" kişiler
2. Derin Yapılar Gizli Ordular
MİT Hrant Dink Operasyonunun Neresinde?
İstanbul Valiliği'ne çağrılma
Cinayete ilişkin önemli bir belge
"Özel Harp Dairesi'nin tarihi aynı zamanda Türkiye'nin
gizli tarihidir"

3. Savcının Ajandasında Kalan Bilgiler
Agos'a Gelen Bir Şahıs
Bir İhbar da Ukrayna'dan
"Bu iş ihaleye çıkarılmıştı"
"Eğer yakalanmasaydık İstanbul'da Ermenileri öldürecektik"

4. Sözün, Sözüm Olsun Hrant

Ekler
Ek 1: Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi 2004/184 Esas sayılı
dosya için sunulan Bilirkişi Raporu
Ek 2: Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2004/184 Esas,
2005/1082 Karar sayılı 7/10/2005 tarihli Kararı
Ek 3: Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 2006/711 Esas,
2006/2497 Karar sayılı 1/05/2006 tarihli Kararı
Ek 4: Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2006/9-169-184 sayılı,
11/07/2006 tarihli Kararına Katılmayan Hâkimlerin
Karşı Oy Yazılarından Bölümler
Ek 5: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kararı
Ek 6: MİT Belgesi Olduğu İddia Edilen Kriptolu Evrak
Ek 7: Başbakan'a Sunulduğu Söylenen Şema
OKUMA PARÇASI

Artık Yasımı Tutacağım, s. 17-20.

Acı haberi Diran verdi. Kitabımın tanıtım toplantısı için Paris'teydim. Bir radyo programı ardından radyo çalışanları, kitabın çevirmeni ve akşam yapılacak panelin katılımcıları ile birlikte kalabalıkça bir grup olarak yemekteydik ve karşılaştığımız andan itibaren aramızdaki buzları hızla eritmekle ve birbirimizi anlamaya çalışmakla meşguldük.

Ekranında Diran'ın ismini görünce gevrek bir sohbet beklentisiyle keyifle ve vakit geçirmeden açtım telefonumu. Henüz bir şey söylememe fırsat vermeden, "Biliyor musun burada ne oldu?... Hrant'ı vurdular!.." dedi Diran'ın her titreşimine tarifsiz bir acının yerleştiği sesi. Yüzüme yayılmış gülümsemenin donduğunu ve ardından dünyanın tüm dillerinde aynı anlama gelen bir ses çıkardığımı hatırlıyorum. Bir de masamızdaki kalabalığın kocaman gözlerle bana baktığını.

Dünyanın neresine giderseniz gidin her yerde aynı anlama gelen, yürekten kopan o tuhaf ve hırıltılı sesi, kural olarak hıçkırık ve gözyaşları takip eder. Ama sizden kopartılan dostunuz, kardeşiniz, bir yakınınız ise ve siz onun avukatlığını üstlenmiş iseniz, aranızdaki bu müvekkil-vekil ilişkisi devam ediyorsa, yüreğinizden kopup gelen o hırıltıya benzeyen acı sesle ve dudağınızda donan gülümsemeyle kalırsınız. Çünkü görev devam etmektedir ve sizin ağlamaya vaktiniz de hakkınız da yoktur. O sırada medyadan birileri size Hrant Dink'in avukatı olduğunuz için birtakım sorular sormaktadır. "Dostumu öldürdüler, cevap verecek durumda değilim," diyemezsiniz, bu cinayette payı ve rolü olanları, onun nasıl hedef durumuna getirildiğini ve getirenleri söylemek istersiniz. Siz, kendinizi her zaman ve her durumda onun vekili olarak görür ve buna uygun davranmak zorunda olduğunuza inanırsınız. Sizden beklenen de budur. Öyle ya, ağlayan, sızlayan, yas tutan avukatı kim ne yapsın?

Uzakta olmak kahreder sizi... avukat arkadaşlarınızı arayarak ya da sizi arayanlarla konuşarak yapılacak işlere nezaret edersiniz. Cinayet mahallinde olmak, olay yeri krokisi çizilirken ve olay yeri aranırken, deliller toplanırken, otopsi yapılırken başında olmak gibi.

Paris'ten apar topar döndüm ve doğruca Agos'a gittim. Cenaze hazırlıklarının konuşulduğu odaya girdim ve derhal cenaze komitesine dahil oldum. İçimden Agos çalışanlarına sarılıp ağlamak geldi ama tuttum kendimi, her birinin sırtına dokunarak, ellerini tutarak metanet telkin etmeye çalıştım. Öyle ya, ben onların avukatıydım ve o anda görev başındaydım.

Emniyet Müdürlüğü'nde yapılan görüşmelere katıldım. Orada polisler bana, "Başınız sağolsun," dediler. Kimileri samimiydi, kimileri tedirgin; bunu hissettim. İçimden "normal" insanların bu durumda söyleyecekleri ve yapacakları şeyler geçti ama ben, "hepimizin" demekle yetindim ve sonra ekledim: "Hepimizin başı sağolsun, kimileri farkında değil belki ama bu hepimizin kaybıdır." Bunu söyledikten sonra, toplantı masasına, görevimin başına döndüm.

Emniyetten tekrar Agos'a döndüm ve oradan Bakırköy'e, sevgili kardeşimin evine gittim. Çok kalabalıktı. Rakel'in salonda taziyeleri kabul ettiğini söylediler. Salona yönelmiştim ki Arat'ı gördüm. Dünya güzeli yüzüne çöken koyu karanlıkla güzelim gözlerine acı ve öfke sinen Arat'ı... İçimden dayanılmaz bir biçimde haykırmak ve ona sarılıp bağıra bağıra ağlamak geldi ama kendimi tuttum yine. Çünkü Arat da benim müvekkilimdi...

Son duruşmada camları koyu bir polis otosuna bindirerek kaçırmıştım babasıyla birlikte onu da. Görev devam ediyordu ve Arat'ın bana ihtiyacı vardı.

Salona girdiğimde, oradakilerin çoğu beni tanıdı. Bu durumda, Rakel'e de sarılıp ağlayamazdım.

Ertesi gün, o dağ gibi Hrant'ımı ensesine kurşun sıkarak deviren tetikçinin teşhis işlemi için yine Emniyet Müdürlüğü'ndeydim. Teşhisin yapıldığı aynalı oda bodrum kattaydı. Beni asansörle aşağıya indiren polis memuru, soruşturma savcılarının ve zabıt katibinin bulunduğu, görgü tanıklarının da sırayla içeri alındığı odanın kapısını araladı, kafasını içeri doğru uzatıp "Maktulün avukatı geldi," dedi. İrkildim. Sendeledim. İçeri giremedim. Kapı açıldığı, içeriye davet edildiğim halde bir süre eşikte bekledim.

"Maktul" sözü ile kastedilen Hrant'tı...

Gerçi, cinayet davalarında öldürülen kişiye maktul, öldürene de katil ya da katil zanlısı deniyordu denmesine ama, bünyem "Hrant" ile "maktul" sözcüklerini yan yana getirmeyi reddediyor, bütün yaşananlara rağmen Hrant'ın adının yanına maktulü yakıştıramıyordum. İçimden orayı hızla terk etmek, sokaklarda koşmak ve bağırarak ağlamak geçtiyse de bunu yapmadım; içeri girdim. Soruşturma savcıları ile tanıştım ve onlardan bilgi aldım.

Cinayetten birkaç ay sonra dostlarının Hrant için yazdıklarından oluşturulacak "Hrant'a" (Ali Topu Agop'a at) kitabı için benden de bir yazı istendiğinde hemen herkesin yaptığı gibi tereddütsüz kabul ettim.

Bulduğum ilk fırsatta o yazıyı yazmak üzere bilgisayarın başına oturdum ama tek satır bile yazamadım. Kafamda yazıyı kuruyor ancak bir türlü başlayamıyordum. Bir ekrana, bir klavyeye bir de duvardaki saate bakarak kuracağım cümleyi düşünüyor ama bir adım sonrasını getiremiyordum. Bir oraya, bir buraya bakarak böyle saatler geçirdim ama yazamadım. Bilgisayarı kapatıp kalktığımda içimde tarifsiz bir sıkıntı hissettim. Bu böyle günlerce sürdü.

Sonra birden daha önce de bu duygunun ve iç sıkıntısının aynısını yaşamış olduğumu fark ettim. 2007'nin Şubat ayında Milliyet gazetesi kitap eki için benden ısrarla Türk- Ermeni dostluğunu anlatan bir yazı yazmam istenmiş, çok yoğun olmama rağmen kıramamış, yazmayı kabul etmiştim. Bir türlü başlayamadığım ve zorlukla bitirebildiğim o yazıya verdiğim başlık da ilginçti, "Gecikmiş Yas". Benden Türk-Ermeni dostluğu üzerine yazmam istenirken bu dostluğu, acı, matem ve yas üzerinden kuran bir yazı yazacağım hesap edilmiş miydi bilmiyorum, ama ben başka türlüsünü yazamamıştım.

"Yas" sözcüğünü başlığa yerleştirdiğim o yazıyı ve sıkıntılı yazma sürecini hatırladığımda evde yalnızdım. İçim öyle sıkıldı ki yüzümü yıkamak için bilgisayarın başından kalkıp doğruca banyoya gittim. Yüzümü yıkadım ve aynanın karşısına geçip dikkatle baktım görüntüme. Bir yandan da bu iki yazıda ortak olanı düşündüm. İşte tam o sırada, aylarca önce Paris'te bir lokantada dudaklarımda donup kalan gülümsemeyi fark ettim. Aynada gördüğüm bana hiç benzemiyordu, sadece gülümsemesi değildi donan, bakışları da donmuştu bu bana benzemeyen suretin.

Bu bana benzemeyen donuk suretin ve bu iç sıkıntısının kaynağını keşfettiğim o anda iki damla yaş gelip oturdu göz pınarıma, tıpkı daha önce birkaç kez olduğu, tıpkı daha önce iki damlayla kalıp arkasının gelmediği gibi. Gözyaşlarım pınar olup akmadı, ama birden: "Ben Hrant'ın yasını tutamadım ki," dedim kendi kendime. Yüzümde donup kalan gülümsemenin de, bir türlü geçmeyen iç sıkıntısının da sebebi buydu. Ben, "avukatlık" yapmaktan Hrant'ın yasını tutmaya fırsat ve zaman bulamamıştım. Zaten benden beklenen de yas tutmak değildi. Yas tutmak, ağlamak, dövünmek hatta ilenmek, insanlara mahsustu. Ağlayan, dövünen, ilenen avukattan, başta avukatlar olmak üzere kimse hazzetmezdi.

Ama ben buradan cümle âleme ve tüm dostlarına ilan ediyorum. Bu kez kararlıyım. Hrant'ın yasını tutacağım. Biliyorum ki, hatırlama ve yas, yüzleşmenin, iyileşmenin, olmazsa olmazı. Yıllardır içime hapsettiğim hıçkırıkları artık serbest bırakacağım. Karar verdim ben artık Hrant'ın yasını tutacağım.

Devamını görmek için bkz.

Başlarken, s. 21-25.

Yer Agos gazetesinin önü, tarihler 19 Ocak 2012'yi gösteriyor. Hrant Dink'in öldürülüşünün beşinci yılı. Karin Karakaşlı, Agos'un önünde toplanan binlerce kişiye hitaben yaptığı konuşmasına şöyle başlıyor:

Sevgili canlar, 19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. Türklüğü tahkir ve tezyif'ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

Tam da Karin'in söylediği gibi bu cinayete ilişkin tanıklığımız, duyuma değil, görgüye dayalı. Hukukta görgü tanığı deyiminden, bir olayı, bir suçu ya da süreci bizzat görüp yaşayan kişiler anlaşılır. Hrant Dink cinayeti, hazırlanışıyla, işlenişiyle gözlerimizin önünde adım adım gerçekleştirildi ve biz bu süreci seyretmekle yetindik. Yıllardır başka suçları ve acıları seyrettiğimiz gibi...

"Seyircisiz zulüm olmaz," derler. Dünyanın benzer başka ülkelerinde olduğu gibi bu topraklarda da zalim, hep seyircilerinden aldı gücünü, seyircileriyle güçlendi, "suç" seyircilerinden alınan zımni onayla "suç" olmaktan çıkarıldı. Failler yargılanmadı, suçlular ve suçlar cezasız kaldı.

Murat Belge bir yazısında şöyle demişti: "Ama bir toplum, hiçbir şeye karışmayıp sadece olanı seyretmekle yetinse bile, bir biçimde 'suça ortak' oluyordur. Kaldı ki hayat, katılmadan seyretmeye de pek imkân vermez."

Bu topraklarda yüz yıl öncesinde yaşatılan o büyük suç da seyircisini görgü tanığı kılmakla kalmadı, sonrasında yaşatılan bütün suçlar gibi seyircisini suç ortağı kıldı. Ve sonunda, zalimin fail olduğu suçlar, toplum nezdinde neredeyse suç olmaktan çıktı, yani mutat ve meşru kılındı, demem o ki suç gelenekselleşti. Geleneksel bir suç ortaklığımız var ve zalim bu ortaklıktan besleniyor.

Çünkü fail, seyircinin hep sessiz kalmasını ister. Hakikat ve adalet, failin ölümüne korktuğu şeydir. Gücünü, bütün mekanizmalarıyla, kurumlarıyla hakikati gizlemek üzerine kurar.

Ama gün geldi, bir cinayet, Hrant Dink cinayeti, zulmedenin umduğunun aksine, toplumun büyük çoğunluğuna "Artık yeter!" dedirtti. Çünkü Karin'in eşsiz deyişiyle, Hrant Dink, bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti.

Hrant Dink, yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de bu ülkenin bütün acılarının dermanını sunmaya devam ediyor. Bu cinayetin aydınlatılması, kendinden önceki bütün siyasi cinayetlerin çözülmesi için anahtar sunuyor bize. İşte bunun içindir ki, devletin bütün kurumlarıyla katıldığı topyekûn bir gizleme, unutturma çabasına rağmen toplum bu cinayeti unutmuyor ve artık bu cinayetin suç ortağı olmayı reddediyor. Çünkü biliyoruz ki, bu cinayetin aydınlatılması, ülkenin aydınlatılması demek.

Hrant Dink cinayetinin en yakın görgü tanıklarından biri bendim. Cinayetin hazırlık sürecinin yargı ayağında onunla birlikteydim. Görgüye dayalı tanıklığımı, süreçte rol alanları, olayları, açılan davaları, duruşmaları ve kararları bir avukatın tanıklığı ile anlatacağım. Zaman zaman sorular soracak, sorduğum kimi sorulara kendim cevap vermeye çalışacağım. Cevaplarım, yorumlarım, gördüklerimle sınırlı, daha bilmediğim ne çok şey var kim bilir?

Evet, bu kitap bir tanıklığın hikâyesidir.

Öncesi ve sonrasıyla Hrant Dink cinayetine neredeyse birinci elden tanıklığın.

Müvekkilimin, dostumun, kardeşimin cinayetine dairdir bu tanıklık.

Tanıklığımı, bu cinayete dair bildiklerimi, gördüklerimi, sezdiklerimi öncelikle adli makamlara sundum, sunmaya devam ediyorum. Lakin bu yöndeki çabalarım, sayısı her gün çoğalan klasörlerden oluşan dava dosyalarında birer dilekçe, masa takvimine ya da ajandaya alınan not olmaktan ileri gidemedi, soruşturmaya dönüşmedi, işaret ettiğim olgular araştırılmadı, kişiler sorgulanmadı.

Tanıklığımı pek çok defa, pek çok yerde, değişik vesilelerle kamuoyunun bilgisine sunmak için anlatmaya çalıştım; ama bu sefer de zaman ve yer darlığı nedeniyle bölük-pörçük anlatılar olarak ulaştı muhataplarına. Ulaşanlar da bir süre sonra unutuldu, onlarca bilgi arasında kayboldu.

Anlatacaklarım öyle çoktu ki; derdimi gönlümce anlatacak mekân ve ortamı bulamadım. Röportajlar, gazete yazıları ya da raporlar, meramımı tam olarak anlatabilmem için yeterli olamadı. İşte bu nedenle yazmaya karar verdim.

Hakikate ulaşmak, adalete erişmek, bir cinayetten yola çıkarak sayısız mağduriyetin onarılması sorumluluğunu paylaşmaya davet olsun diye yazdım bir de.

Halkların bilincinde ve vicdanında yer etsin, geleceğin umudu gençler okusun diye...

Olur ya bir ihtimal, bir gün bir savcı çıkar da bu yazılanları ciddiye alır, soruşturmayı derinleştirir diye...

Bu ülkenin tarihi, bir bakıma, failleri yargı önüne çıkarılmayan, yargılansa dahi cezalandırılmayan sayısız suçun tarihi, failin, unutmayı teşvik etmek için elinden gelen her şeyi yaptığı siyasi cinayetlerin, suikastlerin, faili meçhul bırakılmış suçların tarihi. Gizlilik, sessizlik, unutturma ve inkâr, failin ilk savunma adımı, ilk savunma hattı oldu hep. Bu kitap bu nedenle unutmaya direnmenin, hakikati ve adaleti talep etmenin de çağrısı.

Hakikati, cinayetin ardındaki örgütü ortaya çıkaracak olan bir ülkenin yargısal makamlarıdır kuşkusuz. Bu kitap hakikati ve cinayetin ardındaki örgütü ortaya çıkaracak adli makamlara da bir çağrıdır aynı zamanda. Bu nedenle iddialar ve sorulardan oluşmaktadır.

Cinayet öncesinde Hrant Dink'in avukatı, cinayet sonrasında ise ailesinin avukatı olarak görev yaptım, yapmaya devam ediyorum. Cinayeti planlayan ve gerçekleştiren gücü ortaya çıkarmak konusunda savcıların sahip olduğu yetki ve olanaklara elbette sahip değilim. Bana bilgi sızdıracak istihbarat kaynaklarım da yok, hiç olmadı. Ben sadece tanık olduklarımdan ve dava dosyalarından yola çıkarak öne sürüyorum iddialarımı.

İzleyenler hatırlayacaktır, bugüne kadar gördüklerimden, bildiklerimden, okuduklarımdan çıkardığım sonucu, cinayetin ardındaki örgütü soranlara şöyle açıkladım: Hrant Dink cinayeti, pek çok benzeri gibi Ergenekon'u da aşan, onun üzerinde, daha derinde bir yapı tarafından işlendi. Bu yapının izleri dava dosyalarında. Yapılacak iş, dosyalardaki izleri takip etmek, üstü örtülmek istenenlerin üzerine gitmek. Hrant Dink cinayeti dosyaları, Ergenekon dava dosyaları, Savcı Doğan Öz, Abdi İpekçi ve daha pek çok dosya, görmezden gelinen, üstü örtülen izleri, işaretleri takip edecek savcılarını bekliyor.

Yapılması gereken, bu izleri, bu işaretleri kararlılıkla izlemek olmalı; gücün hukukunu uygulamak, izlerin üstünden atlamak değil. Örgüte bu şekilde ulaşılabilir ve hakikat böylece ortaya çıkarılabilir. Bu kitap, işte bu nedenle, dava dosyalarındaki ipuçlarını, birbirleriyle irtibatlarını ortaya çıkarma çabası ve izlerin götürdüğü merkezi işaret etme iddiasıyla kaleme alındı.

Bu kitap aynı zamanda Hrant Dink cinayetinin bir "operasyon" olarak planlanışının, adım adım gerçekleştirilişinin utanç verici tablosunu gözler önüne serme çabasıyla kaleme alındı. Öncesi, işlenişi ve sonrası ile utancın...

Evet tarihimiz utanç dolu olaylar, hesabı sorulmamış suçlar, failleri ortaya çıkarılıp yargılanmamış cinayetlerle dolu. Biz bu utancı geçmişten devraldık ama gelecek kuşaklara devretmemekle sorumluyuz. İşte bu kitap, bir bakıma benim kuşağıma da bir çağrı; utancın hesabını sorma, gelecek kuşaklara utançtan arınmış bir gelecek sunma çağrısı...

Yargılama süreçleri devam ediyor, yazdıklarımı gelinen aşamada birinci kitap olarak tasarladım.

Bu kitap, işte bu nedenle bir son değil, bir ara durak.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, 19 Ocak öncesini, cinayet sonrasındaki izleriyle anlatmak çabasında. İkinci bölüm ise, cinayetten sonra, özel olarak üstü kapatılanlar, karartılan izler, işaretler ile bana ulaşan ihbarlar arasından seçtiklerimden oluşuyor. İhbarların doğruluk derecesini bu aşamada bilmem mümkün değil. Ama bende kalmasın, tarihe kaydedilmiş bir not olsun istedim; ihbarlar arasından seçtiklerimi işte bu nedenle bilginize sundum.

Ekler bölümüne, önemli gördüğüm bazı karar, rapor ve belgeleri olduğu gibi koydum.

Metin içerisinde dava dosyalarından alıntı yapılan iddianame, karar, ara karar ve yazışmalar da olduğu gibi, aslına uygun, yazım hataları, anlatım bozukluklarıyla aynen aktarıldı; dizgi hatası ya da gözden kaçmış anlatım bozuklukları gibi anlaşılmasın...

Umarım bu kitap meramını anlatır, hakikate ve adalete erişim yolunda küçük de olsa bir katkı sunar...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zeynep Oral, ''Ey Vicdan Neredesin?'', Cumhuriyet Gazetesi, 19 Eylül 2013

Elime aldım ve bırakamadım... Önce merakla, iştahla, daha çok, daha çok öğrenme tutkusuyla çeviriyordum sayfaları... Kimi sayfada tanıklık ettiklerimi, bildiklerimi ya da nicedir unuttuklarımı yeniden anımsıyor; kimi sayfada gülümsediğim bile oluyordu.... Kimi sayfada eşsiz bir dostluğa ya da “haddini bilerek” siyaset üretmeye çalışanların çırpınışlarına tanıklık ediyordum. Sonra... Sonra sayfalar boyunca ilerledikçe önce gülümseme gitti, yok oldu... Sonra... Sonra cinayeti gördüm... Sonra... Sonra akıl almaz bir oyun, bir ''müsamere'' başladı... Sonra acı, kahroluş... Sonrası göz göre göre... (hangi sözcükleri seçsem ki... içimdeki isyanı ve acıyı tarif etmeye hiçbiri yetmez...) Sonrası göz göre göre içinde yaşadığım, ait olduğum bu ülkenin “adalet” dediğimiz o şey tarafından aşağılanması... Sonrası: İçimde duyduğum, okyanuslar dolusu gözyaşlarımın silemeyeceği o korkunç utanç!

Ben de utanç duyuyorum...

Fethiye Çetin’in ''Utanç Duyuyorum!'' adlı kitabından söz ediyorum. Kitabın alt başlığı ''Hrant Dink Cinayetinin Yargısı''

Fethiye Çetin sadece Dink ailesinin avukatı değil aynı zamanda güçlü bir yazar. (Bakınız: ''Anneannem'' adlı kitabı)

''Utanç Duyuyorum''un ilk bölümünde Hrant Dink’in nasıl adım adım suçlandığı, aleyhine açılan davalar, tehditler ve bunlara karşı Hrant’ın insanın içini parçalayan çırpınışları anlatılıyor.

''Türkiyeliyim... Ermeniyim... İliklerime kadar da Anadoluluyum'' diyen Hrant’ın sekiz makaleden oluşan yazı dizisinden tek bir cümleyi koparıp; o cümleyi ''Türklüğü aşağılama'' diye niteleyip açılan bir dava... (Tanrım benim doğru anladığımı, koca koca hâkimler savcılar nasıl yanlış anlar! O tümce ''soykırım'' tanımına hastalıklı biçimde bağlananlara, ''soykırım''ı bir saplantı, bir fobi haline getirmenin Ermenileri zehirlediğini anlatıyordu!) Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Kışkırtmalar, medyanın provokasyon, tehdit ve karartma görevi; antidemokratik yasalar... Cinayet göz göre göre işlendi.

Herkes okumalı

Kitabın ikinci bölümü Fethiye Çetin’in “Bildiklerim ve Sezdiklerim” başlığını taşıyor. (Hrant’ın ''Niçin hedef seçildim?'' yazısından ödünç alınmış bir başlık.) Bu bölümde Fethiye Çetin duyduklarını, gördüklerini, gelen haberleri, ihbarları, soruşturma, kovuşturma sürecinde soruşturulmayanları, dokunulmayanları; cinayet sonrasında gösterilmeyenleri, üstü örtülenleri anlatıyor.

Hrant aracılığıyla Savcı Doğan Öz’den Abdi İpekçi’ye, nice sözde “Faili Meçhul”e götürüyor bizi yazar.

Bu ülkede yaşayan herkes okumalı kitabı. Hele hele Dink davası yeniden görülmeye başlanmışken...

Vicdanı olanlara...

Dün tüm gazetelerde Dink davasının yeniden başladığına ilişkin haberler vardı. Cumhuriyet’te Hilal Köse’nin haberinde, Dink ailesinin “Artık biz yokuz, bu müsamereyi daha fazla görmek isteniyoruz” diyen mektubunun bir bölümü vardı.

Mektubun bir başka bölümü de şöyle:

''İktidar, kendi döneminde işlenen bu cinayeti ‘namus’ meselesi haline getirmek yerine koz olarak kullanmayı, silah sadece kendilerine doğrultulunca suçluları yargılamayı, Cumhuriyet tarihi boyunca yüksek sesle insan hakları mücadelesi vermiş tek Ermeninin öldürülmesini yok sayıp ‘Bizim zamanımızda faili meçhul cinayet olmamıştır’ diye böbürlenmeyi seçti. Cinayetin hemen ardından ‘Bu kurşun Türkiye’ye sıkılmıştır!’ demek ama sonra bu icraatı göstermek, onursuzluktur. Doğrudur! Bu cinayet faili meçhul değildir: Fail, muhalefeti ve iktidarı, askeri, polisi, istihbaratı ve yargısıyla, devlettir.''

Devamını görmek için bkz.

Nedim Şener, "Utanç Duyuyorum", Posta Gazetesi, 11 Eylül 2013

Artık “milli bir skandal” ve “milli utanca” dönüşen Hrant Dink cinayeti davası 17 Eylül’de yeniden görülmeye başlanacak. Emniyet İstihbarat elemanı Erhan Tuncel, Yasin Hayal ve tetikçi Ogün Samast’ın da yargılandığı İstanbul 14.Ağır Ceza Mahkemesi’nin “cinayette örgüt yok” şeklindeki kararının Yargıtay tarafından bozulmasından sonra dava da başa dönüldü.

Tam bu süreçte Hrant Dink’in yakın arkadaşı ve avukatı Fethiye Çetin önemli bir kitap yazdı. Adı; Utanç Duyuyorum. Çetin, yalnızca Hrant Dink’in ve ailesinin avukatı olarak dava sürecinde yaşanan hukuki skandalları değil, 19 Ocak 2007 günü işlenen cinayet öncesi süreci de ayrıntılı olarak anlatıyor. Fethiye Çetin, Hrant Dink’in o zor günlerinde yanındaki az sayıdaki insanlardan birisiydi.

Onunla birlikte mahkeme salonlarında aynı odakların saldırılarına hedef oldu. Kitabında Hrant Dink’in 2004 yılından öldürüldüğü 2007 yılına kadar yaşadığı sıkıntıları ve cinayetin işlenmesinden bugüne kadar geçen 6 yılı iki kelime ile özetiyor: "Utanç Duyuyorum”. Aslında bu cümle bir hukukçu, bir insan olarak kendine has naifliğiyle bulduğu bir başlık.

Kitabı okuyunca utanması gereken kişinin Fethiye Çetin değil, polisiyle, MİT’çisiyle, askeriyle, bürokratıyla, savcısıyla, hakimleriyle ve siyasetçisiyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin mekanizmalarını elinde tutanlar olduğunu görüyorsunuz. Dink cinayeti nedeniyle bu saydıklarımdan hiç birisi bedel ödemedi. Ben 2009’da yazdığım “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” kitabım nedeniyle önce 32 yıl hapis cezasıyla yargılandım, ardından da polis ve hukuk komplosuyla cinayette ihmali olan polislerin yürüttüğü Ergenekon operasyonunda tutuklanarak 375 gün Silivri Hapishanesi’nde yattım.

2009 yılından beri Savcı Zekeriya Öz’ün “Neden Dink cinayetini Ergenekon davasıyla birleştirmiyor?” sorusunu sordum. Fethiye Çetin’de bu konuya kitabında yer veriyor.

Bazı Ergenekon davası sanıklarının Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde nasıl aktif rol aldıklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Ben birçoğunu biliyordum. Çünkü adı geçen bazı Ergenekon davası sanıkları ile Dink’i öldüren grubun arasındaki ilişkiyi gösteren Emniyet İstihbarat’nın hazırladığı şemayı 2009 yılı Ocak ayında ben yayınlamıştım. Bu şema Başbakan’a da sunulmuştu.

Avukat olarak bu şemayı araştırması için Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e veren Fethiye Çetin, araştırmanın nasıl savsaklandığını birinci ağızdan aktarıyor. Şemada isimleri bulunan Ergenekon davası sanıklarıyla Dink cinayeti sanıkları arasındaki telefon trafiğini araştırması gereken Savcı Zekeriya Öz’ün yalnızca Ergenekon davası sanıklarının birbirleriyle olan telefon görüşmelerinin araştırdığını anlatıyor.

İşin en üzücü tarafı Zekeriya Öz’ün “Polis arkadaşlar yanlış anlamış” demesine rağmen araştırmayı bir adım ileriye götürmeyişi. Yalnız bu mu, çok önemli bir ihbarın Savcı Zekeriya Öz’ün ajandasının sayfalarında kaldığını da tarihe not olarak düşüyor. Fethiye Çetin’in kitabında anlattığı bu ayrıntılar beni şaşırtmadı ama bazı gazeteciler bundan sonra “kahraman savcı” hakkında ne düşünür bilmiyorum...

Devamını görmek için bkz.

Selen Doğan, “Hrant'ın yasını tutamadım”, Birgün Gazetesi, 23 Eylül 2013

Avukat Fethiye Çetin, Hrant Dink cinayetinin öncesi ve sonrasına dair tanıklığını, sürecin aktörlerini, açılan davaları ve kararları anlattığı yeni kitabının ilk imza etkinliğini Ankara’da yaptı. Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği’nin Ege Restoran’da düzenlediği etkinlikte Fethiye Çetin yazarlık yolculuğundan Hrant Dink’le dostluğuna kadar birçok konuda okurlarıyla söyleşti.

Şükrü Elekdağ sayesinde!

Hasbelkader yazar oldum. Ermeni olan anneannemin hikayesi yazılsın istedim. Eli kalem tutan yazar pek çok arkadaşım vardı, hikayeyi anlattım ama kimse yanaşmadı. Sonunda birileri bunu sen yazacaksın dedi. Peki dedim ama nasıl yazacağım? Tarihimize ilişkin bu acılı sayfayı ziyan etmeden nasıl dile getiririm, diye çok düşündüm. Hiç yazarlık deneyimim yoktu. Sonra bir gün kız kardeşimin yazlığına gittim, bir odaya kapandım, çok kısa sürede kitabı tamamladım. Demek ki ben bunu içimde biriktirmişim. Ya iyi olmadıysa diye epey endişe ettim. Bir gün Şükrü Elekdağ, Radikal gazetesinde geçmişimizin acılı olaylarına ilişkin inkara yönelik bir yazı yazınca çok sinirlendim ve yazdıklarımı yayınevine gönderdim. ‘Anneannem’ kitabımın yazılmasını bir bakıma Şükrü Elekdağ’a borçluyum(!) Hiç tanışmadık ama beni duyuyorsa kendisine teşekkür ediyorum!

Hrant'la Ermenistan'a gitmek

‘Anneannem’ kitabı çok ilgi çekti. Birçok başka kitaplar yazılmaya, belgeseller çekilmeye başlandı. O sırada Hrant’ın hem arkadaşı hem de avukatıydım. Kitap onu da çok heyecanlandırmıştı. Ermeniceye çevrildi, Ermenistan’da yayımlandı. Hrant ölümünden bir hafta kadar önce beni aradı, kitabın orada çok beğenildiğini söyledi. ‘Birlikte Ermenistan’a gidelim’ dedi. Ben de o günlerde kitabın Fransızcaya çevrilmesi nedeniyle Fransa’ya gidiyordum. Döner dönmez Ermenistan seyahati yapacaktık. Oraya Hrant’la birlikte gidecek olmanın heyecanı içindeydim. Paris’teyken Hrant’ın öldürüldüğü haberini aldım.

Hrant'ınyasını tutamadım!

O andan itibaren de ailenin avukatlığını üstlendim. Ben Hrant’ın yasını tutamadım. Avukatlık görevimi yapmaya çalıştım. Sonuçta şuna kadar verdim: ben cinayet öncesi süreçte Hrant’la birlikte bu cinayeti gördüm! Cinayete ilişkin çok yakın bir görgü tanıklığım var; etrafındaki halkanın giderek nasıl daraldığını onunla birlikte yaşadım. Ne yazık ki hiçbirimiz bu cinayete engel olamadık. Sonrasındaki süreçle ilgili de görgü tanığıyım. Bunları, özellikle cinayet sonrası üstü kapatılanları yazmam lazım diye düşündüm. Böylece “Utanç Duyuyorum” adlı kitap ortaya çıktı.

Hanibirgünbirsavcıçıkar da...

Kitap Hrant’ın bir sözüyle başlıyor: Gerçek hakem halklardır ve onların vicdanlarıdır.” Ben de bildiklerimi o gerçek hakeme sunmak için bu kitabı yazdım. Hani bir gün bir savcı çıkar da, bu kadın bir şeyler yazmış, bir daha bakalım der ve belki bir soruşturma açar umuduyla yazdım. Özellikle gençler okusun. Tarihimiz yüzleşilmemiş, hesabı görülmemiş inanılmaz acı olaylarla dolu. Biz onların hesabını soramadığımız için bugün bunları yaşıyoruz. Bu bir adım olsun. Belki yüzleşmeye başlayabiliriz. Dink ailesi duruşmalara katılmama kararı aldı. Artık umutları kalmadı. Bu kararı açıklarken hukuki takibin devam edeceğini de söyledi. En azından hukuki yolları tüketmek açısından avukatların davayı takibi sürecek. Dink ailesini bu noktaya getiren sürecin bir kısmını kitapta yazdım. Adalet maalesef arayıp da bulamadığımız bir şey. Hukukçu olarak bana verdiği acıyı anlatamam. Ama hepimiz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Bir biçimde bu dava sonuna kadar izlenecek.

Hrantölümüylede toplumu dönüştürdü

Hrant Dink’in öldürülmesi olayından başlayacak olursak, şüphesiz onu öldürenler farklı şeyler murat ediyordu, korkuyu ve paniği topluma yaymak için. Fakat tam tersi bir sonuca yol açtı. Türkiye’de ilk defa yüz binler sokağa çıkıp “Hepimiz Ermeniyiz” diye bağırdılar. Bu ülkede olabilecek bir şey değildi! Ermeni sözcüğünün sürekli küfür olarak kullanıldığı, bir günah olarak dile getirildiği bir ortamda bunu söylemek önemliydi, bir kırılma noktasıydı. Oradan itibaren farklı bir sürece girildi. Özellikle gençler tarihi de merak ettiler. Ermeni kimdir, nerede yaşar insanlar bunları öğrendi. Bazı insanlar vardır, yaşarken toplumu dönüştürür, Hrant, ölümüyle de toplumu dönüştürdü.

Davayı 2007'dekapattılar aslında!

Yargıtay kararı bozdu. Yargılama yeniden başladı. Yeni deliller sunulabilir, ama çok fazla umudum yok. Bu oyunu bozmanın tek yolu var, kamuoyunun bu davanın peşini bırakmaması. Siyasi irade arşivleri açmadan olmaz. Savcılar daha cesaretli davranabilir. Onları da engelleyenler var. Siyasi irade sınırları çizdi ve kapattı. Ve bunu daha Hrant’ın öldürüldüğü 2007 yılında yaptılar.

Ayrımcılığıkendimizdenuzakta görüyoruz

Ayrımcılık öyle bir şey ki, kimse ayrımcılığı kendi yanına yaklaştırmıyor. Bizim dışımızda, başkalarının yaptığı bir şey olarak görülüyor. Ne olduğu konusunda da çok da düşünmüş değiliz. Gündelik yaşamımızda ya ayrımcılığa uğrayarak yaşarız (cinsel kimliğimiz, etnik kimliğimiz, görüşlerimiz nedeniyle vb.) ama biz kendimiz başkalarına ayrımcı davranırız. Bunun farkına varmayız. Sanıyorum önce kendimizle yüzleşmemiz lazım. Sadece devletin yüzleşmesi yetmiyor. Kendimizi ayrımcılık yaparken yakaladığımız anda kendimizle verdiğimiz mücadele noktasında iyileşmeye başlayacağız. Bu süreç belki bunu sağlayacak. Ben gerek ‘Anneannem’ gerekse ‘Utanç Duyuyorum’da iyileşme sürecini kendi hayatımda birebir yaşadım.

Devamını görmek için bkz.

Necmiye Alpay, “Hukukun katillerini koruyanlar”, Evrensel Gazetesi, 13 Ekim 2013

Anneannem adlı çok sevdiğimiz anlatının yazarı ve Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin, bu kez yeni kitabıyla bizi adeta omuzlarımızdan tutup bugün bakmamız gereken asıl yöne çeviriyor. Bizi derken, bu toplumun demokrasi diyenlerini kastediyorum. Kitabın adı “Utanç Duyuyorum!

Çetin, bir hukukçu olarak, Dink davasından mesleği adına utanç duyuyor. Gerçekte onun utanacağı bir şey olmadığına göre, belki de asıl utanması gerekenlere bu sözcüğü hatırlatmak istiyor. Asıl utanması gerekenler, hukukun katillerini koruyanlardır.

Kimdir bunlar? Çetin, davaların bir aşamasından itibaren adım adım bu sorunun peşine düşüyor ve gördüğü gerçekleri kitap boyunca bize de gösteriyor. Bir savunmadan çok, suçluları bulma edimi bu kitap. Bir tür iddianame. Çok iyi bir yazar ve hukukçu tarafından, hukukun katillerine ve onların koruyucularına karşı, adeta bütün toplumumuz adına yöneltilen bir iddianame. Yayınevinin bu metni sunarken Fransız yazar Emile Zola’nın Dreyfus davasıyla ilgili “J’Accuse! (Suçluyorum!) ” metnini anması boşuna değil.

Dolayısıyla, kitabın altbaşlığı daha isabetli: “Hrant Dink Cinayetinin Yargısı”. Çetin burada ‘cinayetin yargılanışı’ ya da ‘yargılanması, yargılanma süreci’ değil de “Yargısı” diyor. Bunun anlamı, işbaşında olan, cinayeti yargılamakla görevlendirilmiş yargı mensuplarının, kısacası yargı mekanizmasının durumudur.

Hrant Dink cinayeti gerçekte hâlâ bir failimeçhul durumunda. Bunu ezbere değil, Çetin’in “Utanç Duyuyorum!”da tek tek anlattığı işlemsel gerçeklere bakarak söylüyorum. Usta polisiye yazarlarının yazdıkları kadar sürükleyici olduğu halde hukuk fakülteleri için kusursuz bir kaynak oluşturabilecek olan bu çok iyi yazılmış kitap, yalnızca Dink davası konusunda değil, diğer failimeçhullerle ilgili olarak da zihnimizde şimşeğin çaktığı ânı temsil ediyor.

Kitabı okumaya başlarken, bildiğim şeyler anlatılacak duygusu içindeydim. İlk satırlarda, hemen “Anneannem”i çağrıştıran o yakın anlatı, biraz üstelenmiş, biraz fazla tanıdık, hatta tekrar gibi geldi. Ancak fazla sürmedi bu duygu. Anladım ki Çetin’in Hrant’a ilişkin duyguları anneannesine ilişkin olandan fazla farklı değil. Dolayısıyla, anlatının ilk eldeki benzerliği kaçınılmaz. Görüş alanında bilge ve arkadaş Hrant olduğu sürece, anlatı da “Anneannem”e yaklaşıyor. Yargıya, cinayete ve canilere yöneldiğinde ise, nefretle dolmaktan özenle kaçınıp toplumsal bir hukuk duygusuyla donanmayı, hukukçuluğunu şaşmaz bir biçimde öne çıkarmayı başarıyor. Yine kısa sürede fark ettim ki elimdeki kitap hem her tür okumamızın önüne geçirmemiz gerekecek derecede güncel, hem de hukukçular, hukuk öğrencileri, insan hakları uzmanları, gazeteciler, tarihçiler ve diğer toplum bilimleri araştırmacıları için, ama aynı zamanda demokrasi diyen her yurttaş için eşsiz bir belge ve başvuru kaynağıdır.

Faili meçhuller diyarı

Çetin, hem evrensel hukukun hem de yürürlükte olan hukukun örnek alınacak bir uygulayıcısı. Dink’in kıyıcı bir komployla kurban edilmesinin ardından biz her duruşma günü Beşiktaş Barbaros Meydanı’nda bulununca kendimizi görevimizi yapmış sayarken, tetikçilerle “abi”lerinin zehirli sırıtmalarına ve kimbilir daha ne tehditlere muhatap ola ola yargının tıkalı beyinlerine çare bulmaya çalışan Çetin’in ruhunda hangi fırtınaların estiğini ve hukuk açısından neler olup bittiğini bizlerin bile nasıl berbat bir uzaklıktan izlemiş olduğumuzu şimdi kitabı okumuş olarak daha iyi görüyorum.

Şu isimlerden herhangi birini ya da hepsini seçebiliriz: Sabahattin Ali, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Ümit Kaftancıoğlu, Turan Dursun, Musa Anter ve akıllarımıza kişisel değerlerinin yanı sıra “failimeçhul” cinayetlerin kurbanları olarak da kazınmış sayısız düşünür, bilim insanı, gazeteci. Kürt mücadelesinden, aktivist olan olmayan, sayısız insan.

Evet, bu isimlerden herhangi birini ya da hepsini seçip Çetin’in “Utanç Duyuyorum!” kitabında “Hrant Dink” adının geçtiği her yere bu seçtiğimiz ismi ya da isimleri yazabiliriz: Olgunun temeli ve açıklaması değişmeyecektir. Söz konusu açıklama, bugün cezaevinde olan ve olmayan mensuplarıyla Ergenekon’un, MİT’in, Kontrgerilla’nın, “Susurluk” çetesinin, kısacası her tür devlet kurumunun içine virütik bir organizma gibi yuvalanmış bir yapıya işaret ediyor. Andığım ve benzeri kurum ve örgütlerden her birinin içinde faaliyet gösteren, ama hepsini de aşan bir başka kurum. Türkiye’nin Gladyosu. Öyle bir organizma ki, hangi devlet memurunun ensesinde kendini hissettirirse, o dosyada akması gereken sular akmaz oluyor. Bütün failimeçhul siyasi davalarda soruşturmaların “bir yere gelip tıkanması”nın anlamı bu. Bizim toplumumuz hukuk açısından Karadeniz’in hiçbir canlılığa elvermeyen zehirli ve zifirî dipleri gibi. Gazetecilerin, hukukçuların, siyasetçilerin sırf zararlı sanıldıkları ya da birtakım çıkarlara aykırı bulundukları için ardı ardına öldürülmesini, öldürenlerin de failimeçhul ve cezasız kalmasını mümkün kılan bir ortam durmadan yeniden üretiliyor. Aynı yolla kaybettiklerimiz arasında, savcı Doğan Öz ile emniyet müdürleri Doğan Yurdakul ve Gaffar Okkan gibi devlet görevlileri de var. Onların katilleri de “meçhul” kalanlardan.

“Kimdi soruşturmanın başından beri ‘özel’ olarak korunan, üzerine gidilmeyen bu şahıslar? Neden üzerlerine gidilmiyordu?”

Çetin, kitabının 252. sayfasında soruyor bu soruyu. Gerçekte kitap boyunca birçok kez, farklı biçimlerde yinelenen bir soru bu. Çetin, gerçekte savcılara düşen pek çok görevi üstlenmiş bir avukat olarak sonuçta davanın arka planını bütün açıklığıyla yazıp kitap haline getirerek yargı mensuplarına eşine az rastlanır bir cesaret örneği sundu. Tam tamına, insanlığın “hukuk devleti” derken dile getirdiği beklentileri doğrulayan bir örnek. Yazdıklarının tarihsel önemdeki bir cinayet hakkında olmasının yanı sıra, kitabın kendisi de tarihsel bir dönemeci işaretleyebilecek nitelikte analizler içeriyor.

Avrupa’da Gladyosunu temizlemeyen tek ülke

Bir zamanlar dünya çapında bir “Lockheed yolsuzluğu” meydana gelmişti. ABD’li uçak üreticisi Lockheed, belli başlı ülkelerin yetkililerine rüşvet vererek uçak ihalelerini almayı başarmıştı. Skandalın patlak verdiği Japonya dahil tüm ülkeler kendi ülkelerindeki suçluları açığa çıkarıp yargıladı, tek ülke hariç. Bilin bakalım hangisi?

Ve şimdi “Gladyo” konusunda aynı durumdayız. Avrupa’da kendi Gladyosunu temizlemeyen, hukukun katillerini yakalamayan tek ülke Türkiye. Bir de Yunanistan’ın epey temizlediği, ancak şu son yakalanan “Altın Şafak” dahil, birkaç kolunun kaldığı söyleniyor.

Neden böyle? Neden bu derin dip karanlığı bizim buralardan temizlenemiyor? Bu soruya bir yığın “jeopolitik” mazeretle yanıt verenler olacağını tahmin etmek zor değil. Acaba onlar neden ortaya çıkıp evrensel hukukun yanlışlığını, çapsızlıkları ya da mafyozik çıkarları yüzünden failimeçhul mekanizmalarından vazgeçemeyeceklerini savunmazlar?

İnsanlığın yüzüne bakamayacakları için.

Devletin bölünmekten, komünist olmaktan, Yunanistan’a, Kürdistan’a ya da Ermenistan’a toprak kaptırmaktan, Hristiyanlaşmaktan vb. duyduğu yüz yıllık korkular, mafyozik çetelerin kıyıcılığı ve toplumsal sahneden hiç eksilmeyen şoven milliyetçi demagoji, iliklerimize işlemiş militarizm, şişirilmeye muhtaç erkeklik düşkünlüğü ile birleşince, ortam kıvamını buluyor. Bir cezasızlık ve cılız demokrasi diyarı olup çıkıyoruz. Devreye giren açık gizli her kademeden güvenlik, idare ve basın mensuplarına, mahkeme kapılarında Kerinçsiz’e omuz veren Baykam’lar eşlik edebiliyor.

Kamuoyu olarak bizlerin bulanık kalan bilgileri Çetin’in yazdıklarıyla netleşiyor, bir araya geliyor ve önümüze bir yol ayrımı çıkarıyor: Türkiye birinci sınıf bir hukuk devleti olmayı başarabilecek mi, yoksa Çetin’in isabetle işaret ettiği Nazi kökenli doktrinler uyarınca kurulmuş Gladyoları, Kontrgerillaları temizleyen Avrupa’nın bir ucunda, Yunanistan’dan sonra gelen bir demokrasi taklitçisi olmaya devam mı edecek? Kitabın önümüze serdiği yol ayrımı işte bu. Gerçek bir barış ve demokrasi mücadelemiz olacaksa, bu hepimizin işidir. Ve yönelmemiz gereken ilk eldeki hedefi, adıyla sanıyla gösteriyor Çetin. Onun çağrısına katılmamak elde mi?

''Evet tarihimiz utanç dolu olaylar, hesabı sorulmamış suçlar, failleri ortaya çıkarılıp yargılanmamış cinayetlerle dolu. Biz bu utancı geçmişten devraldık ama gelecek kuşaklara devretmemekle sorumluyuz. İşte bu kitap, bir bakıma benim kuşağıma da bir çağrı; utancın hesabını sorma, gelecek kuşaklara utançtan arınmış bir gelecek sunma çağrısı...''

Devamını görmek için bkz.

Yıldırım Türker, '''Fethiye Çetin Tarihi'', Özgür Gündem, 8 Aralık 2013

Fethiye Çetin’in ''Anneannem'' adlı kitabı, çığır açan ilklerdendir.

Sadece anneannesi Seher’in hikayesiyle bu toprakların hiç deşilmemiş, hiç dile dökülmemiş ortak günahlarından birini usulca önümüze bıraktığı için değil.

O günahın izlerini kendi hayatı peşinde sürerken hepimize çırılçıplak bir dil önerdiği için.

''Anneannem'', birkaç dile çevrildi. Fethiye’nin biricik hikayesinde sınırları ve kimlikleri aşan bir güç, hakikat arayıcısının tevazuu ile sarmalanmış bir içtenlik vardı çünkü.

Fethiye, anne annesinin son günlerini anlatıyordu. Bir gün yaşlı kadının dudaklarından en sevdiğine bir emanet gibi aktarılan o sırla başlıyordu her şey.

Asıl adının Heranuş olduğunu; tehcirde, yani o ölüm yürüyüşünde tanık olduğu zulmü anlatıyordu. Bir ömür saklanarak, örtünerek geçmişti. Üzerinde yaşadığımız topraklara benziyordu.

O kitabı ilk okuduğumda yazmıştım: Giderayak torunundan, ailesinden sağ kalanları bulmasını isteyen, nüfus kaydında muhtedi (dönme) yazan Heranuş’un koskoca ömrünü küçücük bir kız çocuğuyken kucaklarından koparılmış olduğu ailesinin özlemiyle bir ‘kertenkele’ gibi yaşamışlığını bilmeden, şöyle ya da böyle kökü kazınmış bir halk üstüne hiçbir düşünce, hiçbir duygu geliştiremeyiz. Yalnız aramızda kalmış olan Ermenilerin değil, birbirimizin de yüzüne bakabilmemiz için hiç kimsenin anıları karanlığa gömülmemeli.

Fethiye Çetin’in ikinci kitabını da bir an evvel okumalısınız.

Adı, ''Utanç Duyuyorum! Hrant Dink Cinayetinin Yargısı''

Girişinde, dostu ve müvekkili Hrant’ın ölüm haberini aldığı anı anlatıyor: “Dünyanın neresine giderseniz gidin her yerde aynı anlama gelen, yürekten kopan o tuhaf ve hırıltılı sesi, kural olarak hıçkırık ve gözyaşları takip eder. Ama sizden kopartılan dostunuz, kardeşiniz, bir yakınınız ise ve siz onun avukatlığını üstlenmiş iseniz, aranızdaki bu müvekkil-vekil ilişkisi devam ediyorsa, yüreğinizden kopup gelen o hırıltıya benzeyen acı sesle ve dudağınızda donan gülümsemeyle kalırsınız. Çünkü görev devam etmektedir ve sizin ağlamaya vaktiniz de hakkınız da yoktur.”

Fethiye Çetin, bu kez yas tutmaya vakit bulamadığı o yılları yazıyor.

Yıllar boyunca şahsen bir çok kez mahkeme önüne çıkmışlığım, sayısız ifade vermişliğim olmasına rağmen yargıya dair akıl sır ermez bir cehaletim vardır. Hakimle savcıyı ayırt etmek bile aklıma gelmez, karşıma dikilmişlerken. Süreç canımı sıkar. Hukuk metinleri, kanun maddeleri, teamül ve benzerine tahammülüm yoktur. Buna rağmen “Utanç Duyuyorum”u bir solukta okudum.

Hrant Dink cinayetini izlememişliğimden değil elbet. Bütün süreci, Fethiye’nin yanıbaşından izlemenin verdiği güçten.

Her aşamasını, her durağını yakından takip ettiğim bir süreci ilk kez tam olarak anladığımı hissettim. Çünkü Fethiye yargının her aşamasını; her adımı, her düğümünü benimle birlikte ilk kez görmüşçesine sorgulayarak, üstelik lezzetli bir dil ve kurguyla bir gerilim romanına dönüştürebilmiş.

Örtülen her kapının, atılan her adımın ardındaki tarihi okurken 1915’e, hatta daha da gerilere gidiyorsunuz.

Şimdiden oluşan ‘Fethiye Çetin Tarihi’nin, gerek takıntılı titizliği, gerek şahsi olanı hep gözeten hassasiyetiyle bir örnek olmasını dilerim. Kişisel olandan çıkarak yazılabilir ancak, bu acılı toprakların kaydı yakılmış tarihi. Fethiye kendi tarihini ararken bu toprakların tarihini yazıyor.

Devamını görmek için bkz.

Koray Çalışkan, ''Okuyun, utanç duyacaksınız'', Radikal Gazetesi, 13 Eylül 2013

Hrant Dink’in öldürüldüğü gün. Biri aradı. Sinemaya gidelim der gibi, rahatça söyleyiverdi. İhtimal vermedim, bir yanlışlık vardır dedim içimden. Eve yollandım. Telefon susmuyordu. Açmadım. Hakikatle yüzleşmeyi geciktirmek için. O zaman üniversitenin lojmanlarında oturuyoruz. Merdivenleri hızla çıkmadım. Anahtarı hızla çıkarmadım. Bu cinayet için her şeyin önceden nasıl da hazırlandığını hızla fark ediyordum. Anahtarı çevirip içeri girdim. Derin bir nefes verdim ve televizyonu açtım. Hrant Abi’yi yerde gördüm. Bir rüzgâr esti, üzerine örttükleri şey ucundan hafifçe havalandı, ağır bir kaldırım taşı bezi tuttu. Elim ağzıma gitti. Sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde kafamı arkamdaki duvara ağır ağır vuruyor ve ağlıyordum. Toparlandım. Agos’a gittim.

Çaresizlik

Ne yapmalı diye düşündüm. Eşim yedi aylık hamileydi. İlk aklıma gelen, olanı ondan gizlemek oldu. İnsan ne garip bir yaratık. “Çok üzülecek, bebeğe bir şey olursa” diye düşündüm, korktum. İki ay sonra Elif Nare doğdu, ikinci adını Hrant Amcası’ndan alarak, Arat’ın kızına adaş olarak. Hrant Dink’in öldürüldüğü yılda doğan çocuklar okula başladı. Bu gidişle liseyi bitirdiklerinde dava sonuçlanacak. Birçok kişi davanın bittiğini sanabilir. Öyle değil. Mahkeme, örgütlü bir cinayet olduğunu herkesin artık anladığı bir suçta örgüt unsuruna rastlamamıştı. Yasin Hayal, Ogün Samast gibiler münferit suçtan ceza almışlardı. Planlama yok, örgüt yok, siyaset yok... Avukatların azimli çalışması sonucu Yargıtay kararı bozdu. Böylece büyük bir hızla ilk kareye döndük. Yargılama yeniden başlayacak. Salı günü mahkemenin tekrar ilk günü.

Fethiye Çetin

Duruşmalar başlamadan hemen önce, bugün Metis Yayınları’ndan çok önemli bir kitap çıkıyor. Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin, ‘Utanç Duyuyorum: Hrant Dink Cinayetinin Yargısı’ isimli kitabında Hrant’ın öldürülmesinden bugüne kadar olan biteni, hukuk metinlerinin sıkıcılığını bir saniye dahi hissettirmeden, etkileyici bir kalemle anlatıyor. Hrant Dink’in sözleriyle başlıyor kitap: “Gerçek hakem halklar ve onların vicdanlarıdır. Benim vicdanımda ise hiçbir devlet erkinin vicdanı, hiçbir halkın vicdanı ile boy ölçüşemez.” Davaya dair vicdan eksikliğinin muhasebesini tutan çalışma, gündelik dilin derinliğiyle anlatılan çok özel anlarla açılıyor. Fethiye Çetin’in kitabını Varşova’da okudum. Şu cümleler zihnime kazındı: ''Dünyanın neresine giderseniz gidin, her yerde aynı anlama gelen, yürekten kopan o tuhaf ve hırıltı sesi, kural olarak hıçkırık ve gözyaşları takip eder.''

Onun ilk anı

Sonra da Çetin’in cinayet anını ilk nasıl öğrendiğini okudum. Daha da acısı, acıyı içine nasıl ağır ağır gömdüğünü, yasını dahi tutmaya zaman bulamadan en acılı gününde, nasıl da kendini toplamak zorunda kaldığını göreceksiniz. ‘Utanç Duyuyorum’ korkunç bir konu hakkında yazılmış çok güzel bir kitap. Hrant için, daha da önemlisi demokrasi için yazılmış bir tez. Kimin kimi neden ve nasıl koruduğu bütün berraklığıyla ortaya çıkıyor. Adalet sisteminin aslında üzerine gitmesi gereken yön, mülkün temelinden gelen pis kokular. Bir kapaktan öbürüne sayfalar akıp gidiyor. Okuyun. Pişman olmayacaksınız. Hrant için, adalet için.

Devamını görmek için bkz.

Demet Bilge, ''Siyasi cinayetlerin çözüm anahtarı'', Radikal Kitap Eki, 13 Eylül 2013

Türkiye’nin karanlık sayfalarından biri Hrant Dink cinayeti. Gelinen noktada yargının elinde tetiği çeken ve azmettiricilerden oluşan bir sanık grubu var. Dink’i yazılarından, sözlerinden dolayı hedef haline getirenler, cinayet ekibine ‘işte bu’ diye işaret edenler, ‘vurulacak’ istihbaratına rağmen önlem almayanlarla ilgili kamuoyunu tatmin edici bir gelişme yaşanmadı. 19 Ocak 2007’den beri binlerce kişi ‘Hrant için, adalet için’, ‘Biz bitti demeden, bu dava bitmeyecek’ diye haykırdı. Bu bir siyasi bir cinayetti, örgütlü işlenmişti ve göz göre göre gelmişti. Yargılama buna göre yapılmalıydı. Dink, yazıları nedeniyle hedef tahtasına konulmuştu. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif ettiği’ öne sürülen iddianamelerle açılan davalara, teptip dilekçelerle ‘müdahil’ olanlar adliye koridorlarında tehditler savurmuştu. Dink, o güruh içinde kimi yüzleri anında tanımış, ‘işin renginin değiştiğini’ anlamıştı. Yazıları kimi meslektaşlarınca önüne ardına bakılmadan ‘güvercin tedirginliğine giden’ yolu döşeyen taş gibi kullanılmıştı. Bu süreçte herşeyin tanığı ailesi ve de avukatlarıydı. Onlardan biri de Fethiye Çetin’di.

Dink ailesinin avukatlığını yürüten Çetin, tüm bu süreçteki tanıklığını Utanç Duyuyorum başlıklı kitabında anlattı. Çetin, Dink cinayetinin aydınlatılmasının önemini şu sözlerle vurguluyor: ''Hrant Dink, yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de bu ülkenin bütün acılarının dermanını sunmaya devam ediyor. Bu cinayetin aydınlatılması, kendinden önceki bütün siyasi cinayetlerin çözülmesi için anahtar sunuyor bize. İşte bunun içindir ki, devletin bütün kurumlarıyla katıldığı topyekûn bir gizleme, unutturma çabasına rağmen toplum bu cinayeti unutmuyor ve artık bu cinayetin suç ortağı olmayı reddediyor. Çünkü biliyoruz ki, bu cinayetin aydınlatılması, ülkenin aydınlatılması demek.''

''Derin yapı'' vurgusu

Çetin’in kitabı iki bölümden oluşuyor. Kendi deyişiyle birinci bölüm 19 Ocak öncesini, ikinci bölüm ise cinayetten sonra, ‘özel olarak üstü kapatılanlar, karartılan izler ve ulaşan ihbarlar arasından seçtiklerinden oluşuyor. Çetin, “İhbarların doğruluk derecesini bu aşamada bilmem mümkün değil. Ama bende kalmasın, tarihe kaydedilmiş bir not olsun istedim; ihbarlar arasından seçtiklerimi işte bu nedenle bilginize sundum” diye yazıyor. İkinci bölümde, Dink’in öldürülmesiyle Kemal Kerinçsiz, Veli Küçük, Ümit Sayın gibi Ergenekon sanıkları arasındaki bağlantıya dikkat çekiliyor. Cinayetten bir ‘operasyon’ olarak bahsedilen Kafes Eylem Planı’na da yer veriyor. Öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri belgeleriyle aktaran Çetin, Özel Kuvvetler’e kadar uzanan ‘derin yapıya’ vurgu yapıyor. Çetin, şöyle diyor: “İzleyenler hatırlayacaktır, bugüne kadar gördüklerimden, bildiklerimden, okuduklarımdan çıkardığım sonucu, cinayetin ardındaki örgütü soranlara şöyle açıkladım: Hrant Dink cinayeti, pek çok benzeri gibi Ergenekon’u da aşan, onun üzerinde, daha derinde bir yapı tarafından işlendi. Bu yapının izleri dava dosyalarında. Yapılacak iş, dosyalardaki izleri takip etmek, üstü örtülmek istenenlerin üzerine gitmek. Hrant Dink cinayeti dosyaları, Ergenekon dava dosyaları, Savcı Doğan Öz, Abdi İpekçi ve daha pek çok dosya, görmezden gelinen, üstü örtülen izleri, işaretleri takip edecek savcılarını bekliyor.”

Şimdi yasımı tutacağım

...sizden kopartılan dostunuz, kardeşiniz, bir yakınınız ise ve siz onun avukatlığını üstlenmiş iseniz, aranızdaki bu müvekkil-vekil ilişkisi devam ediyorsa, yüreğinizden kopup gelen o hırıltıya benzeyen acı sesle ve dudağınızda donan gülümsemeyle kalırsınız. Çünkü görev devam etmektedir ve sizin ağlamaya vaktiniz de hakkınız da yoktur. O sırada medyadan birileri size Hrant Dink’in avukatı olduğunuz için birtakım sorular sormaktadır. “Dostumu öldürdüler, cevap verecek durumda değilim,” diyemezsiniz, bu cinayette payı ve rolü olanları, onun nasıl hedef durumuna getirildiğini ve getirenleri söylemek istersiniz. Siz, kendinizi her zaman ve her durumda onun vekili olarak görür ve buna uygun davranmak zorunda olduğunuza inanırsınız. Sizden beklenen de budur. Öyle ya, ağlayan, sızlayan, yas tutan avukatı kim ne yapsın? (...) Ben, ‘avukatlık’ yapmaktan Hrant’ın yasını tutmaya fırsat ve zaman bulamamıştım. Zaten benden beklenen de yas tutmak değildi. Yas tutmak, ağlamak, dövünmek hatta ilenmek, insanlara mahsustu. Ağlayan, dövünen, ilenen avukattan, başta avukatlar olmak üzere kimse hazzetmezdi. Ama ben buradan cümle âleme ve tüm dostlarına ilan ediyorum. Bu kez kararlıyım. Hrant’ın yasını tutacağım.
(Kitaptan)

''İşin rengi değişti''

Meydandayken cep telefonum çaldı, ekranda Hrant’ın ismini gördüm. Agos’a ulaştığını biliyordum ama yine de yüreğim ağzımda açtım telefonu. “Bir şey soracağım, Veli Küçük mü geldi duruşmaya, gazeteci arkadaşlar geldiğini söylüyorlar da” dedi. “Doğru söylüyorlar” dedim, katılma dilekçesi verenlerden biri de Veli Küçük’tü. Tip dilekçelerin altındaki imzaları hâkim duruşma tutanağına geçirirken ismini duymuştum. Emin olmak için yine de çantama yerleştirdiğim tutanağa baktım ve “Evet gelmiş, müdahale dilekçesi verenlerin arasında o da var, duruşma odasında değil koridordaymış anlaşılan” dedim. Kısa bir sessizliğin ardından “İşin rengi değişti, bu iş artık farklı” dedi. İşte o günden sonra huzursuzdu artık, davaların derin bir planın parçası olarak yürütüldüğünden emindi.
(Kitaptan)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.