Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-122-6
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Simon Critchley diğer kitapları
Sonsuz Talep, 2010
İmansızların İmanı, 2013
Bellek Tiyatrosu, 2015
AYIN ARMAĞAN KİTABIAYIN ARMAĞAN KİTABI
Fakir Kene
Liste Fiyatı: 12,00 TL yerine armağan
Diğer kampanyalar için
 
Futbol Düşünürken Aslında
Ne Düşünürüz?
Çeviri: Oğuz Tecimen
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2018

Futbol pek çok şeyle yakından ilgilidir: hafıza, tarih, mekân, toplumsal sınıf, toplumsal cinsiyet, kimlik, grupların doğası vs. Aslen işbirliğine dayanır, hatta sosyalisttir; diğer taraftan açgözlülük, yozlaşma, kapitalizm ve otokrasi çukurunda var olur. Bu nedenle futbolun şirketleşmiş yapısının eleştiriye tabi tutulması acil bir ihtiyaçtır. Ama diğer yandan biçime daha çok odaklanan bir futbol poetikası da bir hayli elzemdir. Hepimiz biliriz, hissederiz: Futbolda güzellik vardır.

Simon Critchley, bir futbol felsefesi yazmaya girişmiyor, oyunun bir fenomenolojisini yapmak istiyor. "İşçi sınıfının balesi" futbolun önümüze bambaşka bir zaman ve mekân düzeni serişini, kimliği ve kimliksizliği sahneleyişini, seyircilerin oyuna katılımını inceliyor. Futbol deneyiminin dokusuna, varoluşsal matrisine olabildiğince yaklaşarak, oyunu yepyeni bir açıdan görebilmemizi sağlayacak şekilde sözcüklerin çınlamasına olanak tanıyor:

"Bu kitabı yazarken şaşırtıcı ama hoş bir şekilde şunu keşfettim: Mekân, zaman, tutku, akıl, estetik, ahlak, siyaset gibi genel konularda felsefi açıdan doğru olduğuna inandığım şeyler en çok da futbolda, hatta ancak futbolda doğruydu. Bu da ya felsefe keyfe keder bir spora indirgenebilir demekti, ya da futbol dünyada insan olmanın anlamına dair kalıcı içgörülere ulaşma ayrıcalığı sağlıyordu. Umarım okuru ikincisine ikna edebilirim."

İÇİNDEKİLER
Sosyalizm
Duyusal Ekstaz
Futbolu Öznesizleştirmek
Top Olmak Nasıl Bir Şey?
Kökensiz Tekrar
Özdeşlik ve Özdeşsizlik Tiyatrosu
Müzik Çınlamalı
Teori ve Pratik
Aptallık
Zekâ
Zizou
Menajer Nostaljisi
Klopp-Zamanı
Futbol Tarihselliği
Geri Getirmek
İğrenme
Teşekkür
Fotoğraflar
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Sosyalizm, s. 17-29

Futbol düşünürken aslında ne düşünürüz? Pek çok şeye dairdir futbol; karmaşık, çelişkili, çatışmalı pek çok şey: hafıza, tarih, mekân, toplumsal sınıf, bütün belalı halleriyle toplumsal cinsiyet (özellikle erillik, giderek de dişillik), aile kimliği, kabile kimliği, milli kimlik, grupların doğası (hem oyuncu gruplarının hem de taraftar gruplarının), ayrıca kendi grubumuz ile başka gruplar arasındaki çoğu zaman şiddet ama bazen de barışçıl ve halim selim hayranlık içeren ilişki.

Malum, futbol bir taktik oyunu. Oyuncuların formunu korumak, daha da önemlisi takım haline gelebilmek ve takım kalabilmek disiplin ve aralıksız idman gerektirir. Takım bir sistemdir, dinamik bir figürasyondur; durmadan yer değiştiren ama aynı zamanda şeklini korumaya, formda kalmaya çalışan hareketli düğümlerden mürekkep bir matristir. Takım başka bir forma, yani karşı takıma rakip olarak hareket edip yer değiştiren bir formdur. Takım şeklinin amacı –topa sahip olsun olmasın, ister defansif ister ofansif oynasın– sahayı işgal ve kontrol etmektir. Bir futbol takımının sahayı kontrol etmeye çalışması, gerek hücumla gerek geri çekilmeyle, gerek işgalle gerek kuşatmayla mekânın zapturapt altına alınmasına veya askerileştirilmesine benzer. Futbol takımı küçük bir ordu gibi organize olmalıdır: net bir komuta zinciri olan yekpare, birleşik, hareketli ve kalifiye bir kuvvet. Çoğu insanın evvelce söylediği gibi, futbol savaşın başka araçlarla devam ettirilmesidir, ama futbolun araçları da düpedüz savaşa meyillidir: Mesele kazanmaktır (bazen de kahramanca mağlubiyet). [1]

Çocukluk kahramanım, 1959-74 yıllarının efsanevi Liverpool menajeri Bill Shankly derdi ki, futbol temel şeylerden ibarettir: top kontrol-pas, hep kontrol-pas. Kontrol ve pas hareket ve hızla birleşir, bu noktada topu kontrol eden oyuncunun her pastan sonra iki-üç seçeneği vardır, nihayetinde topa hâkim olan golü atar. En çok gol atan kazanır. Bu kadar basit. Ne var ki merhum, büyük Johan Cruyff’un dediği gibi, “Futbol basit bir oyundur ama futbolu basit oynamak en zor şeydir.”

Golf ve tenis gibi sporların, hatta beyzbol, kriket ve basketbolun aksine, futbol bireyci değildir. Futbolda oyuncuların giderek daha çok mali özerklik talep ve icra ettiği şöhret güdümlü bir yıldız oyuncu sistemi var, buna kuşku yok, ama futbol ne kadar yetenekli olursa olsunlar tek tek oyunculardan ibaret değil. Futbol takım oyunu, özünde işbirliği var. Sporcular arası hareketin esas olduğu futbolda oyuncular birlikte, birbiriyle ve birbiri için oynar, mekâna yayılıp takım denen hareketli bir ağ oluşturur. Bir takım Barcelona gibi sahiden yetenekli bireysel oyunculardan da oluşuyor olabilir; her oyuncunun takımın genel dizilişinde rolünü tam olarak bildiği, kendi kendini organize eden efektif bir birim, kaynaşmış bir grup olarak işlev gösteren daha az yetenekli oyunculardan da. Premier Lig’de 2015-16 sezonundaki Leicester City gibi takımlar geliyor aklıma (futbolu taraftarlara iade etmişti cidden) ya da 2014 Dünya Kupası’nda-ki Kosta Rika veya 2016 Avrupa Şampiyonası’ndaki İzlanda. Böyle takımlarda bütünün parçaların toplamından fazlası olduğu ortada.

Jean-Paul Sartre’ın örgütlenmenin doğası üstüne düşünürken futbola yönelmesi de tesadüf değil. [2] Bireysel oyuncunun özgür eylemi ya da etkinliği –Sartre buna “praksis” der– takıma tabi hale gelir, hem takımla bütünleşir hem de takımı aşar; böylelikle grubun kolektif eylemi, bireysel eylemi takımın örgütlü yapısına dahil ederek daha incelikli olmasını sağlar. Organize bir takımda vuku bulan, grubun ortaklaşa gerçekleştirdiği kolektif etkinliği ile varlığı ancak takımla mümkün olan oyuncuların destekleyici ve geliştirici bireysel eylemleri arasındaki dur durak bilmez bir diyalektiktir. Sartre’ın devamlı kafasını meşgul eden şey, bir örgütlenmenin –biçimi sürekli değişen dinamik bir futbol takımı gibi– bireysel eylem ile kolektif eylem arasındaki ilişkiyi nasıl şekillendirdiğidir. Her oyuncunun bireysel hareketlerini o oyuncunun işlevi belirler: kapı gibi kaleci, sağlam stoper, savaşçı orta saha oyuncusu olmak vs. Öte yandan bu bireysel işlevler, birlikte iyi oynayan bir takımın işbirliğine dayanan yaratıcı pratiğinde yücelip aşkınlık kazanır. Bir takım birlikte iyi oynamıyorsa kolektif eylem çöker, atomlarına ve bireysel parçalarına ayrılır, bütünlük dağılır, oyuncular birbirini suçlar ve taraftarlar da tek tek oyunculara yüklenir. Her anlamda kötü bir formdur bu.

Futbolun özünde işbirliğine dayanan doğası oyuncular arasındaki sosyallik modellerine uzanır; herkesin birbiri için oynadığı bir takım ile –Lionel Messi Cristiano Ronaldo’ya karşı diyalektiğinde olduğu gibi– her oyuncunun kendisi için oynadığı takım arasındaki karşıtlık da bundan nasibini alır. Daha net bir ifadeyle, işlerliği olan bir birim, efektif olarak etkileşimsel bir sistem anlamında takımın formel sosyalliğinden söz ediyorum. Sahada takım olarak iyi oynayan bir takım, muhtemelen saha dışında da epey iyi anlaşıyordur. Ama illa böyle olmayabilir. 1998 Dünya Kupası’ nı kazanan Fransa milli takımında kimi oyuncular saha dışında birbiriyle hiç konuşmuyordu, keza 1990’larda Premier Lig’de ezici bir üstünlük kuran Manchester United’ın tarzını baştan sona belirleyen büyük Eric Cantona pek de sosyal değildi. Ayrıca oyuncuların giderek daha geniş bir dil ve kültür yelpazesinden geldiğini düşününce (bu oyuncuların pek çoğunun ne kadar genç olduğu bir yana), birbirleriyle ne konuştuklarını ve cidden ortak bir yanları olup olmadığını merak ediyorum. Ne var ki mesele, birlikte oynadıklarında konuştukları ortak futbol dilinin formelliği.

Bu sosyallik modelleri taraftarların kolektif yaşamında hem yankı hem de enerji olarak karşılık bulur (beni asıl ilgilendiren de taraftarlar; bu konuya ileride döneceğiz). Bu sosyallik sözünü ettiğimiz sporun adına bile uzanır: Topluluk Futbolu (Association Football). ABD’de kısaca soccer* olarak bilinir; aslında 1970’lere kadar İngiltere’de de yaygın olarak soccer denmiş, ancak sonraları bu tabir yanlış biçimde bir tür Amerikanizm gibi anlaşılmıştır. Futbol socius’un, Marx’ın Kapital’deki deyişiyle “insanların özgür topluluğunun” hareketidir (fakat burada maalesef futboldan söz etmiyordu Marx). [3] Futbolun pek çoğumuz için böylesine önemli olmasının nedeni tam da merkezindeki topluluk deneyimi ve sağladığı canlı cemaat hissidir. Bir adım daha ileri giderek, hatta risk alarak diyebiliriz ki futbolun has siyasi biçimi sosyalizm’dir. Özgürlük başkalarından ayrı olarak deneyimlenmez, ancak kolektif eylemin bireysel eylemi hem bünyesine kattığı hem de yükselttiği topluluk dahilinde mümkündür. Bir kez daha Bill Shankly’den alıntılayacak olursak (keza Brezilyalı efsane Sócrates, 1974 Dünya Kupası’nı kazanan Batı Almanyalı Marksist Paul Breitner, Arjantin’in eski kaptanı Javier Zanetti de benzer duyguları ifade eder): “İnandığım sosyalizm aslında siyaset değil. Bir yaşam biçimi. İnsanlık. Yaşamanın ve gerçekten başarılı olmanın yolunun kolektif çabadan geçtiğine inanıyorum; herkesin birbiri için çalışmasından, birbirine yardım etmesinden ve günün sonunda payına düşen karşılığı almasından.” 1980’lerde İngiltere’de maden işçilerinin grevleri sırasında protesto saflarına düzenli olarak katılan Brian Clough şunu söylemişti: “Benim için sosyalizm kalpten gelir. Neden toplumun bazı kesimlerinin şampanya ve büyük ev ayrıcalığı olması gerektiğini anlamıyorum.” Barney Ronay’nin dediği gibi, “Premier Lig kulüplerinin çoğunun kökü yerel bir kiliseye ya da yerel bir pub’a dayanır ... Thatcher’ın ‘Toplum diye bir şey yok’ fikrine hayatın içinden yumruk gibi bir cevap.” [4]

Elbette bu tür sosyalist duyarlılıklar komik, hatta düpedüz gülünç görünüyor, bilhassa da futbolu yöneten camianın Zürih’in burjuva konforuna yerleşmiş FIFA denen yozlaşmış ve mutlakiyetçi lağım çukuru olduğunu düşündüğümüzde. Bu tür duyarlılıkların gülünç görünmesinin nedeni bir yandan da futbolda giderek güçlenen o devasa para faktörü: Oyuncular açgözlü temsilcileri tarafından paralı asker gibi davranmaya teşvik ediliyor, hatta çoğu durumda mecbur bırakılıyor; kulüpler kodamanların ve muktedirlerin oyuncağı; taraftarların bağlılığı tamahkârlıkla paraya dönüştürülüyor, zaten sadakatleri de her daim cepte farz ediliyor. Futbolun en temel ve derin çelişkisi belki de şu: biçimi topluluk, sosyalizm, oyuncularla taraftarların kolektif eylemi ve sosyalliği; ama maddi temeli para, genelde şaibeli ve denetlenmeyen kaynaklardan gelen kirli para. Futbol tamamen metalaşmış, sponsorluklarla, en bayağı ve en aptal markalaşmalarla dolup taşmış durumda (Şampiyonlar Ligi’ndeki bitmek bilmez reklamları –ABD’de Heineken, Rusya’da Gazprom vb.– ve Dünya Kupası sponsorlarından sözgelimi McDonalds ve Budweiser’ın her yerdeliğini düşünün). Futbol içinden çıkmaya çalıştığımız kapitalizmin –artık hangi dönemininse (geç, çok geç kapitalizm veya kapitalizmin son günü, hatta son dakikası)– zaman zaman katlanılmaz hale gelen, dini imanı para olmuş bir gösterisi. Futbol iğrenç olabilir, yine de bundan ibaret olmadığında hâlâ ısrarcıyım. Futbolda başka şeyler de var. Bir kez daha Cruyff’u alıntılarsak: “Neden daha zengin bir kulübü yenemeyelim ki! Bir çanta dolusu paranın gol attığını ömrü hayatımda görmedim.” Seyirciler ve bu oyunu sevenler olarak bizi bir araya getiren belki de Cruyff’un hissiyatının aynı anda hem hakikati hem de hakikatsizliğidir.

Bir yandan, futbolun yozlaşmış ve uluslaraşırı şirketleşmiş yapısının güçlü ve titiz bir eleştiriye tabi tutulmasına ihtiyaç var. Bu da futbolun üretim araçlarının mülkiyetinde sermaye akışlarının ve adaletsizliğin Marksist bir analizden geçmesiyle mümkün olabilir, yahut sözgelimi Michel Foucault’yu takiben futbolda iktidar ilişkilerinin analiziyle. Böyle bir eleştiri futbol ile şiddet, savaş, sömürgecilik, ırkçılık, gerici ve atavist milliyetçilik biçimleri arasındaki içsel bağlantılardan çekinmemeli (böyle bir milliyetçiliğin maalesef yığınla örneği var, mesela Fransa’daki 2016 Avrupa Şampiyonası’nda İngiliz ve Rus taraftarlar arasındaki çirkin çatışmalar). Acilen böyle bir eleştiriye ihtiyaç var, bilhassa da önümüzdeki 2018 ve 2022 Dünya Kupası’nın Rusya ve Katar’da nasıl olacağını kara kara düşünürken (iki karar da açıkça FIFA’nın sistemli yolsuzluğunun sonucuydu).

Gelgelelim futbolun güçlü ve derinden etkileyici güzelliğini ortaya çıkarabilecek, biçime daha çok odaklanan bir poetikaya da ihtiyaç var. Arjantinli teknik direktör Marcelo Bielsa’nın (sözgelimi Tottenham Hotspur teknik direktörü Mauricio Pochettino için bir ilham kaynağıdır, kimileri için de tam bir deli-dâhidir) dediği gibi: “Futbolun özü güzelliğe hizmet eden bir jesttir.” [5] Nitekim futbolda güzellik vardır: oyuncuların, çimlerin taşkın yeşilliğini kesen net ve geometrik beyaz çizgilerin güzelliği; sürekli değişen şekillerin, birbirine bağlanan ve iç içe geçen hareketlerin, sahadaki dinamik sistemler ve düğümlü dizilişlerin güzelliği; taraftarların salladığı bayrak ve pankartların güzelliği; söyledikleri şarkılarının sesi, kuvveti ve ritminin güzelliği. Bir de zarafet var, kendiliğinden ve bazen de gayri iradi gelişen hareket ve letafet. Hemen Zinedine Zidane geliyor aklıma, bilhassa da Philippe Parreno ve Douglas Gordon’ın 2006 tarihli harika filmindeki haliyle. Tabii Roberto Baggio, Paolo Maldini, Thierry Henry, Andrea Pirlo veya Andrés Iniesta gibi futbolcuların sıradışı duruşlarını ve hareketlerini de unutmamak lazım. Aynı zamanda bir takımın bütün olarak hareket ederkenki yalın zarafeti de geliyor aklıma, sözgelimi 2014 Dünya Kupası’nda Almanya’nın Brezilya’yı 7-1’lik Destruktion’la paramparça etmesi. Bahsettiğim örnekte etkileyici olan Almanya’nın oynadığı oyunun yalınlığıydı: kontrol-pas, kontrol-pas, boş alana hareketlen, topu al, şut ve gol.

Topluluk Futbolu’na çoğu zaman güzel oyun da denir ama nedeni pek irdelenmez. Peki, neden güzeldir ve güzelliği nasıl bir şeydir? Bu küçük kitapta, filozofların fenomenoloji dediği yöntemi kullanarak bu sorulara birtakım cevaplar vermeye çalışacağım. Fenomenoloji felsefi bir gelenektir, yirminci yüzyılın başında Husserl’in yazdıklarıyla başlar, Heidegger, Sartre ve Merleau-Ponty’nin eserlerinde varoluşsal açıdan işlenip genişletilir. Çok basit: Fenomenoloji gündelik varoluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilmesidir. Umumiyetle mutlu mesut düşünmez halde olduğumuz hayatlarımızda es geçtiğimiz şeyleri düşünce düzeyine taşıma girişimidir. Deneyimimizde örtük olanı açık seçik hale getirme girişimidir. Bu yüzdendir ki Merleau-Ponty fenomenolojiyi dünyayı görmeyi yeniden öğrenmek olarak tanımlar. Fenomenolojik yaklaşım bizi zamanın, mekânın, dramanın ve futbol deneyiminin muhtelif hallerini oluşturan –William James’in deyişiyle– “şu gizemli duyusal yaşam”ın tüm unsurlarının bir poetikasına götürecek. Umarım bu yaklaşım okurun birazcık farklı bir bakışla futbolun güzelliğini görmesine ön ayak olur.

Peki, futbol eleştirisine olan ihtiyaç ile futbol poetikası imkânı arasındaki çelişkiyi nasıl müzakere edeceğiz? Futbolun biçimindeki topluluk ve sosyalizm ile içeriğindeki azgın kapitalizm arasındaki çatışma çözülebilir mi? Bu aşamada korkaklık edip “Bu mesele bu kitap çerçevesinde yapabileceklerimi aşıyor” gibi bir şey diyebilirdim. Ama çok ucuz bir numara olurdu bu. Daha ziyade çelişkinin açık bırakılması gerektiğini düşünüyorum; uzlaşmaya meydan okuyan bir diyalektik gibi değil de, her maçın, her turnuvanın, her sezonun başında kaşımaya devam ettiğimiz açık bir yara olarak. Futbol bizi bir yandan cezbedip keyiflendiren, diğer yandan da deli edip iğrendiren bir oyun. Keyif ve iğrenme bu oyuna verilen aynı ölçüde haklı iki tepki, nitekim izlediğimiz her oyunda kâh keyifleniyor kâh iğreniyoruz, ne kadar keyifleniyorsak bir o kadar da iğreniyoruz. Bu kitapta esasen futbolun keyfi ve poetikası üstünde durmak, bu güzel oyunun bir fenomenolojisini yapmak istiyorum.

Notlar


[1] Küresel bir perspektiften futbol, siyaset ve savaş arasındaki ilişkiye dair kapsamlı değerlendirme için bkz. Simon Kuper, Soccer Against the Enemy, New York: Nation Books, 2006 [1994]. Ayrıca Franklin Foer, How Soccer Explains the World, New York: Harper Perennial, 2005; Türkçesi: Futbol Dünyayı Nasıl Açıklar?, çev. Harun İsmail Çırak, İstanbul: İthaki, 2012. Metne dön.
[2] Sartre, “The Organization”, Critique of Dialectical Reason, Cilt 2, Londra ve New York: Verso, 1991, s. 445-504.

* İngilizce association sözcüğü ve –er ekinden soccer (assoc+er) terimi türemiştir. –y.n. Metne dön.
[3] Marx, Capital I; Türkçesi: Kapital I, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam, 2011. Metne dön.
[4] Barney Ronay, “Anyone want to play on the left?”, 25 Nisan 2007 (www.theguardian.com). Metne dön.
[5] Prof. Juan Pablo Pochettino, “Marcelo Bielsa hablando de filosofía, estilos de juego y táctica (2010)”, 20 Ocak 2010 (YouTube). Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Bulunmaz, "Futbolun fenomenolojisi", K24, 22 Mart 2018

Futbolun, sahada 22 kişiyle oynanan bir oyundan fazlası olduğu defalarca anlatıldı. Tarihle, mekânla, toplumsal sınıflarla, aidiyetlerle, siyasetle ve hatta sanatla ilintisiyle birlikte, Simon Critchley’nin de dediği gibi, futbol, her şeyden evvel bir olgu. Klasik bir felsefeci olmayan Critchley, tam da bu nedenle Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? isimli kitabında, bir futbol felsefesi kotarmak yerine, onun geçmişte ve günümüzde nasıl bir olgu olduğunu anlayıp anlatmaya çalışıyor.

“Her şeyin askıya alındığı bir şimdi”

Fena hâlde hayata benzeyişi, Critchley’nin gözünden kaçmadığı gibi, sahanın sınırlarına rağmen futbolun etkisinin tahminlerin ötesine geçmesi ona daha dikkatli bakmayı gerektiriyor. Critchley’nin, futbolu insanın hayatına anlam katan bir olgu biçiminde değerlendirmesinin nedenlerinin başında bu geliyor. Cruyff’un “basit oyun” deyip “basit oynamak en zor şeydir” diye tamamladığı cümle ya da Belfast’taki “George Best’i sevenler, hayatı sever” şeklindeki duvar yazısı bile oyunun hayatla bağlantısını açıklamaya yetiyor aslında ama yazar bununla yetinmiyor. Kahramanca mağlubiyetlerin ve bazen sadece kazanmanın oyunu futbolda, hangi sonuç alınırsa alınsın bundan takım sorumlu; bazıları ısrarla reddetse de sahaya sosyalist bir hava hâkim. Critchley’ye göre futbol, örgütlenmenin çimlere bir yansıması; kolektif bir eylem ve dil…

Sosyalizmi “bir yaşam biçimi ve insanlık” biçiminde ifade eden isimleri de anıyor yazar: Liverpool’un efsane menajeri Bill Shanky, Paul Breitner, Javier Zanetti… Sponsorların dediğinin olduğu ve şirketleşmenin esas sayıldığı günümüzde, hem bu isimler hem de mevcut düşünce kimilerince modası geçmiş diye nitelenirken bir çelişki gibi görünüyor.

Critchley; futbolun tarihselliğini, uyandırdığı duyguları, güzelliğini, yalınlığını ve günümüzdeki endüstriyel yapısını ele alırken tıpkı fenomenolojideki gibi gündelik var oluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilişi güzergâhına girerek izleme deneyiminden hareketle eleştirel bir bakış açısı getirip oyunun keyfini sürüyor. “Futbol bir tartışmadır” dedikten sonra, kitabıyla bu tartışmayı tasvir ve teşvik ediyor.

Futbol maçının, “her şeyin askıya alındığı bir şimdi” olduğu düşünülürse bir ânın ardında belirsizliklerin bulunduğunu kabul etmemiz gerekir. Critchley, öncelikle bu noktaya odaklanıyor. Taraftar, oynayan ve gözü kimi zaman tribünlere takılan oyuncu için de durum böyle. Yazarın deyişiyle konsantre bir “tefekkür hâli.”

Sahanın dışında da devam eden futbolun, sadece futbol ve gol demek olmadığını da anlatmaya yardım ediyor bu hâl, elbette izleneni sözcüklere dökmeye de… Cümlelere dönüşen futbol deneyimi ise oyunun kendisi olan ve aklını başka hiçbir şeye vermeyen oyuncuyu ya da futbolun psikanalitik babda fantezi âleminde ete kemiğe büründüğünü; sahada tam olarak ne nesnenin ne de öznenin bulunduğunu, öznemsiler ve nesnemsilerin yer aldığını anlatıyor. Critchley, “futbolun, her maçta kendini yeniden üreten daimî bir mimesis, taklit ve drama olduğunu anımsatıyor.

Antik tiyatrodaki drama misali

Critchley’nin bahsettiği drama, başlama düdüğünün çalmasıyla taktiklerin, bitiş düdüğünden sonra düzenlenen basın toplantılarının ve televizyon programlarının anlamsızlaşması demek biraz da. Asıl olan maçın kendisi ve futbolcunun oyuna dönüşmesi.

Tribünleri dolduranlar ya da Gadamer’in deyişiyle “orada mevcut bulunan,” “mutlak mesafe”den sahada olup biteni izleyenler için de benzer bir durum söz konusu. Seyirci, maç sırasında bir arınma da yaşayabiliyor aptalca bir kutsallaştırma ve adanmışlıkların pençesine de düşebiliyor. Yazarın da hatırlattığı gibi, maç bittiğinde hayat devam ediyor ve sonra başka bir maç başlıyor.

Gadamer’in dediği gibi “trajik tefekkür” hâlinde; sahaya “teorik ya da estetik bir mesafede” yer alan tribündeki seyirci, Critchley’ye göre antik bir tiyatroda drama izleyenler gibi güzel aptallığa kapılıyor. Seyircinin gözleri; elinde deri kaplı taktik defterleriyle oyunculara direktifler veren Van Gaal’e, maçın gürültüsünde boğuluyormuş hissi uyandıran “tehlikeli gülüşlü” Zidane’a, ütopyaların peşinden giden 1970’lerin efsane menajeri Brian Clough’a, “mesiyanik figür” Jose Mourinho’ya, “profesör” Arsene Wenger’e, “filozof” Pep Guardiola’ya, Bob Paisley’e, Jürgen Klopp’a vd. takılıyor bir anlığına. Sonra bir kez daha... Critchley’nin hatırlattığı “tekrar,” bu şekilde defalarca harekete geçiyor.

Girişimciler, kara para aklamaya çalışanlar, zengin oligarklar, sponsor firmaların yöneticileri de sahaya ve saha kenarına bakıyor elbette. Takımlar, çimlerdeki bir şirkete dönüşünce eski ruh ve basit oyun sekteye uğrayıp sadece kazanmayı görkemli sayanlar boy gösteriyor. Hatta her ne pahasına olursa olsun galip gelme düsturu, Critchley’nin kitap boyunca bahsettiği coşkuyu ve keyfi zorunluluk kıskacına alıyor.

Critchley, Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz’de coşku-keyif ile endüstriyellik-maçı kazanma zorunluluğu arasına sıkıştırılan oyuna, oyunculara, teknik direktörlere ve taraftarlara bakıp meselenin güzel ve iğrenç yanlarına yoğunlaşıyor kısacası.

Devamını görmek için bkz.

Soner Sert, "Futbolun gizli sosyalizmi", Gazete Duvar, 29 Mart 2018

Geçtiğimiz günlerde Simon Critchley imzasıyla çıkan Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? isimli kitap, İngiliz filozofun hayatı boyunca futbol için düşündüklerini, futbolu düşlerken aklına düşenleri kaleme aldığı yazılardan oluşuyor. Yıllarını akademiye veren, etiğin varoluşunu, geldiği yeri ve yönelimlerini edebiyatla ve sanatla bağ kurarak tanımlamaya, açıklamaya çalışan Critchley’in futbola bakış açısı da bütün bu deneyim ve birikim eli ile ortaya çıkıyor.

Özge Çelik’in yayıma hazırladığı Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? isimli kitabın çevirisi ise Oğuz Tecimen’e ait. Futbol, hangi sınıfsal, etnik, cinsiyet, kültürel gelenek ve yönelimden olursak olalım, hepimiz için bazen farklı bazen aynı hisleri veya düşünceleri gösteriyor. Kürt ve yoksul bir trans birey, faşist ve zengin bir insanla aynı duyguları hissedebiliyor. Sanırım bu durum için en nesnel örnek, Amerika’nın Irak’ı işgali sonrası, Irak’ta hayat sürdürmeye çalışan gençlerin futboldan kopmayarak, kan ve zulmün içinde bir takım oluşturarak, Irak Genç Milli Takımı adı altında dünya kupası elemelerine katılması ve ardı ardına dünyanın sömürgeci devletlerini devirerek yarı finale kadar yükselme başarısı göstermesidir.

Irak’ın işgaline karşı duyarsız kaldığını düşündüğümüz, gerek Türkiye’ye, gerekse dünyaya aynı çizgiden bakmadığımızı her ikimizin de bildiği pek çok insan ile aynı şeyleri hissediyor olmak, futbola dair yaşadığım enteresan deneyimlerden biriydi. 11 kişiden oluşan o genç futbol takımının yarattığı sevinç ve mutluluktan nasibimi alıp, hiçbirinin ismine dikkat bile etmeden, o coşkuyu hissetmek futbolun sadece futbol olmadığına dair güçlü bir hayat dersiydi.

Futbolun Göstergebilimdeki Yeri...

Futboldan edindiğim bir diğer ders ise 10 Ekim Katliamı’nın akşamında Konya’da oynanan Türkiye – Çek Cumhuriyeti maçı öncesinde ve sırasında, aynı gün yaşanan ve onlarca insanın ölüp, yüzlerce insanın yaralandığı ve ülkeye, dünyaya dair güzel şeyler düşleyen insanların öldürüldüğü ve hayatta kalmakla cezalandırılan bizlerin nur topu gibi bir travmasının oluştuğu o kanlı katliamda yaşamını yitirenler için yapılan bir dakikalık saygı duruşunda yuhalamalar ve ıslıklar ile dumura uğramam olmuştu.

Hayır, mesele aynı politik görüşten insanın ki bu vandallığı bir politik görüş olarak kabul edersek, bir araya gelerek, ‘teröristlere mi üzüleceğiz abi’ diyerek nefretlerini kusması değildi. Aynı ortamlarda, aynı nefret ve aynı vandallık ile hayata bakan 30 bin- 40 bin kişinin, biraraya gelerek yapabileceği bir vasat değil bu. Mesele, takım halinde oynanan bir spor dalı olan futbolun, güç, savaş, şiddet, zafer olarak görülüp faşizme dair bir gösterge olarak kabul edilmesidir. Futbol, o gün, o statta olan o kitle için faşizmin bir panoramasına dönüştü. Öncesi ve sonrasıyla…

Critchley, meseleye bu ve buna benzer pek çok noktadan bakarak açıklamaya çalışıyor. Futbolun ne vaat ettiğinden öte, varoluşuna odaklanıyor, endüstriden ve bu spor dalının örgütleniş biçiminden küçük örnekler veriyor ve tümevarıyor. İçselleştiriyor, açıklıyor. Futbolun sınıfsal perspektifine, toplumsal cinsiyetine ve kimliğine dair görüşler sunuyor. Futbolun geçirdiği evreleri ve bir işçi sınıfı eğlencesi olarak ortaya çıkmasını ve tarihsel serüvenine girmiyor Critchley. Olduğu gibi kabul ediyor ve açıklamaya girişiyor. Fenomenolojisini yapıyor.

Farklı branş ve formasyonlarla ilişkisine değiniyor. Futbolun bir drama olduğunu ve bu yönüyle tiyatroyu bile aştığını söylüyor. Futbolun yapısal olarak sosyalist bir öze sahip olduğunu ve Sartre’ın bile bu spor dalını örgütlenme yönü bakımından bu varoluş üzerine kodladığını belirtiyor. Sahanın öncesi ve sonrasına dair bilgi sunarken, bu bilgileri hoyrat bir anlayışla kutsallaştırmıyor ve birey ve toplum için hangi anlayış ve biçimlenişlere dair tasarruflarını ardı ardına sıralıyor.

Bu spor dalına dair genel bir eleştiri yapmayı da ihmal etmiyor Critchley. Bazen, “Futbol berbat bir şey olabiliyor.” diyor. “Bağımlılarını yatıştıran güçlü bir afyon; deşarj ediyor, kafa dağıtıp yaşadığımız zaman ve mekândaki daha önemli toplumsal mücadelelerden uzaklaştırıyor ve politik eylem potansiyelini sakatlıyor.”

Buna karşın taraftarların bakış açısından yazdığını da belirtmeden edemiyor. Taraftarların sevincinin, birtakım şirketlerin sahibi olduğu futbol kulüplerinin daha zengin olmasına denk düştüğünü bilerek…

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Talimciler, "Futbol düşünürken aslında ne düşünürüz?", T24, 9 Nisan 2018

Futbolun geyiğinde, şamatasında yer almaktan hoşlanırız. Buna karşın ölümüne sevdiğimizi söylediğimiz bu spor dalı üzerine düşünme söz konusu olduğunda ise tıpkı hayatımızın diğer pek çok alanında olduğu gibi suskunluğa bürünürüz. Oysa hayata dair hikayeleri bir araya getiremeyen bütün topluluklar da olduğu gibi bizde de, var olan bu durum hep bir şeylerin eksik kalmasına yol açmaktadır.

Oynama edimini gerçekleştirmek kadar, nasıl oynadığınız ve oynayış şekliniz de önemlidir. İşte burada devreye hayatın her alanını santim santim kaplayan felsefe girer. Felsefe ile olan birlikteliği ‘bana felsefe yapma’dan öteye gidemeyen bir ülke söz konusu olduğunda ise ne gündelik hayat ne de futbol gerçek anlamda bir değer arz edebilir. Oysa buna karşın futbol içinde barındırdığı dolu dolu bir dünya ile birlikte aslında hiç ummadığımız kadar duyguyu beraberinde hepimizin önüne bırakıverir.

Sadece duyguları değil aynı zamanda aklı ve akıl süzgecinden geçen eylemleri ve tabii ki akıldışılıkları da getirir. Tıpkı hayatın getirileri ve götürüleri gibi futbolun da getirileri ve götürüleri söz konusudur. Asıl mühim olan ise taraftarların bütün bu olup bitenleri kalpleri ve beyinleri ile birlikte nasıl bir biçimde birleştirebildikleridir. İşte burada sözün gücü devreye girer, söz aracılığıyla kendinizi, ötekinizi ve tüm evreni tanımlarsınız. Sosyal bilimlerin ve felsefenin futbolla nasıl bir temas içerisinde bulunduğunu kendisini bir Liverpool taraftarı olarak tanımlayan Simon Critchley son derece ilgi çekici bir biçimde başlığımızla aynı adı taşıyan kitabında anlatıyor.

Bunun içindir ki aynı eylemin içerisinde bulunanlar istedikleri kadar rakip olsunlar, birbirlerini en iyi anlayabilecek olanlardır. Ülkemizin futbol terminolojisine uyarlayacak olursak bir Fenerbahçeliyi en iyi anlayabilecek olan bir Galatasaraylıdır. Çünkü kimliğimizin labirentlerinde dolaşırken kendinizi gördüğünüz anda aynı zamanda aynadaki ötekinizi de görürsünüz. “Futbolun mayasında hem kişinin takımına tutkuyla bağlı olmasının mümkün kılan hem de başkalarının kendi takımlarını canı gönülden desteklemesini hoş görmeyi, anlamayı, hatta teşvik etmeyi sağlayan bir rasyonellik var. Bu aşamada rakip takımların taraftarları bir araya geldi mi hemen tartışma başlar, çoğunlukla cidden ilginç bir tartışma olur, taraftarın havada uçuşan gerekçe ve kanıtlarıyla hiç bitmeyecek bir tartışma. Futbol bir tartışmadır…” (s.32).

Kitap boyunca örnek verdiği karşılaşmalar, unutulmaz menajerler, futbolcular, goller, sözler velhasıl kelam futbola dair olan her şey aslında bir nevi kendi ülkesinin zihniyet kalıpları ile de nasıl bir araya geldiğini göstermesi açısından önem arz ediyor. Aynı oyundan bahsetmemize hatta zaman zaman taraftar olarak aynı tepkileri veriyor olmamıza rağmen sonuç itibariyle hem oyuna dair hem de hayata dair ortaya koyduklarımız bambaşka bir yerde bulunuyor.

Critchley futbolun önemini şu cümleler ile anlatıyor: “futbolun pek çoğumuz için böylesine önemli olmasının nedeni tam da merkezindeki topluluk deneyimi ve sağladığı canlı cemaat hissidir” (s.23). Küreselleşme süreci hayatın her alanını olduğu gibi futbol sahasını da ters yüz etti ve bu süreç ile birlikte aslında hiç ummadığımız kadar farklı kültürel yapılar birbirleri ile aynı pota içerisinde buluşabildiler. İşte bu noktada futbolun bir taraftan metalaşma süreci öbür taraftan ise kirlenme süreci de başladı. Futbol hala içerisinde yaşadığımız ve giderek yalnızlaştığımız dünyamızda, taraftar olarak her birimize çok güçlü aidiyet bağları sunmaya devam ediyor. Ama aynı zamanda bu aidiyet bağlarının özellikle ekonomi ve tüketim temelli olarak zayıflatılmasının da önünü açıyor.

Yazar, gündelik varoluşumuzda bize kendini gösteren şeylerin tasvir edilmesi olarak aktardığı Fenomenoloji üzerinden futbola yaklaşıyor. Fenomenolojik yaklaşımın bizi zamanın, mekanın, dramanın ve futbol deneyiminin muhtelif hallerini oluşturan- William James’in deyişiyle- “şu gizemli duyusal yaşam”ın tüm unsurlarının bir poetikasına götüreceğini söyledikten sonra şöyle devam ediyor. “Futbol bizi bir yandan cezbedip keyiflendiren diğer yandan da deli edip iğrendiren bir oyun. Keyif ve iğrenme bu oyuna verilen aynı ölçüde haklı iki tepki, nitekim izlediğimiz her oyunda kah keyifleniyor kah iğreniyoruz, ne kadar keyifleniyorsak bir o kadar da iğreniyoruz” (s.28-29).

Taraftar açısından maç günleri William James’in deyişiyle ‘hayatın bayram günleri’nden biridir. Futbol zaman deneyiminde özel bir boyut açar. En çok da maçı canlı izlediğimizde olur bu: her şeyin askıya alındığı bir şimdide, maçın şimdisinde asılı kalırız; oyuncuların ve topun hareketini izleriz, topsuz alanda neler olup bittiğini, hakemi, taraftarları seyrederiz. Bu şimdinin her anında gelecek, açık ve belirsizdir…o anlar üstü anı bekleriz: Şut ve Gol! (s.36-37).

Futbolun baştan sona dolayımdır. Belki de futbol bu anlamda hem tamamen gerçek hem de tamamen kurgusal olan sinemayla benzer özellikler taşıyor. Hem gerçek hem de gerçek dışı. İkisi bir arada… belki de video oyunları giderek futbola benzedikçe futbol da giderek video oyunlarına benziyor. Bu noktada gerçek ile simülasyon arasındaki sınırı belirlemek daha da zorlaşıyor. Çocuklar maçlarda kullanabilecekleri şeyleri öğrenmek ve becerilerini geliştirmek istedikleri için bu oyunları takip ederken, Messi, Pirlo ve Zlatan İbrahimoviç gibi oyuncular da başkalarının ve kendilerinin simülasyonlarını saatlerce izlediklerini itiraf ediyorlar (s.36). Hayatlarımız giderek sanallaşırken futbol da bu durumdan payına düşeni fazlasıyla alıyor. Konsol oyunları olarak adlandırılan oyunlarla birlikte aslında yepyeni bir futbol deneyimi ‘gerçek’miş gibi hayatlarımıza dahil ediliyor. Sokakta oynamak yerine ekranlarda futbol oynayan on binlerce çocuk için futbolun yarattığı etki çok daha farklı boyutlarda gerçekleşiyor.

Gadamer’e göre oyun tekrarlanabilir ve tekrarlanabilir olması gerekir. Her futbol maçı önceki maçın tekrarıdır ve sonrakinin tekrarını öngörür. Futbol uzun bir taklit edimler ya da mimetik olaylar zinciridir; futbol sezonunun bittiğini kabullenmek de bu yüzden zordur… Maç sürer. Oyun oynanmaya devam eder… Her zaman bir sonraki sezon ya da bir sonraki turnuva olacaktır. Köken diye bir şey yoktur, yalnızca tekrar edimleri vardır. Futbol baştan sona dolayımdan ibaret değildir, varlığı ancak yeniden üretimden, sonsuz yaratıcı mimesis edimlerinden mürekkeptir (s.61-63). Futbolseverlerin Avrupa Şampiyonası, Dünya kupası gibi 2 yıl ara ile yapılan organizasyonlar ile ilgili beklemeleri, her yıl ulusal liglerine ilişkin yeniden başlayan inançları yine bu futbolun tekrarına ve onun yarattığı yeni umutlara ilişkindir.

Kitabın belki de en ilgi çekici noktalarından bir tanesi ise kimlik ve aidiyete vurgu yapılan özdeşlik ve özdeşsizlik tiyatrosu bölümüdür. “Futbol bir özdeşlik/kimlik-aile, kabile, şehir, ulus-tiyatrosudur. Fakat özdeşliğin sürekli eğilip bükülen, karmaşıklaşan, çöken ve iki büklüm olan biçimlerinin sahnelenmesidir. Futbol özdeşliğin farka açıldığı, oyuncular ve taraftarların kendi dramalarını kaderin güçleri gözetiminde sahnelediği tiyatrodur. İşte bir oyunu izlerken kendimizi özgürce kollarına bıraktığımız mukadder drama budur” (s.66).

Futbolun milli kimlikler ile kurmuş olduğu ilişki özellikle ulusal takımlar söz konusu olduğunda çok daha ilgi çekici ve etkileyici bir boyuta taşınabilmektedir. “Futbol milli kimlik/özdeşlik ve kimliksizlik/özdeşsizlik dramasının bir şiddet ve savaş tarihi arka planında kadere bağlı olarak sergilendiği yerdir” (s.71). Gadamer, bir drama ancak oynandığında gerçekten var olur, nihayetinde müzik de çınlamalı ifadesini kullanır. Bu durum futbol için de geçerlidir. Nietzsche’nin açıkça ortaya koyduğu üzere, müzik tragedyanın rahmidir, tezahür ettiği ağdır. Futbol bağlamında da son derece anlamlıdır bu; kolektif şarkı ve kalabalığın mest eden sesi oyuncuların güzel aksiyonuna eşlik etmekle kalmaz, oyunun ortaya çıktığı yüce matrisin kendisidir de, aksiyona enerji veren kuvvet alanıdır; yarışmacı şarkı ve rakip şarkı biçimini alır… İşte bu yüzden taraftarsız bir maç kategorik bir hatadır, anlamsız bir antrenmandan ibarettir. Futbolun olmazsa olmazı yüce müzik ile güzel imge, Dionysos ile Apollon, taraftarlar ile takım arasındaki karmaşık, konfigüre etkileşimdir (s.74-75). Seyircisiz karşılaşmaların ne kadar anlamsız olduğunu bu boyutu göz önünde bulundurarak hiç tartışmadık! Suret üzerinden resmi açıklamaya çalışırken resmin asıl güzelliğini verenin ne olduğunu ıskaladık. Taraftar olmadan futbolun bir hiç olduğu gerçeğini İngiliz taraftarların açtığı bir pankartın fotoğrafını kullanarak yazar bize bir kez daha göstermiş oluyor (s.80-81).

“Taraftar olmak anların tarihi içinde yaşamaktır, anların tarihiyle ve tarihi içinde yaşamaktır. Taraftar olmak böyle bir tarihi yaratmak ve sahiplenmektir, daha doğrusu birlikte yaratmaktır, başkalarıyla paylaşabilmek ve anlatabilmektir, yeni anlar yaratma imkanına haiz olmaktır. Taraftarlar arasında birlikteliğe imkan veren, onları bir kolektif, bir ortaklık, derinden hissedilen bir topluluk biçimine getiren tam da anların paylaşılmasıdır” (s.129). Taraftarlar açısından tutulan takımın tarihi tam da bu şekilde yeniden ve yeniden yazılır. Abartılı vurgu yaptığınız rakip taraftarları dövme hikayeleri öne çıkartılırken yenilen dayaklar unutmaya bırakılır. Kazanılan zaferlere vurguda bulunulurken küme düşmeler dondurucuda bekletilir.

“Futbolda öldürücü olan şey hayal kırıklığı değil, hep yenilenen umuttur” (s.96). Futbol taraftarları o umut için her sezon yeniden ve yeniden formalarına, atkılarına sarılmaya devam ederler. İçimizdeki umut bizi futbol üzerinden hem hayata hem de tuttuğumuz takıma her defasından biraz daha bağlamaya devam eder. “Futbol izlemek dünyayı en mide bulandırıcı ve dehşet verici haliyle görmek demektir. Güzellik dehşetin başlangıcından başka bir şey değildir. Futbol bize çağımızın imgesini veriyorsa, çağımızı en kötü haliyle servet ve finansal güç gösterilerinin en şatafatlı haliyle görüyoruz. Ama futbol bizi böyle bir dünyadan uzaklaştırmıyor. Taraftarlar da iktidarın kandırdığı enayiler değil. Hiç de aptal değiller. Ne olup bittiğini biliyorlar. Oyunun nasıl yürüdüğünü, başarılı bir takım kurmanın ve idare ettirmenin parasal açıdan nelere mal olduğunu biliyorlar. Ama taraftarlar şunu da biliyorlar ki, bir anlığına, o anlar ütü anda daha fazlası da olabilir” (s. 151).

Devamını görmek için bkz.

Yağız Gönüler, "Dünyanın ve insanın hâlini futbol anlatır", Milli Gazete, 24 Mart 2018

Kavramlar farklıdır. Mesela psikoterapistler ‘şimdi ve burada’ olmayı önerirler. Tasavvufçular ise ‘anda’ olmayı. Yapılan işe tamamen konsantre olmayı, yani özümsemeyi. Kavramlar farklı olsa da niyet aynıdır. Keşif, gözlem ve dil olanaklarını tam manasıyla kullanabilme, beynin eleştiren ve yorumlayan taraflarını daha kuvvetli biçimde çalıştırma...

Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?

Böylelikle insan neyle meşgul olursa olsun, meşgalesi ne olursa olsun ona yoğunlaşır. Buna ‘tek çekirdekli yaşam’ da diyebiliriz. Oysa günümüzde gerek iş yerinde gerek evde çok çekirdekli yaşamak durumunda kalabiliyoruz. Hayat bizden çok şey istiyor ve bu istekleri karşılarken yoruluyoruz. Bir tutkumuz olsa da onunla her şeyden uzaklaşsak, diyoruz. Elimde, bir büyük tutkunun insan zihninde nasıl yer bulduğuna dair nefis bir kitap var: Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz?

Futbol tutkunu için zaman berraklaşır

Doksan dakika başlar başlamaz bir futbol tutkunu için zaman berraklaşır. Tribündeki taraftar da televizyon karşısındaki izleyici de o her bir saniyeyi ve dakikayı bütünüyle hisseder. Aslında her şey turnikelerden geçip stattaki yeri aldıktan sonra başlar. Stat gözümüzün önündedir: yemyeşil çimler, saha çizgileri, diğer taraftarlar, ısınan futbolcular ve hakemler, rakip takımın taraftarları, bayraklar, atkılar, formalar. Hakemin başlama düdüğü çaldığında tefekkür ve dikkat kesilme dost olur. Zihin o kadar kuvvetli çalışır ki bir yandan oyunun gidişatı süzülür, diğer yandan yorum yapılır. Tezahürat ve tepki (sevinç-keder) ise cabası.

Futbol hem varlığı hem yokluğu

Kitabın sonları, yazımızın başına çağırıyor. “Taraftar olmak anların tarihi için yaşamaktır, anların tarihiyle ve tarihi içinde yaşamaktır. Taraftar olmak böyle bir tarihi sahiplenmektir, başkalarıyla paylaşabilmek ve anlatabilmektir,” diyor. Otobüs beklerken de, statta bağırırken de, eve dönerken de birdir, bütündür taraftar. İnsanların olması gerektiği gibi belki de. Öte yandan bu kolektiflik içinde biricikliği de temsil eder, tektir ve eşsizdir taraftar. Futbol işte bu döngüyü içinde barındırır. Hem varlığı hem yokluğu. Umutla beslenen sonsuz bir döngü. Güzelliğin döngüsü.

Kahramanlık kendini mahvetmeye yol açar

Aptallıkla zekanın bir arada olabildiği yegane şeydir futbol yazar için. Bir pozisyonda hakemi kandırmaya yeltenen ve sarı kart görerek rezil olan futbolcu başka bir pozisyonda 40 metre uzaklıktaki arkadaşının ayak parmaklarına nefis bir pas gönderebilir. Hatırlayalım, dünyanın en zeki futbolcularından biri olarak gösterilen Zinedine Zidane, 2006 Dünya Kupası finali gibi bir maçta Marco Materazzi’ye kafa atarak kırmızı kart görmüş; futbolculuk kariyerine hiçbir futbol tutkununun istemediği bir biçimde veda etmiştir. ‘Kahramanlık her zaman kendini mahvetmeye ve yıkıma yol açar’ diyor Critchley. Bazen kahramanlık yapmadan da yıkıma gidilebilir. Kısacası futbol ne sadece rakamlardan ibarettir ne de reklamlardan. Onun içinde hayata ve insana dokunan, dokunması mümkün olan her şey ama her şey vardır. Nedir hayatı ve insanı daima ayakta tutan? Umut. İşte futbolun kaynağı: “Futbol galibiyetten ibaret değil. Genelde mağlubiyete dair. Öyle olmalı. Fakat futbola dair ilginç şeylerden biri mağlubiyetin kendisi değil. Öldürücü olan mağlubiyet değil. Hep yenilenen umut. Her yeni sezonun sunduğu umut. Umut ayağınızı gıdıklar, ama bir de bakarsınız ki -şair ve klasikçi Anne Carson’ın dediği gibi- tabanlarınız yanıyor. Futbol çoğu zaman kendinizi haklı gördüğünüz için adaletsiz bulduğunuz bir deneyim olabilir; mağlubiyet hakemin saçma sapan kararlar vermesine, sahanın veya hava koşullarının kötü olmasına bağlanabilir. Ama kimi zaman söz konusu olan, rakip oyuncuların sizin takımdan düpedüz daha iyi oynamasıdır. Takımınızın yeterince iyi olmadığını fark edince başka türlü bir acı duyarsınız. Yine de gıdıklayıcı umut alazlanmaya ve yanmaya devam eder.”

Devamını görmek için bkz.

M. Taha Tunç, "Filozofun Futbolu", kitapeki.com, 9 Mayıs 2018

Daha önce İmansızların İmanı, Bellek Tiyatrosu, İntihar Üzerine Notlar (Pharmakon, 2016) gibi kitaplarını keyifli ve titiz çevirileriyle okuduğumuz İngiltere doğumlu filozof Simon Critchley Futbol Düşünürken Aslında Ne Düşünürüz? kitabında oldukça tehlikeli bir bölgeye, “futbol sahası”na adım atıyor.

Yazar, yaptığı şeyin tehlikesinin farkında tabii. Belki de yapmak istediği, futbola dair –savunulamayacak kadar– yaygın eleştirilerle birlikte, onlara rağmen okura futboldaki güzelliği ve futbolun güzelliğini göstermek. Marcelo Bielsa’nın dediği gibi “Futbolun özü güzelliğe hizmet eden bir jesttir” (s. 26). Yazar da bu ikiliğin farkında olarak bir yandan futbolun (Marksist veya Foucaultcu) eleştirisi yapmak gerektiğini söylerken, öte yandan kendisi bu kitapta fenomenolojiyi kullanarak futbolda “örtük olanı açık seçik hale getirme”ye çalışıyor. Bunu yaparken de Merleau-Ponty, Sartre, hatta Heidegger gibi fenomenologların, kimi zaman Gadamer ve Nietzsche gibi farklı filozofların görüşlerinden faydalanıyor.

Critchley bu küçük kitapta görünürün ötesine geçerek futbolun aslında biçimi olan kolektif ve işbirlikçi yönünü derinleştiriyor. Futbolu milliyetçi, eril, kapitalist, (çevirmenin yerinde çevirisiyle) “dini imanı para olmuş bir gösteri” olarak görmek mümkün – hatta, evet öyle aslında. Futbol dünyasının içine girdiğinizde bu yönünün baskısına maruz kalıyorsunuz. Özellikle Türkiye’de, televizyonda izlediğimiz yüzeysel futbol yorumları, maçların seremonisi, futbolcuların bazı gol sevinçleri (!), taraftarların sahaya girmesi, (dünyada ise) reklam panolarının hatta formaların üzerindeki reklamların işgali, her şeyden öte, FIFA’nın yönetim biçimi bizi bunu düşünmeye itiyor, futboldan tiksinmemize sebep oluyor. Fakat Critchley’ye göre yine de futbolun bir güzelliği var. Futbol sadece bunlardan ibaret olamaz, değildir de.

Taraftarlığı düşünelim: her taraftar elbette aynı değil. İngiltere Premier Ligi’ndeki maçlar hemen aklımıza gelecektir. Genellikle yerinde oturan, sadece gol sevincinde ayaklanan (onu da basit bir el hareketiyle kutlayan), kimi zaman kendi bestelerini yapıp söyleyen, kimi zaman öylece oturup sakız çiğneyen taraftar biçimi mevcut. Bir de ekran başındakiler var elbette. Critchley’nin taraftar olmakla ilgili ne kadar hassas olduğunu görebiliyoruz. Bunun yanı sıra, izlerken tefekküre dalmak dediği şeyi çok iyi anlıyoruz.

Taraftarlık –sahip olunan ve olunmayan fırsatlardan iyi faydalanılırsa– bir nevi teorisyenliktir aslında – belki de futbolculuk hatta teknik direktörlük de pratisyenliktir. Taraftar sahayı, o beyaz çizgilerin simetrik ve ayrımsal güzelliği içindeki ayrı varoluş biçimini düşünür: oyuncuların nerede durup topa nasıl vurmaları gerektiğini, hangi oyuncunun girip hangisinin çıkacağını, boş alana kimin kaçacağını düşünür. Hem de bunu ilginç bir zamansal deneyim içinde gerçekleştirir.

Her maç “dışarı”daki, sahanın (dolayısıyla ekranın) dışındaki hayattan kopuk (ama yine de dışarıya bağlı, onun izlerini taşıyan) 90 dakikalık, ikiye bölünen, her bölümün sonuna üç beş dakikalık eklemeler yapılabilen bir süreden oluşur. Bu garip zaman anlayışı taraftarlarda bütünsel düşünme becerisini gerektirir. Taraftarlık yetenek işidir dolayısıyla. Hatta futbolun içinden gelen taraftar mevzuya daha farklı yaklaşacaktır, oyunu farklı okuyacaktır. Taraftarın sahada olması, futbol düşüncesini bozguna uğratan bir görüntü; ikisi (taraftar ve saha) ayrı ayrı güzel.

Yazar kitabın başından itibaren futbolun bu biçimsel yönüne, –medyanın ve otoritelerin bütün “bireyci” baskılarına (“Messi mi, Ronaldo mu?”) rağmen– kolektif, işbirliği gerektiren, evrensel yönüne odaklanıyor. Bunu, nesnellik kaygısına düşmeden ve öznelliğin oltasına gelmeden sıkı bir Liverpool taraftarı olarak yapıyor. Bizler de çok keyifli bir çeviriyle kitabı okuyor, futbol üzerine, klişelerin ötesinde yeniden (bu sefer derinlemesine ve filozofların eşliğinde) düşünme imkanı buluyoruz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.