Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-371-7
13x19.5 cm, 310 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Slavoj Zizek diğer kitapları
İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
Yamuk Bakmak, 2004
Ahir Zamanlarda Yaşarken, 2011
Komünizm Fikri, 2012
Komünizm: Yeni Bir Başlangıç, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kırılgan Temas
Slavoj Zizek'ten Seçme Yazılar
Çeviri: Tuncay Birkan
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen, Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2002
3. Basım: Ocak 2011

Günümüz solunun, "varolan sosyalizm" denilen şeyin sona ermesinden beri aralıksız ve saplantılı bir biçimde sürdürdüğü arayışın en iyi ifadelerinden biri Slavoj Zizek. Onun, Marksizmin Aydınlanma düşüncesindeki ve Hegel'deki felsefi temellerinden kalkarak psikanalize ve 20. Yüzyıl sosyalizminin sorunlarına uzanan arayışlarının belli başlı köşe taşlarını biraraya getirmeye çalıştık bu seçkide. Kaybolduğu iddia edilen öznenin maceralarından ulus-devletin kaderine, günümüzde ideolojilerin işleme biçiminden siberuzaya, şövalye aşkından11 Eylül saldırısına kadar uzanan çetrefil siyasi ve kültürel sorunlarla, kendine özgü meraklı ve alaycı diliyle hesaplaşıyor Zizek.

Kitabın çevirisi, böyle zor bir işin altından kalkabilecek az sayıda çevirmenden biri olan Tuncay Birkan'a ait.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Bülent Somay
Kırılgan Temas: Türkçe Basıma Önsöz
Öznenin Bir Nedeni Var mıdır?
İdeoloji Hayaleti
"Düşünen Şey": Noir Öznesinin Kantçı Arka Planı
Şövalye Aşkı ya da Şey Olarak Kadın
Siyasi Bir Kategori Olarak Fantazi: Lacancı Bir Yaklaşım
Sibermekân ya da Varolmanın Dayanılmaz Kapanımı
Milletinin Keyfini Çıkar, Kendinmiş Gibi
Çokkültürcülük ya da Çokuluslu Kapitalizmin Kültürel Mantığı
Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz!
Sözlük
OKUMA PARÇASI

Bülent Somay, Sunuş, s. 7-11

Zizek'in İdeolojinin Yüce Nesnesi'nde anlattığı bir anekdot var: Zorunlu askerlik hizmeti yapmakta olan bir adam, askerlikten kurtulmak için deli numarası yapmaya karar vermiş. Seçtiği delilik türü de takıntı nevrozu. Adamcağız önüne çıkan bütün kâğıtları alıp bir göz attıktan sonra, "Bu değil!" diye haykırarak bir yana fırlatır dururmuş. Sonunda bu hali üstlerinin de dikkatini çekmiş ve adamı tutup askeri hekimin karşısına çıkarmışlar. Adam kendisine sorulan hiçbir soruya cevap vermediği gibi, hekimin masasındaki, raflarındaki kâğıtları da karıştırıp, "Bu değil!" demeye devam ediyormuş. Bir süre adamla iletişim kurmaya çabalayan hekim sonunda pes edip adamın tezkeresini yazmış. Adam tezkere eline tutuşturulunca durup bir göz atmış ve "İşte bu!" demiş. Bu öyküden (Türkiye'de bu yöntemin asla sökmeyeceğine dair bir tespit dışında) nasıl bir ders çıkarıyoruz?

Zizek bu anekdotun, arzunun hem nedeni, hem de sonucunun bir ve aynı şey olduğu durumlara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor. Arzunun nesnesi (tezkere, kurtuluş), ona neden olan özlem, ancak arzunun takıntılı ifadesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Bu anekdotu, dünyanın sağ-sol kutuplaşmasının mantıksal düzeninin altüst olduğu 1980'lerin başından beri Sol'un yaşamakta olduğu takıntılı arayışın bir metaforu olarak görmemiz mümkün. Kimileri "Sosyalist", kimileri "Reel sosyalist", kimileri "Yozlaşmış işçi devleti", kimileri ise düpedüz "Devlet kapitalisti" dese de, dünyanın ideolojik tahterevallisinin bir ucu bugünkü gibi boş durmuyordu 1990'lardan önce. Sol'un isterse özdeşleşebileceği, isterse isyan edebileceği, kendine model alabileceği ya da yanlışlarından ders çıkarabileceği bir Büyük Öteki vardı yelpazenin "sol" ucunda; bir baba imagosu, Babanın-Adı. Sol içindeki konumlanışlar, Sovyetler Birliğine endeksliydi; karşı ya da taraftar olmak farketmiyordu, ona göre duruyordu herkes. 1980'den sonra bu nirengi noktasını yitirmeye başladı Sol. Kuşkusuz Sovyetler Birliği'ne endeksli duruşların eleştirisi yapılmıyor değildi; özellikle 1968 bu eleştirinin merkezindeydi; Troçkizm ya da anarşist/liberter Marksist eğilimler bu tür bir endekslemeden huzursuz olduklarını ifade etmekten geri durmuyorlardı. Ancak hem Sovyetlerin, hem de "Sovyetlere göre konumlanış"ın en amansız eleştirmenleri, 1990'la birlikte kesinleşen nirengi noktası kaybına hazırlıksız yakalandılar ve kendilerini tanımlanamaz, konumlanamaz, bozbulanık bir boşluğun içinde buldular.

1990'la birlikte üzerinde oturduğumuz kanepenin yüzeyindeki desen değişiverdi; Lacan'ın kapitone noktaları(*), gösterenleri gösterilenlere rapteden raptiyeler yerlerinden fırladılar; kanepe eski düzenli, baklava desenli yapısından sıyrılıp, içi pamuk dolu şekilsiz bir çuvala dönüştü. Elimizde raptiyelerle yeni kapitone noktaları yaratmaya çalıştıysak da boşunaydı bu; daha ikinci raptiyeyi takmaya çalışırken ilki yerinden fırlayıveriyordu. Gösterenleri gösterilenlere bağlayan, anlamı oluşturan köşe taşları yerlerinden fırlamıştı. Artık anlam yoktu; bir zamanların "mutlak hakikat" imanını bir yana bıraktım, geçici ve tarihsel anlamlar bile elimizden sıyrılıp kaçar hale gelmişti. İşte bu noktada Sol, eline geçen her yarım ve eksik açıklama/anlamlandırma çabasını, "Bu değil!" diye bir yana fırlatmaya başladı. "Bu değil!" takıntıya dönüştü: Artık elimize geçirdiğimiz kâğıtlara bakmıyorduk bile: Althusser? Bu değil! Poulantzas? Bu değil! Frankfurt okulu? Bu değil! Adorno? Bu değil! Benjamin? Bu değil! Anarşizme dönüş? Bu değil! Leninizme dönüş? Bu değil! Sol liberalizm? Bu değil! Çevrecilik? Bu değil! Feminizm? Bu değil! Heidegger? Bu değil! Yorumsamacılık? Bu değil! New Age mistisizmi? Bu değil! Listeyi ilanihaiye uzatmamız mümkün. Kuşkusuz sorun yalnızca Sol'un takıntı nevrozu(numarası)nda değildi; aranan şeyin, arzu nesnesinin tam ve bütünlenmiş bir nesne olmasının beklenmesinde ve böyle bir nesnenin de asla mevcut olmamasındaydı sorun. Günahlarını almayalım, bu arayıştaki bazı uğraklar bize "Ben o değilim!" mesajını vermeye çalışmadılar da değil: Örneğin Althusser ve Poulantzas, biri cinnete, diğeri intihara yönelerek bunu açıkça belirttiler. (Ki tam da bu nedenle aranan nesneye en çok onların yaklaşmış oldukları, Gerçek'e gözucuyla bakmayı başarabildikleri ve arkasına dönüp Sodom'a bakan Lut'un karısı gibi, bunu kaldıramadıkları söylenebilir.)

Peki Sol'un bir noktada durup da, "İşte bu!" diyebileceği bir an, bir uğrak hiç olmayacak mı? Wallerstein'ın son derece akla yakın kehanetine inanacak olursak, önümüzdeki onyıllar "bildiğimiz dünyanın sonu"na tanık olacak; yalnızca bir dünya sistemi olarak kapitalizmin değil, bugüne kadar alıştığımız/bildiğimiz anlamlandırma biçimlerinin de sonuna. Gene Wallerstein'a göre, bu "son"un önceden belirlenmiş yeni bir başlangıçla özdeş olduğunu sanmak, cahil iyimserliğinden başka bir şey değil. Tam tersine "bizim" bu son boyunca ne yaptığımız, yeni başlangıcın ne yönde ve nasıl gerçekleşeceğini belirleyecek unsurlardan biri olacak. Öyleyse Sol'un artık takıntı nevrozu numarası yapmaktan vazgeçmesinin, (tarihsel ve geçici, eksik ve kendi içinde çelişkilerle dolu olduğunu bildiği) bir kâğıdı yakalayıp, "İşte bu!" diyebilmesinin vakti de hızla yaklaşıyor demektir – ki bunu diyebildiği anda da aradığını bulmuş olacaktır zaten. (Bunun tersi ise geçerli değil: "İşte bu!" demek için aradığını bulmayı beklerse, asla bulamayacaktır; "aradığı" diye bir şey olmayacaktır çünkü, "aranan" ancak "bulma" ediminde mevcudiyet kazanır.)

Slavoj Zizek'in bu "İşte bu!"nun en önde gelen adaylarından biri olduğunu söyleyebiliriz.

Zizek 1949'da Lyublyana'da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini Tito Yugoslavyası'nda geçirdi. Yugoslavya'nın Doğu Avrupa ülkelerinden ve SSCB'den farkı, Zizek'in entektüel gelişimine de damgasını vurmuştur önemli ölçüde: "Resmi" ideoloji Yugoslavya özelinde Doğu Bloku ülkelerinde olduğundan çok daha geniş kapsamlı bir Marksizm alanını içeriyordu, dolayısıyla içinde hareket edilebilecek oldukça geniş bir entelektüel alan vardı; Slovenya ise bir "Balkan" ülkesi olan Yugoslavya'nın en "Avrupalı" bölgesiydi ve Batı Avrupa'nın yeni düşünce akımları yankılarını en kolay Slovenya'da bulabiliyorlardı, tüm "Reel Sosyalist" dünya içinde. Bu yüzden 1960'lar ve '70'lerde Fransa'da ortaya çıkan yeni Marksistler (Althusser, Poulantzas, Balibar) ve Marksizmin içinde sayılamayacak, ancak Marksist projeyi derinden etkileyen düşünürler (Lacan, Barthes, Foucault, Derrida) Lyublyana'lı entelektüel çevrelerde hemen yankı buldu. Alenka Zupancic, Mladen Dolar, Renata Salecl ve Zizek, Lyublyana'da epeyce "ortodoks" Lacancı bir okul oluşturdular. Ancak psikanalitik tedavi yöntemlerinden ziyade, psikanalitik teori ve kültürel çözümlemeleri merkez alan bir okuldu bu; bu yüzden de bir yandan felsefe ile, diğer yandan da kültür araştırmaları ile sıkı bağları vardı. Lyublyana okulu Yugoslavya'nın dağılması ve Slovenya'nın bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkması süreçlerinde, resmi ideoloji karşısındaki sol-liberal kanadı destekledi (hatta Zizek beş kişilik Cumhurbaşkanlığı Konseyine aday bile oldu). Ancak hiçbir zaman liberal ideolojinin görünürdeki hoşgörülü, kabullenici genişliği içinde kendilerine bir yer edinme çabasına girmediler, kendi bağımsız, Marksist, altüst edici konumlarını sürdürdüler. Slovenya'nın bağımsız bir ülke olarak ortaya çıkışından sonra ise Lyublyana okulu, çalışmalarını ve ürünlerini uluslararası alanda (özellikle de Anglosakson kültür dünyası içinde) yaygınlaştırma olanağı buldu. Çalışmaları esas olarak Lacancı psikanaliz, felsefe ve popüler kültür konularında yoğunlaşmıştı. Bu üçlü yapı (Lacancı psikanaliz, Alman idealist felsefesi ve popüler kültür –özellikle sinema– araştırmaları) Lyublyana okulunun olduğu kadar Zizek'in kişisel düşünce gelişiminin de sacayağını oluşturur. Lacan-Hegel-Hitchcock üçlüsü, Zizek'in alamet-i farikası olmuştur bir bakıma.

Bu üç ismin bir araya gelmesi bile, Zizek'in arayışının ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösterir. Kuşkusuz Zizek'in bu isimleri kendi düşüncesinde bir araya getirişinde, büyük ölçüde Lacan'dan öğrendiği bir entelektüel stratejinin, "...ile okuma" stratejisinin payı çok önemlidir. Lacan bize "Kant'ı Sade ile" okumayı önermişti. Zizek ise "Hegel'i Lacan ile", "Lacan'ı Hitchcock ile" okumayı önerir. Bu öneriler basit "yeniden okuma" önerileri değildir; daha ziyade okunacak olanın içine yeni bir odak, yeni bir çekirdek yerleştirmeyi, iç dengelerini ve sentaksını altüst etmeyi, değiştirmeyi önermektedir Zizek. Bu stratejinin Marx'ın "Hegel'i Feuerbach ile" (Hegel sisteminin içine materyalist bir çekirdek yerleştirir), "Proudhon'u Adam Smith ile" (Proudhon'un ütopyacı yanılsamalarını politik iktisat ile altüst eder), "Adam Smith'i Hegel" ile (politik iktisat kategorilerini diyalektik bir düşünce ile yeniden koyutlar) okuması ile büyük ölçüde benzerlik taşıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Ancak Marx'ta önemli ölçüde sistematik ve bir bakıma da teleolojik olan bu çaba, Zizek'te (tam da içinde yaşadığı takıntılı arayış çağının bir gereği olarak) durmak bilmeyen çok yönlü bir harekete, birbirinden çok farklı düşünce alanlarının bir birine, bir diğerine yönelen bir dizi sipahi akınına dönüşür. Zizek vardığı (ve altüst ettiği) hiçbir alanda fazla kalmaz, orada "yerleşik düzene" geçmez; biraz nefeslendikten sonra bir sonraki akını için hızla uzaklaşır. Vardığı her yeri, eline geçen her kâğıdı "Bu değil!" diye bir yana fırlatan çağımız sol aydınının en aşırıya vardırılmış örneği gibidir bu açıdan.

İşte tam da bu yüzden, günümüzde Sol'un "İşte bu!" diyebileceği nadir düşünürlerden biridir Zizek. Tam da bu arayışın en mükemmel örneği olduğu, bu arayışı en aşırı biçimiyle temsil ettiği için, arayış alanının genişliği ve çeşitliliğini, Descartes'dan Balibar'a, Hegel'den Schelling'e, klasik tragedyadan çağdaş popüler sinemaya ve bilimkurguya kadar uzanan bir aşırılıklar dizisi biçiminde kurduğu için, o arayışın "en nihayet bulunmuş" arzu nesnesinin, arama edimi tarafından kurulan arzu nedeninin bugünden cisimleşmiş sureti gibidir. Kuşkusuz, "en nihayet bulunmuş arzu nesnesi", tanımı gereği "boş" bir konumdur, "boş" kalmasıyla mevcudiyet kazanır. Zizek'in bu konumu işgal edebilmesi ise tam da aşırılığının bir sonucudur. Tabii ki bu "boş" konumu doldurmayı sürdürebilmesi de çok temel bir şarta bağlıdır: Takıntılı arayışını sürdürmesi. Zizek "İşte bu!" deyip arayışını nihayete erdirdiğinde (ya da eğer erdirirse), onun bulduğu "İşte bu!" ulusötesi Sol'un aramakta olduğu şeyin ta kendisi olmayacaktır; tersine Zizek'in kendisi, tam da bu "bulma" edimiyle "İşte bu!" olma niteliğini yitirecektir.

O yüzden bugün için yapabileceğimiz tek şey, Zizek'in "aradığını asla bulamamasını" ummak; çünkü o aradıkça, biz bulmaya devam edeceğiz.

(*) "Babanın-Adı", "kapitone noktası" ve diğer bazı kilit önemdeki Lacan kavramları için kitabın sonuna eklediğimiz sözlüğe bakılmalıdır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Slavoj Zizek, "Türkçe Basıma Önsöz", s. 13-18

7 Kasım 1942 akşamı tekinsiz bir olay oldu; Hitler Thüringen'den geçmekte olan özel treninin yemek vagonunda çeşitli yardımcılarıyla günün önemli gelişmelerini tartışıyordu; demiryolları müttefiklerin hava saldırıları yüzünden zarar görmüş olduğu için, tren sık sık yavaşlamak zorunda kalıyordu:

Yemek harika çin porselenleriyle servis edilirken, tren bir yan hatta bir kez daha durdu. Hemen yanlarında bir hastane treni bekliyordu ve yaralı askerler, gözlerini dikmiş, ranzalarından Hitler'in konuşmaya daldığı yemek odasının gözkamaştırıcı ışığına bakıyorlardı. Hitler birdenbire başını kaldırdığında, ona bakıp duran huşu içindeki yüzleri gördü. Büyük bir öfkeye kapılıp perdeleri kapattırdı ve yaralı savaşçılarını kendi kasvetli dünyalarının karanlığına gömdü.(1)

Bu sahnenin mucizesi çift yönlüdür: Her iki taraf da, pencereden gördükleri şeyi fantazmatik bir hayalet gibi yaşamışlardı: Hitler için, bu, başlattığı askeri serüvenin yarattığı sonuçları gördüğü kâbus gibi bir bakıştı; askerler içinse, Lider'in ta kendisiyle beklenmedik bir biçimde karşılaşma. Asıl mucize, pencereden bir el uzansaydı –mesela Hitler yaralı bir askere uzansaydı– yaşanırdı. Ama Hitler'in korktuğu şey tam da böyle bir karşılaşmaydı, kendi gerçekliğine tam da böyle tecavüz edilmesiydi tabii ki, o nedenle de elini uzatmak yerine paniğe kapılarak perdeleri kapattırdı... Peki bizler bu barikatı aşıp Gerçek Öteki'ye(*) nasıl uzanabiliriz? Bir düşman askeriyle yüz yüze karşılaşmayı en sahici savaş deneyimi katına çıkaran uzun bir edebiyat geleneği vardır (bu konuda, I. Dünya Savaşı'ndaki siper saldırılarını anlattığı anılarında bu tür karşılaşmalara övgüler düzen Ernst Jünger'in yazılarına bakılabilir): Askerler çoğunlukla, düşman askerini yüz yüzeyken öldürme, onu bıçaklamadan önce gözlerinin içine bakma fantazileri kurarlar. Bu tür mistik kan bağı, kavganın büyümesini önlemek şöyle dursun, tam da onun düzmece "tinsel" meşrulaştırımı işlevini görür. Stalingrad savaşı sırasında, 31 Kasım 1942 tarihli yılbaşı gecesi Rus aktör ve müzisyenler birliklere moral vermek amacıyla siperleri ziyaret ettiklerinde yaşanan an gibi yüce dayanışma anları bu tür obskürantist ideolojilerden öteye geçmeyi sağlar. Kemancı Mikhail Goldstein askerlere tek kişilik bir konser vermek üzere siperlere gitmişti:

Yarattığı melodiler hoparlörler yoluyla Alman siperlerine kadar gitmişti ve ateş birdenbire kesildi. O acayip sessizlikte, Goldstein'ın yayından müzik akıyordu.

Bitirdiğinde, Rus askerleri üzerine derin bir sessizlik çöktü. Büyüyü, Alman bölgesindeki bir başka hoparlörden gelen bir ses bozdu. Kırık dökük bir Rusçayla şu rica iletiliyordu: "Biraz daha Bach çalın. Ateş açmayacağız."

Goldstein kemanını eline alıp canlı bir Bach gavotuna başladı.(2)

Bu keman resitalinin sorunlu yanı, fiilen çok kısa süren yüce bir askıya alma ânı işlevi görmüş olmasıydı: Hemen ardından, ateş devam etmişti. Yani bu resital ateşi önlememekle kalmamış, çatışan iki tarafa ortak bir fon sunarak onu desteklemişti bile. İnsanın içinden, tam da fazla soylu ve "derin" olduğu için ateşi önlemediği gibi bir varsayımda bulunmak geliyor: Bu işi yapmak için çok daha yüzeysel bir şeye ihtiyaç vardı. Çok daha etkili bir evrensel insanlık deneyimi, yani içine girdiğimiz çatışmanın anlamsızlığını yaşatan bir deneyim, her şeyi anlatan basit bir bakışma biçimine bürünebilir. Eski Güney Afrika'daki apartheid-karşıtı gösterilerden biri sırasında, beyaz polislerden oluşan bir birlik siyah göstericileri dağıtır ve korkuturken, bir polis, elinde bir lastik cop, siyah bir kadını kovalıyormuş. Beklenmedik bir biçimde, kadının ayakkabılarından biri ayağından çıkmış; polis "iyi terbiyesi"ne otomatik olarak boyun eğip ayakkabıyı yerden almış ve kadına vermiş; o anda, birbirlerine bakmışlar ve ikisi de durumlarının anlamsızlığının farkına varmışlar – böyle bir kibarlık jestinden sonra, yani kadına, kayıp ayakkabısını verip tekrar giymesini bekledikten sonra, polisin kadının peşinden koşmayı sürdürüp ona copla vurması imkânsızdı; o da kadına kibarca baş selamı verdikten sonra dönüp gitmiş... Bu kıssanın hissesi, polisin birdenbire içindeki iyiliği keşfetmiş olması değildir, yani burada doğal iyiliğin ırkçı ideolojik eğitimi yenmesinin bir örneğiyle karşı karşıya değiliz; tam tersine, polis, çok büyük ihtimalle, –psikolojik tavrı bakımından– standart bir ırkçıydı. Burada zafer kazanan, sadece aldığı "yüzeysel" kibarlık terbiyesiydi.

Polis ayakkabıyı vermek için elini uzattığında, bu jest bir fiziksel temas anından öte bir şeydi. Beyaz polis ve siyah kadın aralarında dolaysız hiçbir iletişim kurmanın mümkün olmadığı iki farklı sosyo-simgesel evrende yaşıyorlardı: Her ikisi için de, iki evreni birbirinden ayıran barikat bir an için kaldırılmış ve sanki bir başka evrenden, bir hayaletler evreninden bir el sıradan gerçekliğe uzanmıştı. Gelgelelim, simgesel barikatların kaldırıldığı bu büyülü anı daha ciddi bir kazanıma dönüştürmek için, daha fazla şeye ihtiyaç vardır – mesela birbirine müstehcen şakalar yapmaya. Eski Yugoslavya'da, hepsi belli bir özellikle damgalanan bütün etnik gruplar hakkında şakalar yapılırdı – Karadağlıların son derece tembel, Bosnalıların aptal, Makedonların hırsız, Slovenlerin pinti oldukları düşünülürdü... 1980'lerin sonunda etnik çatışmaların artmasıyla birlikte bu şakaların ortadan kalkmaya başlaması manidardır: Düşmanlıkların patlak verdiği 1990'da artık bu şakaların hiçbiri işitilmez olmuştu. Bu şakalar, özellikle de farklı milliyetlerden insanların buluştuğu –"Bir Sloven, bir Sırp, bir de Arnavut alışverişe gitmişler..." türünden– şakalar, ırkçı olmak şöyle dursun, Tito'nun Yugoslavyası'nın resmi "kardeşlik ve birlik"inin gerçekten varolduğu kilit formlardan biriydiler. Bu örnekte, ortak müstehcen şakalar, "içeri"de olmayan ötekileri dışlama aracı işlevini değil, onları içeriye dahil etme, asgari bir simgesel sözleşme tesis etme aracı işlevini görüyordu. Kızılderililerin barış çubukları dillere destandır, ama biz daha ilkel Balkanlılar çubuk değil, müstehcen şaka teatisinde bulunuyorduk. Gerçek bir dayanışma kurmak için, yüksek kültürün ortaklığı yetmez – Öteki ile müstehcen keyfin utanç verici numunelerini teati etmek gerekir.

Askerliğimi yaparken, bir Arnavut askerle kanka olmuştum. İyi bilindiği üzere, Arnavutlar en yakın akrabalarına (analarına, kızkardeşlerine) dokunduran cinsel hakaretler konusunda çok hassastırlar; Arnavut dostum tarafından tam manasıyla kabul edilmem, yüzeysel kibarlık ve saygı oyununu geride bırakıp birbirimizi resmileşmiş hakaretlerle selamlamaya başladığımız zaman gerçekleşti. İlk hamleyi o yaptı: Bir sabah, her zamanki gibi "Merhaba!" demek yerine, beni "Ananı sikiyim!" diyerek selamladı; bunun benim de münasip bir karşılık vermem gereken bir davet olduğunu biliyordum – ben de gerekeni yaptım: "Paşa gönlün bilir, ama ben bacına atlayayım da sonra!" Bu muhabbet kısa sürede bariz müstehcen ya da ironik karakterini kaybedip resmileşti: Bir iki hafta geçmemişti ki, ikimiz de artık bütün cümleyi söylemeye zahmet etmez olmuştuk; sabahları birbirimizi gördüğümüzde, o başını sallayıp "Ananı!" diyor, ben de "Bacına!" diye cevap veriyordum... Bu örnek bu tür bir stratejinin tehlikelerini açıkça gösterir: Müstehcen dayanışma çoğunlukla üçüncü bir tarafın zararına gerçekleşir – bu örnekte, erkekler arasında dayanışma kadınların zararına kuruluyordu. (Bunun tersini, bir genç kadının arkadaşını "Kocanı sikiyim!" diye selamladığını, ötekinin de ona "Paşa gönlün bilir, ama ben babana atlayayım da sonra!" dediğini hayal edebilir miyiz?) Jacqueline ve Hilary du Pre arasındaki ilişkinin bizde bu kadar "infial" yaratmasının nedeni de budur: Jacqueline'in, kızkardeşinin onayıyla, onun kocasıyla ilişkiye girmesini tahammül edilmez buluruz, çünkü burada kadınların erkekler arasındaki mübadele nesneleri olduğunu vurgulayan standart Lévi-Strausscu mantığın tersine çevrilmesiyle karşı karşıyayızdır – burada, kadınlar arasında mübadele nesnesi olan bir erkek söz konusudur.

Burada bir başka sorun, iktidar ve otorite sorunu da vardır: Arnavut askerle yaptığımız müstehcen ayin örneği, sadece onunla aramızda önceden varsayılan bir eşitlik olduğu için işe yaramıştı – ikimiz de erattık. Ben subay olsaydım, Arnavut'un ilk hamleyi yapması çok riskli, hatta olmayacak bir şey olurdu. Gelgelelim, Arnavut dostum subay olsaydı, çok daha müstehcen bir durum söz konusu olurdu: Yaptığı jest, altta yatan iktidar ilişkilerini gizleyen sahte bir müstehcen dayanışma daveti olurdu – "postmodern" iktidar uygulamasının paradigmatik bir örneğidir bu. Geleneksel otorite figürü (patron, baba), resmi otorite kurallarını izleyerek gerekli saygıyı görmekte ısrar eder; müstehcen ve alaycı lafların onun arkasından söylenmesi gerekir. Oysa günümüzün patronu ya da babası, ona bir arkadaş gibi muamele etmemizde ısrar eder, bize zorlama bir samimiyetle hitap eder, cinsel imalarla bombardımana maruz bırakır, bizi birlikte içmeye ya da kaba saba şakalar yapmaya davet eder ki, bütün bunların amacı erkekler arasında bir bağ kurmaktır; ama bu arada otorite ilişkisi (onun astı olmamız durumu) aynen kalır, hatta saygı gösterilmesi ama hakkında konuşulmaması gereken bir tür sır muamelesi görür. Astlar için, böyle bir bileşim geleneksel otoriteden çok daha klostrofobiktir: Bugün, özel ironi ve alay alanı bile elimizden alınmış durumda, çünkü efendi her iki düzeyde de, hem otorite hem de arkadaş sıfatıyla mevcuttur.

Gelgelelim, bu bilmece göründüğü kadar çözülmez değil: Her somut durumda, gerçeğin ne olduğunu, yani müstehcenlik teatisinin "sahici" mi yoksa bir üst-ast ilişkisini gizleyen sahte bir samimiyet mi olduğunu her zaman "kendiliğinden" biliriz. Asıl sorun daha köklüdür: Temelde simgesel bir çerçeve olmadan, Gerçek içinde dolaysız bir temas kurmak olacak şey midir? Gerçek Öteki'yle kurulan temas bünyesi gereği kırılgandır – bu tür her temas son derece hassas ve kırılgandır, Öteki'ne sahiden uzanma her an Öteki'nin mahremiyet alanına şiddetli bir tecavüze dönüşebilir... En iyi anlatımını Henry James'in başyapıtlarında bulan toplumsal etkileşim mantığı, bu müşkül vaziyetten bir çıkış yolu sunar gibidir: İnceliğin hüküm sürdüğü, insanın duygularını açıkça ortaya sermesinin en büyük kabalık olarak görüldüğü bu evrende, her şey söylenir, en acılı kararlar verilir, en hassas mesajlar iletilir – gelgelelim bütün bunlar resmi bir konuşma kılığına bürünerek gerçekleşir. Muhatabıma şantaj yaparken bile, bunu yüzümde nazik bir gülümsemeyle, ona çay ya da kek ikram ederek yaparım... O halde, kaba dolaysız yaklaşım Öteki'nin çekirdeğini ıskalarken, incelikli bir dansla ona ulaşılabilir, mi diyelim? Adorno Minima Moralia'da(3), Henry James'de de açıkça varlığını hissettiğimiz inceliğin mutlak muğlaklığına işaret ediyordu: Ötekinin hassasiyetine saygı göstermek, onun mahremiyetini ihlal etmemeye özen göstermek, kolayca ötekinin acısı karşısındaki acımasız bir duyarsızlığa dönüşebilir.

Böylece Türkçe'deki bu ilk seçkimin yayımına, içten bir dileğimi ileterek, bu zorlu (etnik, dini, cinsel...) Öteki'ne uzanma sanatını hepimizin sabırla öğreneceğimizi umduğumu söyleyerek eşlik etmek istedim.

Notlar

(*) "Gerçek", "Öteki" ve diğer bazı kilit önemdeki Lacan kavramları için kitabın sonuna eklediğimiz sözlüğe bakılmalıdır. Yukarı
(1) William Craig, Enemy at the Gates, Harmondsworth: Penguin Books 2000, s. 153. Yukarı
(2) Wiliam Craig, a.g.y., s. 307-8. Yukarı
(3) Minima Moralia, çev. A. Doğukan-O. Koçak, İstanbul: Metis Yayınları 1998. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.