Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-106-6
13x19.5 cm, 120 s.
Liste fiyatı: 14,00 TL
İndirimli fiyatı: 11,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Yücel Kayıran diğer kitapları
Çalgın, 2006
Son Akşam Yemeği, 2014
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Dünyaya Orman Denir
Liste Fiyatı: 16,50 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Efsus'a Yolculuk
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2017

Yücel Kayıran yıllardır yazdığı koyu, karanlık, yadırgatıcı ve giderek trajik “iç dünya” şiirini sürdürüyor. Bu kez tek ve yekpare!

OKUMA PARÇASI

s. 7-9

ne zaman yıkıldı doğrularıma inancım

ve yönüm kendi yoluma çevrildi

sona erdi sanki içimdeki başkalaşım

direncim, hep aynı duygu durumunda olmaktan

oysa duygudan hoşlanmadım hiç

kaygan bir sıvının beni kendine göre şekillendirmesinden

olduğu yerde olmaktan ibaret bir ben

kendinde kaynayanla yek vücut

durdum bir kaynağın önünde

dağın dibinde dinlenmiş su

soğuktu, çömelip avucuma doldurarak içtim

hayatımı değiştirebiliyor değildim ben

bağlandığımı terk edebiliyor değil

su değil, dolu değil, yağmur tadı vardı bende

sağanaktan sonra topraktaki koku

tanığım yok başkasının gözünde kanıtlayamam

gövdemi kendisine bırakmadım hiç

istemedim gitsin istemenin peşi sıra

özgürlük değildi gitmek istemenin peşi sıra

özgürlük kendi eğilimlerime karşı vücut buluyordu bende

vücuda getirmiyordu beni kendi etimde

bir kâbusun içinde yaşar gibi yaşadım

gövdemin direnci karşısında

yoktu bir esenlik şansı

ne kadar sakindi oysa şekil olarak görünüşüm

kararlı ve soğuk, kesinlikten bir mesafe

mermere benzetirdim kendimi eskiden

oysa aptallık! belki de daha doğru bir ifade

bir armağan gibi verilmiş yüzüme

sessiz bir geceden sonra sanki alkol depresyonu

konuşabilmek bana verilmiş değildi

sözü nazikçe kıvırıp yağdan kıl çeker gibi dile getirmek

bir sözlüğü yoktu zihnimin, ezberi yok

kendi kendisini sürekli kazmaktan başka

cümlede kurumuş kan, dilimlenmiş iç

bulabilmek için kelimesini içimdeki elemin

sanki başkasının dilinde kendi dilimi aradım

karanlıktı nedenim, zifiri karanlıktı isteme

yoktu bir ampul aydınlatacak yolumu

bir oğlan vardı içimde, ama eskiden

beni sürekli takip ederdi peşimden

siyah mürekkep! dolma kalem

dili henüz keşfedilmemiş bir metin

onu bulmak için indim, kendi içime

ancak böyle dile geldim fakat

değil idi bende dile gelen kendime ait bir suret

kavşağı dönüyoruz.. yol artık daha tenha

ne şehirlerarası bir otobüs, ne de bir kamyon var artık ardımızda

önümüz sıra ilerleyen, farların el feneri gibi aydınlattığı yol

karanlığın içinde ilerleyen tek araba

gittiğimiz yönden gelen bir dere

ay ışığında dinleniyor gibi görülür karanlıkta su

yolun sağ tarafında, biraz aşağıda akıyor ama bize ters yönde

ceviz kadar büyümüş söğüt ağaçları

bir cenazenin etrafında toplanmış ağlayan kadınlar silueti

kendi sesini verir her nesneye dünyaya inen gecenin sesi

duyulabilir derede akan suyun sesi..

fakat yoktur söğüt ağacında elifin sesi

söğüt ağacı an’nan’nemi hatırlatır bana,

tülbentli yüzünü annannemin,

hatırlarım, pamuk sesi terk etmedi bunca yıl,

arzudan arınmış sesi

sağ omzumun başında bir melek

an’nan’nemin bir vasiyetini taşır gibi

taşıdı beni terk edene kadar sanki kanatlarında

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Haydar Ergülen, "Türk şiirinin bir başyapıtı", Hürriyet Kitap Sanat, 26 Ekim 2017

Bu yazı Türk şiirini zenginleştiren, büyüten bir şairin yeni kitabı üstünedir. Şiiri renklendiren, değiştiren, çeşitlendiren. Şiir üstüne hayli söz almış, yeni şeyler söylemiş, iddialar getirmiş, kavga etmiş bir şair.

Yücel Kayıran, ‘Efsus’a Yolculuk’ ediyor. Efsus, Maraş’ın ilçesi Afşin’in eski adı. Çok Eski Adıyladır dediği gibi Ece Ayhan’ın. Yücel Kayıran’ın yolculuğu da çok eskiden çocukluğuna ve oradan şiire sürüyor. Hiçbir şey çocukluktan eski ve o kadar da yeni olamaz.

Bu yolda yalnız değil Kayıran. Kendi şiiri var onunla beraber bu büyük yolculuğa çıkmış, daha doğrusu uzun zaman başka kitaplarda, başka sözcüklerle ve başka adlar altında yaşamış şiirler, bir bakıma Ashab-ı Kehf efsanesindeki Yedi Uyurlar gibi yeniden uyanmışlar ve yola koyulmuşlar. Yücel onları geride bırakmamış.

Bu büyük yolculuk başka büyük kitapları, şiirleri de hatırlatıyor. En çok da artık o isim altında yazılmasa da destanları... Destansı bir şiir demek bilmem ki değerini mi azaltır bu şiirin? Hiç erk’in olmayan bir söylemle baştan başa bir destan kişisi olarak konuşan şairin varlığı bir görünüyor bir kayboluyor, ama içi hiç susmuyor. Boşluğun payı bile bu şiirde iki katına çıkmış, söylenmeyenler bu boşlukta dile gelmiş. Hiç ara vermeden, sanki durursa, nefes alırsa Ashab-ı Kehf mağarası sonsuza dek kapanacak, yedi kardeş hep orada kalacak ve zalim imparator Dakyanus’un da zulmü artacaktır.

Efsus’a Yolculuk, efsanelerden, tarihten, coğrafyadan, dinden vb. payına düşeni alarak sürüyor, en çok da bir soru sorma biçimi, sanatı olarak felsefeyle karşılaşıyor. Bu karşılaşmada şaire el uzatan, yardımına koşan başka felsefeciler de var, Eski Yunan’dan Mısır’a... Fakat ilk kitabı Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’ndan (1997) şimdiye yazdığı 5 şiir ve 3 eleştiri kitabının sağlamasını da bir bakıma bu kitapla yapıyor. Şair ve felsefeci kimliklerini tümüyle buluşturacak bir ‘olası-ben’e yolculuğa çıkıyor.

“mahvını göze alamayan varamaz varlığındaki olası-ben’e”. Yolculuğun başında söylenmiş bu hem doğru hem de ürkütücü cümle, bir döngü olarak, bir kez daha bu sözcüklerle ifade edilmese de hep yinelenecektir. Bu yinelemede duyduğumuz sesse kendisini ve bizi hep ‘başlangıç’a çağıran, bazen mağaranın içindenmiş gibi yankılanan, bazen kendisini işitmekte zorlanan şairin sesi. Fakat bu kez, daha önceki şiirlerinde olduğu gibi arkadaşlarının değil, kardeşlerinin yerine: “arkadaşlık birlikte yaşamak demektir/kardeşlik, birlikte büyümekle yaralı”.

“İçerlemeden olma içerdeki oğlan” diye kendisi için fevkalade bir tanım getiren şair, “en iyi okuldur yenilgi yılları” dizesinin de yer göstericiliğiyle, kitabın bir ‘kardeşlik anlatısı’ olduğunu bilhassa duyurmaya çabalar. Zira “her birimiz ötekinin etini yolmakla yaralı/ fakat her birimiz ayrı bir Yusuf” olan kardeşleriz ve Efsus’a Yolculuk da bizim şiirimiz. Yücel’in anlattığı bizim hikâyemiz. Selçuklu olan Mahir, Deniz, Hüseyin ve Selahaddin Eyyubi olan İbrahim, başında köylü şapkasıyla...

Efsus’a Yolculuk Türk şiirinin bir başyapıtı da sayılır, taşyapıtı da. Kendisi gibi uzuuuun bir yolculuğu hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Kayıran’ın geçmiş ve bugünle geleceğin lehine hesaplaşması", Evrensel, 31 Ekim 2017

İnsanın etrafını özellikle kasaba ve köylerde onu toplumsallaştırması ve politikleştirmesi mümkün olgular içinde başa alabiliriz. Bu aynı zamanda etrafı bireysel ve toplumsal geçmişe dahil etmemizin de nedenidir. Kaldı ki politikliğin kan bağının hem içinde hem de dışında 12 Eylül kadar bugünde de otoriteye karşı daha çok dayanışma ve temelli bir etraf oluşturduğunu yaşadıklarımızdan biliyoruz. Ahmet Oktay’ın “insan etrafıdır” demesi de bunun oluşturduğu hayat ve ortaya çıkardığı sonuçla ilgilidir. Bugündeki hali tartışma konusu ise de karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma kırın ve onun kasaba ve köylerinin Karl Marx’ın demesiyle beden güçlerinden başka hiçbir şeyleri olmayanların öne çıkan özelliklerinden biridir. O yüzden çoğu şey birlikte eylenmiş ve yaşanmıştır.

Yücel Kayıran baştan beri etrafı bireyliğin bir sonucu olması kadar politik mücadelenin kendiliğinden oluşan yer yer örgütlü bile bulunabilecek bir durumu olarak kabul etti ve öyle değerlendirdi. Çocukluğuna ve gençliğine denk gelen ve daha çok Afşin’de geçen zamanları böylelikle 12 Eylül’e dönük bir karşı çıkmaya ve bireysel ve toplumsal mücadeleyle, kendiyle ve dünyayla hesaplaşmaya dönüştürüp ve bunu da bugünle birleştirirken bir yandan da yine bunu bireyliğine bağlı olarak yer yer kişiselleşen hatta itiraf etmeye kadar giden bir geçmiş tartışması haline de getirdi. Kaldı ki Ahmet Oktay’ın Yücel Kayıran’ın şiirini “itirafçı bir şiir” olarak değerlendirmesini de bununla açıklayabiliriz.

Yücel Kayıran yeni kitabı Efsus’a Yolculuk'ta etraf tartışmasını hem sürdürdüğü 12 Eylül değerlendirmesi kadar bugünü daha fazla tartışmaya kadar götürüyor. Bunu yaparken önceki kitaplarından farklı olarak bunu bir uçtan yazdığını düzyazıya yaklaştırma pahasına felsefi bir tartışmaya da dönüştürüyor.

Dünyayı Felsefeyle Açıklama

Ankara’dan Afşin’e yapılan yolculuğun ortaya çıkardığı düşünceler anne, baba, kardeşler, etrafı ve o günün dünyasını şiir temelli tartışmaya yararken bir yandan da şairin kendi geçmişine ve orada da en dibe yani çocukluğuna varmasına yani yolculuk etmesini sağlarken bu dediğimiz bir uçtan da çok yönlü ve zaman temelli bir tartışmaya da yol açıyor. Şair geçmiş ve bugün tartışmasını da çoğunlukla felsefi kavram ve düşünceleri şiire dahil edilerek yapıyor. Söz konusu tartışma yer yer geçmiş solun tartışılmasına da yöneliyor.

Tek bir şiirin oluşturduğu Efsus’a yolculuk dert ettiğine uygun düşen bir dil oluştururken aynı dilin şiirin kendi ruhsallığını oluşturmasına katkısının çok olduğunu da söylemeliyiz. Yücel Kayıran baştan beri dini de kendine dahil eden bir ruhsallığı şiirinde tuttuğu için okurun buna alışkın olduğu da iddia edilebilir. Yanı sıra Yücel Kayıran’ın bu dile felsefeye dönük ilgisinden ve dünyayı felsefeyle açıklama arzusundan dolayı başvurduğu ve çoğalttığı da unutulmamalıdır.

Bu kez fazladan felsefi dil ve söylem ve daha fazla şiire giriyor ve yazılan şiiri belirliyor. Bu dediğimiz bir yandan da muhataplarını belirsizleştirerek şiirin geçtiği düzlemi yani Anadolu’yu enternasyonalleştirirken hikaye ettiğini söylencesel bir şey haline sokup daha da değerli söz ediyor. Bu noktada söz konusu durumun bugüne dönük daha çok toplumsal olay ve olguları ele alan bir karşıtlık oluşturduğunu da belirtmeliyiz.

Yücel Kayıran Efsus’a Yolculuk'ta kendini çocukluğunu merkez almış ama ondan çok o çocukluğun peşine düşmüş biri olarak 12 Eylül öncesine dönük herkesin bir ucundan ortak olduğu, dahil olduğu bir hayat oluştururken bunu bir uçtan bugünün dünyasını hem eleştirmeye hem de karşı çıkmaya dönüştürüyor. Bunu yaparken de devrim imgesini şiirinin içinde ve önünde tutuyor.

‘Biz’in Hikayesi

Çoğunun kasabada geçen geçmişinin özellikle 12 Eylül öncesi ve sonraki yılları ya az yazıldı ya da hâlâ sözün içinde duruyor. Yücel Kayıran kitabında yine çoğunun acıyla hatırladığı ya da hiç aklından çıkarmadığı çoğu zaman ölümle öldürülmeye sonuçlanan hayatlarından payına düşeni, tanığı olduklarını, zihninde tuttuklarını ve bunun etkilerini ve bugündeki sonuçlarını şiir ederken bunu ‘biz’in hikayesi haline de getiriyor.

Efsus’a Yolculuk 12 Eylül öncesi Afşin’den başlayan ve sonra aynı Afşin’e tekrar dönen bir çocukluğun ‘biz’e mal edilmesi mümkün hikayesidir. Yolculuğun temellendirdiği destanıdır.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Günay, "İç-Coğrafyada Tinsel Bir Yolculuğun Şiiri", Aydınlık Gazetesi Kitap Eki, 17 Kasım 2017

Yücel Kayıran’ın yeni şiir kitabı Efsus’a Yolculuk uzun bir şiirden oluşmaktadır. Bu yazıda çok katmanlı bu uzun nehir şiirin bazı yönlerine değinmekle yetinmem uygun olur. Kitap hakkında daha uzun soluklu, ayrıntılı eleştiri, çözümleme ve yorumların zaman için yapılacağını düşünüyorum. Zaten bunu fazlasıyla hak eden bir şiirle karşı karşıyayız. Her okurun, okuma sürecinde kendi yolculuğunu yapacağını ya da yaptığı yolculukları da bu şiirin eşliğinde yeniden düşüneceğini umuyorum.

Nasıl bir yolculuktan söz ediyor şair, nereden nereye bu yolculuk? Kitabının adının işaret ettiği tarihsellik, bazı ipuçları verir nitelikte. Gerek içeriği gerekse biçimsel/söylemsel bakımlardan Türk şiirinde bir ilki oluşturan bu kitaba bir bildungsşiir denebilir, bildungsroman kavramından esinlenerek. Bir kişinin tinsel gelişimini, kendi kimliğinin/kişiliğinin gelişme evrelerini işleyen bildungsroman’ların taşıdığı özellikleri Kayıran’ın bu uzun şiirinde görebiliriz. Kayıran’ın bu uzun şiirinde dile getirilen tinsel yolculukta şiir öznesinin yaşadığı süreçler-dönemlerle birlikte aynı zamanda bir ülkenin tarihsel serüveninden kesitler de yer almaktadır. Spinoza, Kant, Sokrates, Hegel, Heidegger vb. çeşitli filozoflara ilişkin açık ya da örtük göndermelerle de karşılaşırız.

“mağlupların kanıyla sulanmış bu toprak/tan kurdum dilimin ve şiirimin harcını”(s. 110) diyen Kayıran’ın şiiri, başkalarının gözünde kanıtlanamayan yaşanmışlıklara tanıklık eden dizelerden oluşmaktadır. Bir kabusun içinde yaşananları dile getirmeye çalışan özne, bir esenlik imkanı ya da şansının yokluğunu da vurgular. Bu bağlamda kendi hikayesi üzerinde şiirini kuran/kurgulayan Kayıran, Afşin’e, eski adıyla Efsus’a bir yolculuk biçiminde çocukluğuna ve oradan da bugünlere, şimdilerdeki haline yönelerek, daha önceki şiir kitaplarında yer yer değindiği-işlediği temaları daha bütünlüklü ve sistematik bir poetikayla şiire dönüştürür. Sistematik poetika derken, belirli bir bağlam/bütünlük içinde kurgulanmışlığı ve estetik amaçlılığı kastediyorum. Kayıran’ın böyle bir poetik epos ortaya koyarken şiirimize yeni bir alan açtığını söylemek mümkündür. Kayıran’ın şiirinde bireyin iç-coğrafyasını görünen ve görünmeyen unsurlarıyla dile getirme çabası belirgindir. Söz konusu iç-coğrafyanın özellikle yeraltı metaforuyla işlendiğini görürüz.

İnsanın varoluşsal zemininden kökenlenen bu şiir aynı zamanda tarihsel-toplumsal ve kültürel gerçekliğimizin içerdiği sorunları-gerilimleri ve bunalımları ontolojik bir bakışla görmeye çalışmasıyla bir poetik kritik niteliği de taşır. Bireyin tinsel gelişim serüvenine odaklanırken, aynı zamanda yaşanan toplumun tininin, zihniyet ve değerler alanının da şiirde işlenen temalar arasında yer aldığı saptanabilir. Tarihte ve zamanımızda yaşanan baskı dönemleri, diktatörler, zulümler ve trajik olaylar, Kayıran’ın şiirinde bireyin deneyimlerinden yola çıkılarak ele alınır. Yenilgi yıllarının okul olduğuna yapılan vurgu kadar arkadaşların buluştuğu bir berber dükkanının eğitici işlevine de işaret edilir. Tarihte bilinen baskıcı yönetici Romalı Dakyanus ve çeşitli Dakyanus dönemlerinden, Romalı askerlerden söz edilirken günümüzün Dakyanusları da akla gelmektedir. 6. filoyu hatırlatan dize, aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de uğradığı işgal ve saldırılara dikkat çeker. Kayıran’ın bu bağlamda andığı Deniz, Hüseyin, Mahir, İbrahim gibi isimler Anadolu kültürü ve tarihi içinde yorumlanır ve Selahaddin Eyyubi gibi eski dönemlerin bazı kahramanlarıyla bir başkaldırı ve direniş geleneği içinde değerlendirilir. “İç Anadolu ve Selçuklu solcusu” olarak hatırlatılan kişilerin tinsel mirasına ve hatırasına bir saygıyı dile getiren dizeler, bu topraklardaki devrimci damarların tarihine işaret eder.

Kişinin hem kendi hayatında hem de toplumda ve dünyada devrimin gerekliliğine ilişkin inancı önemlidir. Kayıran bu inancı şöyle dile getirir: “devrim şarttı, her ben kendi yazgısının öznesi olacaktı /devrim şarttı, inanmıştım, hâlâ da inanırım, inanmak hakikatle yaşamaktı”(s. 19) Kayıran’ın şiiri inancın ve hakikatin şiiridir. İnancın ve hakikatin şiiri olduğu kadar şüphe ve arayışın da şiiridir. Kitabın ilk dizesi, çıkılan yolcuğun ontolojik ve poetik haritasını ortaya serer: “ne zaman yıkıldı doğrularıma inancım/ve yönüm kendi yoluma çevrildi”(s.7) İnancın, inançsızlığın ve çeşitli inanma biçimlerinin yorumunu ve değerlendirmesini yapan Kayıran’ın şiirinde aynı zamanda dinin ve dinciliğin eleştirisi de önemli bir yer tutar. Şiirdeki öznenin varlığa bakışında tanrısal olanın bakışından uzaklaşmasının ve bu halin yol açtığı bir terkedilmişlik duygusunun da belirgin olduğu görülür. “tanığım terk etti beni, terk etti varlıktaki tek şahidim/neden yardım etmiyorsun diye bakarken gördü gözlerimi”.(s. 50)

İnsan ve doğa ilişkisi bağlamında ve elbette birey ve toplum ilişkisi çerçevesinde dile getirilen köklü bir iç hesaplaşma da söz konusudur. Bir tinsel/içsel yolculuk bağlamında kişinin kendisiyle, ailesiyle, çevresiyle, ülkesiyle ve tarihiyle yaptığı bir varoluşsal hesaplaşma belirgindir. Bu bağlamda Efsus’a Yolculuk, insanın vicdanına, kalbine ve belleğine doğru yaptığı bir yolculuktur. Giderek vicdanını, kalbini ve hafızasını kaybeden bir dünyada ve ülkede, tarihsel olarak nerelerden nerelere geldiğimizi sorgulayan dizeler, tinselliği sakatlanmış ya da yaralanmış bir ülkede, kendine yeni bir “tinsel yurt” aramanın da ifadesidir. Ticari, siyasi ve toplumsal çıkarlar için araçsallaştırılan dinin tinsel boyutlarını sorgulayan dizelerde, felsefi yönden bir deizm vurgusu da yer alır.

Kayıran’ın şiirinde politik olanı dile getirirken anımsattığı devrimci kişiliklere ilişkin yorumu da önemlidir. Devrim tahayyülü ve gerekliliği ile yaşanan gerçeklik arasındaki antagonizma şiirde hayatın öznesi olmanın acılı deneyimleri çerçevesinde dile getirilir. Kayıran’ın şiirinde bireyin ahlaki ve politik olanın koşulları bağlamında dikkati çeken önemli bir sorun da değerlerdir. Bu bağlamda arzular ile değerler arasındaki çatışmayı ve bunun insan için anlamını sorgulayan şair, dinin çıkmazlarına ve yetersizliğine de işaret eder. İnsanı çocuklukta bırakan bir dinin yetişkin dini olmadığını söyleyen şair, aynı zamanda dinin, tinsel değil bedensel olduğunu vurgular. Kayıran’ın şiirinde dinsel olanın eleştirisi, bireyin kendisiyle yaptığı hesaplaşmayı ve toplumun eleştirisini de içerir. “kullarını tanıdım” diyen şair, dinsel kimliğin altında ama gizlice yapılan ahlaksızlıkların kabul görmesiyle ilişkili olarak bir ahlak eleştirisi de getirir. Bu bağlamda Efsus’a Yolculuk kitabında etik ve politik olanın birlikte ele alındığını ve teoloji eleştirisinin kişisel deneyimlere dayalı olarak varoluşsal boyutuyla şiire taşındığını söyleyebiliriz.

Şairin içinde yolculuk yaptığı aracın farları bu ülkenin coğrafyasına olduğu kadar, tarihine ve insanın iç dünyasının gizlerine de vurur. Yerüstünden çok yeraltında yapılan bir yolculuğun şiiridir Efsus’a Yolculuk. Şairin açtığı poetik patikalarda, dönemeçli yollarda bizi bekleyen upuzun bir yolculuk var… Althusser “gelecek uzun sürer” demişti, ama Yücel’in şiiri de asıl uzun sürenin geçmiş olduğunu düşündürüyor.

Devamını görmek için bkz.

Enver Topaloğlu, "Issız bir kitap: 'Efsus'a Yolculuk'", Gazete Duvar, 18 Kasım 2017

Doksanlı yılların şiir ortamında ilk kitabı Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’yla (1997) adını duyurduktan sonra Beni Hiç Göremezsin (2004) Çalgın (2006) ve Son Akşam Yemeği (2014) yayımlanan Yücel Kayıran’ın son kitabı Efsus’a Yolculuk oldu. Kayıran, Beni Hiç Göremezsin ile 9. Altın Portakal Şiir Ödülü’nü (2005) aldı. Bazı ödüller, o ödülleri alan şairlerden okurun beklentisini yükseltiyor. Altın Portakal Şiir Ödülü de onlardan biriydi. Birkaç yıl önce bu ödülün düzenlenmesine son verildi. Kitaplarına ve şiirine gösterilen ilgiye bakarak Yücel Kayıran’ın da şiir okurunun beklentisi yüksek bir şair olduğunu söyleyebiliriz. Buna göre şiir okurunun Kayıran’ın son kitabından da beklentisinin yüksek olması olağan görülmeli. Kayıran’ın kitabı hakkında sıcağı sıcağına çıkan tanıtım yazıları; Haydar Ergülen’in, Halim Şafak’ın değinileri de bunu kanıtlar nitelikte.

Elbet kitabı yayımlayan yayınevi de okurda beklentinin yükselmesinde önemli bir rol oynuyor. Öte yandan Yücel Kayıran şiirinin kendine özgü bir okuru olduğunu da söylemek gerek. Kayıran, şiirin felsefeyle ilişkisi konusunda hâkim anlayıştan farklı bir tutum sergiliyor. Şair düşünürler olduğu bilinir. Örneğin Melih Cevdet Anday bunlardan biridir. Ancak modern Türkçe şiirde düşünür şairlerle pek sık karşılaştığımız söylenemez. Yücel Kayıran tercihini düşünür şair olmaktan yana yapmış, poetikasını da bu çerçevede oluşturmuş bir isim. Kaldı ki onun bu tercihinde felsefeci yönünün de etkili olduğu bilinmektedir. Kayıran’ın son kitabı için sanırım bir “düşünür şair yapıtı” diyebiliriz. Şu dizelerde de dile getirildiği gibi:

Oysa duygudan hoşlanmadım hiç

Kaygan bir sıvının beni kendine göre şekillendirmesinden

Kayıran Efsus’a Yolculuk'ta modern Türkçe şiirde uzun süredir rastlamadığımız bir biçim deneyimine de girişiyor. Emirhan Oğuz’un Ateş Hırsızları Söylencesi geliyor hatırıma. Ama Kayıran’ın yapıtının onunla benzerliğinden çok benzemezliği dikkat çekici. Kayıran, yapıtının bu niteliğiyle belki klasik şiirin mirası olarak gösterebileceğimiz bir şiir biçimini, hadi adıyla söyleyelim destan biçimini güncelliyor. Klasik çağ şiirinin şairlerinden, yapıtlarından, Homeros’un destanlarından, (İlyada, Odysseia) Dante’nin İlahi Komedyası'ndan tanıdık gelen, hatta ilham da alan bir tarz bu. Ancak klasik tarzın güncellendiğini, özellikle şair öznenin kendi macerasını, deneyimini aktarmasıyla farklılaştığını da belirtmek gerekir. Klasik destanlarda anlatıcıyla anlatıya konu olan kahraman ayrı kişilerdir. Yücel Kayıran’ın destanındaysa kahramanla anlatıcı aynı kişi… Kitap şu dizelerle başlıyor:

ne zaman yıkıldı doğrularıma inancım

ve yönüm kendi yoluma çevrildi

sona erdi sanki içimdeki başkalaşım

Efsus’a Yolculuk, destanlardaki gibi ve biçimin de gereği olarak deyim yerindeyse bir dize yumağı. Bir tek şiir, 115 sayfalık kitabın 108 sayfasını dolduruyor. Uzun bloklar ve ardışık dizelerle sürüyor şiir, yolculuk… Şairin biçimsel seçimini de işaret ettiğini düşündüğüm kitabın ilk sayfalarında yer alan dizelere göz atalım:

kararlı ve soğuk, kesinlikten bir mesafe

mermere benzetirdim kendimi eskiden

Yücel Kayıran, anlaşıldığı kadarıyla bir arabayla yaşantısının ve hatıralarının önemli bir bölümünü oluşturan şehre doğru yola koyuluyor. Burası baba ocağından çok, ana kucağı olarak tanımlanacak bir yer olarak gösteriliyor şair tarafından. Kayıran yolculuk boyunca düşünüyor. Çocukluğunu düşünüyor. Geçen yılları düşünüyor. Yok aslında zamanı düşünmüyor pek. Daha çok olguları, olayları hatırlıyor. Dedesi, annesi, babası, kardeşleri, babası, annesi, akrabaları, dayıları, amcaları… Çocukluğun semti de olan sosyal ve kültürel çevresi, varlığının oluştuğu ortam ve o ortamda varlığının oluşmasında etkisi olan kişiler bunlar. Çocukluğuna doğru düşünsel bir yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuğu kısa sürede, “kavşağı dönüyoruz.. yol artık daha tenha/ne şehirlerarası bir otobüs, ne de bir kamyon var artık ardımızda” diye başlayan ve yolun ıssızlığından da istifade ederek düşünsel bir yolculuğa dönüştürüyor… Yol iki biçimde ilerliyor. Biri fiziki mekânda. Aşağıdaki dizelerde ifade edildiği gibi:

kendi sesini verir her nesneye dünyaya inen gecenin sesi

duyulabilir derede akan suyun sesi..

fakat yoktur söğüt ağacında elifin sesi

söğüt ağacı an’an’emi hatırlatır bana

Şairin yolculuğunun bir de düşünsel boyutunun olduğunu, bunu dile getirdiği şu dizelerden çıkarabiliyoruz:

sanki yeraltından ilerleyerek el yordamıyla bulmuştum kendimi

bulmam gerekir belki de beni yeraltına sürükleyen nedeni

varlığımı tehlikeye attım aşmak için şimdi tersine gittiğim bu yolu

kendi hayatıyla oynamayı göze aldığında kesinleşiyor insanın yolu

Yücel Kayıran’ın Efsus’a Yolculuk'u aynı zamanda bir hayıflanma yolculuğu diyebiliriz. Kitabı oluşturan şiir, uzun bir yazıklanma sözü olarak da okunabiliyor. Ayrıca kitabın adında yer alan “efsus” sözcüğünün “eyvah”, “yazık” anlamlarına da geldiğini belirtelim. Buradan da çıkarıyoruz ki şair sadece hatıraların mekânına, çocukluğun semtine doğru gitmiyor bu yolculukta. Bir hesaplaşmaya da girişiyor. Kitabın verdiği izlenimle söylersem, Yücel Kayıran sanki “eyvah” diyerek başlamış ve “yazık” diyerek bitirmiş kitabını. Buraya dönmek üzere konuyu değiştirip kitabın bir başka yönünü irdelemek istiyorum. Kayıran, düşüncenin ve felsefenin kimi sorunlarını şiir olarak dile getirme çabasını sürdürüyor. Bu kitabında da bir yandan varlık ve ahlak sorunları üstüne düşünüyor. Bir yandan “ben nasıl ben oldu”, “biz nasıl biz olduk” sorularına yanıt arıyor. Çocukluğa doğru çıkılan yolculuğun nedeni de, amacı da anladığımız kadarıyla bu. Şairin bize dizelerle aktardığı yalnızca bir keşif yolculuğu değil. Aynı zamanda bir anlama, aydınlanma yolculuğu da söz konusu. Şair sorularına yeni sorular ekleyerek sürdürüyor anlama, aydınlanma uğraşını. Varlık nasıl, hangi koşullarda benlik kazanıyor sorusuna da yanıt aramasının da nedeni bu. Ancak Kayıran anladığımız kadarıyla varlığın kimliğiyle, dolayısıyla kimlikle öyle pek enine boyuna ilgilenmiyor. Bunu da açıkça dile getiriyor, Şu iki dizeyi okuyalım:

“kim” olduğundan çok “ne” olduğuyla tanımlanmalı

böyle inerek dönerken

“Ben”in ve “biz”in ne olduğuna, nasıl olduğuna, nasıl olacağına yönelik sorular eşliğinde sürüyor yolculuk. “Ben” ve “biz” hangi şartlarda, hangi sosyal, kültürel çevrede, hangi etkilerle ve hangi tepkilerle oluyor. Varlık olarak “ben” hangi etkilenmelerle biçimleniyor… Kayıran kendi yaşantısının dönüm noktalarını, hatırasında iz bırakmış önemli olaylar üzerinden bu soruların yanıtı bulmak üzere irdeliyor yolculuk süresince. Kayıran Sokrates’le düşünüyor, Spinoza’yla düşünüyor, Descartes’le düşünüyor. Varlığı, varlık oluşu enine boyuna düşünüyor:

kurmaca ile doğa

ilki inançla ıralı diğeri bükülmez bir kesinlik

ne ilkindedir insan ne de diğerinde

arkada kalanda mevcut onun kimliği

istemeyle değerlerin çatışmasından

geriye ne kalır ise yani selden

yenik

ya da pişkin yıkarak akıp giden su

böyle oturur insanın yüzüne

artık değişmeyecek olan yüzü

ontik ya da varlıksal

olarak nitelenen sonsuz kimliği

insanın doğadan gelen doğasının

belki de tek gömleği

Kayıran’ın düşünce yelpazesi kitap boyunca sürekli açılıyor. Bazen geçmişte bir anın, hatıranın, bazen güncel bir olayın yansımaları ve etkileriyle birlikte sürdürüyor anımsamayı ve düşünmeyi. Bazen yalnızca sorular oluşturuyor düşünme tepkisi:

yalan söyler mi bir kral, altın işlemeli bir kurna için

yalan söyler mi bir kral, vakıf arazisine kurulacak bir yazlık için

yalan söyler mi bir kral, yeşil renkli bir kravat için

yalan söyler mi bir kral, kızana zurna için

Efsus’a Yolculuk'un şairi güncellikle, siyasal hayatla kurduğu bağa kattığı tarihsel perspektifle şiirinin çağrışım alanını yeni anlamlar kazandırarak genişletiyor. Lenin’in Ekim 1917 Bolşevik Devrimi’nin öncesinde Lenin’in söylediği bilinen “En iyi okuldur yenilgi yılları” sözünün şiir içerisinde yinelenmesini de bununla ilgili diye düşünüyorum. Lenin’in sözünün yinelenmesi başka bir açıdan, Bolşevik Devrimi’nin yüzüncü yılı kutlamalarına bir selam olarak da değerlendirilebilir. Kaldı ki Yücel Kayıran ilk gençlik döneminin silinmeyen izlerinden biri olarak anar devrim talebiyle olan düşünsel, duygusal bağını. Şu iki dizede de bunun dile getirildiğini düşünüyorum:

devrim şarttı her ben kendi yazgısının öznesi olacaktı

devrim şarttı inanmıştım hâlâ da inanırım inanmak hakikatle yaşamaktı

Şairin 12 Eylül sonrasında devlet tarafından kaybedilen çocuklarını arayan “Cumartesi Anneleri”nin acısını dile getirdiği şu dizeler de güncelle olan ilişkisi bakamından dikkate değer:

beş yüz doksan iki hafta, her cumartesi

hayatını kaybedene kadar hükümet konağına gitti teyzem

“oğlumu istiyorum” diye.. “oğlumu istiyorum!”

copladılar.. gözaltına aldılar.. biber gazı sıktılar

Kayıran şiirinde bir varlık olarak kendini, kendi sınırlarına kadar götürme kararlılığını, inadını da sınıyor bir bakıma. Olmanın, varlığını devam ettirmenin imkânlarının sorgulanması başlı başına bir uğraş olan yaşamayı da anlamak açısından gerekli görünüyor. Bununla ilgili olduğunu düşündüğüm dizelere bakalım:

Her benin bir sınanmayla kendisi olduğu yeryüzünde

Bir sınanmanın varolmak için yeterli bir sınav olmadığı yeryüzünde

Kadim bir şiir biçimi olmadığı gibi kadim bir şiir anlayışı da yok. Şiirin günümüze kadar zaman içinde bir hayli değişim geçirerek sürdüğünü görüyoruz. Hatta şiirin değişerek şiir olma niteliğini koruduğunu ve varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz. Değişim şiirin en önemli özelliği. Yücel Kayıran’ın yolculuk destanı olarak da okunabilecek ve ön kapağında resim arka kapağında yazı olmayan kitabı okura ıssız gelebilir. Bu tuhaf bir ürpertiye neden olan ıssızlığın aslında şiirde düşüncenin görünme biçiminden kaynaklandığını söylemek mümkün. Yücel Kayıran varlık, erdem, amaç, inanç, hakikat gibi kavramları da birer mekâna dönüştürüyor yolculuğu süresince:

Dile getirdiğim hakikat

Yitirmesin dilini ve sürsün

Bir başkasının dilinde

Bir başkasında devam ettirsin kendini

Şairin bir yüceye, bir dibe inip çıktığı kitap boyunca kendini kendi sınırlarına kadar götürerek nereye varacağını, bu yolculuğun nasıl sonuçlanacağını merak ettirmese son sayfaya kadar sabretmeyebilir okur. Ama ben kendi adıma merakım artarak okudum ve bitmesi için sabırsızlandığımı söyleyemem. Çünkü şair yaşanan toplumsal heyelanın altında kalarak tarihin derinliklerine gömülmesine razı olmadığı parçalarına ulaşmak için kendisini kazarak kendisine giden yolu arıyordu dizeler boyunca -ki bu bana önemli geldi:

rölantide gidiyor artık araba

yıkım kaçınılmaz, viran ve harabe

fakat eksilmedi, içimdeki sızlanma

gurur-sızlanması.. kuşkudan kalma

annemin sesinden babamın hikâyesine doğru büyüdüm

annemin medeniyetinden babamın etinden gelen arzuya

Efsus’a Yolculuk’un “eyvah” diyerek başlayıp “yazık” diyerek bittiğini söylemiş ve buraya döneceğimi belirtmiştim. Şunu söylemek istiyorum. Hayata ve dünyaya devrimci düşüncelerin etkisinde açılmış, çocukluğun son, gençliğin ilk yıllarını yaşayanlarda görülen 12 Eylül darbesinin neden olduğu travmanın izlerini de sürmek mümkün kitap boyunca. Bu travmanın kitabın önemli temalarından biri olan hayıflanmayla kendisini duyumsattığını belirtmek isterim:

onarılmazdır kırılmış gurur yaşıtlarının tanıklığı önünde

inanmıştım, en yakın arkadaşımdı, ama beni ihbar eden..

ağladım.. ele verdiği için değil ama onu kaybettiğim için

Sonunda şairin yolu “bin yıllık değil, bir ömürlük” dediği annesinin evine vardığında bitiyor gibi. Bence bu dizede annenin eviyle varlığın evi olarak tanımlanan dil arasında bir ilişki, hiç değilse bir çağrışım da kuruluyor. Şair nihayet bir tanım buluyor varlığına. “Hatıranın hatırlı anıtından” bir ad. Ama okur için yolculuk, kitap bittiğinde başlıyor. Çünkü şair kendisine “nasıl ben oldum, nasıl biz olduk” sorusunu yöneltirken okuru da kendisine bu soruları sormaya çağırıyor ve “nasıl ben olabiliriz, nasıl biz olabiliriz” soruları üstüne düşünmeyi öneriyor. İçinde bulunduğumuz dünya hali ve yaşama tarzı göz önüne getirilirse bunlar elzem sorular diye düşünüyorum:

eskiden şimdi olduğum yerde olmayı hayal ederdim

dile gelmeliydi bende dile gelmesi gereken

işte geldim gelmek istediğim yere

harika bir duhum yok

bir hikâyem yok benim

ait olamadım mevcut olana

fakat bir adım olacak

bir tanımım benim

hatıranın hatırlı anıtından

Sesinde taşıdığı sözü içinden derleyen ve dizeler aracılığıyla yolculuğuna eşlik ettiğimiz Yücel Kayıran, sonunda varlığın sürekliliğini tohumla anlamlandırıyor. Bunu da tohumun yeryüzüne yerleşmesiyle mümkün olduğunu söyleyerek dile getiriyor:

Tohum

Yeryüzüne yerleşince bitki olur

Vardım belleğin dibindeki yere

Bütünün bütünlüğünü yitirmesi bir kayıp olabilir, ama bu kayıp tekilliğin lehine bir gelişmedir. Çünkü ona varlık kazandırır. Tohum da böyle bir yolculuktur diyebiliriz sanırım.

Efsus’a Yolculuk, her ne kadar “eyvah” diye başlayıp “yazık” diye hayıflanarak sürmüş ve sona ermiş gibi görünse de sonun da sonu olurmuş gibi şair kendini bir tohuma dönüştürerek bitiyor. Geriye tohumun okurun bilincine yerleşip yerleşmemesi sorusu kalıyor.

Devamını görmek için bkz.

Fahri Öz, "Kayıran'ın Şiirinde Önemli Bir Dönüm Noktası: Efsus'a Yolculuk", Varlık dergisi, Aralık 2017

Uzun şiir modernizmle birlikte, hatta çok daha öncesinden, terk edilen, ayak basmaya cüret edilmeyen bir şiir mecrası. Uzun şiir denince akla Ezra Pound'un "bir insanın ağzından anlatılan bir ulusun konuşması" diye tanımladığı epik gelir ilkin. Homer'in 15 bin dizelik İlyada'nın benzeri uzun şiir hem Batı hem Türk şiirinde az rastlanan şeyler. 17. yüzyıl İngiliz şairi John Milton'ın 10 bin 550 dizelik Kayıp Cennet'inin de çok fazla benzeri yok. Epikle uzun şiirin yerini 18. yüzyıldan beri roman aldı. Moderniteyle birlikte birçok toplumda bütünleşik, tek bir değerler dizisinden bahsetmek mümkün olmadığı için epik türü eski özelliklerini ve tezahürlerini terk etmiştir. Bütün toplumu yansıtma iddiasını taşıyan tek sesli, otoriter bir anlatı olarak epik geçerliliğini yitirmiştir. Bu yüzden modern edebiyatta farklı türleri ve kipleri barındıran uzun şiirlerden bahsetmek daha yerindedir. Elizabeth Barrett Browning'in Aurora Leigh (1856) adlı yapıtı romana öykünen, onun tekniklerini şiire uyarlayan bir uzun anlatı şiirdi. Uzun bir modern şiir olan Pound'un 116 parçalı Kantolar'ı farklı kültürlerdeki şiir geleneklerini bir araya topluyordu. Pound'un müdahalelerine uğrayan T.S. Eliot'un parçalı Çorak Ülke'si (1922) 434 dizeden oluşuyordu. Türk şiirinde Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları, Şeyh Bedrettin Destanı gibi dev şiirleri ise anlatının devindirici gücünden de yararlanan yapıtlardı.

Nehir-Şiir

Modern uzun şiirin ya anlatının çizgiselliğinin gücüne sığınmak durumunda ya da modernizmin yeğlediği parçalı anlatıma. Yücel Kayıran'ın Efsûs'a Yolculuk'u bu iki seçeneğe de sığınmayan, kendi organik yapısını kendi başına üreten bir nehir-şiir: Daha önceden tasarlanan bir plana, bir üst-tasarıma uymak yerine kendi oyuklarını, koyaklarını bulup boşluklara dolan bir su kütlesi gibi. Şiirdeki lirik özne (yer yer hikâye edilen bir deneyim olduğu hissi olsa da şiirin tamamı için "anlatıcı" demek doğru gelmiyor bana) bir yolculuğa çıkıyor ama bu yolculuğun "kronotopu" zaman-mekân değişimiyle atbaşı giden bir deneyime işaret etmiyor. Burada söz konusu olan içsel, psiko-politik bir yolculuk, coğrafyayı kılavuz edinen, ondan beslenen bir bilincin izlenimleri. Kısacası, kitabın başlığındaki yolculuk lirik öznenin yaşantısına bir fon oluşturuyor, onu mümkün kılıyor ama (yer yer iskeletini oluşturuyor gözükse de) onun özünü oluşturmuyor.

Nehir-şiir benzetmesini haklı çıkaran bir başka öge ise dizelerin yapısı ve akıcılığı. Kayıran dize sonlarında noktalama işareti kullanmaktan çoğunlukla uzak durarak akıcılığı dizenin sonuna değil tamamen tümcenin, sözcenin ve düşüncenin belirlemesini yeğlemiş ve akışı daha da öne çıkarmış. Şiirin ileriki sayfalarında ise şair diğer kitaplarında da tercih ettiği iki noktayı (..) bir noktalama işareti olarak kullanıyor. Üç nokta değil, iki nokta. Bu kimi zamana duraksama, uygun kelimeyi arayış, ne diyeceğini kestirememe, kuşku, düzeltme, sorgulayış gibi farklı zihin hallerini imleyen bir seçim olmalı. On dokuzuncu yüzyıl Amerikan şairi Emily Dickinson'ın uzun, kısa, italik tireleri müzik notaları gibi kullandığını, bu sayede şiir metnini bir beste gibi inşa ettiğini ileri süren eleştirmenler vardır. Kayıran'da da iki noktayı bunun benzeri bir arayışla kullanıyor. Bu özellik yine onun organik bir şiir yazdığı, metne yukarıdan müdahale etmeden yaratma sürecini aktarmaya çalıştığı izlenimini veren bir husus; bu nihai ürünü değil süreci ön plana çıkaran bir seçimmiş gibi geliyor bana. Şiirsel sözceyi, onun ortaya çıkış sürecini açık eden, organik, modus operandi (işleyiş tarzı) açısından (yoksa izleksel olarak değil) uzun bir "Romantik" şiir var karşımızda.

Efsûs'a Yolculuk'ta içsel yolculuk iki düzlemde hem kendini belli ediyor hem de kendi varoluş koşullarını üretiyor. İlki lirik öznenin kendi geçmişine (çocukluğuna, ilk gençliğine, yakın döneme) doğru bir kazı çalışmasını olanaklı kılan bir düzlem; ikincisi ise uzamı karanlık bir yol filmi gibi (Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da'sı ya da daha eski bir film olan Ömer Kavur'un Gece Yolculuğu) kullanan ve genişleten bir düzlem. Şiir bu ikili arasındaki salınmalarla üretiyor kendini. Bu gece yolculuğu çizgisel, ileri atılımı olanaklı kılan bir düzlem sunuyor Kayıran'ın kitabına.

İlk düzlemde lirik öznenin içdökümcü bir duygu/duyuş haline yaslandığı görülüyor:

gökyüzü yok burada

kazarak ilerliyorum içimdekini

yukarı değil dibe doğru" (33).

Ama buradan kişisel bir tarih değil, kamusal-siyasal bir ruh halini ya da travmalar bütününü anlamak gerek.

Kitabın ana düzlemlerinden biri olmasa da, ona zemin sağlayan mitoloji/efsane olgusundan da bahsetmek gerekli. Kitabın adındaki Efsus, farklı coğrafyalarda anlatılan Eshab-ı Kehf'in yani Yedi Uyurlar'ın yaşadığı varsayılan Afşin ilçesinin eski adı. Efsane Roma İmparatoru Dakyanus'un baskısından kaçan yedi Hıristiyan askerin yattığı yüz elli-iki yüz yıllık uykudan mucizevî şekilde uyanmalarını konu alır. Kayıran kazısını bu efsanenin yaşandığı 3. yüzyıla kadar sürer, oradan adım adım günümüze kadar gelir.

Yöntem

Lirik özne (kendi poetik geçmişine baktığımızda) yeni diyebileceğimiz bir biçimi, mimariyi, kurguyu hayata geçirirken bu biçime uyan dili, biçemi, söz dağarını aradığının işaretlerini de verir. Bu aynı zamanda şiire nüfuz eden içsel dünyanın keşfi ve ifşasıyla yakından ilgilidir. Kitabın ilk kıtası psiko-biyografik diyebileceğimiz iç dökümcü bir tonda açılır. Çocukluğunu, ilk gençliğini yoklarken geçmişini, iç dünyasını ve lirik sesini de sorgular "bir sözlüğü yoktu zihnimin" diye itiraf eden Kayıran:

bulabilmek için kelimesini içimdeki elemin

sanki başkasının dilinde kendi dilimi aradım (8)

Ardından, gençliğindeki sesin kendi sesini yansıtmadığını kavrar: "değil idi bende dile gelen kendine ait bir suret". Genç Şairin Başkalarının Sesi Olarak Portresi çizilmektedir sanki burada. Kendi geçmişini keşfederken bu keşfi dile getirecek dili de kazıp çıkarmaya çalışır Kayıran.

Kitabın ikinci kıtasıyla birlikte yapıtın ikinci damarı/düzlemini oluşturan araba yolculuğu ortaya çıkar: "kavşağı dönüyoruz.. yol artık daha tenha" (8). Buradaki in medias res başlangıç şiire dramatik bir hava katar; lirik özne ima edilmiş dinleyicisine/okuruna bir şeyler anlatmaktadır sanki. Bu yaşantıyı aktarış izleksel sapmalar, çağrışımlar (yolda görülen söğüt ağacının anneanneyi andırması gibi) yüzünden çizgisellikten kopar ve içsel bir arayışa da yer açar. Kısacası genellikle her kıta ya içsel arayışlara ya da geçmişin, yaşantıların aktarılmasına ayrılır; ancak Kayıran bu iki seçenek arasında bir geçişim (osmosis) olmasına çokça izin de verir. Bir başka deyişle görünen dünya (doğa) ile ifşa edilen ya da beliren içsel dünya yan yana gelir, birbirinin içine geçer.

Lirik öznenin yolculuğu gibi şiirin atmosferi de içe dönük, loş ve karanlıktır. Yalnızca havanın karanlığı değildir burada söz konusu olan, aynı zamanda lirik öznenin inzivası diyebileceğimiz bir hesaplaşmanın getirdiği karanlıktır: "zaten karanlık da karanlıktan dolayı değil / öyle tasarlandığı için içime bırakılmış bir karanlık" (10). Özellikle Yedi Uyurlar efsanesi göz önüne alındığında düşünce için uygun bir ortama dönüşen bir karanlık. Lirik özne bu karanlığın, dinginliğin içinden Tanrı'yla konuşmaya, Tanrı'ya hitap etmeye başlar, Tanrı'nın kayboluşunu anlatır.

Çorak Ülke'den Korku Ülkesi'ne

Romalıların baskısından kaçıp yerin altına, derinlere sığınan Yedi Uyurlar gibi lirik özne de kuşkunun ve sorgulamanın kaftanına sığınır. Kendine örnek aldığı, alıntılayıp anıştırdığı felsefeci ve yazarların başında Antik Yunanlılar (özellikle de Sokrates ve Aristoteles), conatus kavramını bir parola gibi tekrarladığı Spinoza, Hobbes, Catullus, Kant, Cüneyd-i Bağdadi, vb. vardır. Conatus kavramı şiirin ve lirik öznenin ifadesinin bir kendini sürdürme çabası olarak kullanılıyor; yine duygulanımların zihinsel hallere yaptığı etkiyi ele alması açısından Spinozacı bir duyuş var diyebiliriz. Ancak Kayıran "Minervanın baykuşu / efendi köle diyalektiği mi yoksa .." (43) diyerek anıştırdığı ve kitabın genelinde kimlik, özne, hukuk, adalet gibi kavramlar çerçevesinde ele aldığı Hegel'den ve diyalektiğinden de yararlanır. Bunun dışında kitabın sonunda adları sıralanan Sophocles, Tanpınar, Nazım, Tevfik Fikret, Ahmet Oktay, Brecht gibi yazar ve şairlerden doğrudan yapılan alıntıları da unutmamak gerek. T. S. Eliot'a benzer biçimde Kayıran kitabında birçok şairi anıştırır: Örneğin "üç Dakyanus arasında yaşadım / üç zakkum/ köklere iner acı su" (106) Cemal Süreya'nın "Kısa Türkiye Tarihi"ne şapka çıkaran bir dizedir. Bu haliyle Efsus Eliot'un çok alıntılı, anıştırmalı, metinlerarasılık açısından zengin Çorak Ülke'sini andırır. Benzerlik bu kadarla kalmaz; kitabın lirik öznesi ve anlatıcısı işlev açısından Eliot'un cinsiyet ve zaman sınırlarını aşan Tiresias karakterinden çok da farklı değildir. Kayıran'ın lirik öznesi de birkaç farklı zaman diliminde yaşar, deneyimlerini dile getirir. İsa'dan Sonra üçüncü yüzyılda yaşadıklarına inanılan Yedi Uyurlar'dan biridir, hem efsanedeki Dakyanus'un zalimliğini, hem de ikinci ve üçüncü Dakyanus dönemlerinde de benzeri baskıları, ihanetleri yaşar. Kullarına sırtını dönmüş Tanrı ile ona haber iletmeyen Mikail hem ahlaki açıdan (kutsal kitapların diliyle) hem de politik açıdan (Marksist terimceyle) acımasızca eleştiriye tabi tutulurlar. Kayıran bir yazısında Eliot'ın şiirinin Türk şairler üzerindeki etkisinin incelenmesi çağrısı yapmıştı; şimdi ise kendisinin Eliot tarzda bir şiir yazması ilginç bir tesadüf. Yaklaşık yüz yıl önce yazılan Çorak Ülke de, Kayıran'ın Efsus'u da bir bunalımın, rahatsızlığın dışavurumu ve ona verilen tepkidir. Kuşkusuz Kayıran'ın şiiri Eliot'tan farklı bir ethosa sahiptir: Eliot'un muhafazakâr, dinsel değerleri ve geçmişi yücelten, bazen ırkçı ve cinsiyetçi imalarla yüklü şiirlerinde gördüğümüzden çok farklı bir ethosa. Kabaca söylersek Eliot gelenek ve din elden gidiyor derken, Kayıran (din yüzünden ve sayesinde) vicdanın, adaletin elden gittiğini söyler.

Etik

Kayıran'ın kitabında vurguladığı bir konu da devrimle ve siyasi tavırla yakından ilişkilendirdiği etiktir:

oysa devrim öyle üç yumurta meselesi değil

komşu meselesi değil, ücret meselesi değil

sözüyle özü özdeş dürüstlük ilkesinde

her bir kişiye, ait olanı ona verecek olan

devrim senin varlığından ilham alabilirdi" (45).

"her bir kişiye ait olanı ona vermek" Kayıran'ın daha önce eleştiri kitaplarında özellikle de Kritiğin Toprağında adlı yapıtında "şiirin ontik yapısını" ele alırken başvurduğu bir ifade. Aynı ifadeyi bu kez doğrudan etikle ilişkilendiriyor. Örneğin bir kralın tebaasına yalan söylemesi (45) kral/yönetici kavramını olumsuzlayan, yok eden bir şeydir zira yalan ona ait bir şey değildir, olamaz. Yalanı benimseyerek ontik durumunu bozmuştur kral. Dolayısıyla yargılanması gerekir devrim mahkemesinde ya da "tanrıya-ihanet mahkemesi"nde (46). İkinci Dakyanus döneminde insanlar öldürülür, ortadan kaldırılırlar; kayıp annelerinin seslerine kulak verilmez; insanlık onuru ayaklar altına alınır. Günümüze tekabül eden üçüncü Dakyanus dönemi ise vicdanın sesinin kısıldığı bir baskı ve utanç çağıdır (47). İnsanlık onuru yok edildiği gibi ölünün onuru da yok edilmiştir. Ölüye sahip olduğunu vermek (ölüyü gömmek, bir başka deyişle, toprağa ona ait olanı vermek) bile söz konusu değildir artık.

Şair Kayıran dindar kesimin vicdan ve ahlak konusunda apaçık sınıfta kaldığını savlar (Bu gözlemi daha önce Şiirimin Çeyrek Yüzyılı'nda İslamcı şiiri ele aldığı "İslami Toplumculuk" adlı makalede yaptığını belirtelim). Maneviyatı yüceltip, maddiyatı küçümseyen ya da tanımı gereği bunu şiar edinen İslamcılar kendi etik söylemlerinin temeli olan (olması gereken) ahlak, vicdan, fazilet gibi kavramların içini ikiyüzlüce boşaltmıştır: "göz önünde olmadığı sürece her günah mubah/ faziletti gözden gizlendikçe dünyevi yaşam" (53). Adalet duygusu örselenmiş, ayaklar altına alınmıştır; bu yüzden lirik özne tıpkı Yedi Uyurlar gibi adalet yeniden tesis edilene kadar dünyayı terk etmek arzusundadır.

Tanrı'ya Yöneltilen Ses

Bütün bu ahlak ve vicdan tartışmalarının muhatabı ve lirik öznenin hitap ettiği şey bizzat Tanrı'dır. (Şiir boyunca hain Mikail ve Dakyanus muhatap olarak belirse de). Efsus lirik öznenin Tanrı'ya yönelttiği hüzünlü, sitemli bir sesleniştir (apostrophe), Tanrı'nın artık karşılık vermeyeceğini bile bile. Lirik özne kullarını gözeten bir Tanrı'nın, insanları adalet içinde yaşatan bir dinin olmasını arzulamaktadır çocukluğunda; ancak her ikisinin de çarpıtıldığını, araçsallaştırıldığını, böylece yok edildiğini bilmektedir. Bir başka açıdan çocuklukta kendiliğinden var olan ("çocukluğumda sadece sana bağlıydım" s. 102) Tanrı'ya, ona karşılık gelen şeyin kaybedilişine bir ağıt ve isyandır Kayıran'ın şiiri. Deist (yaradancı) bir öznenin sesi duyulur bütün kitap boyunca: varlık olarak değil, kavram olarak Tanrı'nın kayboluşu, ya da zihindeki yerinin kayboluşu, lirik öznenin kolayca kabul edebileceği bir durum değildir.

Kayıran yapı ve kurgu olarak Eliot'a nasıl borçlusuysa, etik ve inancı sorunsallaştırmada Aziz Augustine'e de bir şeyler borçludur, en azından Tanrı kavramıyla ilişkisini hikâye edişindeki benzerlikten dolayı. Efsus'taki inançsızlığa varış Augustine'in İtiraflar'ının sondan başa okunuşunu andırır. Augustine inanç konusunda kuşkuya kapılmanın, bocalamanın, dünyevi zevkleri denemenin, bedenin iştahlarını keşfetmenin ardından Tanrı'ya kavuşmayı anlatır. Kayıran'ın kitabındaki özne çocuk masumiyetiyle sarıldığı dünyada Tanrı'yla barışıktır; inancın özü gereği ussal yargılamaya ve sorgulamaya ihtiyaç duymadan ona inanır; ancak zamanla İtiraflar'ın başladığı yere, kuşkuya ve inançsızlığa varır --ama gücenik, gönülsüz ve çok öfkeli bir varıştır bu.

Efsus'a Yolculuk: Poetik bir Milat

"çocukluğum Allah'ın evi idi annemin beni büyüttüğü evde" (115) dizesiyle biten Efsus inancı ele alan, inancını yitirmiş bir lirik öznenin isyan, sitem ve acı kabullenişle kavrulmuş şiiridir. Allah'ın kaybolmuş olmasına yakılmış bir ağıttır; daha çok onunla birlikte ve onun yüzünden vicdanın, adaletin ve ahlakın kayboluşuna bir itirazdır. En azından Dakyanus olmamak, onun safında yer almamak gereklidir, bu yüzden "ben Romalı değilim" (108) ifadesi lirik öznenin kimin tarafında olduğunun bir eğretilemesidir.

Türk şiirinde bireysel deneyime ve onun kamusala açılan öznel tarihine yaslanarak üretilmiş bu denli oylumlu başka bir şiir bildiğim kadarıyla yok. Üç bini aşan dize sayısı hesaba katıldığında arada inşa, işleyiş ve duyuş açısından farklar olsa da Enis Batur'un dört bin dizelik Opera adlı şiir kitabı geliyor akla, ona yakın duran bir yapıt aramaya kalkınca. Böylesi ya da benzeri kıyaslamalar başka ve etraflı yazıların konusu olmaya adaydır. Ama Kayıran'ın daha önceki şiirlerinden farklı olarak uzun soluklu yekpare bu şiiri yazarak kendi şiirinde ve Türkçe şiirde yeni bir damar arayıp bulduğunu ve bu damardan bir cevherle çıktığını söylenebilir. Efsus'a Yolculuk hem Türk şiirinde hem de Kayıran'ın şiirinde çıtayı yükselten, özgün ve kayıtsız kalması güç, parlak bir yapıt.

Devamını görmek için bkz.

Ali Galip Yener, "Efsus’a Yolculuk üzerine notlar", Cumhuriyet Kitap, 28 Aralık 2017

Yücel Kayıran, Efsus’a Yolculuk ile okura, kendi içsel yolculuğunu oluşturma imkânı vererek çok değerli bir işe imza atarken yüz sekiz sayfalık tek bir şiir kaleme almış.

Yücel Kayıran’ın yeni şiir kitabı Efsus’a Yolculuk, tek uzun bir şiirden oluşan çok önemli bir yapıt. Kayıran, ilk şiir kitabı Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsun’unu 1997’de yayımlanmış bir şair ve eleştirmen. Şiir üzerine eleştiri yazıları ve poetika meselelerine ilişkin çözümlemeleri 1990’lardan bu yana okurla buluşan şairin ikinci şiir kitabı, Beni Hiç Göremezsin (2004), 2005 Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer bulundu ve hazırlanan Sempozyum Kitabı’nda şairin emeği çeşitli eleştirmenlerce ayrıntılı bir biçimde değerlendirildi. Diğer şiir kitapları, şairin felsefi şiir poetikası girişimi ile birlikte yankı uyandıran Çalgın (2006) ve uzun bir aradan sonra çıkardığı, ontik şiirin yetkin örneklerini içeren Son Akşam Yemeği (2014).

Felsefi Çözümlemeler

Kayıran’ın her şiir kitabı, büyük ve hacimli bir eserin ara bölümleri ya da cüzleri gibi. Bu yapı, insanı varlıksal problemler karşısında tek başınalık hâlinde gösterirken birey olmanın tinsel hikâyesini dile getiriyor.

Kayıran, baştan beri yaptığı kritiklerde olduğu gibi şiirinde de derdi olan bir şair olarak okurun karşısına çıkıyor. Yazdığı eleştirilerde bireysel ile toplumsal olanın çelişkili birlikteliğine dikkat çeken felsefi çözümlemelere yer veren şair, şiirde tinsel poetikasını oluştururken yine felsefi kavramlardan yararlanıyor. Ancak bu yararlanma hâli basit bir biçimde felsefi bir sistematiğin şiirde işlenmesi durumu değil. Kayıran, kavramlaştırma yaparak analiz eder. Bir söyleşide kendisini, “Ben Spinozacı bir şairim” diye tanımlaması da kimi şiir eleştirmenlerinin kafasını karıştırmış gibi. Bu duruma dikkat çeken eleştirmen Yaşar Güneş, “Kayıran’ın Son Akşam Yemeği adlı kitabında şiirde konuşan sözceleme öznesinin tinsel zemininin dikkate alınmasının, şairin yarattığı tinsel poetikayı anlamak için zorunlu” diyor (Varlık Dergisi, Eylül 2015).

Yeni kitabı ile okura, kendi içsel yolculuğunu oluşturma imkânı vererek çok değerli bir işe imza atarken yüz sekiz sayfalık tek bir şiir kaleme almış. Cumhuriyet dönemi öncesi ile şairlerin pek kurcalamadığı bir geçmişle süreklilik duygusunu koruyan ve geçmişten kopuşu anlatma amacı taşıyan bu kitap, tarihi Cumhuriyet öncesinden başlatıyor. Bu bağlamda, bu şiirin en önemli temalarından birini yıkım problemi oluşturuyor. Yıkım, güncel bir sorun olarak değil, geçmiş-şimdi çatışmasının ana bileşeni olarak ortaya çıkıyor. Şu dize bir ağıt gibi: “Cumhuriyet... yıkımdan bilinçle kurtulma dönemine denk geliyordu”. Kayıran, Efsus’a Yolculuk’da, zulmün tarihini Cumhuriyet öncesine dayandırıyor.

Kitapta ara başlıklar ve bölümler bulunmuyor. Geçmişi her şiirinde önemseyerek poetik anlamda dönüştüren şair, yeni kitabıyla şiirde konuşan lirik özne üzerinden hem çocukluğa yönelen bir iç yolculuğu hem de bunu sarıp sarmalayan toplumsal-tarihsel dış serüvenin dökümünü veriyor. Benzerine Türk ve dünya şiirinde rastlamanın artık mümkün olmadığı bu uzun şiir, lirik öznenin ruhsal ve politik iç yolculuğunu akıcı dize yapısı sayesinde okura başarıyla ulaştırıyor.

Şiir, politik, etik, teolojik ve psikanalitik okumalara açık bir derinliği içeriyor. Burada bu şiirin, etik ve teolojik boyutunun altını çizmek gerek. Etik ve teolojik unsur, Efsus’a Yolculuk’ta, sadece bugünün eleştirel bileşenleri olarak değil, insanın bir varlık olarak birey olmasının içsel güzergâhı şeklinde de ortaya çıkıyor. Yapıt üzerine yazan kimi eleştirmenlerin notlarına bakıldığında, yazarların kendi dünya görüşleri yönünde bu yolculuğu politik eleştiri ve “en iyi okuldu yenilgi yılları” gibi şiirde geçen kimi siyasal göndermelerin sınırına hapsettiği, şiirde mevcut teolojik ve etik olanın okuru kışkırtan tazeliğine mesafeli durduğu görülüyor.

Poetik Olarak Ortaya Çıkan Varlık

Belirtmeden geçmeyelim: Güneş’in sözünü ettiğim yazısında, bu lirik öznenin etik durumunu “eksiksizlik” arayışının oluşturduğunu, bunun da Spinoza’nin Etika’sındaki temel kavramlardan biri olduğunu ileri sürüyordu.

“Eksiksizlik mücadelesi”, Efsus’a Yolculuk’un da temel problemlerinden biri. Kitaptan alıntılanan dizeler bunu yansıtıyor: “Fakat çıkışsızlık vardığım yer bir uzlaşmaz çelişki / kaldım itikat ettiğim değerlerle / çatışan olgular ile arzu arasında / yenilgi içerden gelir, dipten... ıstırap da / eksik olmadı bende / bir eksiksizlik mücadelesi.”

Yine Platon’un, “Ona ait olanın ona verilmesi” fikri, lirik öznenin ontik yolculuğunda birden fazla yerde karşımıza çıkıyor. Şu dizelerde olduğu gibi: “... Tanrı kavramı vardır / dürüstlük kavramının içinde / bir vaat, daimilikle gelen kesinlik / ona ait olanın ona verilmesi / sonsuzlukla ıralı oluşundan unutulmazlığı hakikatin” (s. 98).

Yineleyelim: Lirik öznenin oluş hâlinin sondajı dolaysız bir ontik, etik ve teolojik farkındalığı içeriyor. Bu bilinç durumu, geçmişin izlerini sürmeye koşullu bir tinsel zeminde yolculuğu, bir iç arınmaya ve kişinin kendisiyle hesaplaşmasına dönüştürüyor: “... Böyle yolculukta arındım ama hesaplaşarak kendimle / kendimle hesaplaşmaya bir olanak verdiği için belki de / ileriye, bilinmeze değil ama / merakım olmadı değil görmediğim yerlere / gitmek eskiden yaşadığım yerlere / belki de yerin altında kalan dirime / geçmişe döner nihayetinde her insan / belleğin ilkçağı sona erdiğinde / böyle üzerinden giderek belki silmek / mümkün kalan son izleri de / izleri, dedim de şimdi yaptığım bu yolculuk / bulabilmek için belki, bende kalan izleri” (s.111-112).

Kayıran, Kritiğin Toprağında’da şairin, “sırrı ateşten, sırtı kederden olma bir kaftan”la yaşadığını ancak kendindeki eminlik hissi ateşte yanma hâliyle kuşatıldığında yanılsama durumundan varlık alanına geçebileceğini söylüyordu. Herakleitos’un “Ateş, varlığın logos yasasıdır” sözünü anımsatan yazara göre, kritiğin şair ve şiir için işlevi, ateşin varlığını sağlamak için ateşe atılan odunun işlevi ne ise o. Kayıran’ın şiirini anlamaya yönelik ipuçlarına ulaşabilmek için bu felsefi düzlemin göz önüne alınması gerekli görünüyor.

Eleştirmen Kayıran’ın en önemli kavramlaştırmalarından birini “poetik varlık” kavramı oluşturuyordu. Poetik varlık, Kayıran’a göre, şiir bütününde, şiirin olanağı ile ortaya çıkan varlıktır. Bu anlamda şair de antropolojik varlık temelinden poetik varlık üreten kişi idi. Efsus’a Yolculuk, varlığın, poetik olarak ortaya çıktığı bir yapıt. Bu kitapta, teknik anlamda çok zor bir işin altından kalkmış bir şairle karşı karşıyayız. Kitabı, şairin kendi şiirinde çıtayı yükselttiği ve Türk şiirinde örneği bulunmayan bir yapıt olarak insanın bireyleşmesinin tinsel hikâyesinin şiiri biçimde de okumak mümkün.

Devamını görmek için bkz.

Oğuz Demiralp, "Biraz da şiir", T24, 6 Ocak 2018

Pek beğendim Yücel Kayıran’ın Efsus’a Yolculuk şiir kitabını.

Yücel Kayıran, şiir dünyamızın önde gelen adlarındandır, hem şair hem de şiir eleştirmeni, giderek kuramcısı olarak. Felsefecidir Kayıran. Eleştiri alanında felsefe çok işe yarar, ama şiire felsefeyi sokmak zor iştir. Felsefi söylemle şiir dilini bağdaştırmaya çalışmak tatsız sonuçlar verebilir. Şiir, şiir olmaktan çıkıp, Cemal Süreya’nın bir deyimini alırsak, “düşüncenin giysisi” haline gelebilir. Teknik düzeyde, Kayıran’ın ilk göze çarpan başarısı bu noktada. Kavramlarla imgeler, felsefi önermeler içiçe geçiyor, hiç de rahatsız etmiyor.

İkinci başarısı söyleminin akıcılığı. Bir kitap şiir bu, uzun, nehir şiir. Kaç dizedir sayamam ama 115 sayfayı aşan bir şiiri okuyoruz, bir destanı, anlatıyı okup gibi, sıkılmadan, merakla.

Sona doğru bir dize var: Dile gelmeliydi bende dile gelmesi gereken. Demek zamanı gelmiş bu uzun şiirin, biriken zorlayıp açmış kapağı, dökülmüş kağıda, ama taşkın değil usul usul bir sesle.

Şiirin, Kitap - Şiirin başlığı Efsus’a Yolculuk. Gerçekten bir otobüs yolculuğu izliyoruz şiirde. Ancak, yazın alanında, en eski günlerden beri bu tür yolculuklar aslında iç yolculuğudur. Başka bir dize: Ama şiirini kendi hikâyen üzerine kur daima. Bu kitap da özyaşamüyküsel eksenini gizlemiyor. Gel gör ki, romanda öyküde anlatıcıyı yazar saymak ne kadar yanıltıcı olabilirse, şiirde şiir söyleyiciyi şairin kendisi saymak, en azından şiiri çözümleme açısından o kadar yanıltıcı olabilir. Şir söyleyicinin kendine yolculuğunu okuyoruz bu kitapta. Bu noktada, hınzır bir okur kalkıp, “kendi nedir? Kimdir?” diye sorabilir. Bu soruyu soran Yücel Kayıran’ın şiirini daha büyük merak ve zevkle okuyabilir.

Şiir çeşitli katmanlarla örülmüş. Bir otobüs yolculuğu katmanını zaten anmıştık. Sonra şiir söyleyicinin kendi geçmişini anması var, ilk çocukluğundan bugüne. Ona koşut olarak, toplumun son kırk elli yıllık tarihi, giderek daha da eskisi, kapanmamış yaralarını göstererek akıyor dizelerin arasından, içimizi acıtarak. Anma, bir iç hesaplaşma, öbür yandan bakınca. Şiir söyleyicinin kişiliği, kimliği, fiziği, değerleri, hepsi geçiriliyor elekten. (Bu çerçevede özyaşamöyküsel bilgiye gereksinme duyulabilir, yakın okuma yapılırsa.) Diğer bir katman metafizik nitelikte, inanç üzerine debisi yüksek sözler, dizeler, bir tür murakebe, şiirin en önemli yönlerinden biri. Geride bir söylence katmanı: Ashab – ı Kehf. Bu söylencenin sahnesidir Efsus. “Dakyanus sahiden öldü mü patron? Bu kaçıncı Dakyanus?” diye sorabilirsiniz, bu şiiri okuduktan sonra. O zaman bugünkü düzenimizin, daha doğrusu ruhsal, iç düzenimizin eleştirisini de bulursunuz kitapta. “Kendi kurgusuna tavaf edip kalabalıkta vücut bulanları” düşünürsünüz.

Yolcu sonunda varacaktır kendine. Daha doğrusu, Kayıran’ın ontik ben dediği kendine, gene onun deyimiyle varlıksal kimliğine. Kayıran’ın dizeleriyle anlatalım:

“Sanılır ki insanın varlıksal kimliği / inandığı, ya da itikat ettiği değerlerle şekillenir / ama değildir öyle / beden daima büyük bir istemeyle gelir / böyle sınanır değerlere bağlılık / ve böyel gelir karşı karşıya / kurmaca ile doğa / ilki inançla ıralı diğeri bükülmez bir kesinlik / ne ilkindedir insan ne de diğerinde / arkada kalanda mevcut onun kimliği / istemeyle değerlerin çatışmasından / geriye ne kalır ise yani selden / yenik / ya da pişkin yıkarak akıp giden su / böyle oturur insanın yüzüne / artık değişmeyecek olan yüzü / ontik ya da varlıksal / olarak nitelenen sonsuz kimliği / insanın doğadan gelen doğasının / belki de tek gömleği.”

Şiir söyleyici, sona doğru, “işte geldim gelmek istediğim yere” diyecektir; “bir ferahlık içimde” dizesini okuyup onun içinin huzura erdiğini tam düşünürken bilincin bıçağı iniverecektir şiir söyleyicinin de, okurun da mutlu son ya da başlangıç beklentisinin üstüne: “bir yanılsama”.

Bundan sonra son dize gelir: Çocukluğum Allah’ın evi idi annemin beni büyüttüğü evde. Nereye gidersek gidelim, varabileceğimiz tek yer yurtsamadır, karşılığı olmayan yurtsama kavramı ve gerçekliğidir, kaçış yok, dili mağaranız yapsanız bile.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.