Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-565-0
13x19.5 cm, 110 s.
Liste fiyatı: 13,50 TL
İndirimli fiyatı: 10,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Yücel Kayıran diğer kitapları
Son Akşam Yemeği, 2014
Efsus'a Yolculuk, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çalgın
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2006
2. Basım: Ağustos 2011

“Çalgın nazar kelimesiyle bağlantılı bir kelime. Nazar bilindiği gibi bakış demek. Nazar değmesi ifadesi, ötekinin bakışı altına kalmak anlamına gelir. Öteki öyle bakar ki, bakışıyla sanki ruhumuzdan bir parça alır. Dolayısıyla 'çalgın', ötekinin bakışıyla ruhundan parça alınan ve ruhundan çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran kişi demek. Bir üryan halde olma biçimi. Aşk durumunda olma hali.. Bu hallerin şiirlerinden oluşuyor Çalgın.”

Çalgın, Yücel Kayıran’ın üçüncü kitabı. 1998-2006 yılları arasında yazılmış otuz altı şiiri bir araya getiriyor.

İÇİNDEKİLER
çalgın

dokuzuncu kitap
mahvolmuşların esrarı

perş
tansökümü
ur
fuka
ruhlukta
köpeklerin yaşamı
nemli yer
değil mi
su ve yağmur
ayıkma
akıntı

sekizinci kitap
cıva

cıva
hasandağının dumanı
durak
pisagor bağıntısı
güneş yanığı

galiba
tenha
birden sonra sıfır
priz
kış

yedinci kitap
sonra eve döndüm

koridor
dışarı
sandalye
sanki
kalem
merdiven
pencere
zehirli tutkal
ruhsatsız kalp
sorarlar
uykuda
nakil

eyvay!
OKUMA PARÇASI

Sayfa 13-15

Çalgın

arzulanan gözün bakışında

cereyanda kalmak

imrenerek bakanın nasibi

beni izleyenler için alaydı

açık kalmış ruhun kapısından

çıkıp dolaşırdım öyle dalgın

çalındım başka bir göze doğru

içimden sökülen bana salaydı

ama inmeli, ama kötürüm, ama deli

ben kendime öyle dargın dururken

bakırı çalığından koruyan kalaydı

kimse düşünmezdi pasıma yenildiğimi

sanıp eğlenerek yılışan gözler

suyun dibinde nefes alaydı

uyurdu kabın içinde büyürdü boşluk

dökülürken ben zeminde açılan delikte

kaybola kaybola içime yurt olan gayb'a

hangimiz algın diye daha sormadan

kap beni arardı

ama inmeli, ama kötürüm, ama deli

dönerdim böyle bakımsız ve hırpani

dönerdim, eve döndüğüm yer sonunda

cereyanda kaldığım yer olaydı

nasibim ıslık sesleriyle salgın

ardıma bakmazdım kap nerede diye

benden kopan bana mahsus olaydı

Nisan 2001

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Orhan Kahyaoğlu, “İçten çalınan parçaların peşinde...”, Radikal Kitap Eki, 2 Haziran 2006

Yücel Kayıran, özellikle son iki yıldır, şiiri adına en çok konuşulan ve hakkında yazılar kaleme alınan şair. Bunun bir rastlantı olduğuna hiç inanmıyoruz. Çünkü, 2004 yılında yayımlanan ikinci şiir kitabı Beni Hiç Göremezsin, yarattığı şiir evreni, kendine has ruhanilik varlıksal sorgu ve belli dozda da taşıdığı toplumsalcı göndermelerle ilginç bir şiirsel bileşeni içinde barındırıyordu. Tüm vurguladığımız ana öğeler, kitaptaki şiirlerde gitgide derinleşmiş, okuru kaotik bir atmosfere taşımış, ama aynı oranda da gövdenin içi, dibiyle, dış dünya arasında şiirde nasıl rafine bir akrabalık kurulabileceğine dair okura sayısız imgesel, düşünsel açılımlar kazandırmıştı.

Felsefe, bu şiirde önemli bir bazdı. Hatta yer yer, bu baz Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu adlı ilk kitabında şiiri dilsel anlamda kapatıp, okuru huzursuz bile ediyordu. Ama Beni Hiç Göremezsin'de varlık sorunsalının tam anlamıyla altı çizilmesinin yanında şiirin, imgenin oluşturduğu dil ve anlam dünyası felsefeyi ciddi ölçüde itelemiş, ortaya Kayıran'a özgü bir kosmos çıkmıştı. Hafıza –ya da bellek– şairin dipte derinleşmesi ve ilginç bir imgelem oluşturmasında ana kaynaklardan hep en önemlisi oldu. İkinci kitapta, Cumhuriyet dönemi yakın tarihine ilişkin acı kokan göndermeler bile gövdenin içinden, özellikle de kalpten ve dipten gelen bir varlıksal tepkiye dönüşebiliyordu.

Üç kitap, dokuz kitapçık

Bu, şairin hem kendi 'ben'iyle, hem de uniformla olan kalpten hesaplaşmasının sonucuydu ki, bizce bu kitabı çekici kılan en önemli öğe buydu. Ama tabii ki, bu şiiri ayırıcı yapan daha birçok öğe vardı sözkonusu yapıtta. Kayıran, bu değişimi, şiirindeki yenilenişi hep 'kitap içinde kitap'larla kurdu. İki kitapta da üç bağımsız bölüm –kitapçık– vardı aynı zamanda. Ve numaralanan bu kitaplar tersten sıralanmıştı. Yani ilk kitabı 3., 2., ve 1. kitapçıklar olarak, ikinci kitabı da 6., 5. ve 4. kitapçıklar olarak okumuştuk. Ancak, örneğin Ece Ayhan'ın Çok Eski Adıyladır'ı gibi, sondan başa da, yani Osmanlıca yazı formunda kurgulanmış kitaplar da değildi. Bunun bir işaret, gönderme olduğu açıktı. Bu kurgu ve yarattığı sorunsal, bu yazının sınırlarını aşacağından üstünde ayrıntılı durmuyoruz. Ancak, anılması gereken nokta, Kayıran şiiri, kurmacanın çokça dışında, dipten gelen bir şiir özelliği ne kadar taşısa da, aslında kurgudan hiç kopmayan, hatta kurgusal şiirsel, varoluşsal bir şiirin dipteki ciddi çatışmalarının da ürünüydü.

Kayıran'ın bu sınırlı değinilerle andığımız iki yapıtının ardından, kısa süre önce, üçüncü yapıtı Çalgın yayımlandı. Yine bu kitabın içinde üç kitapçık bulunmakta ve yine en sonuncu, yani 9. kitapçık, Çalgın'ın başında. Yalnız, önceki kitap Beni Hiç Göremezsin'le birlikte, bu iki kitapta bir de kitapçıklar dışında birer giriş ve sonuç cümleleri -şiirleri- bulunmakta. Özellikle, önceki kitaba da adını veren Beni Hiç Göremezsin aynı zamanda bu kitabın bölümler dışı son ya da ilk şiiri durumundaydı. Hatta bu çok önemli şiir aynı zamanda kitabın topyekün yarattığı sorunsalın izlekleri, izdüşümleri hatta felsefesiyle bezeliydi. Aynı kurgu, Çalgın'da da belirginlik kazanıyor. Kitap, 'Çalgın' adlı şiirle başlıyor. Ya da bitiyor. Aynı durum, bu kitabın normal tasarımının sonundaki 'Eyvay!' için de geçerli. Bu şiirler aslında hafızanın, belleğin kargaşası, parçacıklarının toplanışı ve yeniden bir şiir vücuduna, diline en rafine bir şekilde dönüşmesini de imliyor.

Şiiri simgeleyen sözcük

Çalgın için, şairin yine de 'erken' bir olgunlaşma dönemi kitabı demek mümkün. 'Çalgın', şairin hem şiir evrenini, hem de içteki, dipteki sorunsalını iyi işaretleyen bir sözcük, sembol. Yani, içinden, ruhundan kopanın, yani ruhundan alınan çalınan bir parçanın peşine düşen anlamını taşıyormuş Çalgın. Aslında, Kayıran şiirini fazlasıyla simgeleyen bir sözcük bu. Bu kitaptaki kitapçıklar ve şiirlerde de aslında ruh, iç dünya bilinir anlamda 'parçalanıyor'. Hep kopuşların, incelmelerin, varoluşsal dürtü ve kaygıların peşine düşen; aslında bu kopanları bulacağına da hiç inanmadığı halde onun izini sürmekten hiç vazgeçmeyen, ama halüsinasyon da görmediğinden emin olan bir duygu durumunu devamlı sezinliyor okur. Aslında içte değil, onun da diplerinde arıyor kendinden kopanları. Dibe gittikçe de inanılmaz dehlizlerde garip imgeler, sembollerle geziniyor.

Önceki kitaba oranla bir tür yakarışı yansıtan ruh halleri gitgide içselleşmiş. İşin bir başka ilginç yanı, şiirlerin yazıldığı tarihlere de bakarsak aynı zaman dilimlerinde tasarlanmış. Yani şair, üç ayrı dosyacık halinde son yedi-sekiz yıl içinde birbirinden bağımsız yazmış bu kitapçıkları. Çalgın'ın son kitapçığı olan yedinci kitap 'Sonra Eve Döndüm'de dikkati çeken önemli nokta, şairin andığımız birtakım özelliklerinin yanında teknik açıdan oldukça yetkinleştiğini gösteriyor. Görece temiz, duru ve teknik açıdan güçlü bu şiirler, gündelik hayatın belirsizlikler dünyasıyla 'ben'in dipteki çatışkılarını yansıtıyor daha çok. Şiirde yapının, dilin, bir ölçüde de kurmacanın başarıyla sınandığı şiirlerle dolu 'Sonra Eve Döndüm' kitapçığı. Artık elemin içselleştiği bu kitapçıkta, şair Türkçe yazılan modern şiir kültürüyle olan derin bağınının açık izlerini gösteriyor okura. Özellikle 'Merdiven' adlı şiirin, Kayıran'ın Türkçe yazılan şiirde ulaştığı en rafine noktalardan biri olduğunu anımsatmak gerek. Aslında tek başına bir çözümleme alanı bu şiir.

Kalplere cıvayı koyan

'Hafıza', ilk iki kitaptaki kadar sözcük olarak öne çıkmıyor. Ama, tüm bu kitapta, şairi dibe iten, ruhundan kopan, izini sürdüğü, kendinden çalınan parçaların hepsinin aslında hafızadan kopanlar olduğu, kitabın sekizinci kitapçığı 'Cıva'da belirginleşmiş. 'Gökyüzü yakın, yeryüzü o kadar uzak' bu dünyada, kalplere cıvayı koyanın peşinde şair. Bunu hem kendi kalbinin içinde, diplerinde arıyor, hem de dış dünyada, ilişki biçimlerinde. Bu kitapçıktaki 'Priz' şiirinde, 'temel şiir sorunsalının yanında bir poetik arayışlara mı giriyor artık Kayıran?' diye düşünüyor okur. 9. kitapçık, ama kitabın da ilk bölümü olan 'Mahvolmuşların Esrarı', şairin gitgide derinleşen hem gizemci, hem de nihilist yanını birarada içinde barındıran şiirlerle dolu. Artık isyanını bile şiirsel anlamda içselleştiren bir Kayıran'la karşılaşılıyor. 'Ben'in, hatta kuyulara doğru inen, çaresizleşen ama yine de yok olmaya uğraşan bir 'ben'in en güçlü sorgularıyla dolu şiirler var bu kitapçıkta. Bu arada, 'Fuka' gibi bir şiirde Ece Ayhan'a, 'Köpeklerin Yaşamı' adlı şiirin ikinci bölümündeyse İsmet Özel'e dolaylı da olsa göndermeler yaptığı hissediliyor. Yani Kayıran'ın hafızasından, duygularından kopan parçalar arasında bu şairlerin şiirleri de mi olsa gerek? 'Mahvolmuşların Esrarı' için biraz megolomaniye doğru uzandığından bile söz edebileceğimiz ilginç şiirlerle karşılaşılıyor. 'Çalgın' adlı kitapçıklar dışı, başlangıç ve bitiş cümlesi olan şiirse, içteki, dipteki kilitleri açmaya çalışan bir şairle baş başa bırakıyor okuru.

Şairin, felsefesinin kendi dil ve söylemlerinden tam anlamıyla uzaklaştığı, bu kaynağı içselleştirip, özel bir imgeleme döndürdüğü; hiçliği, hafızayı tam anlamıyla içselleştirip şiire dönüştürdüğü önemli bir kitap Çalgın. Bu tanıtım, tabii ki ilk okumaların kısacık tespitleri, dışavurumları durumunda. Bu kitabı okudukça, okuyanın da derinleşeceği, içindeki kopmaların bir ölçüde de olsa farkına varacağına şimdiden inanıyoruz.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Koçak, “Bâkî kalan…”, Virgül, Sayı 97, Temmuz Ağustos 2006

İlhan Berk’te alttan alta hep hissedilen dümdüz ve kronik bir sıkıntı zemini üzerinde birdenbire beliren sevinç ve hayranlık (“tansık”!) oluşumları vardır; Yücel Kayıran ise münhasıran dert burcunu yurt edinmiş bir şair. Özellikle son kitabı Çalgın’da, daha kasıtlı bir tavırla, Fuzulî ve Necatî’den Necatigil ve Turgut Uyar’a (?) kadar geldiği varsayılabilecek bir azap ve şikâyet şiiri geleneği içine yerleştiriyor kendini. Kitabın adını şöyle açıklamış bir öndeyişte: “Ötekinin bakışı/nazarı altında kalan kişinin varoluş durumunu ifade eden bir kelime Çalgın. Ötekinin bakışıyla/nazarıyla ruhundan bir parça alınan/çalınan, böylece eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan kişi demek.” J.-P. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözü bir şiir programına mı dönüşüyor burada? (Sartre’daki “ötekinin nesneleştirici bakışı” Kayıran’da “nazar”/“kem göz” düşüncesine bitiştiğini de not edelim.) Öte yandan, kendi eksik, eksilmiş parçasını arayan kişi durumu da Eflatun’un Şölen’indeki o öbür yarısını arayan ruh mitosuna gönderiyor bizi. Kendisi de zaten felsefeci olan bir şairde felsefenin ezeli temalarının öne çıkmasını doğal karşılamak gerek; üstelik, bu felsefi yatkınlık, sadece kendini görebilen kopkoyu bir kederin getirebileceği bazı yanılsamalardan ve som bencilliklerden de koruyor şiiri. Mesela kitaba adını veren şiir, “çalındım başka bir göze doğru” dedikten ve “Çalgın”ın “dargın”, “algın” (ki hemen “alıngan”ı da çağrıştırır) ve “salgın” gibi uyaklarına uğradıktan sonra, şu son bölüme ulaşıyor: “nasibim ıslık sesleriyle salgın/ ardıma bakmazdım kap nerede diye/ benden kopan bana mahsus olaydı”. Kötü durumdadır, alay ve hastalıktır payına düşen. “Kap,” şiirin söyleyenini işaretliyordur burada, onun içeriklerinin “çalınmasıyla” boşalan bir muhafaza (“uyurdu kabın içinde büyürdü boşluk/ dökülürken ben zeminde açılan delikte” diyordu daha önce). Ama son iki dize, bu saf kendine acıma duygusuna daha çetrefil ve belki de daha cömert bir kıvrım kazandırıyor: Benden çalınanlar zaten bana ait değildi, başından beri bana ait olsaydı zaten ben de bu arayış içine girmeyecektim; kendini aramak, hiçbir zaman kendini bulamayacağını bilen kişinin telafisidir (Berk de bir aforizmasında, “İnsan eksiktir” demiyor muydu).

Böyle bir seziş, kitabın sonuna doğru daha da belirginleşiyor. “Eyvay!” başlıklı sondeyiş yine vurgulu bir iğrenme ve şikâyetle başlamıştır: “Sonra dünyaya döndüm; kredi kartlarıma, zaman aşımı faizine/ icra memurunun insafına kalmış itibarıma, elektrik faturası/ kuyruğuna, dünyada ödenmesi gereken borçlarıma, döndüm,/ muhâneti muhannet edinmiş dostlarıma, kalpleri/ mühürlenmişlere”. İkinci kıtada şöyle bir belirir o kıvrım: “...biliyorum yerinden çıkan tekrar/ dönemez yerine”; üçüncü kıtanın sonunda bir bükülüş daha edinir: “döndüm ah!, olana olmuşa, giderken/ geride bıraktığım kayboluşa,”; dördüncü kıta bizi yine başa, öndeyişteki o delinen ve boşalan bakır kaba döndürür: “günahsızlıktı/ terki terk ettiğim yer, ben dönerken göğsümde/ kalayını yitirmiş bakıra”; ve son dize artık açıkça söyler: “Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!”

Enis Batur’un daha eski şiirlerinden birindeki o epeyce ünlü “Döndüm ki, döndüğüm yerde değildim” dizesinden de tanıdığımız bu deneyim, insanı bir “yerinden uğramışlık durumu” olarak tanımlayan modern felsefenin Hegel’den beri asıl konusudur. Yekpare bir kendilik ya da özdeşlik düşüncesi, XX. yüzyılda Marx, Nietzsche ve Freud’un vârislerince büsbütün berhava edildi. Şu var ki, Hegel’in edebi muadilleri, Schlegel, Novalis ve Hölderlin, yapıtlarının düşünsel keskinliği yönünden hâlâ Hegel’le aşık atabiliyorlardı; şiirleri, dramatik yapıtları, deneme ve aforizmaları, en yüksek ifadesine önce felsefede kavuşturulmuş bazı düşünce ve sezişlerin daha lirik, daha kişisel görünüşlü tercümeleri olarak kalmıyordu. Son elli yılda iyice zorlaşmıştır bu: Ece Ayhan, “ne yöne baktımsa oraya benden önce varmış bir Türkmen kocasının izlerini gördüm” gibi bir şey demişti bir yazısında – şairler sadece eski şairlerin önceliğini silme yükümlülüğünü hissediyor değildir artık: Şiirin kendisi, oraya hep daha önce gelen bir felsefi yazının basıncına dayanmak zorundadır. Kayıran da bu basıncı üstlenen şairlerden.

Bunun bedelleri de oluyor. Kavram oyuna dönüştürülecekken, şiir kavramın oyuncağı olabiliyor. “tansökümü” başlıklı parçadan: “ağzımda eski bir tat, ama üvez değil/ çürüyen duvarın kokusu/ nesnelerin kendine çektiği/ bir şey yok elimde, sadece basınç”. Üçüncü dizede birden yolunu şaşırmış, bir yavanlığa sapmış gibidir şiir; düzlemler birbirini dışlamakta ve bu karşılıklı dışlamadan bir elektrik de doğmamaktadır: Ya “üvez”deki, “çürüyen duvar”daki tikellik geçerlidir, ya da “nesneler”deki genellik. İkisi de birbirini hükümsüzleştiriyor burada, basınçsızlaştırıyor. Aynı şiirin ilk bölümündeki şu iki dize de böyle bir uyuşmazlık var: “hüzünden bir kün bulaştığı gün sesime/ arkadaşlarımdan çıkardım bana zamanında verilmeyeni”. İlk dizede, “kün” ile “gün”ün biraz fazla aşikâr beraberliğine rağmen bir ritim var, şiir burada ses olarak kurmaya yöneliyor kendi basıncını; oysa ikincisi bir düzyazı cümlesi ve işin kötüsü, önceki dizeden sonra gelince daha da ağır kalıyor, daha düz tınlıyor. Kayıran bu zaafı sezmiş olmalı: “priz”, “sorarlar”, “uykuda” ve “nakil” gibi parçalarda doğrudan doğruya düzyazının kendi ritmini arar gibi. Ama bu da yine fazla belirgin ve kasıtlı kalıyor: Şiir hiçbir zaman geri çekilmiyor kendi öne sürdüğü işitsel gereçlerden, onları fazla ciddiye alıyor. Oysa elektrik tam da buradan doğabilirdi: Kurulan o aksak ama yine de çok kasıtlı ritimden hafif bir yana kayış, bir geri çekiliş, duyusallığın (sesin) bir tür özeleştirisi olur ve “felsefe” de hükmünü böylece uzaktan icra ederdi – aynı anda kendisi de o duyusallık tarafından eleştirilirken. Burada ikisi de birbirinden etkilenmeyen ilkeler olarak kalıyor.

Şikâyet bahsinde de böyle. Bu konvasiyonun ustalarından biri Necatî idi. Kayıran’ın da onu kendine usta seçtiğini sondeyişin başlığından (“eyvay”) ve kitabın “cıva” bölümündeki şiirlerin sonunda tekrarlanan “Bu cıvayı kalbimize kim koydu Necati!” dizesinden anlıyoruz. Ama Necatî’nin sadece ona özgü de olmayan ustalığı, tam da şikâyet çığlığını salarken bir karşıt ritmi de seferber edebilmesindeydi, en güzel gazellerinden birinin son dizesinde olduğu gibi: “A garîb ü vâ garîb ü hâ garîb eyvâ garîb.” Şikâyet mi baskın çıkmıştır burada, yoksa şikâyetin sesi mi zafer kazanmıştır?

Devamını görmek için bkz.

Orhan Tüleylioğlu, “Sonra eve döndüm”, Milliyet Sanat, Temmuz 2006

Çalgın, Beni Hiç Göremezsin adlı yapıtıyla 9.Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü’ne değer görülen Yücel Kayıran’ın üçüncü kitabı.

Çalgın, ruhundan çalınan parçaların peşine düşen bir şairle baş başa bırakıyor bizi. Ötekinin bakışı/nazarı altında kalan kişinin varoluş durumunu ifade eden bir kelime olan Çalgın; ötekinin bakışıyla/nazarıyla ruhundan bir parça alınan/çalınan, böylece eksilen ruhuyla çalınan parçanın peşinde dolaşıp duran, o eksik parçayı arayan kişi anlamına geliyor.

Beklenmedik ve önceden belirlenmemiş, insan yaşamını çevreleyen dönüm noktası olaylar, kaotik düzensizlikle sonuçlanan bir parçalanmayla yansıyor şiirlere. Burada parçalanan ruhtur, iç dünyadır ve ‘ben’ ile yoğun bir çatışma söz konusudur. İçsel ve dışsalın etkileri yan yana, soluk soluğa yaşanır. Şiirlerde böylece yoğun bir metafizik gerilim ortaya çıkar. Bu gerilim, toplumumuzun yaşadığı ruhsal gerilimlere de dikkat çeker. Şair, daha önceki kitaplarında sıkça görülen bu gerilimin toplumsal diyebileceğimiz örneklerini, Çalgın’da daha da içselleştiriyor. Her şey iç dünyasında, gövdenin içinde olup biterken, şiir de bu gövdede can buluyor.

Hızla geçip giden bir çok öğe zamana dağılır, birbirlerini duymayan ve yanıtlamayan seslerle yeniden ortaya çıkar. Şairin peşine düştüğü parçalar geride kalmış, başka bir döneme aittir artık. Yola çıkmak, her şeyden önemlidir. Ve yola çıkmak, her şeye yeniden başlamak demektir. O, içeridedir ve dünya dışarıda kalmıştır. Bu durum, dünyanın anlaşılması önünde bir engel oluşturmaz, ama hayatın sıradan ilişkilerinden bir kopuşu ortaya koyar. Başkalarının tek ve aynı şeyi gördüğü, kendisinin ise birçok farklı şeyi gördüğü yerdir burası. Bir anlamda hayatın sıradan mantığının bakış açısına, küresel ağ içindeki insanın trajedisine, sosyal iktidarın işleyişine bir tepkidir bu. Şairin arayışı, kişinin sonsuz insan doğasının dayattığı sorunlarla iç içe geçtiği tek bir alanın parçası olarak çıkar ortaya. Geri dönüşün imkânsız olduğu, içerisiyle dışarının artık birbirinden ayırt edilmediği bir sahnededir o.

koridor

Yağmur yağıyordu, sonra eve döndüm

kendimi dışarıya bırakmakla perişan

zamanın harf harf düşmesine baktım

göğün morarmış yüzüyle bel vermesine

Kızılordu Korosu, Mahzuni Şerif, Kitaro

dönemiyorum yüksek volümden kendime

bir duvar ördüm sesin içindeki büyüden

bir fanus, dokunmak için kendi elime

yatıp uyudum, uyumak böyle bir şey

açılmak gövdeden kayıkla rüyadan sulara

ama uyanmak yok mu? aydınlığa bulanmak

çarpa çarpa o etten duvara

gidip su içtim bakarak bardağın dibine

bir suret çizdim sonra yapıştırdım tenime

biçe biçe hafızadaki kumaştan

bir yazgı kuruyor her insan kendine

Galiba yüzümü yıkıyordum, elim suda

eve dönmüş olmakla perişan

pencereden kendime baktım: nefes!

göğsümde cereyan yapan bir fırtına

Son dönemin en çok konuşulan şairi Yücel Kayıran, bu kitabında insanın içindeki kopmaların olası açılımlarına ışık tutarken, bir ucuyla belleğe bir ucuyla da hiçliğe açılan bir dünyanın resmini çiziyor; zamanın hiçbir boyutunun, diğerinden soyutlanarak düşünülemeyeceğini hatırlatıyor bize. Unutamamanın, isyanın, çığlığın, içsel bir uzamın şiirini yazan Kayıran, önemli ve başarılı bir kitapla çıkıyor okur karşısına.

Devamını görmek için bkz.

Cihan Oğuz, “Kaybolan insanın şiiri”, Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Haziran 2006

Yücel Kayıran, Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu (Ekin Yayınları, 1997) ve Beni Hiç Göremezsin’den (Ekin Yayınları, 2004) sonra, üçüncü şiir kitabı Çalgın ile çıktı okur karşısına. Ortaya koyduğu ve savunduğu "felsefî şiir" açılımıyla, son birkaç yıldır Türk şiirinde tartışma ortamı yaratan Yücel Kayıran, Çalgın’da, kendi deyimiyle, 'kaybolan insan'ın sessiz trajedisini içten içe duyuruyor.

Yapıtın ilk şiiri olan "Çalgın"da, "Açık kalmış ruhun kapısından / çıkıp dolaşırdım öyle dalgın / çalındım başka bir göze doğru / içimden sökülen bana salaydı // ama inmeli, ama kötürüm, ama deli" dizeleriyle beliren bu duyarlık, "benden kopan bana mahsus olaydı" vurgusuyla tamamlanır.

İlk şiirin fonunda gizlenen ezgisel tarz, bir kabak kemanenin ya da divan sazının o güçlü tınısını andırır. Modernist bir şiire eklemlenen bu yerli eda, köklerine bağlı ama yeni dünyalara susamış bir poetik duruşun da varlığına işaret eder. O 'yerli eda', kitabın ilk bölümü olan "Mahvolmuşların esrarı"nın epigrafında, Seyyid Rıza'nın dilinden çıkıveren mısralara denk düşer:

"Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim Bu bana dert oldu. Ben de senin önünde diz çökmedim Bu da sana dert olsun."

Yücel Kayıran, işte tam da bu çıkış noktasında, şiirsel özüne ilişkin ipuçları verir: Amansız bir dünyada, kendi olmaya çalışanların, kendinden kopamayanların hüznü.

O hüzün, keder duygusu, "Perş" şiirinde rastladığımız "şehirlilerin yaşamadığı yerlere gittiğimi duyardım / kurumuş otlarla arkadaşlık ettiğimi" dizeleriyle yeni bir boyut açar kendisine. "Saydılar sonunda beni de sağırdan" derken, belki de en çok sıkıldığı anlara gönderme yapar.

Hesaplaşmanın şiiri

Aynı şiirde, "komünizm heyulası kol geziyor hâlâ benim içimde / kimsenin inanmadığını biliyorum" dizeleriyle de, apaçık bir yalnızlığa demir atar. Şiir, "bahçe tahrasıyla kesmek geliyor sol kolumu bileğimden" biçimindeki çıkışla da, gelgitlerin odağına saplanıverir. İşte, Yücel Kayıran şiirinin ana sorunsalı da bu noktada başlar: Hesaplaşmanın şiiri. Ama bu hesaplaşma, ne "Fuka" şiirinde yer alan "her durumda aynı olanların aynılığına / baktım da neden erteledim kendimi hep" dizelerindeki özlem/özenti kadar hakikidir; ne de "Ruhlukta" şiirinde beliriveren "sessizdim / sesimdeki !!!lerle kendini var edenleri çevirecek kadar deliye" dizelerinde açığa çıkan duyarlılık gibi masalsı.

Yücel Kayıran'ın şiiri, bir türbülans duygusu yaşatır okuyanda: Dizelerin birdenbire savrulduğu yerde, sadece o edimin bizzat yaratıcısı olan şair ile o dünyayı paylaşmak için ter döken okurun somut varlığı yoktur; onların ruhsal haznelerine nüfuz etmiş büsbütün bir "mahvolmuşlar" korosunun sessiz sol anahtarı asılıdır kapıda.

Bu yazınsal türbülans, dizelerdeki iç seslerle kurgulanan anlatımsal katmanları zaman zaman zorlayıp –çoğu kez lehte¬– bozmasının yanı sıra, bizatihi şairin felsefî yönelimiyle de buluşan bir tavır sergiler. Bu anlamda tam bir "bozgun" girişimidir.

Yücel Kayıran, kendi ölüsüyle ve mahşeriyle hesaplaşmaya kalkışan bir şövalye gibidir. Kimi kez geçmişten kalma bir sızıyla, "hatıra aramayın gözlerimde / aşk çocuğu değildim ben / akıl verenlerin de geçti çağı / işittiğiniz morluk / muhtemelen içerlemeden olma" der; kimi kez de "sonradan hatırlıyorum bunları. meğer teslim olmakmış / tutkudan kurtulmanın yolu. iptaldi sesim. dalgınlığım / kayıptan olma. gözlerim girdap. aradığım yanıta neden / ulaşılamıyor" dizelerinde görüldüğü gibi, geçmiş ile gelecek arasındaki süreçte belirsizliğe atıf yapar.

Sonsuz bir kuşatma

Hele ki, kitabın en çarpıcı şiiri olan "Ruhlukta", sadece bir emir erinin hezeyanlarını değil, "buradayım, bana tayin edilen yerde" dizesinin de çağrıştırdığı gibi, sonsuz bir kuşatmayı betimler. "Ruhlukta", görünürde sadece formel otoritenin taassubuna yönelik bir meydan okuma, tespit gibidir; oysa şiirin tamamında ortaya çıkıveren tablo, "tenha gezerdim bırakarak kendimi içimdeki ruhlukta" dizeleriyle tamamlanan topyekûn bir ruh hâline işaret eder. Bu ruh hâli, "çarşı izninin yanması diye bir şey var bu dünyada / nizamiye kapısından geçerek gelmek nizamlı dünyaya" dizeleriyle pekişir ve şiirin sonunda majör bir çıkışla son noktayı koyar: "Türkü söylüyormuşum beni yalnız buldukları yerde."

O amansız hesaplaşma, "Köpeklerin yaşamı"nda da sürer. "Kuş kanadı kalem olsa / yazılmaz benim derdim" dizesini anıştıran "İki ağzım olsa gelmez dilime içimdeki sözcük" dizesi, o "lâl" hâlini bir kez daha vurgular. "Kırık camdın, bölündükçe çoğalıyordun içimde" diye başlayan "Tenha" şiirinde, bu kez aşka değgin içkin bir söylem öne çıkar:

"Aşkın gücü kendisinin yalan olduğuna inandırmakmış girdabına terk ederken terk ettiği kalbinereye koysamyitikti fasıl, kim bulabilir asıl yerinioyundu cilveli oyun, ama içimi yalanla oyun"

Kayıran, "Sonra eve döndüm" adlı bölüme, Pir Sultan'ın "Çok hasretlik çektim bağrım eziktir" mısraını epigraf alarak başlar. "Aşk bir fahişeyi bile bakire kılarmış" dizesiyle silkinen şiirsel yapı, "Nakil"de, "Kaybolduğumda biliyorum kimse aramayacak beni" çıkışıyla yine yalnızlık burcuna asılıverir.

Reddidiş dizeleri

Bu, öyle yaman bir reddediştir ki, "hatırası yoktur kalbi olanın" çıkarsamasına kadar varır. "Düğüm düğüm ben çözüldükçe büyüdüm" keşfiyle de dervişvarî bir yörüngeye saplanır.

Reddediş olgusu, Yücel Kayıran şiirinin temel izleklerinden biridir. Ama sadece muhalif bir tavrın zorunlu ya da doğal sonucu olarak değil, genlere dek işlemiş bir cereyanın yarattığı o sarsıcı hayat damarının bir ifadesi olarak.Yücel Kayıran, "Kış" şiirinde ise "anne" imgesine yer verir. "Kimse bir kitap yazmayacak annem hakkında" dizesiyle biten bu çarpıcı şiir, hesaplaşmanın boyutunu daha içsel bir zemine taşır:

"kavga etmesini bilmiyordum benhatırladıkça yırtılıyordu bir şey sürekli içimdedeğildi gaflet sanki özlemişti kalbim kendi uykusunuiniyordu inen beni sokağa indiren kışinsan başardığında içeriksiz bir kelimeyenildikçe geliyordu ancak kavram haline"

Şair, "sadece anneme inandım dünyada" derken, bu kez tinsel bir göreneğin hayatına yansımış ipuçlarını verir. "Öyle kirlendim ki kurtlar yiyecek beni mezarımda" diye feryat eder. Kurgulanan gerçeklik, somut hayatı örseleyen o binlerce olumsuz tezahürden sadece biridir. Bu kirlenme karşısında anne imgesine başvurması, her ne kadar klasik Freudyen bir tavır gibi görünse de, özü itibarıyle yapıtın bütününe yansıyan hesaplaşma ve reddedişin kalıtsal bir ifadesidir.

Kitabın son şiiri "Eyvay" ise, ustaca kurgulanmış bölümlerin yarattığı o tinsel atmosfere bir an için veda ederek, "dünyaya dönüş"ün manifestosunu hazırlar:

"Sonra dünyaya döndüm; kredi kartlarıma, zaman aşımı faizine,icra memurunun insafına kalmış itibarıma, elektrik faturasıkuyruğuna, dünyada ödenmesi gereken borçlarıma, döndüm, muhâneti muhannet edinmiş dostlarıma, kalpleri mühürlenmişlere".

Ve şiir, "Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!" diye biter."Çalgın", bilhassa 15 sayfalık "Cıva" bölümündeki 9 şiirde sıkça tekrarlandığı için genel sentaksı hafifçe örseleyen "Bu cıvayı, Necati, kim koydu kalbimize?" dizesinin yol açtığı tempo düşüklüğü ile şiirlerde ara ara rastlanan ve dize sonlarının aynı şiirde ...zorunda/ ...yokluğa/ ...dünyada/ ...rüyada/ ...kalbine gibi aynı sesle bitmesi nedeniyle dizelerin gerçek ruhunun yansımasını engelleyen teknik zaaflar dışında; gerek özgün şiirsel çerçevesi, gerekse duyarlılık boyutu anlamında ortaya koyduğu poetik donanımla, örnek bir şiir kitabı.

Devamını görmek için bkz.

Veysi Erdoğan, “Yücel Kayıran şiirinde kopmanın ya da lehimin imkânsızlığı”, Kitap-lık Dergisi, Sayı: 98, Ekim 2006

“Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!”

Yücel Kayıran / Eyvay

Evreni anlamlandırma ve adlandırma, insanın tinsel varlığıyla ilgili bir problemidir. Kendisini görünür hale getirmeye çalışan her insan, bir varoluş bilinciyle hareket eder. Ben’in bulanıklığı, bu varoluş sürecinde giderilebilir. Problemin üstesinden gelmeye çalıştıkça, ‘ben’ bir görünürlük elde etmeye başlar ve evrenin belirsizliğine karşı bir şeyler söyleyebilir konuma geçer. Çünkü evrenin adlandırılması, insanın anlamlandırılmasından geçer.

Yücel Kayıran da, öznenin “benlik oluşumu”na, varoluşun imkânlarını zorlayarak ulaşmaya çalışır. Bulmaya çıktığı öznenin içinden söylemler geliştirir. Kayıran şiiri de bu söylemlerin bir probleme dönüşmüş halidir. Çünkü ben’in eksikliğini bertaraf etme, ontolojik bir problemdir Kayıran’da. Felsefi şiir poetikası da bu problemin topografyasıdır.

Kayıran, şiir mantığını kurarken, bir varolma dürtüsüyle hareket eder ve hep bir eksilme durumuyla karşımızda belirir. Gidip de gelmeyen bir şeyler varmış duygusu uyandırır insanda. Kendi ben’ini ararken, dâhil olmak ya da dâhil etmek istediği hallerin içinden yazıyormuş gibi durur. Uzaklaşılan ya da kavuşulması mümkün olmayan birileri vardır hep Kayıran şiirinde. Geçmiş algısı, hem şiirinde hem belleğinde hep yitirdiklerinin arkasından gitmek, kendisini onlara lehimlemek şeklinde yer edinir. Bundandır ki Kayıran şiiri için “eksilenlerin masumiyeti”ne odaklandığını söylememiz ve bunu bu şekilde adlandırmamız yerinde bir tespit olur. Bu ifade, şairin hafızasında duranların karşılığı olarak şiirde kendisini gösterir: “Kaybolduğumda beni kimse aramayacaktı / kim kaldı yitirmediğim şimdi benim içimde” (Köpeklerin Yaşamı).

Şiirin felsefeyle olan ilişkisinde ise odak noktası olarak insanın çözümsüzlüğünü ve çıkmazlarını ele alan Kayıran, bunu felsefenin öngördüğü kurallar çerçevesinde işlemez. Çünkü felsefi şiir, felsefi argümanların hangi şekilde şiire atfedileceği üzerinde durmaz, tam tersine kavramların karmaşasından kurtulmuş, söylemini bir probleme dönüştürmüş şiir üzerine düşünür. Yoksa aklın kesinliğini kabul etmiş ve epistemolojinin biricikliğine inanmış ifadeler yığını, felsefenin alanı içinde ancak rasyonel ve empirik olanla temellendirilebilir. Zihinsel kurgular, ontik olanın karşısında bir varoluş mekanizması oluşturmaz bu durumda. Çünkü ontik olan, her zaman için insanı öne çıkaran bir varoluşun bakışını dile getirir. Dolayısıyla öznenin kendisiyle kurduğu ilişki, varoluşu keşfetmeye dayalı olursa, epistemin kendisi kurguda kalır ve zamanla kaybolur. Bundandır ki ben’e dair hakikatin anlaşılır olması için, insanın kendi özbenliğini ‘karıştırma’sı gerekir. Kayıran buna “sondaj diyaloğu” adını veriyor. Yani öznenin kendi varoluşunu yüzeye çıkarması. Kendi ifadesiyle “Özne, kendi varlığına sondaj yapmakta, kendi varoluşuna ilişkin bir hakikati keşfetmekte ve keşfetmekte olduğu hakikati dile getirmektedir” (Hürriyet Gösteri, Aralık 2005). Bu, özne için kazılması gereken bir problem olarak durur Kayıran şiirinde. Çünkü ben’in varoluş kriteri, yine kendisini keşfetmekten ve dile getirmekten geçer. Kayıran’ın da felsefi şiir poetikasında bunu ifade eder: “Felsefe kavramsal bir yanıt olmadan önce, bir sorunla yüz yüze gelme halidir. Dolayısıyla, felsefi şiir derken kastettiğim bir problem şiiridir. İnsanın bir çıkmazla, bir çözemezlikle, bir gidilecek yolun olmayışı durumuyla yüz yüze gelme anının şiiri” (Varlık, Haziran 2004 ).

Bundandır ki Kayıran’ın şiiri bir tamlık duygusuyla değil, ‘çıkmaz’da olma duygusuyla temellendirilmiştir. Gideceği yeri olmayanların söylemini içkin hale getirmesiyle ‘oyukların’ içine gömülmüş bir özelliğe sahiptir: “Kurtaramıyorum kendimi içimdeki oyuktan” (Veda). Yaşamın içinde yarım kalanlar ya da bırakılanlar, onun şiirinin dayanak noktası olur ve belleğin içine yerleşir: “hafızadır / benim aklıma beladır!” (Beni Hiç Göremezsin) dizeleri, kendinden kurtulmaya çalıştıkça kendi kapanına (hafıza) yakalanan şairin hezeyanı oluverir. Bunun içindir ki Kayıran şiiri zamanla hafızadan gelen sıkıntıların, bağırtıya dönüşerek ben’in “iç dökümü”ne yansır: “Ey uyumak, yok mu dünyadan gitmenin başka yolu?” (Ur) diyerek de ‘ruhunu kaçırmak’ ister gibidir. Çünkü ölmenin vazgeçilmezliğine inanmış her insanın, kendisi için seçmek istediği bir uyuma hali vardır. Şair bunu bilememenin endişesini yaşamaktadır. Bu durumda gitmek, ‘ruhun çalınması’ndan daha makuldür.

İfadelerimizi, “bu yazıda geçen ‘kopma’ ve ‘lehim’ sözcüklerinin bir adlandırması var mıdır?”, “Yücel Kayıran şiirinde nasıl bir özelliğe bürünmüşlerdir?” gibi sorulara yönlendirirsek şunları söyleyebiliriz: Öncelikle gerçek anlamlarıyla, bu iki sözcüğün birbirine karşıt olduğu düşünülse de onlara tamlanan kıldığımız “imkânsızlık” ifadesi, bunun böyle olmadığını, tam tersine aynı kaygıyı ifadelendirdiğini görürüz. Çünkü sözlük anlamıyla ‘kopma’, “herhangi bir yerden ayrılmak” iken “erime noktaları düşük metalleri tutturma işlemlerinde kullanılan kalay ve kurşun alaşımlarının genel adı” olarak da ‘lehim’i ifade edebiliriz. Birbirinin tam tersi bir adlandırmayla ifade edilen bu iki sözcük, Kayıran şiirinde bizi aynı noktada birleştirir. Ayrıca ‘kopma’ sözcüğünün Kayıran şiirinde başka anlamlarla da bir yerlerde durduğunu söyleyebiliriz.

Yahya Kemal’in “bir tel kopar âhenk ebediyen kesilir” dizesiyle hareket edildiğinde ‘kopma’nın ve ‘lehim’in anlam değeri biraz daha anlaşılır. Öznenin varoluş realitesi, yaşadıklarımızın ve yaşananların derininde gizlidir. Orada öznenin değişik halleri mevcuttur. İnsanın dünyada kendisi olarak durabilmesinin ölçütü, kendi varoluşunu ya da insansal söylemini, bu hallerin içinden çıkarıp, en öne koyabilmesidir. Çünkü dünyaya bir ‘ben’ olarak durmak ve o yapıyı kurup da devam ettirmek oldukça zordur. Ayrıca insanın varolma durumlarına, kendi ruh yapısına yakın bulduğu birçok ‘eksilen’i eklemlediğini düşündüğümüzde, kişinin bir varoluş sancısından kurtulması biraz daha zorlaşır. Bu durumda öznenin kendisini rehabilite etmesi kolay değildir. Çünkü “tel”in kopması elzemdir artık.

Kayıran’ın şiiri de böyle bir varoluş mekanizmasının içinde gelişir. Eksilenleri kendisine eklemleme çabası hâkimdir. ‘Lehim’in birincil özelliği budur Kayıran’da. Bundandır ki ayakta kalabilmenin koşullarını ben’in içinden bulmaya çalışan Kayıran, varolmanın tinsel evreninde gezinir. ‘Ortada kalma’ durumundan ‘kendisine çıkma’ yollarını arar. Bilincin bu faaliyeti ‘kaybolmanın yitimi’ni doğurabilir. Öznenin kendisiyle çatıştığı bu durumlarda, ben’in bir kaosa uğraması muhtemeldir çünkü. Bu tür zamanlarda çıkmazda olma, kendisini hissettirir bir konuma geçer ve ‘lehim’sizlik kendisini başat kılar. Şairin kendi ben’iyle olan irtibatını kesmeyip, kopmayı önlemesi için atacağı adım, kendi içini görünür hale getirmek olacaktır bu durumda.

Kayıran, bu noktada inandıklarının peşinden sürüklenmeyi seçip, inandığı her şey için bir ‘değerler silsilesi’ oluşturacaktır. Ruhta varolanların izini sürmek, kendisiyle birlikte hafızasında ve kalbinde saklı olanları açığa çıkarmak temel endişesi olacaktır Kayıran’ın. Yenilmişlerin çetelesini tutup, onların masumiyetini, kendi içinde bir gerçekliğe dönüştürmüş her bireyin ‘azap’ ile iç içe olmaması mümkün değildir. Yazgının (‘yazı’lanın) arkasından giderken, karşılaşılan her engel, şair için yeni bir çıkmaz demektir. Kayıran, ‘yenilmişler’in şiirini, kendi varoluş sancısıyla kurarken, bu çıkmazlarla her zaman karşılaşacaktır: “Yıkılıyor, yıkılıyor / ruhundan artıra artıra ördüğün duvar” (Başka Bir Şey Değil) dizesi de şairin kurtulamadığı ‘benlik yıkımı’nın bir tezahürüdür. Bellek irtifa kaybına uğramıştır. Dağılmışlık, kendine gelememe, önünü görememe, bulanıklığın içinden seslenme, kendisini hissettiren bir özelliğe bürünmüşlerdir.

“Vermekle kurtuldum ancak sökerek içimdekini / kestirerek gözlerinden benden istediklerini” (Hasan Dağının dumanı) dizeleri, Kayıran şiirinin nirengi noktasıdır. Ruhu rahatta olamayanların endişesini şiirine düşüren şair, kendisi kılınmış neyi varsa başkalarına kaptırarak ya da vermek zorunda bırakarak, ruhunu bir ‘cendere’ye sokmuştur. Bundandır ki içinde bulunduğu çağdan kopmayı becermeye çalıştıkça, ona yapışıp kalanların akıbetini yaşamaktadır Kayıran. Sesini duyurmaya çalışan bir dilin azaba dönüşmemesinin mümkünatı yoktur artık. Ki bunun sancısını hemen hemen her şiirinde duyumsatan Kayıran, iki şeyden dolayı söylemini dile dökmüştür sanki: Bir yandan ‘eksilenlerin masumiyeti’ni içinde barındıran ve “çalınmış bir ruhun” arayışına çıkmış ‘azap ehli’, diğer yandan globalin, metropolün ve kapitalin kirliliğinden kurtulmaya, ondan kopmaya çalışan “firar ehli”. (Belki de bundandır ilk kitabına “Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu” adını vermesi. Çünkü yeryüzünden firar etme düşünsel anlamda, insanın belleğini parçalayan, onu yaşamdan alıkoyan, kendisiyle barışık olmayan bir trajediye sürükler insanı.) Kapıların kapalı oluşu, “eksilenleri geri getirememe” ve “fazlalıkları atamama” durumlarını bir yerde birleşse de, bu bir ferahlık değil; karmaşanın asıl kendisi olur Kayıran şiirinde.

Yazımızın başlığına “Kopmanın ya da Lehimin İmkânsızlığı” adını vermemizde bu iki özellik başat bir rol üstlenmiştir. Çünkü Kayıran’ın ilk kitabından itibaren göze çarpan yokoluş mekanizmasının bir varoluşa doğru yönelme endişesi hâkimdir. Özellikle “Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu”nda yer alan “Yolları Çatallanan Bahçe” bölümü, bu endişeyi görünür hale getirir ve empatinin algılarını gererek, bu bölüme düşürdüğü “Hepimiz aynı şeyi yaşadığımız halde niye ben böyle oldum?” dizesiyle ‘eksilenler’in sonuna duygudaşlık eder. Birleşmeme, çözümsüzlük, çıkmazların gerçekliği, kendi gücünü işte bu sırada belli ettirir. Çünkü mümkünsüzlük baş göstermiştir artık. Bundandır ki “lehim’in yani bir aradalığın olanağı kalmamıştır.

‘Kardeşleri’ne uzanma çabası ve etrafında gezinerek kendisini ‘kırpanlar’dan kopma isteği, bir endişeye dönüşerek olumsuzlukla sonuçlanmıştır. Her iki şekilde de beliren mümkünsüzlük, şairin hafızasında yenilgilere dönüşmüştür. Bundandır ki gideceği yeri olmama durumu kendisini göstermiş ve şair, geçmişine açıldıkça dağılmış bir bellek ile karşı karşıya kalmıştır. Bundandır ki Kayıran, şiirini, azap olgusunun etrafında dönerek kurar ve onu bağıran, iç geçiren bir poetikaya dönüştürür.

Turgut Uyar’ın, “Şiir Çıkmazda” endişesini Yücel Kayıran şiirinde ‘Ruh Çıkmazda’ söylemine çevirmiştir sanki. Çünkü kopma halinin olanaksızlığı ile ‘eksilenler’in birleştiği bir nokta var ki, o da yolların hep aynı mekâna işaret etmesidir: çıkmaz! “Çalındım başka bir göze doğru / benden kopan bana mahsus olaydı” (Çalgın) dizeleri ifade ettiğimiz bu durumla örtüşür gibidir; çünkü iki durumda da kendisine dair olanların eksilmesi, özneden uzaklaşmaya neden olur ve böylece ‘çıkmazların hâkimiyeti’ söz konusu olur. Şairde varolanların kaybı, onu eksiltmiş ve ruhunda artakalanları vermek zorunda bırakmıştır başkalarına. Bu durumda ruhun gelgitlerini yaşayan bu şiirde bir ‘kapanma evresi’ başlamıştır. Şair kendisini alabildiğine toplumdan ve hatta hafızasından soyutlamaya çalışmış görünmektedir: “Gitmek isterdim beni tanıyan kimselerin / gelemeyeceği bir yere” (Kapalı Musluk) dizesiyle de bu uzaklaşmayı sağladığını düşünmektedir. ‘içe kapanma evreleri’nin öfkeyi beraberinde getirme gibi bir durumu söz konusudur. Kaleme uzatılan el, bir ‘öfkeler ağı’na dönüşür ve Kayıran şiirinde sorular eşliğinde karşılığını bulmaya çalışır: “Uzatsam elimi, açmaz mı / ömrümün gizine vurulan kilidi?” (Uysal Çığlık) dizesi başından beri ifade ettiğimiz ‘lehim’ ve ‘kopma’ ifadelerinin bir çıkmazla anlatılmasıdır. ‘Ruh akrabalığı’ taşıdığı kimselerle olan bağı kopmuş olan şair, geçmişteki gibi bir birlikteliğe ulaşamayacağını bilmenin verdiği sıkıntının içinden kendisini şiire dâhil eder. Bundandır ki içinde taşıdıklarıyla bir bağ kuramayacak şair, lehimsizlik durumuyla karşı karşıya kalacaktır. Fakat yine de bir varolma problemiyle kendini ve içindekileri diriltme, Kayıran şiirinin temel prensibi olacaktır.

Burada Yahya Kemal’in “Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler / bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler” dizeleri ile Kayıran’ın Güneş Yanığı şiirinde geçen: “sayrılık hatırlamadı uykusunu sesimizde/ çok seneler geçti, geçmedi / öyle memnun ki yerinden / sadece “keşke”lerdi beliren gönlümüzde” dizelerindeki Yahya Kemal göndermeleri, yazının başından beri ifade edilen, ‘kopma’nın ve ‘lehim’in imkansızlığını haklı bir zemine oturtur. Çünkü ‘ben’in kendisine ve ‘eksilenler’e ulaşma çabası hep “keşke”lerle somutluğa ulaşılması beklenilmiştir. İstenilen maneviyata kavuşamama durumu, ‘lehim’ gerçekliğini biraz daha görünür kılmıştır. Artık şairin lehimsizliğe dair söyleyeceği tek bir gerçekliği kalmıştır: “eve akan nehrin ufku kalbe vedadır” (Veba).

Kaynakça

Kayıran, Yücel. Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu. Ekin Yay. Nisan 1997.
Kayıran, Yücel. Beni Hiç Göremezsin. Ekin Yay. Şubat 2004.
Kayıran, Yücel. Çalgın. Metis Yay. Mayıs 2006.

Devamını görmek için bkz.

Halide Yıldırım, Yücel Kayıran'ın 'Çalgın'ı”, Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Şubat 2007

Yücel Kayıran, son yıllarda, gerek şiiri, gerekse 'Felsefi Şiir' poetikası hakkında çokça yazılan, tartışılan şairlerden biri. Son kitabı olan Çalgın 2006 yılının en iyi on şiir kitabı içerisinde gösterildi. Yücel Kayıran, aynı zamanda kendi şiir poetikasına ilişkin, gerekse başka şairlere, şiirlere ilişkin yazılar yayımlayan şair ve eleştirmenlerimizden. Kendi ben'inde duyumsananları betimleyen şiirler yazıyor diye de biliyoruz Kayıran’ı; ancak, Çalgın’da kural değişmemiş görünüyorsa da, bu defa tema 'öteki ben'i de kapsar gibidir. Geçmişle, an'la, aşk'la hesaplaşırken 'öteki ben'le yüzleşiyor şair. "Çalgın" adına yaptığı ayırıcı vurgudan bunu okudum ben. Kaybolmaların hüzünlü esrarı, çalınan parçanın peşi sıra, diyor, kitabın açılışında; bunu bir "mecnun" halin şiirlerine yapılan ayırıcı vurgu olarak düşündüm. Yitik, üryan, taşkın sıkıntı ve hüznün kararan ritmiyle zincirin tek tek halkalarını birleştirince bir "aşk hali"ydi dile gelen. Örneğin: "imrendim elinin beni tutuşuna/ ağzım yok! sadece dil! siyah // sonra eline sığındım, tut beni/ baktığım yer kör edici beyaz/ tut beni, güneş yok, aksın içim/ aksın harf harf, erisin içim" diyor, Kalem şiirinde. Ve yine aynı duygu durumuyla sesleniyor "Nakil" şiirinde:"sürükledi bizi akıntı karanlıkta kalmış bir aşka/ uyanık kişiler katlanamaz/ varamaz benliğini koruyanlar terk edilmez bir aşka","aşkın kör nedenleri vardır", "bilinmezmiş demek/ gelmekte olanın aşk olduğu, vazgeçemezmiş kalp görmüşlüğü bir/ defa olsa bile.// yokluğa açılan kapı benlikte/ gizli." Benzer dizelerden hareketle aşk'ın bu denli yoğun işlenişine, Yücel Kayıran şiirinde –ilk kez- gördüğümü de eklersem, Çalgın'a, bir 'aşk' ya da "mecnun" hali şiirleri diyebileceğim.

"nisâ suresi gibiydi iniyordun kalbime"

Yücel Kayıran şiiri, halk şiiri kaynağından beslenen bir şiiri düşündürüyor bana, özellikle ses ve söylem olarak. Sesteki acıtıcı tını, bozkır, taşra ruhunun; bunaltı, kuşatılmışlık, sıkıntının resmi gibidir. Kayıran bir önceki kitabında 'çarşının bittiği yerde başlayan kahverengi' der, kendi 'taşra' betiminde (Beni Hiç Göremezsin, s. 33). Kavrukluğu, sıkıntıyı dillendirirken tanıdık bozkır yanığıdır ses. Buradan hareketle "benden kopan bana mahsus olaydı" dizesinin açılımında geleneksel halk şiiri kalıplarından 11'li hece ölçüsünün kullanılmış olduğu görülüyor, 'mahsus' dışındaki sözcükler Türkçe, "olaydı", ol- sa idi, ol(mak), yardımcı eyleminin koşul kipinin hikâyesidir; yani "olsaydı" eyleminin halk ağzı kullanımı. Şiirin bütününde: Alaydı, salaydı, olaydı, gibi bölüm sonlarında yinelenen sözcüklerle uyaklı; ayrıca kırağına (kenarına), çibelmek, tahra... gibi benzer birçok yerel sözcük kullanılmış ki, halk şiir dilidir bu. Benzer duyarlık, geleneğin hece kalıbı kırılarak "modern serbest şiir" formunda söylenişi.Buradan hareketle divan/klasik şiire gitmek istediğinizde bir Yahya Kemal köprüsünden geçmek gerekebilir; ancak, klasik halk şiirine gitmek istenirse iş değişebilir, boğulma olasılığı da şiire dahildir. Çünkü klasik halk şiirine gidilen köprü henüz kurul(a)madı ki, hasrete dahildir. Bu anlamda: "beni yalnız buldukları yer" dediği 'yer'de, hiç de yalnız görünmüyor şair. Derinlerde bir halk şiiri kaynağının varlığını; tükenmezliği, modern şiire dökülen çoğulluğu, dizelerdeki seste duyumsamak olası görünüyor. Bir önceki kitabı Beni Hiç Göremezsin'in ana sesi uzun havadır, hoyrat, bozlak mı demeliyim, her ne dersem diyeyim sonuçta türkülüydü. Bu ses Çalgın ile daha bir derine inmiş göründü bana. Yücel Kayıran, türkü niyetine bize modern şiir mi söylüyor yoksa? Bu anlamda, halk şiirinin tez tüketilebilir şiirinden "tüketilemez" modern şiiri çıkar ki, –erki elinde bulunduranların alanından kovulmuşun şiiri– günümüz estetiği içinde yeniden var edilebilirse (Cahit Külebi'yi unutmadan!) bu ne demektir; modern şiirin halk şiiriyle buluşması değil midir? Halk şiir kaynağın kullanımı başarılabilirse bu katılımla şiir havzasına akan soğultulmuş nehrin çağıltısında ses veren halk şiiri olacaktır ki; gelenek olanaktır, türkülerle söylenir gelir.

"beni bıraktığın yerde bırakma..."

Kayıran şiiri bir yanıyla da ustalarına atıflarla ilerleyen bir şiirdir. Şeyh Galip'e atıfla (sanırdım bu genci ben açtım ben tükettim), Yahya Kemal'e (çok seneler geçti geçmedi öyle memnun ki yerinden), Ahmet Haşim'e (kişisel tragedyal söylemle), Edip Cansever'e (bozdurup harcamak kadar/ Bill ama bill... derken sözü söze kata kata), sonra Ceyhun Atuf Kansu'ya (Gökte yıldız kadar köylerimiz var. Ama uzak, ama harap, ama garipsi ) ve Nâzım Hikmet'e selamla ki, (güneş yanığı/akın var güneşe akın/ beni güneşe götürüp yakın/ güneşe varamayanlar/ güneşin uykusuna yakın) başka eklemeler de olası. Burada Komünist Manifesto'nun ilk cümlesi hatırlanacaksa: "Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor: komünizm hayaleti..." diye başlar. "Perş" şiirinde şair bu anlama gönderme yaparken; sosyal, toplumsal alandaki dayatmalara, hınç, şiddet, linç, sürüleşme, yerelleşmeler adına küçülmelere içerden oldurur karşı sesini. Böylelikle Aşk'la yüzleşmeyi içerircesine yazılmış şiirlerin ana temine 'yârin yanağından gayrı her şey'i eklemek gerek: komünizm heyulası kol geziyor hâlâ benim içimde/ kimsenin inanmadığını biliyorum/ eşitlikten söz edilen günler gerçekten de var mıydı dünyada/ her kişiye ait olanın ona verileceği/ sonradan görme faşistlerin olmadığı/ bir dünya olanaklı mıydı dünyada/ kardeşlerimden bile ayrı düştüğüm dünyada" (Perş, s.19) Muğlaklaştırmalar sonucu toplumsala vurgu yapan bireyin çekilişinin ardından, "yitik insana" yönelişin şiiri yazılır oldu son yirmi beş yılda. İnsan "yitti" çünkü, bana kalırsa, memlekette seslenilecek "meydan" dar'da; hatta "yok" gibi. Bağıran değil, "sus"an şiirler yazılıyor. Bu anlamda şiir de okursuz (ne gam!) ve hatta az okurlu;"arterlerden" "kılcallar"a çekildi şiir. Bir anlamda "nesneden özneye geçiş" diyebileceğim bir yaklaşımla –Tanzimat şairinin toplumsal alandaki görünürlüğüne karşı figür olarak Servet-i Fünun'da ağdalı dile saklanan şairin benlik'e dönüşü– benzeşir: "kapalı tabuttu dünyanın içi", "karanlık dışardan gelmiyordu bana", "dünyaya uygun değildim, değildim bir levent", "hep acemiydim dünyaya bırakıldığım halde." Benzer dizelerle şiirini kişisel tragedyasıyla oldururken, şiirdeki ses gerçeklik ile yüzleşip kendileşir– "Çalgın" sözcüğü ile adlandırıp çizilen portreden çıkarılabilir bir "mecnun" halidir bu– ayrıca "Cıva" bölümündeki şiirlerle desteklenip yaşamdaki yerine oturtulan karakterin diriliş'i diyebileceğim "eyvay" ile "diriliş" olarak karşılığını bulduğunu düşündüğüm bu şiiri –ayrı bir yazı konusu– geçiyorum şimdi. Şiirlerindeki sözcüklerin seçimi yarattığı üryan söylemle sıkı sıkıya bağlı, koyu kıvamlı, lirik değil şiirler, öykü de yok direkt; çünkü öykü başlar gibi oluyorken birdenbire şiirle buluşuyoruz. Trajik bir öncelemeyle yarattığı düşünsel derinlik kolay ele geçirilebilir değil, tez zamanda tüketilebilir anlamlarla kurulu hiç değil. Bu denli üryan yazılan, bir o kadar kapalı uzamda, çoğu kez uzunca dizeler içerisinden kotarılır şiir. Bunalımla varoluş retoriği içerisinde olma/olamama sıkıntısının dizeleşmiş, yalın, saf, kara şiir halidir ki, Kayıran şiir anlamsalında ağırbaşlı bir itirazla sesini yükseltmeden yükseltir itirazını. Buradan biraz sufice bir çeşniye bulanmış bir dille Ece Ayhan'a gidilebilir belki. Ece Ayhan şiirinin rengi kara'dır; bu anlamda Kayıran şiirinin rengi de 'kara'dır; ancak, Ece Ayhan dil ve anlamsalda dizgeyi kırar dökerken has bir dil devrimcisi ve ahlakçıdır. Kayıran'da ise saf maya'yı, "üryan" kalabilmeyi arama isteğidir öne çıkan; ama bir farkla, anlam soyundukça, giyinir de giyinir Kayıran'da dil. Bu giyinik dille oldurulan "üryan" anlama sözcükler seçilirken sanki bir ayrı kaynak/ kaynaklar kullanılmış gibidir; saklı bir dağ gözesi bulunmuş da yalnız kendisi içmiş gibi; hatta eski sözcükleri kalaylayarak parlatmış bile denebilir. Şiirlerin bir olma durumu içerisinden yazıldığı sözcük seçiminde de gösterir kendini. Bazen kitabi kavram ve terimler, yerel, bazen karma diyebileceğim ara bir dil kullanılmış. Şiir adlarından tutun, şiirdeki birçok sözcüğü eskimeyen bir tazelikle kullanıyor Yücel Kayıran. Adları, eylemleri, kipleri bazen kesik kesik ünlemelerle sürüyor şiire. Örneğin: çibelmek, çalgın, algın, salgın'ın yanı sıra hatırı sayılır bir eski dil merakı da var, yer yer yabancı dillere bile uzanmış: "go home Bush!, humanam impotentiam in moderandis, beko evan, ayş-î dehrûza, muhâneti, muhannet..." gibi. Kayıran'da adlandıramadığım imge/ tamlama arası bir dilsel yapı söz konusu: "gözyaşından (olma) buğu, hatırlamadan (olma) sözcük, alayları inkârcılıktan (olma) cesaretleri arsızlıktan, soğuk duvardan (olma) serinlik..." gibi. Bu yapı, tam olarak imge oluşturmuyor bence, benzetme de değil, bir çeşit tamlama: diyelim ki "serinlik" sözcüğünde arayacak imgeyi; ama bu haliyle imge, "duvardan" derken; dolaylı tümleç olarak yere/ aidiyete bağlandırılıp ilişkilendirildiği için kanatlanamıyor; dolayısıyla sözlükte karşılığı bulunabilir bir somutlukla "sözcük/ kavram vb." olarak kaldığından imgeleşemiyor. Ancak "serinlik"e soğuk "duvardan olma serinlik" derken, 'serinlik'in çeşitli çağrışımlarının olabileceğini şiir anlamsalına yüklediği için anlam çoğullaşarak kanatlanabiliyor. Yapıda tamlama ama, anlamsalda değil, imge ama değil, ne peki? Bu kullanımı doğrusu tam olarak adlandıramadığımı söylemeliyim. Yani hangi 'şey'i ifade edecekse onu bir nesnel karşılıkla sınırlarken, bir yandan da anlamı soyutlaştırıyor. Diyalektik bir olgu gibi, ama değil. Sanırım Kayıran'a özel bir dil/söylem olarak bakacağız bu olguya. Bir başka dil kullanımı da ikilemelerin sıklığıdır: kuruya kuruya taş olmak, kesik kesik konuşmak, bölerek damla damla kendini, akşam cümle cümle iniyor kalbime... gibi kullanımlar şairin kendi dili aidiyetini berkitme, oldurma istenci olabilir.

bu cıvayı kim koydu kalbimize Necati?

Yücel Kayıran'ın kitaplarında kullandığı epigraflar da şiirsel atmosferine uygun birer eşik/ışık olarak seçilmiş parçalardan oluşuyor. Dersimli Seyyid Rıza'nın 75 yaşında asılmaya götürülürken söylediğidir: "Senin yalanlarınla, hilelerinle baş edemedim. Bu bana dert oldu. Ben de senin önünde diz çökmedim. Bu da sana dert olsun..." ya da Pir Sultan Abdal ki, çekilir iplere döner döner yine gelir: "Çok hasretlik çektim bağrım eziktir..." Aynı duygu durumunu şiirleriyle –hüzünle arayış ya da vuslat'ı– tekliği birliğe, günü yarına iletirken türkü kıvamıyla okuyucuyu da üryan kılabilen Yücel Kayıran şiiri, 90'lar şiirinde ve kendi izinde, poetikasının ışığında olgunlaşarak ilerlemesini sürdürüyor. Hız ve şiddetin, var ile yok'un arasında sanallaşırken buharlaşan halin iç içe olduğu bu kaygan boşlukta kolay tüketilebilir bir şiir olmadığını, tüm olumsuzluklara karşın zamana direnen türküler gibi kalıcı olacağını umuyor ve diliyorum. "Birtan'ı da böyle öldürdüler/ zaman aşımına bıraka bıraka/ yoktu sessizlikten başka bir serinlik/ her ben bir virüs olmuşken ötekine.."

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, Çağın tanığı olan aynı zamanda suçlusudur!, Bireylikler Dergisi, Sayı: 17, Kasım-Aralık 2007

İnsan fiziksel olarak bu dünyanın tam ortasındayken niye kaybolma duygusunu yaşamak ister? Niye onun için geri dönmemek için gitmek tek ve önemli sorundur? Bunları da geçelim gitmek ya da kaybolmak isteyen yanında ne/yi götürür? Bu sorular daha da çoğaltılabilir. Sıraladığım soruların yanıtlarını ise ancak kaybolan, böyle bir arzusu olan verebilir.

Ölüm dışında ki bütün kaybolma ve gitmeler fiziksel olarak dünyada yaşadığımız duygusunu unutmak içindir. Böylelikle bugünü başka bir zaman olarak kabul ederiz. Bunu da insana ancak zihni yaşatabilir. Zihin dediğimiz anda da insan tinini de tartışmaya dahil etmiş oluruz. Bu demektir ki ölmediği, öldürülmediği sürece insan tinsel olarak gidebilir. Kaybolma duygusunu yaşayabilir. Kendini büyük ölçüde dünyanın dışında tutabilir. Bu da tinselliğin insandaki devasa yerini ve anlamını açıklar.

Bunu şiir yazan açısından düşündüğümüzde ise tinselliğin kendini ifade ettiği asıl alanın şiirin kendisi olduğunu görürüz. Bu yüzden şiirde oluşturulan tinsellik insan için tam anlamıyla dünya dışında olmak değildir.

Genel anlamda tinselliğin yazıda kendini somutlaştırdığını söyleyebiliriz. Kaldı ki şiirin soyutluğu da tinsel olanla buluşmasının imkanıdır. Ayrıca bu tinselliğin politikasını oluşturmayı kolaylaştırır.

Bunun başka bir anlamı ise başta felsefe olmak üzere şiirin kendini besleyen düşüncelerle ilişki kurmakta zorluk çekmeyecek olmamızdır. Biz bütün bunların en somutlaşmış halini Yücel Kayıran’ın şiirinde görüyoruz. Hatta Yücel Kayıran şiirini Felsefi Şiir olarak adlandırarak kuramsal bir tartışmanın nesnesi haline de getirir.

Tinselleşme insanın kendini zihinsel olarak gündelik hayatın dışında tutmasıyla gerçekleşir. Fiziksel olarak dünyanın içindeyken zihinde bu büyük ölçüde yadsınır. Bu bağlamda tinselliğin dünyanın ve daha özelde insanın geçmişi üstünden kendini oluşturacağı bellidir. İnsan zihni yanında götürdükleriyle yine aynı insanın başka bir zamanda yaşamasını sağlar. Böylelikle insan kendini çağdışı ilan edip bugünü başka bir zaman olarak kabul eder. Buysa şiirdeki zamanı belirsizleştirir. Tüm belirtilere rağmen şiirin kendini oluşturduğu zaman bugün değildir. Her şey en geriye kadar ulaşmayı arzulayan bir geçmiş duygusudur. İhtimal şiir yazanın yaşadığı zaman da orasıdır. Bu kendini teskin etme yoludur. Bu dünyadan uzak tutmadır. Geleceğe yönelme eğilimine uzak durmaktır. Ne var ki bu çağın tanığı olan aynı zamanda suçlusudur! Hatta bu çağda yaşıyor olması bile şiir yazanın kendini suçlaması için yeterlidir.

Buradaki insan kaybettiğini baştan ilan etmekte bir sorun görmez. Dışlandığını hatta suçlandığını tıpkı Yücel Kayıran’da olduğu gibi ısrarla belirtir. Ne var ki işin bu boyutu tartışmaya sonuna kadar açıktır. Çünkü suçlandığını, cezalandırıldığını belirten insan hala dünyaya dönme arzusu içindedir. Kimsesizliğini baştan kabul etmiştir. Zihnindeki ütopya çoktan flulaşmıştır. Gelecek diye bir şey yoktur.

Yaşadıklarına ve yaşadıklarının zihindeki bıraktığı tortuya rağmen geri dönme umuduna sahiptir.Burada insan “kendime zarar veriyordum bana değer verilmediğinde!” diyecek kadar acımasızlaşabilir. Buysa şiir yazanın biliciliğinin değerlendirilmesi talebi olarak algılanmaya da açıktır. Kaldı ki Yücel Kayıran’ın bütün toplumsal özelliklerine rağmen son derece kişisel bir şiir yazdığını düşünürsek bu talebi anlayabiliriz. Hatta buradaki toplumsallık insanın etrafı olarak belirir. İnsan etrafı toplumsallığa yol açar. Söz konusu durumsa biraz olsun insanın ölüm düşüncesine yakınlığıyla açıklanmak zorundadır.

Şiir yazan bunu engellemek için tinselliği boyutlandırır, genişletir, yakınlığı olan düzlemlere taşır. Tinsellikle ilişki kurabilecek olgu ve durumları tinselliğe dahil eder. Metafizik bunlardan biridir. Yanı sıra tasavvuf burada ikinci önemli olgudur. Burada sorun gibi görünense tinselin yalnızlığıdır. İnsan üstünden yine insanın tinselliğinin yalnız bırakılmasıdır. Böylelikle tinsellik insandaki huzursuzluğun ve boşluğun kaynağı haline de gelir. Bu çoğu yerde tinselliği çığlığa dönüştürür.

Çünkü dünyanın başka bir deyişle doğanın ürettiği tinselliğe dahil olmayan ya da bunda zorluk çeken bir tinsellik insanın yalnızlığıdır. Bağlı olarak tinsel olanın akıl ve bedenle ilişkisinin gerilerden gelmesi en önemli risktir. İnsan tinsellik üstünden bedeni, aklı ve doğayı okuyabilirse gerginliğini ve huzursuzluğunu azaltabilir. Bu da doğayla ilişki kurmayla, kendini doğanın içinde görmesiyle mümkündür.

Yücel Kayıran’ın ürettiği tinselliğin öne çıkan başka bir özelliği ise aşkla ilişki kurmaya hiç yanaşmamasıdır. Hata bu yüzden Yücel Kayıran’ın şiirinde kadın kadın olarak yer almaz. Tinsel olanın aşk düşüncesine uzaklığını sorun olarak görmek gerekmeyebilir. Ne var ki insani olanda hele tinsellik söz konusu olunca aşkın olup olmayacağı gibisinden bir tartışmayı baştan geçersizleştirebiliriz.,

Yücel Kayıran’ın Ankara’da yaşadığını bildiğimize göre doğayla bir ilişkinin kurulması da pek mümkün görünmemektedir. Bugün içinde olduğumuz dünya William Blake’nin yaşadığı ve sözünü ettiğini dünya da değildir. Bu yüzden dünya Yücel Kayıran’ın yazdığı şiir tinselliği geçmişle sınırlar. Tinselliğin yalnızca geçmiş üstünden yaşanmasına izin verir. Buysa şiirle birlikte insanın içinde kalmak zorunda olduğu tek biçim haline gelecektir. Hatta insan bunu formel bir olgu haline getirebilir. Tinsellik zihni bir şey olmaktan çıkıp formelleşmeye açık hale gelir.

Burada beden ve doğayla ilişki kurmakta zorlanan bir tinsellik ister istemez kendini dinsel olana da yakın tutar. Dinsel olanla ilişkilendirmemize baştan izin verir. Tasavvuf daha çok dinselliğe yönelmenin sonucuysa metafizik dinselden uzaklaşmaya çalışan bir eğilim olarak algılanabilir. Ne var ki her ikisinde de dinselin her an insanın karşısına çıkması ve belirlemesi mümkündür. Burada sözünü ettiğim dinselin tanrıyı içerip içermediği ise esası etkileyen bir durum değildir.

William Blake doğayla kurduğu ilişkiye bağlı olarak bunu farklılaştırır. İnsanın ve doğanın enerjisinin bütünleşmesini çözüm olarak kabul eder. En azından insanın kendi ve doğa üstünde tahakküm uygulamadığı bir süreç bunu sağlamış olur. Ne var ki aynı şeyi Yücel Kayıran’ın yaşadığı dünya için iddia edemeyiz. Çünkü dünya insanın tahakkümü sonucunda çoktan sentetik bir hal almıştır. Duymaya dayalı bir dünya ancak geçmişle kurduğu ilişkiyle kendini var edebilir.

Yücel Kayıran’ın şiirlerine baktığımız zaman geçmişin dünyası, insanları, hayatı hep bir yerlerden çıkar. Bu toplumsal gibi görünmesine rağmen Yücel Kayıran’ın bireysel hayatıdır. Bugüne dönük kimi göndermelere ve belirtilere rağmen bugünden çok geçmişle ilişki kurar. Annesi, kardeşleri, arkadaşları ve onlarla birlikte yaşadığı dünya şiirini belirler. Tabii Yücel Kayıran’ın geçmişte bulduğu daha çok ölüm ve acıdır. Harun Kılınç, Birtan Altınbaş, Erdal Eren ve daha başkaları Yücel Kayıran’ın etrafıdır. Ne var ki ölenler, öldürülenler, gitmek zorunda kalanlar, ayrılıklar hesap edilirse bu etrafın geçmişte kaldığı görülür. Bu da şiirindeki tinselliğin gerekçelerinden biridir. Çünkü etraf dediğimizde artık yalnızca tinsel olarak ilişki kurabileceğimiz şeyden söz etmiş oluyoruz.

Yanı sıra şiirinde baştan beri antimilitarizme yakın durması tinselliğine rağmen şiirinde antiotoriter bir tutumun belirginleşmesini sağlar. Bir anda Tanrı otoritesinin karşımıza çıkabileceği riskine rağmen Yücel Kayıran antiotoriter bir şiir yazmaktadır.

Yücel Kayıran tabii tinselliği daha çok felsefe üstünden kurmaktan yanadır. Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu’nda felsefi kavramlar nerdeyse kitaptaki şiirlerin belirleyicisidir. Sonra ki kitaplar da bu geriler gibi görünür ama tamamıyla ortadan kalkmaz.Felsefe büyük ölçüde şiirinin belirleyeni olarak kalır. Buysa koyduğu mesafeye rağmen bilgiyle ilişki kurmasını da getirir. En azından felsefi bilgi burada oldukça geniş bir yer kaplar. Benzer bir durum Yücel Kayıran’ın şiir üstüne yazıları için de geçerlidir.

Burada tinselliğin başka bir bağlamda insanın varoluş sorununa bağlı olarak da ortaya çıktığını söyleyeceğim. Sonuçta bu dünyada olma imkanını yitiren ürettiği tinsellikle yokluğunu varlık haline getirebilir. Ne var ki buna rağmen şiir yazan dünyayla ilişki kurmuş olmayacaktır. Buysa daha sonra tekrar üstünde duracağım şiirin kutsal söz haline gelmesinin ve şiir yazanın biliciliğinin de açıklamasıdır.

İnsan belleğinde kalan geçmişle ilişki kurarak yaşar. Söz konusu ilişkinin aynı derecede olmasa da şiirde karşılık bulacağı baştan öngörülebilir. Bu yüzden şiir insanın kişisel/toplumsal belleğidir. Buysa şiirin tinsel bir atmosfer oluşturması için yeterlidir. Ayrıca felsefe, psikoloji gibi disiplinlerle farklı düzeylerde kurulan ilişki bu tinselliği sağlamlaştırır.

Şiirin oluşturduğu tinsellik ise her zaman farklı anlamlandırmaların imkanıdır. Bu aynı zamanda şiirin sorunu olarak kabul edilebilir. Yücel Kayıran’ın şiirinin özelliği ve sorunu da bu tinselliktir. Özelikle geçmişin ölenlerin/öldürülenlerin zihinde oluşturdukları bu noktada belirleyicidir. Kaldı ki şiiri mistisizme daha ileride metafiziğe yakın tutan da aynı olgudur. Bu ilk anda Yücel Kayıran’ın yazdığını “dinsellikle” buluşturmanın imkanı olarak kabul edilebilir. Hatta bunu “dinsel olan”la kurulmuş ilişki olarak anlayabiliriz. Yücel Kayıran’ın geçmişi söylencesel bir dil ve söylemle ortaya koyması da bunu kolaylaştırabilir. Bunun şiiri kutsallaştırmak gibi bir riski içinde taşıdığını da burada unutmamak gerekiyor. Hatta böylelikle şiir kutsal söz haline gelir. Buysa şiir yazanı da bilici olarak kabul etmemizi sağlar.

Okurluğun böylesi çıkarımlara izin vereceği ve okurun bunda büyük ölçüde haklı çıkacağı da söylenmek zorundadır. Dönemin ideolojik ve politik biçimlenmesi de bunu kışkırtır. Bu bağlamda dönemin belirgin kıldığı bağlam ve düzeylerin etkisine bağlı olarak böylesi bir okuma yapılabilir. Hatta bu aynı zamanda Yücel Kayıran’ın yazdığı şiirin dönemselleştirilmesini sağlar.Kaldı ki günümüzde yazılan şiirin de büyük ölçüde benzer bir değerlendirmeye tabi tutulduğu iddia edilebilir.Depolitizmin ve muhafazakarlığın içinden bir “eleştirinin” bunu oluşturacağı bellidir. Kaldı ki bu çevrelerin Yücel Kayıran’ın yazdığı şiire yüzeydeki ilgisini de bununla açıklayabiliriz.

Tabii buradaki ilgi biraz da Yücel Kayıran felsefi şiir bağlamında oluşturduklarıyla da ilgilidir. Yücel Kayıran’ın ideolojileri başka bir deyişle izm’leri dışta tutan etik tavrı burada ilgiyi çoğaltan başka bir olgudur. Bu aynı zamanda bugünle buluşmanın imkanıdır. Marksizm üzerinden ürettiği politikliğe rağmen bu yakınlığı kurmak mümkündür.

Kuşkusuz Yücel Kayıran’ın bu tavrının yazılanları boşluğa bıraktığını söylemeye çalışmıyorum. Söz gelimi William Blake’in tinselliği Yücel Kayıran’da nelerde yol açmıştır açmış mıdır merak ediyorum. Her ikisinin tinselliği arasında ne tür ilişkiler kurulabilir, ne tür bağlar bulunabilir. Bunu da merak ediyorum. William Blake tinselliğe ruh-beden ve akıl üzerinden varır. Oradan dünyaya, doğaya ulaşır. Doğanın tinselliği ile ilişki kurur.Böylelikle tinsellik üzerinden metafiziğe kadar gitmekte bir sakınca görmez. Hayaline Firar Edemeyenlerin Afsunu (Ekin,1997), beni hiç göremezsin (ekin, 2004), Çalgın (Metis, 2006) bu anlamda Yücel Kayıran’ın şiir çizgisini yukarıda belirttiklerime yakın tutan verimler olarak kabul edilebilir. Ama aynı Yücel Kayıran baştan çağdışı olduğunu ilan ederek kendini başka bir yerde tutmaktadır. Bu okurun kurmak istediği yakınlıkları baştan reddetmek anlamına da gelir.

Burada insanın geçmişi dediğimizde doğal olarak Yücel Kayıran’ın geçmişinden söz etmiş oluyoruz. Söz konusu geçmişin çatısını ise ölme ve öldürülme düşüncesine karşılık oluşturur. Şiir yazanın kaybolma isteğine rağmen yalnız bırakılmışlığı bağlı olarak dışlanmışlığı yazdığını toplumsallaştırır. 1964 yılında doğmuş biri olarak Yücel Kayıran’ın 12 Eylül 1980 tarihinin öncesi ve sonrasıyla baştan kurulmuş bir ilişkisi olduğunu öngörebiliriz. Bu dediğim aynı zamanda yazdığı şiirin asıl belirleyenidir. Buradaki yaşanmışlık en bireysel düşüncelerle açığa verilmiş olsa bile son derece toplumsaldır. Böylelikle başta sözünü ettiğim tarihsel sürecin Yücel Kayıran’ı ve yazdığını baştan belirlemiş olduğunu kabul ediyorum.

Söz konusu sürecin yaşayan insan için tam bir travma olduğunu söyleyebilirim. Üstelik 2007 yılının son aylarında olmamıza rağmen sürecin hiçbir kesintiye uğramadan sürdüğünü belirtmeliyim. Eğer öyleyse Yücel Kayıran’ın başta oluşturduğu zihinsel durumun ortadan kalkması ya da başka bir şeye dönüşmesi için hiçbir neden yoktur. Kaybolma düşüncesi ihtimal Yücel Kayıran –ömrü uzun olsun– ölünceye kadar böyle sürecek demektir.

Aynı süreç Yücel Kayıran’ın politikliğinin de tekten açıklamasıdır. Yazdığı şiirin Marksist bir şiir olduğunu ısrarla belirtmesi de bu politikliği sağlamlaştıracaktır. Ne var ki tamamen geçmiş temelli ve geçmişin oluşturduğu tinselliğin içinden yazılan şiir marksizmin felsefe olarak burada yer almasını sağlarken ideolojik yanı öteki izmlerle birlikte baştan kendini imha edecektir. Kaldı ki ölüm ve öldürmenin ve tabii insanın kaybetmişliğinin yanına ideoloji ya da izmleri koymakta zorluk çekmeyebiliriz. Burada solun iktidar talebi ve otoriteryanizmi ister istemez marksizmin yalnızca felsefi boyutta ele alınmasını da anlaşılır hale getirir.

Ölüm ve öldürme bağlı olarak insanın yalnızlığı yazılanı toplumsal bir payda içinde ele almamızı sağlar. Yücel Kayıran’ın bireyselliği zihnindeki tortuya ve onun ortaya çıkardığı tinselliğe bağlı olarak toplumsallaşır. En azından kimi toplumsal özellikleri bünyesinde bulundurur. Aslında şiirinin bu özelliği tinsel karşısında hayati olan yanıdır. En azından gündelik hayat olarak algılanamayacak bir hayat söz konusudur. Böylelikle gündelik hayata uzaklığa rağmen tinsellik doğaya uzaklığını söz konusu etmemize rağmen şiirde başka bir hayat oluşturmasına izin verir. Tinsellik ve onun dili yine şiir yazanın bilici yanı bunu geride tutmakta, belirsizleştirmekte zorluk çekmez. Şiirin kutsal söz’lüğü de bunu oluşturan başka bir olgudur.

Açıkçası Yücel Kayıran’ın yazdığı şiir ve onun düşünsel arkaplanı insanın böylesi bir tinsel atmosferde yaşamasına izin verir. Doğayla ilişki kurmanın zorluğu, insanın insanı anlama ihtimalinin söz konusu bile olmaması, yine kimsenin kimsenin yalnızlığını ortadan kaldırmasının mümkünsüzlüğü ancak böyle bir şiiri oluşturabilir.

Kuşkusuz bunu tam bir umutsuzluk olarak kabul edip geçebiliriz. Yine bunu “deli-divane” birinin sayıklamaları olarak da kabul edebiliriz. Yücel Kayıran’ı geçmişle-dünya, tanrıyla-insan arasında kalmış bir “divane” olarak da görebiliriz. Ne var ki bunların hiçbiri içinde yaşadığımız dünyanın insanda böyle bir sonuca ve tinselliğe yol açtığı gerçeğini değiştirmiş olmaz.

Bu bağlamda Yücel Kayıran’ın en azından felsefi olarak marksizmle kurduğu ilişki, felsefeye yakınlığı daha önemlisi söz konusu tinselliğin eninde sonunda dünyayla kuracak olduğu ilişkiye bağlı olarak insanı ve dünya dönüştürme eyleminin içinde kendimi bulmamızın imkanı olabilir.

Diyeceğim odur ki Yücel Kayıran’dan az umutsuz biri sayılmam. Yücel Kayıran’ın dikkatle yaklaştığı kimi olgulara rağmen tinselliğinin içinde insana dönük ve insanın umutlanmasına yeten bir özün dolanıp durması iyi okunmalıdır. Buysa Yücel Kayıran’ın yazdığı şiire yönelik kimi görece ilişki ve ilişkilendirmeleri baştan yadsımanın da imkanıdır.

İnsan yalnız kaldığında, kendini yalnız bıraktığında, yalnız bırakıldığında kendini ancak zihninin derinliklerine sürgün edebilir. Yücel kayıran bu sürgünlüğü baştan ilan ederek şiirin önüne çıkmasına ve onun dili olmasına izin vermiştir. İnsanın bile isteye sürgünlüğü ve dışlanmışlığı ise aynı zamanda onun iç kanamasıdır.Şimdiye kadar yayımlanmış olan üç şiir kitabının Yücel Kayıran ve okur katında tek somutlaştırdığı da budur. Yücel Kayıran kendini bu çağa ait görmüyor. Şiir yazan için,insan için başka bir çağın arzusunu duyuruyor.

Yücel Kayıran ya da bir başkası bunu geçmişte kalan bir çağ olarak kabul edebilir. Hatta bu yüzden Yücel Kayıran’ın yazdığı tam bir arkaizm arzusuyla da açıklanabilir. Bense bugünde ve bugünün dünyasının içinde başka bir dünya olarak kabul etmek istiyorum. Yücel Kayıran’ın şiirine akıttığı kanının içinde gördüğüm tek şey budur. Baştan beri burada yazıp söylediklerim hayaline firar etmiş birinin büyüsünü fark etmek kadar onu duyduğumun da ilanıdır.

Sahi hangi çağda ‘imkansız olan mümkündür’ demiştim?

Devamını görmek için bkz.

Hakkı Çınar, “4 kitap, 4 boşluk”, Bireylikler dergisi, Mayıs- Haziran 2011

Şair başlangıcı ve sonu olmayan bir kitaba neden başlar, niye başlar. Başlarken belirecek bir im olması gerekirken, bitirişi de imleyen bir kelime olmalıydı. Şair bir kitaba başlarken neden yola çıktığının, ne için yola çıktığının ya da çıkmadığının habercisi olmalı mıdır, bence olmalıdır. Çünkü bir anın anlatımıdır kitap, ve kendinden önce gelen bir anla, kendinden gelen bir anla kesitini, ayrımını sunar. Sonraki ve önceki anlar hayatın akışı içinde devamlılığını sağlar, şairi kitabını öylece bırakıp kenara çekilir, insan bedeni bu akıma dayanabilecek güce sahip değildir. Yücel Kayıran’ın Çalgın isimli kitabı, çalgının yine yazar tarafından yaptığı tanımıyla başlıyor. Çalgın kısaca: ‘…Ötekinin bakışıyla / nazarıyla ruhundan bir parça alınan / çalınan… o eksik parçayı arayan kişi demek’ bakışla başlayan bir serüven bu, dünyaya gelmemizle başlayan değil, bir ötekinin bakışıyla. Şair bu bakışı aramıyor kitap boyunca, kim baktığına dair bir sorunu yok şairin, onun kitap boyunca aradığı, eksik parçayı bulmak. İlk şiirin ismi Çalgın: arzulanan gözün bakışında / cereyanda kalmak / imrenerek bakanın nasibi / beni izleyenler için alaydı / açık kalmış ruhun kapısından / çıkıp dolaşırdım öyle dalgın / …ve şiirde yer alan boşluk kelimesi. ‘uyurdu kabın içinde büyürdü boşluk’ s. 14

Ötekinin bakışıyla birlikte, şairden çalınan bir parça, ve o parçanın oluşturduğu boşluk. Arzulanan gözün bakışında, arzu dolu bir göz değil, arzulanan göz, onu arzulayan varken, eksikliği oluşturan karşı taraf. Öyleyse çalgının tanımında sorun var, ötekinin bakışıyla diye başlayan bir tanım. Şiirde de arzulanan gözün bakışı. Ya da şair arzuluyor ötekini, arzulanan göz o, eksilen şairin kendisi. Sanırım bu haliyle doğru. O halde şairin bu durumda sıkıntı yaşamaması gerekir. Veya sıkıntısı ötekinin gözlerine sahip olamamak. Böyle olması muhtemelken, şair kitap boyunca ondan zorla alınmış bir parçanın izini sürüyor gibidir. Bu da kitabı oluşturan bir öğedir. Kitapta yer alan şiirlerde boşluk, yokluk ve hiçlik kelimeleri kullanılmaktadır. Şair ilk şiir çalgın’dan sonra geçmişine doğru bir yolculuğa çıkıp, eksik olan parçayı aramaya başlıyor. perş ‘yokluğumu dile getirecek tapınağım yok’ s. 20. ruhlukta ‘! Yoktu benim içimde’ s. 35, köpeklerin yaşamı isimli uzun şiirde yok ve yokluk kelimeleri 8 tane. ‘ben yoktum zaten, ele avuca gelmezlik’ s. 38. durak ‘hiçlikle sıvalı bir bakışa bırakıyor’ s. 59. pisagor bağıntısı ‘yokun kalbine açılan oyukta/../ neden yoktu/…/ içimi dağlayan boşluk tedirginlikti’ s. 61 güneş yanığı ‘ boşluk halinde her durak düşerken benzine/../ bilen yok ne yapacağımı kaygı belirdiğinde/ kefilim yok!kelimelerden başka/ yok olan bu güneş tutulmasında’ s. 64 fü ‘hatırı yoktu ben de akşamın/…/boşluktan yok yere vazgeçilmez hiç/ hiçlikte yaşamasını bana da öğrettiler/ s. 66

Şairin benim yukarıya aldığım dizlerin dışında da yokluk, hiçlik ve boşluk kelimelerini içeren dizeleri kitapta yer almaktadır. Şairin yokluğunu o kadar dile getiriyor ki, bu kitabın ilk şiir çalgından sonra başlıyor ve kitabın sonuna kadar devam ediyor. Bu yokluk boşluğa, bazen hiçliğe, bazen boşluk yokluğa sonra hiçliğe dönüşebiliyor. Belki de kitap erkenden yokluğa terk etti kendine, yani hiçbir şey yokken yok oldu. Sonrası malum olan şairin geçmişine dönüp yokluğunu anlatması, o yokluğun belirli süre sonra hiçliğe dönüşmesine neden oldu. boşluk, arzulanan gözün ondan çaldığı ile, kitabın ilk şiiriyle başladı. Zaten şairi de çalgının tanımı yaptığına göre. Okuyucusuna da fazla bir şey kalmadı. Bu yokluktan çıkacak olan neydi, aslına bakarsanız çıkmayacak olan neydi. Şair hiçlikte yaşamasını bana da öğrettiler diyerek durumu özetliyor. Şiirlerde kullanılan dil, dili geçmiş zaman, geçmişine yöneldiği için. şimdiki zamanla yazılan, benim sayabildiğim, 4 tane şiir var, 85 sayfadan başlayıp, art arda gelen 4 şiir şimdiki zamanla yazılmış. Kitap 108 sayfa. Kitabı okurken ben bir okuyucu olarak, zamanın değişmesini umut ettim, bu yoklukta biraz olsun bir şeyler aydınlanabilirdi, eğer durmasını başarabilirsek, dili geçmiş zamandan kurtulabilirsek, şimdiki zamanla yazılan şiirlerde durumu fazla değiştirmedi, belki şimdiki zamanla yazılan şiir sayısı fazla olsaydı durum farklılaşabilirdi. Bunun yanından sondan dördüncü şiirde kısmen de olsun mişli geçmiş zaman kullanılmış, sorarlar ‘sonradan hatırlıyorum bunları. Birini arıyormuşum’ s. 99 birazda olsa şair günümüze gelmiştir. Farkına tekrar varmıştır birini aradığının, fakat aynı şiirde, ‘ifade edemedim biliyorum hissettim kendimi hep birhiç’ ifade edemediğini söyleyen şair, birini aradığının da farkına yeni varmıştır. Kitabın ilk başlangıcında birini aradığını söyleyerek başlayan şair, geçmişine yönelip, yokluğa o kadar vurgu yapmıştır ki kendini kaybetmiştir, belki de unutmuştur, ama unutmayı şair kabul etmez, unutabilse, geçmişinden kurtulacak, bunun yerine yoklukla o kadar uğraşmıştır ki, oradan çıkamamıştır, çıktığında da birini aradığını hatırlamıştır, öğrendiği hiçliği yaşamaktır, bu ona öğretilmiştir. Kitabın son sayfasında şiirlerden kopuk olarak (ne Ankara, ne Afşin birhiçyer) ifadesi yer almaktadır.

Şairden çalınan ve ondan çalan kişi ortalıkta yoktur, bulunamamıştır. Bulunması imkansızdır. Bu imkânsızlık nafile olarak şairini geçmişine yönlendirir. Fakat bu yöneliş, şairin çözüm bulmaya yönelik değil, yok etmeye yönelik eğilim göstermesine neden olmuştur. Onu bulmaktan ziyade yok etmek, ya da yokluğunu kabul etmek şairin amacı olmuştur. Aradığı soruların cevapları bulmak da yerini, yeni sorulara bırakmıştır. Şair böylece sürekli soru soran, sürekli yokluğu kabul eden olmuştur, sorulara alacağı cevapları bile dinleme gereği duymamıştır, oldukça hızlı ve hareketli olarak geçmişinde gezinmiştir, bu geziniş, tek bir yol üzerinde olmamış, birden fazla alanda olmuştur, her gidişi, yok kelimesiyle sonlandırıp, başka bir yöne gitmeyi denemiştir, tüm bu yolların hepsi de aynı kelimeyle sonlanmış ve hepside geçmişindedir. Bize kalanda hiçliktir, şairin bu yolculuğunda uyku ona yardımcı olmuştur. Uyku imgesi, onu geçmişine yönlendirmeyen, ama bir başka yere de vardırmayan bir imgeye dönüşmüştür, bunun yanında kullanılan gölge kelimesi, imgesi aynı uyku kelimesinde olduğu gibi kitabın içinde yer edinmiştir.

Şairin son dizesi ise şöyledir: ‘Döndüm! döne döne kendime dönemeden döndüğüm yere döndüm!’

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.