Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-612-1
13x19.5 cm, 152 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

“Salam Sadeghi!”, Timeout İstanbul, Haziran 2007

Kendi yakın çevremden edindiğim izlenimi, uzak çevrelere baka baka yaptığım gözlemle birleştirirsem, bir genellemeye çıkabilirim: Türk okuryazarların büyük çoğunluğu, çağdaş İran sanatı söz konusu olduğunda, özellikle edebiyattan ve sinemadan dem vurulduğunda, bu ülkeden çıkan sanatçı ve işlere büyük yakınlık duyduklarını, genelde sıkı örneklerle karşılaştıklarını söyler.

Kendi yakın çevremden edindiğim izlenimi, uzak çevrelere baka baka yaptığım gözlemle birleştirirsem, bir genellemeye çıkabilirim: Türk okuryazarların büyük çoğunluğu, çağdaş İran sanatI söz konusu olduğunda, özellikle edebiyattan ve sinemadan dem vurulduğunda, bu ülkeden çıkan sanatçı ve işlere büyük yakınlık duyduklarını, genelde sıkı örneklerle karşılaştıklarını söyler. Gelgelelim birkaç isim sayılmaya kalkışıldığında hemen tıkanıklık yaşanır: İçimizden şanslı olanlar, çocukluk çağlarında Samed Behrengi’yle tanışmıştır; çoğumuz Sadık Hidayet’in kitaplarını okumuşuzdur; Kiyârüstemî ve Mahmelbaf (bazen kızıyla beraber hatırlanır) da filmleri görülmüş, beğenilmiş yönetmenlerdir. Gerisi gelmez. Onca zaman yan yana, kimi zaman iç içe yaşamış ama galiba komşumuzu iyi tanı yamamışızdır. Bu biraz da bizim suçumuzdur. Çünkü daha çok Türkiye’nin muhafazakâr partilerini yıpratmak için yayınlanan “İran’da bankta yan yana oturan bir erkek bir kız şişe geçirilip kızartıldı” tipi şişirme haberlerin hepsini takip der, kültür-sanat gelişmelerinin peşine pek düşmeyiz. şimdi iyi haber: Metis Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlanan Cafer Modarres Sadeghi’nin kitabıyla artık konu açıldığında yapıt saymaya girişirsek, bir elin parmaklarını tamamlamaya çok yakınız. Sadeghi’nin, ikinci bölümüyle aynı başlığı taşıyan kitabı, İran’da 1992 yılında yayımlanan ‘Gavhuni Bataklık’ ile 2004’te yayımlanan ‘Ben Sabaha Kadar Uyanığım’adlı uzun öykülerini bir araya getiriyor. 1954 doğumlu olan yazar, demek ki Sadık Hidayet Paris’te havagazını açıp intihar ettikten 3 yıl sonra (Sylvia Plath’in vanayı açışı: 1963) ve bizim yazarlarımızdan Orhan Pamuk (1952), Enis Batur (1952), Nedim Gürsel (1951), Cemil Kavukçu (1951), Hasan Ali Toptaş (1958) ile de yakın zamanlarda doğmuş. (Olur a, biri tutup karşılaştırmak ister diye, not düşüyorum) Çağdaş ya da klasik, (daha) doğudan gelen metinleri okumaya koyulduğunda kişi ya sezer, ya görür: Ayrıntılar artmış, zaman yavaşlamıştır. Avrupa’dan kalkıp Türkiye’yi geçerek İran’a varır, daha da ilerleyip Hindistan’a hatta Japonya’ya ulaşırsanız, herhangi bir anlatı da, bir yaprağın dalından kopup yere düşüşünü betimleyen satırların sayısının gitgide arttığını görürsünüz. Sadeghi’nin ilk öyküsü de böyle açılıyor. Serin serin, usul usul, aheste aheste anlatmaya koyuluyor yazar. Tahran’da kıt kanaat geçinen bir bekar evini iki arkadaşıyla paylaşan kahramanımızın son bir yıl içinde gördüğü rüyalara babası sık sık konuk olmaya başlıyor. Bu rüyalardan uyanayım kurtulayı m derken kıskıvrak gündüşlerine yakalanan, gerçekle hayal arasındaki çizginin silinmeye yüz tuttuğunu anlayan, yavaştan hayatının kontrolünün elinden kaydığına şahit olan kahramanımız, her aklı başInda düş mağduru gibi, olup biteni yazıya dökmeye, kalem kâğıt ile zapturapt altına almaya karar veriyor. Ancak düşten yaka sıyırmaya çalışan gerçek debelenip durdukça durgun sular da bulanıyor, hikayenin zamanı ritim kazanıyor, hatta kimi zaman yokuş aşağı tepetaklak giden bir sürat kazanıyor. Sonuçta durmadan doğuya doğru gidersek bir nokta batıya uğramamızın kaçınılmaz olduğunu coğrafya, astronomi, felsefe ve şiirden biliyoruz. Sadeghi’nin üslubu da, hikâye açılıp ilerledikçe, yukarıda sözünü ettiğimiz hızla beraber, batının dolaylarına uğruyor. Öyle ki, kimi kez Tahran’la İsfahan arasında mekik dokuyan kahramanımızdan Holden Caulfield tınıları duyuyoruz. Ama 20. yüzyIl İran edebiyatında (ve sinemasında) sıkça rastladığımız gibi, ‘varoluş’, ‘modernitenin getirileri karşısında birey’gibi ana izlekler her iki öyküye de hâkim. Birinci bölümdeki nehir, ilk sayfalarda doğuyor ve tüm öyküyü kat ediyor. Deneyimi olan okur, İranlı sanatçıların yapıtlarında kullanılan simgeciliğin, yasaklar nedeniyle taşıdığı hayati önemi göz ardı etmeyecektir. ‘Gavhuni – Bataklık’ta göze çarpan bir diğer özellik, sık sık karşımıza çIkan, Tahran ile İsfahan şehirleri arasındaki karşılaştırmalar. İsfahan, İran’ın üçünçü büyük şehri ve Sadeghi’nin doğum yeri. Öyküdeki kahraman gibi Sadeghi de, 20’li yaşlarına geldiğinde doğduğu şehri bırakıp İngiliz Dili ve Edebiyatı eğitimi alacağı üniversite eğitimine başlayacağı sıra olsa gerek başkente taşınmış. Sadeghi öyküsünde bu iki şehrin kimliklerini didikleyip içinde yaşayan insanları nasıl biçimlendirdiğini anlatırken, aynı zamanda gündelik yaşamın ayrıntılarına da iniyor ve kiraların nerede yüksek olduğundan, trafik gürültüsünün nerede daha katlanılır sayılabilece ğinden ya da hangi şehirde daha zor para kazanılabileceğinden söz açıyor. (Bu satırlarda gerçekten komşu olduğumuzu hissediyoruz. İzmir’e mi taşınsak hayallerini, orada nasıl para kazanılır ki tedirginliklerini, ama Bodrum da iki saat yahu avuntularını ve sonunda hep İstanbul’un kazanışını hatırlıyoruz.) Buradan baktığımızda, kitap bize hep merak ettiğimiz, türlü bahanelerle yakınına yaklaşamadığımız bir ülkenin sokaklarında bizim gibi dolaşan, bir kafede oturan, suların kenarına inen, otomobillere dikkat kesilip karşıdan karşıya geçen ‘sıradan insan’larının iç dünyasını, yaşama ve dünya bakışlarını keşfetme şansı veriyor. Diğer tarafta da, başlarda sözü ettiğimiz, düşlerle ve uykuyla, yani geceyle ve gündüzle fazla haşır neşir kahramanlarımız üzerinden ‘insan’a yeniden bakış şansı. İlk öykünün kahramanı “(İsfahan’da) nereye adımımı atsam canımı acıtan bir şey vardı. Çocukluğumda gördüğümden beri aynı kalan şeyler de, başka şeylere dönüşenler de” cümlesini kurduğunda huzursuz bir ruhla yüz yüze kaldığımıza daha iyi anlıyoruz. Son not olarak demeli ki, kitabın en iyi yönlerinden biri pürüzsüz çevirisi. Maral Jefroudi, Türkiye’de yaşayan, Boğaziçi Üniversitesi’nde Yüksek Lisans öğrencisi olan bir İranlı (ya da belki İran asıllı bir Türk vatandaşı). En son Mesele dergisinin Mayıs 2007 sayısında ‘1 Mayıs 1977: Hafıza, Adalet ve Devrimin Hayaleti ’başlıklı yazısı göründü. Biz onu edebiyatla olan ilişkisinden önce barışa, adalete ve özgürlüğe olan tutkusuyla ve Çiya’nın ‘Yemek ve Kültür’ dergisinde yayınlanmış İran Sineması’nda Yemek Teması ve Mahremiyet konulu ilginç ve iyi bir yazısıyla tanıyoruz.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.