Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-821-7
13x19.5 cm, 592 s.
Liste fiyatı: 48,00 TL
İndirimli fiyatı: 38,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Slavoj Zizek diğer kitapları
Kırılgan Temas, 2002
İdeolojinin Yüce Nesnesi, 2002
Yamuk Bakmak, 2004
Komünizm Fikri, 2012
Komünizm: Yeni Bir Başlangıç, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ahir Zamanlarda Yaşarken
Özgün adı: Living in the End Times
Çeviri: Erkal Ünal
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2011
3. Basım: Temmuz 2014

Yeryüzünde yaşamın sona erme ihtimali anlamında, sanki her gün kıyamete biraz daha yaklaşıyormuşuz duygusu veren bir zamanda yaşıyoruz. Zizek, çoğumuzun paylaştığı bu duygunun üzerine gidiyor, günümüzün bunaltıcı ruh halini anlamaya çalışıyor. Geçmişteki bir Altın Çağ'dan uzaklaşma ya da yozlaşma hikâyesi değil bu. Geçmişe dönmeyi, eski değerlere tutunmayı öneren bir kurtuluş çağrısı da değil. Karanlığın ardından aydınlık günlerin geleceğine dair naif bir iyimserlik yok onun siyasal tahayyülünde.

Zamanımıza özgü dört temel mesele saptıyor: Dünyanın tümünü tehdit eden ekolojik kriz, ekonomik sistemdeki dengesizlikler, biyogenetik devrimin sonuçları ve çeşitli aralıklarla patlak veren toplumsal bölünmeler. Önceki kitaplarından da bildiğimiz gibi, hazır cevaplardan ısrarla kaçınan bir düşünür Zizek. Bu kitabında da bu dört temel meseleyi ve ilişkili çok sayıda fenomeni kendine özgü uslubuyla, Elisabeth Kübler-Ross'un beş aşamalı keder şemasına (inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul) karşılık gelen beş bölümde ve dört ara fasılda tartışıyor. Birbiri ardına gelen krizleriyle kapitalizmin ölümcül bir hastalıkla karşı karşıya olduğuna dikkat çekerek, bu durumu yaklaşan bir tehdit olarak değil, yeni bir başlangıç imkânı olarak düşünmeyi öneriyor. Zizek'in bütün kitap boyunca sürdürdüğü "aklın kötümserliği ile iradenin iyimserliği"ni öne çıkaran yaklaşımı, Mao'nun o meşhur sözünü hatırlatıyor: "Gökkubbenin altında büyük bir keşmekeş var, vaziyet harika!"

İÇİNDEKİLER
Giriş:
"Gökkubbedeki Manevi Şerler"

1 İnkâr: Liberal Ütopya
Tatar Muhiplerine Karşı – Legalistler mi Konfüçyüsçüler mi?
– Dışlanmışlar Olmadan Kastlar Olmaz – Yasal Şans
ya da Eylemin İlmeği – Şeytanlar Soyu İçin Ütopya –
Final: Çokkültürcülük, Bir Yanılsamanın Gerçekliği

1. Ara Fasıl:
Günümüzde Hollywood:
İdeolojik Bir Muharebe Meydanından Rapor
Joker Ne İster? – Yeniden Çevrilen Filmlerin Üzücü Dersi
– Les non-dupes errent – Hayatta Kalmanın Bedeli

2 Öfke: Teolojik-Siyasi'nin Güncelliği
Geriye Doğru Düşünmek – "İnancımda her şey mubah" –
"Barış değil kılıç getirmeye geldim" – Rousseau'nun Okuru
Olarak Guevara – Komşunu Tokatla! – Bilmediği
Farz Edilen Özne

2. Ara Fasıl:
Çokmerkezli Bir Dünyada Krizin Yankıları
"Yahudi senin içinde, ama sen, sen Yahudinin içindesin" –
Siyonist Antisemitizm – Çin, Haiti, Kongo – Avrupa:
ABD=Kant: Hegel?

3 Pazarlık: Siyasal İktisadın Eleştirisinin Dönüşü
"Kazanmaya cüret et!" – Marksist Olmayan Bir Marx'ı
Savunmak – Kitleler Neden Sınıflara Bölünmez? –
Yeniden Emek Değer Teorisi – Hegel'den Marx'a... ve
Tersine – Proleterler mi Yoksa Rantçılar mı?

3. Ara Fasıl
Mimari Paralaks
Postmodernizm ve Sınıf Mücadelesi – Ölçülemezlik –
Kılıf... – Sınıf Mücadelesinin... – Spandreller

4 Depresyon: Nöronal Travma, ya da
Proleter Cogito'nun Yükselişi
Freudcu Bilinçdışı mı Yoksa Beyinsel Bilinçdışı mı? –
Libidinal Proletarya

4. Ara Fasıl
Kıyamet Kapıda
Benim Özel Avusturyam – İktidarın Übüizmi – Antroposen'e
Hoşgeldiniz – Kıyametin Farklı Versiyonları

5 Kabul: Yeniden Kazanılan Dava
1968'de Yapılar Sokağa Çıkmıştı: Bunu Yine Yapacaklar mı?
– Gelecekten İşaretler: Kafka, Platonov, Sturgeon, Vertov,
Satie – Disiplin ile Müstehcenlik Arasında Şiddet –
Demokrasinin Sonsuz Yargısı – Fail

Sonsöz:
İlginç Zamanlara Hoşgeldiniz!

Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş: “Gökkubbedeki Manevi Şerler”, s. 9-19.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının yirminci yıldönümü durup geçmişi düşünmek için bir vesile olabilirdi. Duvarın yıkılışının "mucizevi" niteliğini vurgulamak âdettendir: Hayaller gerçek oluyordu sanki. Komünist rejimlerin iskambil kâğıtlarından evler misali yıkılmasıyla birlikte, bundan birkaç ay önce hayal bile edemeyeceğiniz, söyleseniz kimsenin inanmayacağı bir olay gerçekleşmiştir. Polonya'da serbest seçimlerin yapılacağını, hatta Lech Walesa'nın cumhurbaşkanı olacağını kim hayal edebilirdi ki? Fakat bundan sadece birkaç yıl sonra daha büyük bir "mucize"nin gerçekleştiğini, yani eski Komünistlerin serbest demokratik seçimler yoluyla tekrar iktidara geldiğini; Walesa'nın, bundan on beş sene evvel askeri bir darbeyle Solidarno§ç'u bastırmaya kalkışan General Wojciech Jaruzelski kadar bile itibar görmez hale gelip tamamen bir kenara itildiğini belirtmek gerekir.

Bu geri dönüşe dair yapılan genelgeçer açıklamada, arzularına çelişkili ya da tutarsız gözüyle bakılan çoğunluğun "ham" ütopik beklentilerinden dem vurulur. Bir diğer deyişle insanlar emeksiz ekmek yemek istemişlerdi diye düşünülür: Kapitalist-demokratik özgürlük ve maddi bolluk talep ediyor, ama "risk toplumu"nda yaşamanın bedelini ödemeyi, yani Komünist rejimlerin bir zamanlar (az ya da çok) sağladığı güvenlik ve istikrarı kaybetmeyi göze alamıyorlardı. Alaycı Batılı eleştirmenler ise kendilerinden beklenebileceği gibi, özgürlük ve adalet uğruna verilen asil mücadelenin neredeyse muzlar ve pornografiye duyulan arzuya dönüştüğünü söylüyordu.

Bu durumla birlikte kaçınılmaz olarak ortaya çıkan hüsran duygusu, bazen birbirine ters düşen, bazen de iç içe geçen üç tepkiye yol açmıştır: (1) "eski güzel" Komünist çağa beslenen nostalji;(1) (2) sağcı milliyetçi popülizm; (3) yenilenmiş ve "geç kalmış" bir anti-Komünist paranoya. İlk iki tepkiyi kavramak kolaydır. Özellikle de Komünizm nostaljisini fazla ciddiye almamak gerekir: Zira bu nostalji hiç de önceki rejimin gri gerçekliğine dönmeye duyulan sahici bir isteğin ifadesi değildir; daha ziyade bir yas şekli, geçmişi usul usul bırakma sürecidir. Sağcı popülizm ise sadece Doğu Avrupa'ya değil, küreselleşmenin girdabına kapılmış bütün ülkelere özgü bir fenomendir. Demem o ki asıl ilginç olanı üçüncü tepkidir, yani yirmi yılın ardından anti-Komünist paranoyanın garip bir şekilde hortlamasıdır. "Eğer kapitalizm sosyalizmden çok daha iyiyse, hayatlarımız neden bu kadar perişan" sorusuna basit bir cevap verir bu tepki: Kapitalizm sosyalizmden çok daha iyidir elbette, ama sefil hayatlar sürmemizin sebebi daha kapitalizme gerçekten geçmemiş olmamızdır; baksanıza iktidarda hâlâ Komünistler var. Tek farkları şimdi patron ve yönetici kılığına girmiş olmaları...

Doğu Avrupa'daki Komünist rejimleri protesto eden insanların büyük çoğunluğunun kapitalist bir toplum istememiş olduğu aşikârdır. Sosyal güvenlik, dayanışma, bir tür adalet, hayatlarını devlet kontrolünün dışında özgürce yaşamak, ilkel ideolojik endoktrinasyonlardan ve hâkim sinik ikiyüzlülükten kurtulmuş bir hayattı istedikleri. Pek çok sarih analizcinin gözlemlediği gibi, protestoculara ilham veren idealler büyük ölçüde hâkim sosyalist ideolojinin kendisinden alınmıştı. En uygun şekilde "güler yüzlü sosyalizm" diye tanımlanabilecek bir dünyaydı arzu ettikleri şey.

Öyleyse şu soruyu sormak önemli: Bu umutların çöküşünü nasıl yorumlayacağız? Sözünü ettiğimiz genelgeçer açıklamada kapitalist gerçekçiliğe başvurulur ya da ortada kapitalist gerçekçilik namına hiçbir şey olmamasından yola çıkılır: Halkın kapitalizme dair gerçekçi bir tasavvuru yoktu; ham ütopik beklentiler içindeydiler. İnsanlar zafer sarhoşluğundan sonraki sabah uyandığında, ayılmak ve yeni gerçekliğin kurallarını öğrenmek gibi zorlu bir süreçle yüzleşerek siyasi ve iktisadi özgürlük için ödenmesi gereken bedeli kabul etmek zorundaydı. Bir bakıma Avrupa Solu iki kez ölmek zorundaydı sanki: önce, "totaliter" Komünist Sol olarak; ardındansa, son yıllarda İtalya, Fransa ve Almanya'da iyiden iyiye güç kaybeden ılımlı demokratik Sol olarak. Bu süreci bir noktaya kadar, merkezci ve hatta şu aralar yükselmekte olan muhafazakâr partilerin, geleneksel olarak Sol'un dillendirdiği (bir tür refah devleti savunusu, azınlıklara karşı hoşgörü gibi) pek çok talebi kendisine mal etmesiyle açıklayabiliriz. Bu süreç öyle de bir hal aldı ki Angela Merkel gibi biri ABD'de kendi partisinin programını sunsa, radikal bir Solcu diye yaftalanabilir. Fakat bu sadece bir yere kadar doğrudur. Bugünün siyasal-sonrası demokrasisinde, Sosyal Demokrat Merkez Sol ile Muhafazakâr Merkez Sağ arasındaki geleneksel kutupluluk yerini gitgide siyaset ile siyasal-sonrası arasındaki yeni kutupluluğa bırakıyor: siyasal-sonrası yönetimin teknokratik-liberal çokkültürcü-hoşgörülü partisi ile tutkuyla siyasi mücadeleye atılan Sağcı-popülist muadili. Böyle bir durumda, eskiden Merkezin zıt kutuplarını teşkil eden Muhafazakârlar ya da Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratlar ya da Liberaller ortak düşmana karşı çoğu zaman omuz omuza vermeye mecbur kalıyor.(2) (Freud Uygarlığın Huzursuzluğu'nda uygarlıktaki memnuniyetsizlik/huzursuzluktan bahsediyordu; bugün, Berlin Duvarı'nın çöküşünden yirmi yıl sonra liberal kapitalizmde de bir tür Unbehagen, yani huzursuzluk yaşıyoruz. Hayati soru ise şu: Bu huzursuzluğu kim dillendirecek? Milliyetçi popülistlerin suistimaline mi bırakılacak yoksa? Sol'un büyük görevi işte burada duruyor.)

O halde, anti-Komünist protestoları harekete geçiren ütopik itkiyi bir hamlık göstergesi olarak görüp bir kenara mı atacağız, yoksa bu itkiye sadık mı kalacağız? Bu noktada, Doğu Avrupa'da Komünizm'e direnişin aslında birbiri ardına üç biçim aldığını belirtmek gerekir: (1) reel Sosyalizmlerin "revizyonist" Marksist eleştirisi ("bu gerçek Sosyalizm değil, özgür bir toplum olarak sahici bir Sosyalizm vizyonuna geri dönmek istiyoruz") – işi şakaya vurup, aynı sürecin Avrupa'daki modern dönemin başlarında da yaşandığını, dinin hegemonik rolüne muhalefet eden seküler kesimin kendisini dinsel sapkınlık kisvesinde ifade etmek durumunda kaldığını söyleyebiliriz; (2) Parti-Devlet kontrolünün yarattığı kısıtlamalardan azade, özerk bir sivil toplum alanı talebi (Solidarnoş'un ilk yıllarında resmen benimsediği görüş buydu) – Komünist Parti'ye şöyle bir çağrıda bulunulmuş oluyordu: "İktidar istemiyoruz, toplumda neler olup bittiğini eleştirel bir şekilde düşünebileceğimiz, kontrolünüzün dışında özgür bir alan istiyoruz sadece"); (3) ve son olarak, iktidarı almak için açıktan verilen mücadele: "Tam olarak demokratik bir şekilde tanınmış bir iktidar istiyoruz; yani artık tasınızı tarağınızı toplayıp gitmeniz gerekiyor." İlk iki biçim sahiden de birer yanılsama mı ya da stratejik taviz mi acaba ve dolayısıyla bir kenara bırakılmaları mı gerekiyor?

Elinizdeki kitabın temelindeki öncül basit aslında: küresel kapitalist sistem mahşeri bir sıfır-noktasına doğru yaklaşmakta. "Mahşerin dört atlısı" da şunlardan oluşuyor: ekolojik kriz, biyogenetik devrimin sonuçları, sistemin kendi içindeki dengesizlikler (fikri mülkiyetle ilgili sorunlar; hammaddeler, gıda ve su ile ilgili, ileride girişilmesi muhtemel mücadeleler) ve son olarak toplumsal bölünme ile dışlamaların hızla artması.

Sadece son noktayı ele almak gerekirse, yeni apartheid biçimlerini en bariz şekilde Kuveyt, Suudi Arabistan ve Dubai gibi Ortadoğu'nun zengin petrol devletlerinde görebiliriz. Şehirlerin çeperlerinde "gözlerden ırak", çoğu zaman tam anlamıyla duvarların arkasında, ailelerinden uzakta ve her türlü haktan mahrum halde yaşayan on binlerce "görünmez" göçmen işçi bu ülkelerde hizmetten inşaata kadar her sektördeki bütün pis işleri yapar.(3) Böyle bir durum aslında sömürü ve yolsuzluğa karşı mücadelesinde Sol'un yönlendirmiş olması gereken, ama şimdilerde dinsel fundamentalistler tarafından suistimal edilmekte olan patlayıcı bir potansiyeli apaçık cisimleştiriyor. Suudi Arabistan gibi bir ülkenin hal-i pürmelalini tarif etmek için yolsuzluk kelimesi bile yetmez: Yolsuzluğa gerek yoktur, zira yönetici çete (yani kraliyet ailesi) zaten bütün servete sahiptir ve bu serveti kime uygun görüyorsa ona dağıtabilir. Bu tür ülkelerde köktenci tepkiye karşı tek seçenek bir tür sosyal-demokrat refah devleti olabilir. Bu durumun devam edeceğini düşünürsek, bir "haydut devlet" ya da grup, nükleer bir aygıtı veya güçlü bir biyolojik ya da kimyasal silahı eline geçirip "irrasyonel" bir şekilde hazır olduğunu söylediği zaman (eğer söylerse değil, tam da söylediği zaman), Batı'nın "kolektif ruhu"nda nasıl bir değişim olacağını hayal edebiliyor musunuz? Farkındalığımızın en temel koordinatları değişmek durumunda kalacaktır, çünkü bugün hepimiz kolektif olarak fetişist bir inkâr halinde yaşıyoruz: Bunun bir noktada gerçekleşeceğini adımız gibi biliyor, yine de böyle olacağına kendimizi bir türlü inandıramıyoruz. ABD erken davranıp bu durumdan zarar görmeden saldırıya geçmeye çalışıyor sürekli, ama aslında bu muharebeyi peşinen kaybetmiş durumda: Çünkü bu mücadelede başarılı olunacağı düşüncesi fantazmatik bir vizyona dayanıyor.

"Kapsayıcı dışlama"nın daha standart bir biçimi devlet idaresinin dışında kalan büyük bir alanı kaplayan varoşlardır. Genelde buralara çetelerin ve dini tarikatların kontrol için savaş verdiği yerler gözüyle bakılsa da, varoşlar radikal siyasi örgütlenmeler için de imkân sunar. Örneğin Hindistan'da, Maoist Naksalit hareketi hâkim düzene karşıt bir toplumsal alanı örgütlemektedir. Hintli bir devlet görevlisinin sözleriyle aktaracak olursak: "Eğer bir alanı yönetemiyorsanız, o alan size ait değildir. Haritada öyle görünür, ama fiiliyatta Hindistan'ın parçası değildir. Bugün Hindistan'ın en azından yarısı hâkimiyet altında değil. Kontrolümüzde değil... yerli halkın yönetimde çok önemli bir paya sahip olduğu tastamam bir toplum yaratmak zorundayız. Ama bunu yapmıyoruz... Hal böyle olunca da Maoistler dilediğince at koşturuyor."(4)

"Gökkubbenin altında tam bir keşmekeş"in yaşandığına dair benzer bir dolu işaret olsa da, hakikat acıtır ve biz de nafile hakikatle yüzleşmekten kaçınmaya çalışırız. Bunun neden böyle olduğunu açıklamak üzere, böyle bir durumda kolay kolay aklımıza gelmeyecek bir rehberden yardım alabiliriz. İsviçre doğumlu psikolog Elisabeth Kübler-Ross'un kederin beş aşamasını anlattığı meşhur bir şeması vardır. Örneğin ölümcül bir hastalığa tutulduğunuzu öğrendiğinizde önce inkâr evresi yaşanır (durumu kabul etmeyi reddederiz: "Hayır, olamaz, benim başıma gelmiş olamaz"); öfke (durumu inkâr edemediğimizde patlarız: "Neden ben?"); pazarlık" (olacakları erteleyebileceğimizi veya durumun etkisini azaltabileceğimizi umarız: "Hiç olmazsa çocuklarımın mezuniyetini görsem); depresyon (libidinal yatırım geri çekilir: "Nihayetinde öleceğim, ne diye uğraşıp durayım ki") ve kabul ("Ölüme direnemem, bari kendimi buna hazırlayayım"). Kübler-Ross daha sonraları bu şemayı insanların (işsizlikten bir dostun ölümüne, boşanmadan uyuşturucu bağımlılığına kadar) yaşadığı her türlü feci kaybı anlamak için kullanmış ve bu beş aşamanın her vakada aynı sırayı takip etmediğini, ayrıca tüm hastaların bu aşamaların hepsinden geçmediğini vurgulamıştır.(5)

Bu beş aşamayı, eli kulağındaki kıyametin toplumsal bilincimizdeki kavranış şeklinde de görebiliriz. İlk tepki ideolojik inkârdır: Temel bir düzensizlik yoktur; ikinci tepkinin tezahürü yeni dünya düzeninin adaletsizlikleri karşısındaki öfke patlamalarıdır; üçüncü tepki pazarlık girişimleridir ("şunu şunu değiştirirsek, hayat belki eskisi gibi devam eder"); pazarlık çabası boşa çıkınca, depresyon ve geri çekilme baş gösterir; nihayetinde, bu sıfır-noktasından geçtikten sonra, özne durumu artık bir tehdit olarak değil, yeni bir başlangıç imkânı olarak algılar. Ya da Mao Zedong'un dediği gibi, "Gökkubbenin altında tam bir keşmekeş var, vaziyet harika".

Kitaptaki beş bölüm söz konusu beş safhaya atıfta bulunuyor. 1. Bölüm'de –inkâr– son dönemlerde Hollywood'da gişe rekoru kıran filmlerden (Yeni Çağ obskürantizmi gibi) yanlış (yerinden edilmiş) kıyamet tasavvurlarına kadar uzanan bir alana hâkim olan ideolojik hasıraltı edişleri çözümleyeceğim. 2. Bölüm'de –öfke– küresel sisteme karşı yapılan şiddetli protestolara ve özellikle de dinsel fundamentalizmlerin yükselişine bakacağım. 3. Bölüm'de –pazarlık– siyasal iktisadın eleştirisine odaklanacak ve Marksist teorinin bu merkezi öğesinin canlandırılması çağrısında bulunacağım. 4. Bölüm'de –depresyon– yaklaşan felaketin daha az aşina olduğumuz veçhelerinin etkilerini, örneğin yeni öznel patoloji biçimilerini ("post-travmatik" özne) ele alacağım. 5. Bölüm'deyse –kabul– belirmekte olan özgürleştirici bir öznelliğin işaretlerini bulmaya çalışacağım. Bu bölümde, (Kafka'nın fare topluluğundan Heroes dizisindeki özel güçleri olduğunu fark eden bir grup acayip insanın hikâyesine kadar) edebi ve başka türden ütopyalar dahil olmak üzere, belirmekte olan özgürleşmeci öznellik işaretlerine odaklanacak ve komünist kültürün çeşitli tohumlarını seçip ayıracağım. Kitabın bu temel iskeletine dört ara fasıl ilave edeceğim. Bu fasıllarda, bir önceki bölümde üzerinde durulan konuyu farklı bir açıdan irdeleyeceğim.

Özgürleştirici coşkuya yönelim ancak travmatik hakikat hem serbestçe kabul edilip hem de bütünüyle yaşandığı zaman gerçekleşir: "Hakikat öğretilmez, yaşanır. Savaşa hazırlanın!" Hermann Hesse'nin Boncuk Oyunu'nda geçen bu iki cümle, tıpkı Rilke'nin o meşhur "seni görmeyen hiçbir yer yok çünkü. Hayatını değiştirmelisin" dizeleri gibi alakasız bir yargı olarak nitelendirilebilir: "Eğer Şey beni her yerden görüyorsa, bu beni niçin hayatımı değiştirmeye zorlasın? Neden gayrişahsi bir mistik deneyime girerek "kendimden sıyrılmayayım" ve başkasının bakışıyla özdeşleştirmeyeyim kendimi? Keza, eğer hakikat ille de yaşanacak bir şeyse, neden bir mücadele gerektirsin ki? Mesela niçin tefekküre dalacağım içsel bir deneyim yaşamayayım? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Gündelik hayatlarımızın "kendiliğinden" hali aslında bir yalanı yaşamaya tekabül eder ve bu döngüden çıkmak da sürekli bir mücadeleyi gerektirir. Bu süreç insanın kendisinden dehşete düşmesiyle başlar. Marx 1843'te yazmaya başladığı Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin Eleştirisine Katkı başlıklı metninde Almanya'nın geriliğini tahlil etmiş ve utanç, dehşet ve cesaret arasındaki bağa dair pek az kişinin farkına vardığı çok önemli bir gözlemde bulunmuştur:

Mevcut yüke onun farkındalığı da eklenerek yük daha da ağır hale getirilmelidir. Kamuya teşhir edilerek aşağılanma artırılmalıdır. Alman toplumunun her alanı o toplumun partie honteuse (utanç duyulacak bir parçası) olarak gösterilmeli ve onlara kendi şarkıları terennüm edilerek bu taşlaşmış koşulların raks etmesi sağlanmalıdır! Halka cesaret vermek için halkın kendisinden dehşete düşmesine yol açmak gerekir.(6)

Mevcut küresel düzenin arsız sinizmi karşısında bugünkü görevimiz budur.

Bu görevi yerine getirmeye çalışırken düşmanlarımızdan bir şeyler öğrenmekten çekinmemeliyiz. Nixon ve Kissinger'la görüştükten sonra Mao şöyle demiştir: "Sağcılarla konuşmayı seviyorum. Gerçekten ne düşündüklerini söylüyorlar. Solcular öyle değil oysa; bir şey diyorlar ama aslında başka bir şeyi kastediyorlar." Bu gözlemin derin bir hakikati var. Mao'nun dersi bugün kendi zamanında olduğundan bile çok daha geçerli: Zeki ve eleştirel muhafazakârlar (gericiler değil) liberal ilericilerden çok daha fazlasını öğretebilir bize. Liberaller mevcut düzenin bünyevi "çelişkilerinin" izini silmeye meyleder, muhafazakârlar ise bu çelişkilerin çözülemez olduğunu kabul etmeye hazırdır. Bugünün ideolojik dermansızlığının özünde, Daniel Bell'in deyişiyle "kapitalizmin kültürel çelişkileri" yatar: Kapitalizmin ilerleyişi, ki tüketimci bir ideolojiyi gerektirir, tam da kapitalizmi mümkün kılan tavrın (Protestan etiğin) temelini giderek aşındırmaktadır. Bugün kapitalizm gitgide "hasedin kurumsallaşması" şeklinde işlemektedir.

Burada irdelediğimiz hakikat "nesnel" değil de kendisiyle bağlantı kuran hakikattir; kişinin kendi öznel konumu hakkındadır; bu aslında olgusal doğruluğuyla değil sözcelemenin öznel konumu üzerindeki etkisiyle ölçülen, bağlanılmış bir hakikattir. Lacan 18. Seminer'inde, "bir görünüşe dair olmayan bir söylem" konusunda, psikanalizdeki yorumun hakikatine dair kısa ve öz bir tanım getirmiştir: "Yorum, evet ya da hayır yargısına varmayı sağlayan bir hakikatle sınanmaz; yorum hakikatin kendisini tetikler." Bu berrak ifadenin "teolojik" bir tarafı filan yoktur; söz konusu olan şey, psikanalitik yorumda (tabii sadece bununla sınırlı kalmayan) teori ile pratiğin tam anlamıyla diyalektik birliğine dair bir içgörüdür sadece: Analizcinin yaptığı yorum, hastada tetiklediği hakikat-etkisiyle "sınanır". Marx'ın 11. Tez'i de böyle (yeniden) yorumlanmalıdır: Marksist teori, hitap ettiği kişilerde (yani proleterlerde) tetiklediği hakikat-etkisiyle, onları devrimci öznelere dönüştürüp dönüştürmemesiyle "sınanır".

"İnanmak için onu görmelisin!" şeklindeki basmakalıp söz her zaman ters yüz edilmiş haliyle birlikte düşünülmelidir: "Görmek için ona inanmalısın!" Bu bakış açılarını birbirinin karşısına koymaya meyledebiliriz – kör imanın dogmatizmi karşısında beklenmeyene açıklık. Yine de ikinci cümlede saklı duran hakikatte ısrar etmeliyiz: Hakikat, bilginin aksine, Badioucü bir Olay gibidir; ancak bağlanmış bir bakışla, "ona inanan" bir öznenin bakışıyla görülebilecek bir şey. Aşk örneğini ele alalım: Aşkta aşkının sebebi olan X'i, yani paralaks-nesneyi ancak âşığın kendisi görebilir; bu bakımdan, aşkın yapısı ile ancak kendini onun içinde görenler için var olan Badioucü Olay'ın yapısı aynıdır: Bağlanmış olmayan nesnel bir gözlemci için herhangi bir Olay söz konusu değildir. Böyle bağlanmış bir konumdan yoksun mevcut durum tasvirleri, ne kadar doğru olursa olsun, özgürleştirici etkiler yaratamaz. Yapıp yapacakları tek şey yalanın yükünü daha da ağır hale getirmektir. Mao'dan bir alıntı daha yapmak gerekirse: "Kayayı yerinden kaldırır, ama kendi ayaklarının üstüne bırakırlar."

Sartre 1948 yılında Soğuk Savaş'ın iki tarafının da kendisini kötüleyeceğini sezdiği zaman şunları yazıyordu: "Böyle olursa, tek anlama gelir bu: Ya beceriksizin biriyimdir ya da doğru yoldayımdır."(7) Aslına bakarsanız ben de çoğu zaman kendimi böyle hissediyorum: hem antisemitist hem de siyonist yalanları yaymakla, hem gizli bir Sloven milliyetçisi hem de ulusunu sevmeyen bir hain olmakla,(8) hem terörü savunan gizli bir Stalinist olmakla hem de Komünizm hakkında burjuva yalanları uydurmakla itham ediliyorum... Öyleyse belki de, yani bir ihtimal doğru yolda, özgürlüğe sadakat yolundayımdır.(9) Stanley Kubrick'in diğer bakımlardan fazla içli-insancıl diyalogları olan Spartaküs'ünde, Spartaküs ile köleleri Adriyatik'in ötesine taşımayı teklif eden korsan arasında şöyle laflar da geçer. Korsan, Spartaküs'e bütün samimiyetiyle bir soru sorar: Köle isyanının son bulmaya mahkûm olduğunun, Roma ordusunun isyancıları er ya da geç bastıracağının farkında mıdır? Sonuna kadar, yenilgi kaçınılmaz hale geldiğinde bile savaşmaya devam edecek midir? Spartaküs'ün cevabı elbette olumludur: Kölelerin mücadelesi kendi konumlarını bir nebze iyileştirmeye dönük pragmatik bir çaba değil, özgürlük adına kalkışılan ilkeli bir isyandır. O yüzden kaybetseler ve hepsi öldürülse bile mücadeleleri boşa gitmiş olmayacaktır, çünkü kendilerini kayıtsız şartsız özgürlüğe adadıklarını ortaya koymuş olacaklardır. Başka bir deyişle, isyana kalkışmaları, sonucu ne olursa olsun, şimdiden bir başarı sayılmalıdır, zira ölümsüz bir fikir olan özgürlük ideasını somutlaştırır (ve buradaki "idea" sözcüğü tam anlamıyla Platoncudur).

Dolayısıyla bu kitap, Pavlus'un şu şaşırtıcı derece uygun tanımını takip eden bir mücadele kitabıdır: "Bizim mücadelemiz, bütün zayıflığıyla insan varlığına değil, liderlere, otoritelere, bu karanlığın dünyadaki hükümranlarına [kosmoskrators], gökkubbedeki manevi şerlere karşıdır" (Efesliler 6:12). Bu sözleri günümüzün diline tercüme edersek: Mücadelemiz gerçekte yozlaşmış insanları değil, genel olarak iktidardakileri, otoritelerini, küresel düzeni ve bu düzenin sürmesini sağlayan ideolojik mistifikasyonları hedef alır." Bu mücadeleye girmek Badiou'nün mieux vaut un dêsastre qu'un dêsetre düsturunu onaylamak anlamına gelir: Sonu felaket olsa bile riske girip bir Hakikat-Olayına sadakatle bağlanmak, Nietzsche'nin deyişiyle "son insanların" olaysız faydacı-hedonist diyarında ot gibi yaşamaya çalışmaya yeğdir. Badiou siyaseti olabileceklerin en kötüsünden kaçınmaya, tüm olumlayıcı tasarıları bir kenara bırakıp kötünün iyisinin peşinden koşmaya indirgeyen liberal-kurbancı ideolojiyi tereddütsüz reddeder. Viyanalı Yahudi yazar Arthur Feldman'ın acıyla belirttiği gibi, hayatta kalmak uğruna ödediğimiz bedel genelde bizatihi hayatımız olur.

Notlar


(1) Yirminci yüzyıldaki Parti-Devlet-Sosyalizminin ömrünü tükettiği barizdir. Raúl Castro 2009 yılının ağustos ayında halka yaptığı önemli bir konuşmada, zorlu ve sabır gerektiren bir çalışmaya girmek yerine, sadece "Kahrolsun Amerikan emperyalizmi! Yaşasın Devrim!" sloganlarını atanlara çıkışmıştır. Castro'ya göre, (bereketli topraklara sahip olsa da gıdasının %80'ini ithal eden) Küba'nın içinde bulunduğu durumun esas müsebbibi ABD ambargosuydu: Bir tarafta işsiz güçsüz insanlar, diğer taraftaysa boş araziler vardı. Öyleyse çözüm arazileri işlemeye başlamak mıydı? Bütün bunlar doğrudur doğru olmasına, ama Castro çizdiği tabloya kendi konumunu eklemeyi unutmuştur: Eğer insanlar arazileri işlemiyorsa, bunun sebebi tembel olmaları değil, devlet-güdümlü iktisadın onlara iş sağlayamıyor olmasıdır. O halde halkı paylamak yerine, Sosyalist ilerlemenin motorunun özeleştiri olduğu yolundaki o eski Stalinist şiarın hakkını vermesi ve Fidel'le birlikte cisimleştirdiği sistemin kendisini köklü bir eleştiriye tabi tutması gerekirdi. Burada kötülük, etrafında hep kötülük gören eleştirel bakışta yatıyor yine... Yukarı
(2) 2008 yılının mayıs ayında iki şiddetli olay gerçekleşti. İtalya'da, bir güruh Roma'nın varoşlarındaki Roman mahallelerini ateşe verdi (yeni Sağcı-popülist hükümet de sessiz kalarak bu olaya onay verdi); bu rezalet Husserl'in yaşamının sonlarına doğru söylediği bir şeyi, Çingenelerin yüzyıllar boyunca Avrupa'da yaşamış olmasına rağmen Avrupa'nın manevi alanının gerçek bir parçası olmadığı yolundaki sözünü hatırlatıyor ister istemez. Husserl'in bunu Naziler iktidardayken ve üniversiteden tam da aynı sebeplerden ötürü atılmış durumdayken yazmış olması daha bir tekinsiz geliyor insana. Zira Romanlar bir nevi Yahudilerdi bu durumda. Diğer olay ise Güney Afrika Cumhuriyeti'nde gerçekleşti. Kalabalıklar diğer ülkelerden, özellikle de Zimbabwe'den gelen mültecilere saldırıp bu mültecilerin işlerini ve evlerini çaldığını iddia etti. Ne yazık ki Avrupa'nın popülist ırkçılığının bizatihi siyah Afrikalılar arasında kendisini yeniden ürettiğini görüyoruz bu örnekte. Yukarı
(3) Bkz. Johann Hari, "A morally bankrupt dictatorship built by slave labour", Independent, 27 Kasım 2009, s. 6. Tüketimci sosyetik cennetin parıltısına kapılarak Dubai'yi ziyarete gidenlerin görmediği göçmen işçiler, varoşların havalandırma tesisatı olmayan, ahır gibi evlerine tıkılmışlardır. Dubai'ye yüksek ücret vaadiyle Bangladeş ya da Filipinler'den getirilirler; Dubai'ye ayak basar basmaz, pasaportları ellerinden alınır, kendilerine ücretlerinin söz verilenden çok daha düşük olacağı bildirilir; şehre gelebilmek için aracılara borçlandıklarından, sırf bu borçlarını ödemek uğruna yıllar boyunca son derece tehlikeli koşullarda çalışmak durumunda kalırlar. İtiraz etmeye veya işi bırakmaya kalkacak olurlarsa, boyun eğene kadar polisten dayak yerler. Dubai'ye bir hayli yatırım yapmış olan Brad Pitt gibi büyük "hayırseverlerin" devam etmesini sağladığı gerçeklik işte budur. Yukarı
(4) Sudep Chakravarti, Red Sun, New Delhi: Penguin Books, 2009, s. 112. Yukarı
(5) Bkz. Elisabeth Kübler-Ross, On Death and Dying, New York: Simon and Schuster, 1969. Yukarı
(6) Karl Marx, "A Contribution to the Critique of Hegel's Philosophy of Right, Introduction", Early Writings içinde, L. Colleti'nin sunumuyla, Harmondsworth: Penguin, 1975, s. 247. Yukarı
(7) Aktaran Ian H. Birchall, Sartre Against Stalinism, New York: Berghahn Books, 2004, s. 3. Yukarı
(8) Golda Meir bir zamanlar şunu demiştir: "Arapların çocuklarımızı öldürmesini affedebiliriz. Ama bizi kendi çocuklarını öldürmeye zorladıkları için affedemeyiz." Benzer bir şekilde benim de şöyle diyesim geliyor: Beni kötü bir Sloven olarak görenlerin bana yapıp ettiklerini affedebilirim, ama ilkel ırkçılıklarına karşı çıkmak için beni Sloven çıkarlarının temsilcisi olarak hareket etmeye zorladıkları için asla affedemem. Yukarı
(9) Sadakati bağnazlığın tam karşısına koymak gerekir: Bağnaz'ın Davasına olan fanatik bağlılığı, kafa karışıklılığının ve şüphesinin, Davasına duyduğu güven eksikliğinin çaresiz bir ifadesinden ibarettir. Kendisini davasına sahiden adamış birisi, ebedi sadakatini sürekli ihanet ederek yoluna koyar. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kaya Genç, "Yaşadığımız zamanın hastalıkları", Radikal Kitap, 16 Eylül 2011

Onun yazdığı bir kitabı okurken insan kendini Sherlock Holmes’un akıl yürütmelerini dinleyen Dr. Watson gibi hissetmeden edemiyor, ne de olsa Slavoj Zizek’in akıldışı biçimde akılcı veya akılcı biçimde akıldışı kitaplarının sayfalarında dünyanın, kültürün, siyasetin, sanatın birbirleriyle bir ağaca tünemiş kuşlar gibi anlamadığımız bir dilden konuşmaları, “dinlemeyi bilen” gözler için çok açık bir gerçeği ifşa ediyor (dinlemeyi bilmeyenler ise kendilerini biraz dışlanmış hissedebilirler). Zizek’in gerçeği, Lenin ve Mao’nun devrimci şiddeti, Lacan’ın “nesne küçük a”sı ve Hegel’in diyalektiğinin sağladığı imkânları kullanarak, dünyanın yapay gerçeklerin hakikat, muhafazakârların devrimci, hoşgörüsüzlüğün hoşgörü, otoriterliğin demokrasi olarak kendini gösterdiği bir yapıntı olarak okunabileceğini söylüyor bize. Holmes’un ünlü aksiyomunu hatırlayalım: imkânsız olanı dışarıda bıraktığımızda geriye kalan şey, gerçekleşmesi ne kadar olasılıksız olsa da, hakikatin ta kendisi olmalıdır. Zizek yeni kitabı Ahir Zamanlarda Yaşarken’de, Berlin Duvarı’nın yıkılışının yirminci yılında komünizm fikri veya Platoncu biçimde kullanmayı sevdiği şekliyle “İdea’sı” üzerine düşünmeye başlarken Holmes’un akıl yürütmesinden çok uzaklaşmıyor ve bize 1989 öncesindeki ayaklanmalarda ve sosyalizm karşıtı örgütlenmelerde arzulanan, talep edilen sistemle (güleryüzlü, eşitlikçi ama özgürlükçü sosyalizmle) ele geçirilen sistem (milliyetçilikleri canlandıran acımasız bir kapitalizm) arasındaki dramatik farka işaret ettikten sonra zaten yeni kapitalist rollerini üstlenenlerin de eski komünist yönetici zümre olduğunu hatırlatıyor. Zizek’in akıl yürütmesinde “geriye kalan şey”, gerçekleşmesi hâlâ ne kadar olasılıksızmış gibi görünse de, güleryüzlü sosyalizmden başka bir şey değil.

Holmes ile Dr. Watson ilişkisi

Peki böyle bir kitabın başlığında insan neden “ahir zamanlar”dan bahseder? Hiç şüphesiz gittikçe genişleyen bir edebi türe, tırnak içine almadığımız sürece anlamı olmayan o sorulardan birine, “nereye gidiyor bu dünya?” sorusuna yanıt olmaya çalışan bir türe ait olan kitap Hobsbawm, Chomsky veya Tony Judt gibi bizim hep aradığımız cevaplara sahip olmalarını beklediğimiz yazarların genellikle yaşlılık dönemlerinde kaleme aldıkları deneme/söyleşi tadındaki kitaplarını akla getiriyor. Yine de Zizek’in kitabı bir söyleşi tonuna çok fazla sahip olmaktan kaçınmak için daha ilk bölümünde kendisine bir yapı çiziyor ve İsviçre doğumlu psikolog Elisabeth Kübler-Ross’un “kederin beş aşaması” üzerine oluşturduğu şemasını kullanıyor. Savaşlar, küresel felaketler, açlık ve adaletsizliklerin çağında hastalığın kapitalizmin ve kendi bencilliğimizin verdiği zarardan kaynaklandığını kabul etmek istemeyişimize verilmiş bir yanıt bu.

İnsan ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiğinde önce hasta olduğunu reddediyor (inkâr), sonra bu hastalığın gelip kendisini bulmasına sinirleniyor (öfke), daha uzun yaşayabilmek için ölüm ve kaderle Bergmancı bir anlaşma yapmaya kalkışıyor (pazarlık) ve artık ölümü satrançta yenmenin bir yolu olmadığını gördüğünde bu sefer hayattaki her şeyi anlamsız buluyor (depresyon), ta ki en sonunda ölüme direnemeyeceğini kabullenip kendini ölüme hazırlayana (kabul) dek: kitap da bu başlıklarla bölümlenmiş, her aşamanın arasında ise farklı kültürel fenomenlere odaklanan “ara fasıl”lar var. Zizek, bir yerde zarif bir biçimde işaret ettiği üzere hiçbir zaman psikanalistin yüzüne bakmaması, hep uzandığı divandan tavanı izlemesi gereken bir hastasıymışız gibi bizi güzelce yatırıyor ve biz dünyanın gidişatı üzerine düşüncelere, hayallere, ideolojilerin çok çeşitli davetlerine, çağrılarına dalarken o yanımızdaki koltuğunda oturuyor, ufak notlar alıyor ve bu seans boyunca bize kelimenin gerçek anlamıyla eşlik ediyor.

Sherlock Holmes ile Dr. Watson arasındaki ilişkinin kabul etmeye hazır olduğumuzdan çok daha derin ve karmaşık olduğunu görmemiz gerekir: Watson iki kere evlenmişti ama her seferinde Baker Street 221b’ye geri dönmek için can atarken bulmuştu kendisini. Zizek’in oynadığı Holmes rolü de yeterince Hegel, Lacan ve Althusser okumamış bir zihinde aynı tepkimeyi yaratabilir: tabii Zizek’i çok yoğun gezi programı sırasında yakalamanız, günlerini çoğunlukla Londra’da geçiren Holmes’u bulmaktan çok daha zor. Ayrıca Zizek’in bu yeni kitabında devrimci inanç konusundaki tavrının da ona yeni takipçiler kazandıracağını öngörebiliriz. “‘İnanmak için onu görmelisin!’ şeklindeki basmakalıp söz her zaman tersyüz edilmiş haliyle birlikte tekrar düşünülmelidir: ‘Görmek için ona inanmalısın!’” Aynı bölümde Zizek bu inanç meselesinin devrime inanç olduğunu hatırlatıyor ve sevgili dostu (ve Zizek’in onu bir Watson rolüne indirgeyen kendi Holmes’u olarak görebileceğimiz) Alain Badiou’nun Olay kavramına sözü getiriyor: “Hakikat, bilginin aksine, Badioucu bir Olay gibidir; ancak bağlanmış bir bakışla, ‘ona inanan‘ bir öznenin bakışıyla görülebilecek bir şey. Aşk örneğini ele alalım: Aşkta aşkının sebebi olan X’i, yani paralaks-nesneyi ancak âşığın kendisi görebilir; bu bakımdan, aşkın yapısı ile ancak kendini onun içinde görenler için var olan Badioucu Olay’ın yapısı aynıdır: Bağlanmış olmayan nesnel bir gözlemci için herhangi bir Olay söz konusu değildir.” Karl Popper, Friedrich Hayek gibi liberaller olası sistemlerin en kötülerinden kaçınıp en az kötü olan sistemde yaşamayı vaaz ederken, Zizek bu olası sistemlerin en az kötüsü kuramına karşı bahisleri yükseltiyor: “Sonu felaket olsa bile riske girip bir Hakikat-Olayına sadakatle bağlanmak, Nietzsche’nin deyişiyle ‘son insanların’ olaysız faydacı-hedonist diyarında ot gibi yaşamaya çalışmaya yeğdir... Viyanalı Yahudi yazar Arthur Feldman’ın acıyla belirttiği gibi, hayatta kalmak uğruna ödediğimiz bedel genelde bizzatihi hayatımız olur.”

Rahatsız edici bir bölüm

Ancak Ahir Zamanlarda Yaşarken’i okurken, yani tedavimiz sürerken, ilginç bir ayrıntıyı keşfediyoruz: Zizek, iyi bir dost olduğu için dünyanın büyük felaketleri yaşanırken zaten halihazırda sürekli olarak bir köşede teşhislerini kaleme almış ve bu yazıları da biz bir yerde, bir internet sitesinde, bir gazetede, bir arkadaşımızın sohbetinde duymuşuz, okumuşuz. Örneğin Christopher Nolan’ın Kara Şövalye filmi hakkında, Gotham’ın güvenliği adına sahtekârlık yapan Batman ve polislere karşı Joker’in hakikat talebini dile getirdiği “Joker Ne İster?” bölümünü veya kullandığımız verilerin geleneksel biçimde sabit diskler yerine internet sunucularında saklandığı “cloud computing”in Orwell’in romanını akla getiren tehlikeleri üzerine yazdıklarını okuyunca insan bunları daha önce birer eskiz biçiminde olsa da okumuş olduğunu fark ediyor. Ancak bu Zizek’in kendini tekrar etmesinden farklı bir anlama, Zizek’in kitap yazma/yapma biçiminin organik ve şizofrenik yapısına işaret ediyor: Zizek ideolojinin topyekûn, her yerde nazır varoluşuna karşılık olarak her yerde beklenmedik anlarda beliriveren, ideoloji ve kültür nesnesinin yeri sabit kalırken izleyicinin bakış açısını hafifçe değiştirdiği ve bu sayede nesneyi hafifçe ama hayati bir farkla yeniden gördüğü topyekûn bir paralaks saldırısını örgütlüyor. Ahir Zamanlarda Yaşarken’in en şaşırtıcı ve rahatsız edici bölümü de bu teknik üzerine kurulmuş; bir siyasi-kültürel tartışmanın nesnesine hafifçe değiştirilmiş bir açıdan bakarak onun ürkütücü boyutlarını görünür kılıyor. Avusturya’da babası Josef Fritzl tarafından yirmi dört yıl boyunca evinin bodrumunda tutsak edilen ve tecavüzler sonucunda babasının yedi çocuğunu doğuran Elisabeth Fritzl vakası, Zizek’in elinde kışkırtıcı bir kuramsal deneye dönüşüyor. “Fritzl’in evinin mimari düzenlenişi, ‘normal‘ aile mekânının ‘ilksel baba’nın gizli müstehcen alanıyla katlanan halini maddileştirmiyor mu? Fritzl bodrum katında kendi ütopyasını, avukatına söylediği gibi, Elisabeth akşam yemeğini hazırlarken, hiç durmadan televizyon seyredip küçük oğullarıyla oynadığı kendi özel cennetini yaratmıştı...” Zizek buradan Lacan’ın Fransızcadaki söz oyunu (‘pere-version’ / ‘babanın versiyonu’) üzerine yazdıklarına lafı getiriyor ve bu ‘babacılık’ fantazisini bir Hollywood mitiyle açıklıyor: “Josef’in işlediği korkunç suçları Avusturya’nın geçmişine ya da aşırı düzenlilik ve dışa dönük gösteri hissine atmak gibi saçma çabalara girişmek yerine, Fritzl figürünü çok daha saygın bir Avusturya mitiyle, yani Neşeli Günler filminde ölümsüzleştirilen von Trapp ailesi mitiyle bağlantılandırmak gerekir. Bu filmde de bir aile gözden uzak bir evde kalmakta, askeri otoritesi olan müşfik bir baba çocuklarını dış dünyadaki kötülüklerden korumaya çalışmaktadır.”

Zizek’in hazmı nispeten zor fikirleri, burada da “gökkubbenin altında tam bir keşmekeş var, vaziyet harika” lafıyla andığı Mao Zedong’un devrimci pratiklerini savunduğu anlarda ve örneğin Robespierre ve Jakobin şiddet konusundaki içgörü sahibi analizlerinde karşımıza çıkıyordu. Kung Fu Panda veya Enigma gibi Hollywood filmleri üzerine yazdığı bölümlerde muzip bir biçimde işlediğine tanıklık ettiğimiz zekâsı, rahatsız edici bir köleleştirme, ensest ve tecavüz meselesini Avrupa saygınlığı ve burjuvalığının bir tezahürü şeklinde çok provokatif bir yorumla okuduğunda, huzursuz edici bir hakikatin çok yakınında durduğumuzu hissediyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1915’de Çanakkale’de “size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” sözlerini analiz ederken veya en sevdiği yönetmen Hitchcock’un Vertigo’sunu yorumlarken bu Lacancı yoğun, karanlık hakikatten uzaklaşmaya başlıyoruz yine. Ancak hemen ardından Sırp ulusalcı lider Radovan Karadziç’in işlediği savaş suçları nedeniyle aranırken Belgrad’daki bir alternatif tıp merkezinde kılık değiştirmiş halde hayatını sürdürebilmesini Psycho filminin Norman Bates’i ve bizzat Karadziç’in yazdığı şiirler üzerinden “üstbenin ahlak yasalarını askıya alma yöntemleri” çerçevesinde okuduğunda ideoloji ve şiddet, kültür ürünlerinden ayrılıp yine korkutucu bir biçimde üzerimize doğru yürümeye başlıyor.

Bir dedektif izler gibi

Zizek’in üslubu bazı bölümlerde uzun zamandır merakla beklediğimiz Hegel kitabından çıkıp gelmişe benzeyen teknik bir görünüm alırken bazen doğrudan siyasetçilere ve vatandaşa seslenen bir polemiğe de dönüşebiliyor. Eric Satie’nin devrimciliği ve Wagner ile Adorno arasındaki ilişki üzerine veya Tony Blair’in Habermas’ı nasıl bir yemekte ağırladığı üzerine veya Julian Assange’ın ve WikiLeaks’in sistemi ‘kötüler ve iyiler’den oluşan reformist bir perspektifle bize gösterdiği için neden aslında devrimci değil, tutucu oldukları üzerine veya Angela Merkel’in “çokkültürcü yaklaşım bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır” sözleri çerçevesinde ötekine hoşgörünün ilerici olmaktan çok muhafazakâr bir mahiyet kazanışı üzerine veya Deepwater Horizon petrol sızıntısı felaketindeki sorumluluklar ve Obama ile British Petrol’ün rolü üzerine ve Kafka ve Sartre ve 24 dizisindeki Jack Bauer üzerine ve Fox News ve Chavez ve Çay Partisi hareketi üzerine, yani neredeyse ve belki de her şey ama muhtemelen tek bir şey, ahir zamanların hastalıklarına devrimci bir teşhis koymak üzerine yazılmış heyecanlı, riskli ve renkli bir kitap bu. Hatta öyle ki, sonundaki dizinde onlarca sayfa tutan referanslar arasında gezinmek bir süre sonra bir resimli kitap okuduğunuz duygusunu yaratıyor: dünyanın canına okuyan katili keşfeden bu komünist Holmes’u Dr. Watson’ın mahçup merakı ve sükunetiyle, bir dedektifi izler gibi seyrediyoruz.

Devamını görmek için bkz.

Süreyya Su, "Kapitalizmin sonu yaklaşırken", Zaman Kitap Eki, 3 Ekim 2011

Sloven felsefeci Slavoj Zizek, kuşku yok ki, günümüzün en ilgi çeken düşünürlerinden biri. Marksizm’den psikanalize, kapitalizmden ideolojiye, siyasetten popüler kültüre kadar farklı konuları Lacan’dan miras aldığı hayli zor bir terminoloji ve Hegel’e göndermeler üzerinden ele alan Zizek’in 50’nin üzerinde kitabı bulunuyor ve bunlar yirmiden fazla dile çevrilmiş durumda. Türkiye’de de yaklaşık on yıldır kitapları yayımlanan Zizek’in dilimizde 10’u aşkın kitabı mevcut. Bunların sonuncusu, İngilizce olarak daha geçen yıl yayımlanan Ahir Zamanlarda Yaşarken. Zizek bu kitapta da geniş bir konu yelpazesinde bugünün siyasal ve kültürel fenomenleriyle ilgili kendine özgü kışkırtıcı üslubuyla radikal teoriler üretiyor. Kitabın adından da anlaşılabileceği gibi, apokaliptik ve distopik bir dünya manzarası sunuyor bize düşünür.

İçeriksiz siyasete itiraz

Zizek’in diğer metinlerinde olduğu gibi, burada da, karşımıza çıkan temel sorunsallardan biri, siyasal olanın hakiki anlamını ortaya koymaya yönelik bir çaba ve siyasal olanın içeriğinin boşaltılmasına yönelik güçlü bir itirazdır. Zizek’e göre hakiki siyaset, özgürlük imkânlarını mündemiç bir mücadele alanıdır. Oysa günümüzde adına siyaset dediğimiz şey güçlü bir biçimde içeriksizleşmiştir. Çünkü siyaset salt teknik bir alana dönüştürülmüştür. Modern siyaset biçimlerinin bizi getirdiği nokta siyaset-sonrası siyasettir ve burada sadece siyasetin alanının daraltılması değil, bizatihi askıya alınması söz konusudur. Bu durum, ahir zamanlara dair bir işaret olarak anlaşılabilir. Bugün, iktidar için yarışan çeşitli partilerde vücut bulan farklı modern ideolojik anlayışlar arasında süregiden mücadele, siyaset-sonrası siyasetle beraber yerini aydın-teknokratların (ekonomistler, sosyologlar vs.) işletme tarzı yönetimine ve bunu maskeleyen liberal çokkültürcülüğe bırakmıştır. Bunun sonucu olarak emek sorununun yerini kimlik sorunları almıştır.

Liberalizm ekonomiyi siyasetten özgürleştirmeye çalışırken, bugün neo-liberalizm siyaseti ekonomiye tâbi hale getirmiştir. Dahası, tüm hayatı, insanın insanla ve tabiatla ilişkisini etik kurallara göre değil, ekonomik kurallara göre yeniden örgütlemeye çalışmaktadır. Bu yüzden Zizek, liberalizmi ve günümüzdeki haliyle neo-liberalizmi ağırlıklı bir biçimde bir yaşam tarzı olarak sorunsallaştırır. Aslında bu onun yöntemsel tercihlerine de uygun bir tavırdır. Gündelik hayat pratikleri, popüler kültür öğeleri ve sinema başta olmak üzere tüketilen kültürel ürünler, Zizek metinlerinin zengin malzemeleri arasında yer alır. Zira Zizek için kitle kültürünü tahlil etmek son derece hayatidir. Çünkü temel ideolojik tutumlar, büyük felsefi ifadelerde değil, önemli ölçüde kitle kültürü içinde oluşturulan hayat pratiklerinde saklıdır. Zizek’e göre, küreselleşmenin nihai sonucu bütünleşme değil, bölünmedir. Bu bölünmenin somutlaşması ise hayat tarzları üzerinden gerçekleşir. Bugün büyük kentlerde çeperden merkeze doğru yayılan sitelerin duvarları bunun yerel bir yansımasıdır. Zizek, küreselleşmenin temel sonuçlarından biri olarak her yerde duvarların ortaya çıkmasını gösterir (ABD’nin Meksika sınırına ördüğü duvar ya da İsrail’in Filistin sınırına ördüğü duvar gibi). Sosyal bölünmeler, küreselleşmeye dâhil edilenler ile ondan dışlananlar arasında vuku bulmaktadır ki, bu sorun da bize ahir zamanlarda yaşadığımızı düşündürmektedir.

Zizek’in liberalizmi bir hayat tarzı olarak konumlandırması, onun günümüz meselelerini ele alış tarzındaki karakteristik bir unsurun, günümüz kapitalizminin kültürel eleştirisinin bir uzantısı olarak değerlendirilebilir. Liberal bakışın kapitalist dinamikler üzerinden gündelik hayat pratikleriyle iç içeliği hem yeni hayat tarzlarının ve tüketim kalıplarının belirlenmesinde kendisini gösterir hem de Zizek’in günümüz kapitalist toplumunda yakaladığı bir özellik olan “zararsızlaştırılmış” hazlarda cisimleşir. Burada paradoksal bir durum ortaya çıkar. Kapitalist sistem, insanlara hayatın zevkini istedikleri gibi çıkarabileceklerini vaat eder ama bazı şartlarla: Tatlı ye ama şekersizse, kahve iç ama kafeinsizse, yemek ye ama yağsızsa gibi. Başka bir kitabında Zizek, tüketim toplumunda bir malın ihtiyaç giderici olmaktan çok ihtiyacı artırıcı bir nitelik taşıdığına vurgu yapar ve buna kola örneğini verir: Kola, su ihtiyacımızı tatmin etmez; bilakis susuzluğumuzu daha da doyumsuz hale getirir. Özellikle diyet kolanın ne besin değeri vardır, ne susuzluğu giderir, ne de orijinal tat içerir. O saf bir imajdır, bir maddenin hiçbir zaman gerçekleştirilemez olan sahte vaadidir. Zizek bu örnekten hareketle, ne kadar çok kola içersen o kadar susarsın ile ne kadar çok kâr edersen daha fazlasını istersin arasındaki ilişkiye dikkati çeker. Tüm bu özelliğiyle kola, kapitalizmin dayattığı hayat tarzının maddede tecellisidir.

Özgürleşmek acı verir

Kapitalist sistem insanlara hiçbir şeyden, özellikle haz nesnelerinden tamamen vazgeçmeyi öğütlemez. Bilakis sapkın bir haz ve zevk ifratı sunarak insanları devamlı meşgul eder ve elinde tutar. Çünkü haz veren bir şeyden kurtulmak, dolayısıyla özgürleşmek acı verir. Sistemin size sunduğu sapkın hazlardan vazgeçmek acı verir ve ancak zararsız hale getirilmiş olduğunu varsaydığınız nesneleri tüketerek acıdan korunmaya çalışırsınız. Tüketmenin bir iptila haline geldiği yerde müptelalara önerilen, vazgeçmek değil, diyettir. Söz konusu olan, hazzın siyasal olarak düzenlenmesidir.

Zizek, eklemleyici bir pratik olarak liberalizmin en radikal siyasal söylemleri bile bünyesine katarak erittiğine dikkati çeker. Geçen yüzyılın devrimci hareketlerinin özünü oluşturan tüm o siyasal radikalizmden geriye etnik, dinsel, cinsel kimlik siyasetleri ve hazcı bir özgürlük söylemi kalmıştır. Tüm o modern sol devrimci hareketlerin bize sunduğu perspektiften bakıldığında durduğumuz yer anlam ve hedeften yoksun ve hazcı konumlarca işaretlenmiş bir düzlemi işgal etmektedir. Başka bir deyişle, devrimci hareketlerin toplumsal düzeyde kurmaya ve işletmeye çalıştığı idealler bütünü liberal-kapitalist mantık tarafından bir haz kültürüne indirgenmiştir. Bunun üstüne siyasal olanın ekonomiye tâbi hale gelip salt usul boyutuna indirgenmesi, insanları anlamdan arınmış bir dünyada nihilist bir tavra ve şiddet pratiğine taşımıştır. Zizek, bize Fransız banliyölerinden Josef Fritzl vakasına, Filistin sorunundan Balkanlar’daki sorunlara kadar bir dizi olay üzerinden ahir zamanlara dair bir tartışma sunuyor.

Devamını görmek için bkz.

Semra Pelek, "Yeni zamanlar hoşgörünün ırkçılığı", Agos Kitap/Kirk, Ekim 2011

Sondan başlayalım; Slavoj Zizek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken kitabı,‘İlginç Zamanlara Hoşgeldiniz!’ başlıklı sonsöz ile noktalanıyor. Çinliler, birinden gerçekten nefret ettiklerinde ona şöyle bir beddua okurlarmış: “İlginç zamanlarda yaşayasın!” Zizek, tarihte bu ‘ilginç’ zamanların milyonlarca insanın mağdur olduğu savaş, kargaşa ve iktidar mücadelesi dönemleri olduğunu ama artık yeni bir ilginç zamana yaklaştığımızı söylüyor. Bugün ekonomik krizin kalıcılaşarak hayat tarzına dönüştüğü döneme girmiş bulunuyoruz: Artık her şeyin ‘normal’e döneceği vaadiyle kendimizi avutmamız (avutulmamız da) mümkün değil.

Kitabın ‘Gökkubedeki Manevi Şeyler’ başlıklı girişine gelirsek, Zizek, bugün hepimizin kolektif olarak fetişist bir inkâr döneminde yaşadığımız teşhisini koyuyor, buna çözüm olarak peşinen farkındalığımızın en temel koordinatlarını değiştirmeyi öneriyor. Psikolog Elizabeth Küber-Ross’un ‘kederin beş aşamasını’ anlattığı şemasına atıf yaptığı beş ana bölümden oluşan kitapta Zizek, koordinatlarımızla oynama işine girişiyor. Kübler-Ross’un şamasına göre, örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanacağımızı öğrendiğimizde önce inkâr (durumu kabul etmeyi reddederiz); öfke (inkâr edemediğimizde patlarız); pazarlık (olacakları erteleyebileceğimizi ya da durumun etkisini azaltabileceğimizi umarız); depresyon (“nihayetinde öleceğim neden uğraşıp durayım”) ve kabul (“ölüme direnemem bari kendimi hazırlayayım”) evrelerini yaşarız.

Zizek bu ana bölümlerde sırasıyla ideolojik hasıraltı edişleri; küresel şiddete karşı girişilen şiddetli protestoları; siyasal iktisadı; yaklaşan felaketin daha az aşina olduğumuz veçhelerinin etkilerini; özgürleştirici öznenin özelliklerini çözümlüyor.

Judith Butler’in onun için sarf ettiği “Slavoj için Lacan ve Hegel tartışmak nefes almak gibidir” sözünü boşa çıkarmıyor Zizek: Lacan’ı arkasına alarak Mao Zedong’un sözlerini yorumluyor, Jim Carrey’in oynadığı The Mask/Maske, Süperman ve Batman karakterinin yüzündeki maskeleri indiriyor, WekiLeaks’i örgütleyen Julian Assange’nin Christopher Nolan’ın Kara Şövalye’sindeki Joker’in gerçek hayattaki muadili olduğunu söylüyor, Kant’ın Daimi Barış adlı denemesinden Tony Blair’in Habermas’ı bir yemekte gizlice ağırlamasının anlamına odaklanıyor.

Kast ettiğimi söylemiyorum

Zizek, Mao’dan alıntılayarak ”Bir şey diyorlar ama başka bir şey kast ediyorlar” diye betimlediği Sol’a ve radikal entelektüellere eleştirisini yöneltmeden de durmuyor.

Bir şey söyleyip başka bir şey kast etme meselesine odaklanırsak, ‘hoşgörü’ ve ‘çokkültürcülük’e değinmeden geçemeyiz. Zizek “Şahsen doğrudan hoşgörüye değil, ırkçılığın günümüzde otomatikman hoşgörüsüzlük sorunu olarak algılanmasına karşıyım” diyerek başlatıyor tartışmayı ve soruyor: Bugün neden pek çok sorun eşitsizlik, sömürü ya da adaletsizlik sorunu olarak değil de hoşgörüsüzlük sorunları olarak görülüyor? Bu sorunlara karşı neden özgürleşme, siyasi mücadele ve hatta silahlı mücadele öne çıkarılmıyor da hoşgörü öne çıkarılıyor?

Zizek ‘hoşgörü’nün temelinde iddia edildiği gibi tekkültürlülüğün yani “Bizim gibi olun” buyruğunun yatmadığını tam aksine söz konusu olanın bir tür kültürel apartheid olduğunu iddia ediyor. Ona göre “Bizim gibi olun” talebi, bir üst ben talebidir ve açıkça ”Öteki gerçekten bizim gibi olmaya muktedir değildir” buyurmaktadır. Sonuç olarak üst ben, “Başkaları bize yaklaşmamalı, hayat tarzımızı korumalıyız” düsturuyla kültürel apartheid yaratır.

Burada Zizek açıkça, Teun van Dijk’ten ödünç alırsak ‘elit söylem ve ırkçılığın reddi’ne ilişkin çözümleme yapıyor. Zizek’in ırkçılığın kaba haritasını ‘İnkâr’ başlıklı bölümde çıkarması da tesadüf olmasa gerek. Günümüzde üç tür ırkçılık olduğundan bahsediyor Zizek ve sıralıyor. Birincisi sahici olan, yani Batılı, uygar, demokratik değerler adına yapılan ırkçılık; Öteki’ni hiç utanıp, sıkılmadan reddediyor. İkincisi ‘düşünsel’, siyaseten doğrucu ırkçılık; burada tarafsız, iyiliksever gözlemci konumunda rahatça oturup, dünyada ya da yanı başımızda olan ‘feci’ şeyleri (Türkiye’den örnek verirsek Kürtlerin eşitlik mücadelesini) haklı bir sıkıntı içinde izlerken, ırkçılığı Öteki’ne (bizim örneğimizde Kürtlere) atfedebiliriz. Son olarak Öteki’nin egzotik sahiciliğine methiyeler düzen, tersyüz edilmiş ırkçılığı sayıyor Zizek. Yine Türkiye’den örnek verirsek, ”Ermeni komşularımız çok iyi insanlardır” söylevine girebiliriz.

Zizek’e göre –sönsözünde tasvir ettiği– yeni ilginç zamanların, süregelen rahat öznel konumları (o burada özellikle radikal entelektüelleri anar) sarsacağı açıktır. Şu durumda yapılması gereken kolektif fetişist inkâr döneminden çıkmak için farkındalığımızın en temel koordinatlarını değiştirmek, belki de Mao’nun “Solcular bir şey diyorlar ama başka bir şey kast ediyorlar” sözünü tersine çevirerek ‘söylediğimiz şeyi kastetmek’ olmalıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.